BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Bir yiğit gurbete düşse

Bir yiğit gurbete düşse

Mısırlılar sıcakkanlı ve konuşmaktan hoşlanan insanlar. Sırf bu yüzden Arapça öğrenmek isteyenler Kahire’yi tercih ediyorlar



Büyüklerimiz öğrenmek isteyenlere şirin bir şifre vermiş, “Et tekrarü ahsen” (tekrar güzeldir) demişler. Tekrar... Bu belki de lisan öğrenmenin tek yolu. İşte bu yüzden Arapça öğrenmek isteyenler Mısır’a koşuyorlar. Çünkü bu insanlar çok canayakın üstelik sohbet etmeyi pek seviyorlar. Dolmuş şoförleri bile sizi esir alıyor, ininceye kadar havadan sudan konuşuyorlar. Siz ne kadar “ene Türki ma arif arabi” (Türküm arapça bilmem) deseniz bile hızları kesilmiyor bu kez kelimelerin üstüne basıyor, ellerini ve kollarını da katarak tafsilat buyuruyorlar. Aslında Mısırlıların Arapçası öyle çok makbul değil. Çünkü Trakyalıların “h” leri yeyip, Hasan’a “Asan” dedikleri gibi bunlarda “k” ları yeyip kaleme “elem” diyorlar. Bakkaldan es kaza LM sigarası isterseniz çıkarıp kalem veriyor. “C” harfi kesinlikle kullanılmıyor yerine şeddeli bir “g” oturtuluyor. Meselâ mescid’e “Mezgit” diyorlar. Haydi bunlar neyse de koca cümleleri iki heceyle özetleyip geçmeleri yok mu Arapçası iyi olanlara bile saç baş yolduruyor. Öyle ya belli belirsiz “megeşşş” diye geveleyen bir adamın aslında “Ma cae şey’ün” (o gelmedi) dediğini nasıl anlayabilirsiniz değil mi? Ya “Hazi hil vakt?” yerine “Dilvaç?” deyip geçene ne demeli? İsterseniz konumuza gelelim. Arapça öğrenmek isteyen gençlerimiz yıllardır Kahire’ye geliyor ve “beleş” okuyabilecekleri bir okula (bu genellikle El Ezher oluyor) yazılıyorlar. Talebe deyip geçmeyin Türk öğrencileri Revak-ı Etrak altında arıyor ama Türkel’in fuarcılığın defilesinde karşılaşıyoruz. Bana ev adreslerini veriyorlar. Sokak kolay da, acaba ev nasıl bulunur? “O daha kolay” diyorlar çünkü “camda kocaman bir bayrak var”. Ertesi gün tarif edilen binanın merdivenlerinden çıkıyorum hangi kapı gibi diye aramama gerek kalmıyor çünkü içeriden Osman Öztunç’un sesi geliyor. “Ne ana ne sıla ne yar hayali/ Bir gör Mehmet’teki kükremiş hali/ Kırpmadı gözünü yağmur misali/ Mermi yedi, havan yedi Mehmedim/ Can askerim...” Afyonlu Ahmed askerliğini yeni yapmış, bizi komando beresiyle karşılıyor. Mısırlılar, Türkiye’yi öğrencilerimiz vesilesiyle tanıyor, belki de bu yüzden çok seviyorlar. Çocuklarımız nezafetleri (temizlikleri) ve nezaketleri ile göz kamaştırıyor. Evlerini onlara veren evsahipleri “İsterseniz az ödeyin ama sakın çıkmayın” diyorlar. Türk Talebe Cemiyeti Kahire’de yapılan öğrenci kermeslerine kendi gücü ile katılıyor çiğköfte ve baklava ikram edip folklorumuzu tanıtıyor. Tesadüf değil ya her yarışmadan birinci çıkıyorlar. Şanghaylı Bozkurt Talebelerimizle birlikte Türk şehitliğine doğru giderken karşıdan gelen bir çekik gözlü kibarca eğilip “bozkurt” işareti yapıyor. “Arkadaş Kırgız mı?” diye soruyorum, cevap enteresan: “Hayır Çinli”. Şaşırıyorum, gülüyorlar: “Allah selâmet versin” diyorlar, “Geçen sene ayrılmak zorunda kalan bir arkadaşımız vardı, bunu herkese ‘sevgi, barış, kardeşlik işaretidir’ diye belletti. Garipler, böyle yapmazlarsa güceneceğimizi sanıyorlar. Afrikalıların umurunda bile değil ama Uzakdoğulular ‘barış işini’ ciddiye alıyor. Bakın Mısır’da Asya’dan, Bosna’dan gelen yüzlerce talebe var ve kendilerini bizden sayıyorlar. Meselâ Cimbom’un maçlarını kaçırmıyor, Okan’ı, Emre’yi, küçük Hakan’ı bizden iyi tanıyorlar. Soruyorum “Peki ya eğitim, zorlandığınız olmuyor mu?” -Başlangıçta bizi diğerleri gibi sanıyorlardı. Ancak buraya gelen arkadaşların çoğu hafız ve herkesin önündeyiz. Ders notlarımız ya mümtâz (pekiyi) ya da ceyid (iyi). Hocaların bile hatalarını düzeltiyoruz. El Ezher, bir dönem aykırı şeyler söyleyen reformistlere mekân olmuş. Böyleleri yine var ama bize tesir edemiyorlar. Güya biz buraya Arapça öğrenmeye geldik ama