Darbe olduktan sonra, Tahrir'de bunu kutlayan Mısırlılar'ın üzerinden geçen askerî jetler, gökyüzünde kalp şeklinde izler bırakıyordu. Liberal seküler Mısırlıların, "bu bir darbe değil, devrim" tweetleri, sözleri uluslararası medyada alıntılanıyordu. Darbeden önce günlük hayatı kâbusa çeviren elektrik kesintileri, uzun benzin kuyrukları bir anda yok olmuş, darbe "bereketi" ile gelmişti.
Müslüman Kardeşler mensubu siyasetçiler tutuklandı. Müslüman Kardeşler sempatizanı göstericiler silahla bastırıldı. Darbeyi takip eden haftalar içinde ölü sayısı artacaktı.
Tüm bunlar olurken, Mursi'nin hataları her analizin temel argümanı oldu. Yanlış soruyla başlandı, yanlış cevaplarla devam edildi. Türkiye'de ve Batı kamuoyunda, "Müslümanlar neden yönetmeyi beceremiyor" sorusu soruldu, Müslüman Kardeşler'in neyi nasıl yanlış yaptığı uzun uzun anlatıldı. Mesele bunu geçti artık, ortada siyaset alanı kalmadı, siyasi hataları özleyeceğimiz bir dikta rejimi geliyor, darbe yerine bu hataları konuşmak darbeyi meşrulaştırıyor, diyenler de Müslüman Kardeşler apolojist ve yandaş olmakla suçlandı.
Mısır'da Mübarek'i aratacak bir dikta rejimi adım adım geliyordu bu esnada. Asıl katliam, 14 Ağustos'ta yaşanacaktı. Göstericilerin barışçı bir şekilde, çadırlar içinde kaldığı Rabiatul Adeviye Meydanını Mısır güvenlik birimleri dümdüz edecekti. Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) acı bilançoyu şöyle verdi: Tespit edilen en az 817 ölü vardı, gerçek rakam ise büyük ihtimal 1000'den fazlaydı. Kurum bu katliamın insanlığa işlenen suçlar kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini söylerken, dünya tarihinde bir gösteride bir gün içinde en yüksek sayıda sivil kaybın yaşandığı hadiselerden biri olduğunu not düştü.
Darbeden bir sene sonra, 14 Mayıs 2014'te resmî rakamlara göre, Mısır'da tutuklanan kişi sayısı 16.000 oldu. İnsan hakları örgütleri bu rakamın aslında çok daha fazla olduğunu söylüyordu. Muhalif tüm medya organları kapatıldı. Darbe rejimi Müslüman Kardeşler'i çoktan tasfiye etmiş, sıra seküler, sol ve liberallere gelmişti. Tahrir Meydanında darbeyi kutlayan aktivistlerin ciddi bir kısmı hapisteydi.
Haziran 2014'te, Amerikan Dışişleri Bakanı, John Kerry, Kahire'ye gidecek ve cunta lideri Sisi ile ortak basın açıklaması yapacaktı. "ABD'nin Mısır ile olan tarihî ortaklığını tasdik etmek için buradayım" diyen Kerry, Sisi'nin "insan haklarına bağlılığı" konusunda kendisinde "çok güçlü bir intiba" bıraktığını söyledi.
Eylül 2014'te David Cameron, Sisi ile New York'ta buluşacak, "Mısır'ın bölgedeki öncü rolünü" övecek, Mısır'ın "ekonomik açıdan ve İslami aşırılığa karşı hayati bir müttefik olduğunu vurgulayacaktı."
Batının saygın yayın organları Sisi'nin, İslam dünyasının aradığı reformist olduğunu iddia eden yazılara sütunlarını açacak, Sisi'yi Martin Luther ile mukayese eden analizlere değer görecekti.
Tüm bunlar olurken, Sisi bir sağdan bir soldan idam kararları verecekti. Mısır'da ateizmi yok etme politikası benimsediğini açıklayan Sisi rejimi, ateist düşüncelere sahip olmayı terör suçu olarak belirledi. Mısır'daki toplam ateist sayısının 866 olduğu devlet tarafından açıklandı. Onlarca insan bu suçla tutuklandı. İnsan hakları örgütleri 2014 yılının Mısır'da eşcinseller açısından en kötü yıl olduğunu söylüyor. 150'den fazla kişi eşcinsel olduğu için tutuklandı. Diğer yandan Hamas'ı da terörist ilan etti, Gazzelilerin canına okudu.
Ve gün geldi, Menderes'ten sonra ilk defa Orta Doğu'da seçimle iktidara gelmiş bir siyasetçiye idam cezası verildi. Tek suçu seçilerek iktidara gelmiş bir siyasetçi ölüme mahkûm edildi.
Şimdi bir an için 'mış gibi' yapmayı bırakalım olur mu?
Biz bu filmi gördük, biz bu filmin oyuncularını tanıyoruz, sonunun ne olacağını da biliyoruz.
Her darbe ile geriye gitmeye, on yıllar boyunca zorlukla tamir edilecek yaralarla baş başa kalmaya aşinayız.
Zorla iktidara gelmeyi alışkanlık haline getirmiş zümrelerin nobran kibrinin ne kadar yıkıcı olduğunu tecrübe ettik. Ayrıcalıklı olanlarla eşitlendiği tek yer sandık olan kitlelerin, önünden o sandığı almanın nasıl bir travma ve güvensizlik oluşturduğunu deneyerek öğrendik.
1960 darbesinin günahlarının işlendiği adayı demokrasi adası yapacak, darbeci generali itibarsızlaştırarak son yolculuğuna uğurlayacak noktaya gelsek de, cuntacılığın tehlikeli ve kronik bir hastalık olduğunu gördük. 2015 yılında, Türkiye'de hâlâ darbeci eğilimlerle mücadele ediliyor olması göz önüne alınırsa, darbeden demokrasiye giden yolun ne kadar uzun ve meşakkatli olduğunu, en iyi bizim bildiğimizi söylemek yanlış olmaz sanırım.
Buraya kadar sanıyorum ki, en azından kâğıt üzerinde de kalacak olsa hemfikiriz.
Mursi'nin idam kararının ilk haberi hemen hemen uluslararası medya kuruluşlarında, Erdoğan'ın darbe rejimini eleştiren sözleri ile çıktı. Erdoğan'ın sözlerine, kâh Uluslararası Af Örgütü'nün kınaması, kâh bazı insan hakları aktivistlerinin itirazları eşlik ediyordu.
Yarın Mısır'da darbe rejimi tarihe karıştığında, demokrasi tesis edildiğinde, darbelerle yüzleşildiğinde, Mısırlı gençler tıpkı bizler gibi arşivlere bakacaktır elbet.
Mursi'nin idam mahkûmiyetini duyuran haberlerde, buna yüksek sesle itiraz eden bir ülkeyi fark edeceklerdir.
Ve muhtemelen şunları da okuyacaklardır:
"Ve Arap Baharını ve insanların özgürleşmesini selamlayan Batı'daki tüm başkanlar, bakanlar ve entelektüeller ve hatta Doğu'dakiler. Bugün, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı dışında, kimsenin Mısır'da yaşanan menfur maskaralığa, tek hatası demokratik süreçleri savunmak ve askerin cinayetlerine karşı çıkmak olan seçilmiş cumhurbaşkanı, entelektüeller ve aktivistlerin üzerine yağan idam cezalarını kınama cesareti gösteremiyor." Tarık Ramazan
"Türkiye Cumhurbaşkanı Mursi'nin idam mahkûmiyetine susan Avrupa'yı eleştirmekte haklıdır." Le Monde'un editöryel yazısı
Mısır'ın bundan sonra halk tarafından, özgür seçimler ile seçilen Cumhurbaşkanı'nın ilk ziyaret edeceği başken sizce hangisi olacak? 
Sizce de Türkiye'nin Mısır politikasının sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken değil mi?
Bazılarına göre değil...
Bir yandan hükümet muhalifleri Batı'nın bu bariz ikiyüzlülüğünü görüyor ve hatta Türkiye'nin Mısır politikasını eleştiriyor. Batı'nın rasyonel ve realpolitik politikasına karşı, Türkiye'nin "duygusal" politikası yerden yere vuruluyor.
Diğer yandan aynı isimler, aynı gruplar, aynı kurumlar, Batı'dan Türkiye'nin demokrasi karnesine yönelik her eleştiriyi mutlak bir hakikat olarak sunuyor. Bir yandan Amerika'nın bu ikiyüzlü tavrı bir diplomasi kıvraklığı ve başarısı olarak sunuluyor, diğer yandan ABD'li veya Avrupalı yetkililerin Türkiye üzerine olan negatif yorumlarının realpolitikten azade, siyasi bir ajanda taşımayan, tarafsız, mutlak hakikat gibi değerlendirilmesi bekleniyor.
Bir yandan alt metni "bak gör rasyonel Batı'yı, bizim gibi duygusal Doğuluların aksine çıkarına göre siyaset geliştirir, hakikati de eğer büker buna göre" olan analizler Türkiye'nin dış politikasını eleştirirken kullanılıyor.
Diğer yandan Erdoğan veya Davutoğlu, Türkiye aleyhinde oluşturulan uluslararası kampanyanın arkasında siyasi bir mesele var dediğinde, "komplocu AKP!" analizlerinden geçilmiyor.
Bir yandan Kenan Evren ölüyor. Demokrasi mangalında kül bırakılmıyor. Herkes birdenbire en büyük darbe düşmanı kesiliyor. "Hain ABD, yeşil kuşak projesi için Evren'i destekledi" diye feveran ediliyor. Türkiye'de demokratik gelişimin önüne tıkaç olan darbelerde, müdahalelerde ve hadiselerde Batı'nın sorumluluğu kınanıyor. Türkiye'de Batı karşıtı refleksi açıklarken bu hadiseler örnek gösteriliyor, böylesi bir tarih ortadayken nasıl bu bölgede yaşayan insanlar Batı'ya güvenebilir diye soruluyor.
Diğer yandan, biz niye Mısır'daki darbeye tepki gösteriyoruz, neden Batı gibi Sisi ile iyi ilişkiler geliştirmiyoruz diye hükümet kıyasıya eleştiriliyor. Bu eleştiriyi yapanlar hemen sonrasında, madem Sisi ile aramız bozuk, neden Suudi Arabistan ile görüşüyoruz diye ekliyor. Daha birkaç ay önce Suudi Arabistan ile gerilen ilişkiler nedeniyle hükümeti yerden yere vurmamışlar gibi...
Bu tablodan çıkan sonuç şu: Hükümetin bazen kısa dönem başarılı sonuçlar veren, bazen uzun dönem getirileri olacak uygulamalar içeren, zaman zaman parlak anlar yaşayan, bazen ise tökezleyen bir dış politikası var. Burada anahtar kelime şu: Hükümetin bir dış politikası var. Muhaliflerinin çelişkili ve eklektik itirazlarına inat epey tutarlı ve kapsamlı bir politika bu.
Israrla "duygusal" veya "ideolojik" sıfatı ile itibarsızlaştırılmaya çalışılan ve hatta egzotikleştirilen yaklaşım aslında sonuna kadar rasyonel. İdeolojiden konu açılmışken, bu yaklaşımın kendisi bizzat ideolojiktir. Batı'nın üstünlüğü, Doğu'nun ise vesayete muhtaç olduğunu kanıtlamak, Batı'nın tahakkümünü meşrulaştırmak açısından fevkalade ideolojiktir. Aklın sadece Batı'ya özgü görülmesi, doğulunun ise irrasyonel ve duyguları ile hareket eden bir yarım-insan olarak resmedilmesi, fevkalade ırkçı bir ideolojidir.
Her sağlıklı demokrasinin dış politikasını belirleyen bazı kaygılar vardır. Siyasi ve ekonomik çıkar, ulusal güvenlik, o ülkenin kendi kimliğini üzerine inşa ettiği değerler bütünü ve kamuoyu bu faktörler arasında önde gelen unsurlardır.
Türkiye'nin Orta Doğu politikası tüm bu faktörleri harmanlamaya çalışan, zor bir denge üzerinde gelişiyor.
Nasıl ki ABD'nin İsrail'e şartsız desteği irrasyonel olarak tanımlanmıyor ve yukarıdaki faktörlerden biri veya birkaçı ile açıklanıyorsa, Türkiye'nin Suriye, Irak, Mısır, Yemen politikaları, Batı'yla ilişkileri aynı parametrelerle değerlendirilmeye muhtaçtır.
Türkiye'de kısa vadede kayıp olarak görünen ancak uzun vadede kazanç olarak dönecek politikalar idealler ve vizyon ile belirlenen politikalar olmuştur.
Darbeden kısa vadede kazanç sağlamanın yanlış olduğunu, Mısır'ın Batı yanlısı liberali, Baradey'in bile anlamış olmasına rağmen, Türkiye'nin liberallerinin bunu kavramıyor olması da izaha muhtaçtır.
CEREN KENAR - ARŞİV (19.05.2015)