bunların arapçası mâkbul değil, çünkü kesinlikle nahiv bilmiyorlar. Eğer kendi dilini düzgün konuşan bir Mısırlı görürseniz mutlaka Türklerle birlikte kalmış demektir. Üstelik derdini anlatacak kadar türkçe bilir. Vatanım da vatanım Bir zamanlar Kahire’de 3500 dolayında Türk talebe varmış ve şehrin bazı caddeleri ( Mesela Hay sebiâ) hakimiyetimiz altındaymış. Talebeler Büyükelçilikle elele veriyor, ülkemizin adını duyuruyorlarmış. Bakın buraya gelen öğrenciler genellikle fakir aile çocukları ve çalışmak zorundalar. Hal böyle olunca bir Türk firmasının işlerini takip ediyor, katalog dağıtıyor, müşteri buluyor, yazışmalar yapıyorlar. Zamanla dostlar ediniyor ve güçlerini kullanıyorlar. “Nasıl?” diyeceksiniz. Meselâ bazı Türkler dudak uçuklatan arazilere mirasçı. Ama bunlar Türkiyede yaşadıkları için haklarını aramıyorlar. Talebelerimiz onlara yol gösteriyor hukuk mücadelesine girmeleri için destek veriyorlar. Arazi deyip geçmeyin bunlar milyon dolarlarla ifade ediliyor. Bizim gençlerimiz gurbete düştüler mi Anadolu ile yatıp Anadolu ile kalkıyorlar. Mesela birara Japonya’dan gelen bir kafileyi gezdiriyorlar. Misafirlerin ifadeleri çok ilginç: “Mısır’ı gezdik, Türkiye’yi tanıdık”. Yine bir futbol karşılaşmasının ardından Endonazyalılar bayrak verip, bayrak istiyorlar. Gençlerimiz “Bakın!” diyorlar, “bizim bayrak anlayışımız farklıdır. Bunu asla yere koymayacak, daima yüksekte tutacaksınız, tamam mı?” Endenozyalılar yarı ürkek “Peki” diye mırıldanıyorlar ama talebelerimiz “Sözle olmaz!” diyorlar, “Yazın, imzalayın altını”. Sonun başı Ancak geçtiğimiz yıllarda hükümetimiz “Mısır’dan alınan diplomaları geçersiz sayacağını” açıklıyor ve bu ülkede okuyan çocuklarımızın neredeyse tamamı yurda dönüyor. Şu anda bir avuç talebemiz var. Ancak yıkılmışlar. “Evet bu saatten sonra gelenler diplomalarının geçmeyeceğini öğrendiler, eğer buna rağmen tahsile razıysalar kendileri bilirler. Ancak bu karar çıktığında mezuniyetin arefesinde olanların günahı neydi?” diyorlar. Türk öğrencilerinin azalması ile birlikte Revak-ül etrak da elden çıkmış. Talebe Cemiyeti, Kahire’de kağıt üzerinde ülkemize ait olan 180 odalı bir binayla çok uğraşmış ve bayağı mesafe almış. Burayı devletimize kazandıracak ve “Türk Merkezi” yapacaklarmış. Ancak talebeler dönünce teşebbüsler yarım kalmış. Bırakın bina sahiplenmeyi, borçlarını bile ödeyemez duruma düşmüşler. Şu günlerde dernek bile zordaymış. Ma fi enflasyon Mısır çok cazip bir pazar. Yerli tüccarlar “korumacılık ve kota olmasına rağmen” tekstilcilerimizle işbirliğine girmek istiyorlar. Nil vadisinde yetişen pamuklar uzun lifli oluyor ve onlardan ipek gibi ince ipler çekilebiliyor. Bizde ki tecrübe ile kağıt gibi penyeler yapmak mümkün. Mısırlılar bu ortaklığın her iki tarafın da hayrına olacağına inanıyorlar. Bu ülke ile çok güzel işler yapılabilir. Zaten ortalıkta arabalarımız dolanıyor. Vitrinlerde mallarımız gülümsüyor. Amerikalılar buradan pirinç alıp paketliyor, üzerine kendi etiketlerini vurup dünyaya satıyorlar. Benzer şeyleri biz neden yapmayalım. Hele dost ülkeyi yakından tanıyan gençlerimiz olduktan sonra. Mısır parası yıllardır değer kaybetmiyor. Bir dolar 3,5 cüneyh ve kuruşun bile değeri var. Türk turistlerden biri faytonculuk yapan bir garibe bir milyon lira bahşiş vermiş. Adamın sevinçten dizlerinin bağı çözülmüş. Parayı hangi Türk’e gösterse “Aman sevildiğini bil” demişler, “bu adam ya sarhoş, ya da mirasyedi olmalı”. Bana da gösteriyor. İşte şimdi “yalan konuşmak” ve “hayal yıkmak” arasında bir seçim yapmam gerekiyor. Lafı yuvarlayıp geçiyorum. “Ooo yaşadın” diyorum, “hem milyon, hem de Türk parası!” Mısırlılar liramızı eskisi gibi sanıyorlar. Gariban faytoncuya göre Kahire’de bu parayı bozabilecek sarraf yok. Ama eninde sonunda İstanbul’a gelecek, dillere destan bir keyif sürecek.
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT