İrfan Özfatura - irfan.ozfatura@tg.com.tr

 

İmza attığı 125 filmle Türk Sinemasına ivme kazandıran Yönetmen Nazif Tunç ile konuşuyoruz. Nazif Tunç hoş sohbeti ile tanınır gazeteciler arasında, nitekim küllenmiş hatıralardan giriyor mevzuya:
Sinema benim için bir sevdaydı, TGRT’nin kuruluş yıllarında seve seve katıldım aralarına. Radyo tiyatroları, çizgi film denemeleri ile başladık ve sıra geldi ekrana. Derken gazetenin birinde garip bir haber gördük: “Yok Turgut Özal dincilere televizyon kurduracak da filan!”
Aklı sıra TGRT’yi bahane edip Cumhurbaşkanımıza saldırıyor. İhlas grubu böyle polemiklere girmezdi, nitekim “Def-i mazarrat, celb-i menafiden evladır” (zararlıyı def, faydalıyı celpten önde gelir) fehvasınca (ki bir mecelle kaidesidir) çekildi kenara.   
Büyük ümitler beslediğimiz TV kaldı mı bir başka bahara...
Bize “nerede çalışmak istiyorsanız geçebilirsiniz” dediler, artık gazeteye dönerdim herhalde, kültür sanat haberleri yapar, sinema eleştirileri yazardım icabında.
Aradan bir saat geçti geçmedi bir haber “Koş, Enver Abi seni çağırıyor”. Gittim baktım yanında Rahmetli Cem Ertürk.
Enver Ağabey bana “Nazif Baba” derdi. Babasının adı da Nazif’ti zira.
-Nazif Baba bak bu deli ne diyor? Kurdoğlu’nu film yapabilir miyiz acaba?
Daha evvel setlerde çalışmıştım, sektörden haberdardım, “Yaparız efendim” dedim, “yaparız bi iznillah!” 
-Peki kaça mal olur? 
Aşağı yukarı bir rakam söyledim. Elini masaya vurdu, “verdim gitti” dedi. Ve hiç unutmayacağım bir şey ekledi. “Bunu talim parası say, telaşlanma!”
Yani rahat çalış diyor, hata yaparım diye korkma. 
Şeyh Galib “Nev-sâlik-i nev-tarh-ı cünûn-ı diğeriz biz / Çün terkeş-i pür-tîr vatan-der-seferiz biz” demiş, biz çılgın bir yolun mecnun yolcularıyız ki sadakta atılmayı bekleyen oklar gibiyiz.
Aynen o hızla çıktık yola. Enver Abi yöneticilerden birini çağırdı “bir yer ayarlayalım arkadaşlara.”
-Ama Efendim TGRT...
-Orasını karıştırma bunlar film çekecekler. Ne ilgisi var Radyoyla Televizyonla?
Hemen bir yer tutuldu, tabelaya “Model Film” yazdık astık kapıya.
MOTOR!  
Rahmetli Ethem Kırçın muhasebe işlerimizi takip ediyordu. Necdet Tok montajcı olarak alındı, İhsan Çerkeşli zaten elimiz ayağımızdı.
Filmi, Kuruluş ve Osmancık’taki tecrübesi ile tanıdığımız Yücel Ağabey yönetti ve tamamlayıp koyduk ortaya. Kurdoğlu bütçeli bir filmdi, yüzmeyi büyük denizde öğrendim, ufkum açıldı âdeta.
Filmi seyrederken Enver Abi yanımdaydı, çok ağladı. Ben de “film iyi tabii, etkilendi” diye seviniyorum. Meğer derdi başka imiş, “neden ağlıyorum biliyor musunuz” dedi “Allahü teâlâ bize sinema yoluyla da hizmeti nasip etti elhamdülillah!”
Filmi de beğenmişti ayrıca, “hayallerimi aştınız” dedi birer Reşat altını sıkıştırdı avuçlarımıza.
Enver abi iş verdiği insanları şevke getirmesini bilirdi, seninle hüzünlenir, seninle sevinirdi, gece gündüz yanında.
Ardından Bişr-i Hafi hazretlerini çektik, o da çok ses getirdi, alışılmış bir konu değildi zira.
O zamanlar muhteşem bir birlik vardı aramızda. Kardeşlik doruktaydı, para, pul, makam, mansıp kimin umurunda? Bu kadro öyle böyle devam ediyor hala.
Sonra TGRT kuruldu, komedi işleri bana düştü. Milli konulara daha meraklıydım oysa. TGRT’den ayrıldıktan sonra da tarih ve maneviyatımızla ile ilgili filmler çekmek nasip oldu. Yüz tane vardır en azından.
REKORA DOĞRU
Ama bu ciddi bir rakam, rekor sayılır Türk sinemasında.
Hayır, Atıf Yılmaz ve Semih Evin 200 civarında film çektiler, Çetin İnanç da 178’de kaldı yanlış hatırlamıyorsam. Tabii o zamanlar Yeşilçam’ın altın çağları. Yılda 350 film çekiliyor. Bir başlıyorlar haftasına bitiyor. Ki senaryo bile yok ortada. Yönetmen istese iki ayrı film çekebilir aynı oyuncularla.
O zamanki oyuncuları mı tercih edersiniz şimdikileri mi?
Eskiden maske, kalıp oyunculuğu vardı. Trafik işareti gibiydiler, seyirci onları oturttuğu şablonda görmek isterdi mutlaka. Yılmaz Köksal bıyığını kesse olmazdı mesela!
İyi kadın Adile Naşit, iyi adam Münir Özkul, kötüler Hayati Hamzaoğlu, Erol Taş.
Ediz Hun, Cüneyt Arkın, Eşref Kolçak… Filiz, Belgin, Türkan, Hale, Hülya, Fatma… Hani biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz derler ya. 
Oyuncu sete elini kolunu sallayarak gelirdi, senaryodan haberi bile olmaz. Ne söyleyeceğini birileri fısıldar sana. Eğer suflör duygulu ses verirse oyuncu da romantik oynar.
Film yönetmenin elindedir. Bütün salahiyet onda. Görüntü yönetmeni de, sanat yönetmeni de odur, ışık, senaryo, kostüm ondan sorulur sonra.
Oyuncaya “bak böyle oynayacaksın” der “benim gibi yap!” Senin “ama böyle de oynayabilirim” deme şansın yoktur asla.
Bu Metin Erksan filmi, şu Halit Refik filmi denir, her şeyinden yönetmen mesuldür zira.
ŞANS TANINSA
 Oyuncular özledikleri tipleri içlerindeki koridorlarda sakladılar, çıkarıp koyamadılar ortaya. Bir filmde ihtiraslı, bir filmde ezik, birinde kahraman, birinde fırıldak. Büyük oyunculuk budur aslında. Şener Şen Züğürt Ağadan sonra, Muhsin bey ve Eşkiya’yı çekip kendini gösterdi ama o bir istisna.
Eskiden apar topar film çekiyorlardı da şimdi farklı mı? Aynı metrajda diziler çekiliyor her hafta. Dile kolay 140-150 dakika. Karakterler otursa da haftada 140 dakika çekmek adamı bayar. Gece gündüz kovalaman lazım, sabahın seherinden, gece yarılarına. Bir sahne dağ başında, bir sahne deniz kenarında. Set kurmak zahmetli iş. Hele hayvanla oynuyorsan çok sararsın başa.
Yerli dizilerin yersiz süreleri satın alanları da zorluyor. Yurt dışında ancak ikiye bölerek yayınlayabiliyorlar.
Peki sizce Türk sinemasının geldiği nokta… 
Hiç abartısız dünya çapında. Teknik olarak da, oyunculuk olarak da. Ama senaryo sıkıntısı çekiyoruz hala. Hikayeler çarpıcı değil, aynı sakızı çiğneyip duruyoruz, yeknesaklık göze batıyor.
Nasıl yaz, kış, bahar mevsimse, insanların da duygu mevsimleri oluyor. Sanki kulaklarına fısıldanmış gibi aynı mevzuya yöneliyorlar. 
Siz mutlu sonları seversiniz…
Kim sevmez ki? Zaten bütün derdimiz şu üç günlük hayatı mutlu bitirebilmek değil mi? Ecdat Hüsn-ü hatime demiş ona.

Yusufiye içimde yaradır hâlâ

 Yusufiye filmini merakla bekliyorduk, gecikti oysa…
 Ya sorma... 12 Eylül’de cuntacıların astığı suçsuz şehitleri anlatacaktık. Hem yargılanmalarını, hem de kendi içlerindeki yargılamalarını…
Allah makamlarını âlâ eylesin, Selçuk Duracık, Halil Esendağ, Mustafa Pehlivanoğlu gibi yiğitler büyük bir tevekkülle yürüdüler darağacına.
Edirne Yanıkkale tam aradığımız mekândı, senaryo da güçlüydü ama finans işini aşamayınca...
Mütedeyyin insanlara yapılan taarruzların beyaz perdeye taşınması lazım. Bu millet 1839’dan beri zulüm görüyor. Tek avuntumuz gençler. Evet memlekette muhafazakar bir iktidar var ama muhafazakar kültür hâlâ baskı altında. Mütareke insanı kendini ne kadar ifade edebilir? Bizim durumumuz da farklı değil aslında.
Üçüncü köprüyü iki yılda çakıp çıkarsın ama seni yarınlara taşıyacak sanatkârları yarım asırda yetiştirebilirsen öp koy başına! Bize tavizkar mukallitler değil kararlı insanlar lazım.
Şu an kısa film çeken, senaryo yazan gençler var. Şükürler olsun fecri müjdeleyen bir kuşak geliyor. Samimi, gayretli, edepli, kirlenmemiş, klonlanmamışlar. Devir onların devri, Batının söyleyeceği bir şey kalmadı zira. Süperler artık petrol, pamuk, kömür peşinde değil, adamlar telif kovalıyor. Yeryüzünün en büyük şirketi microsoft. Peki ne satıyor? Fikir satıyor.
Sinemada da öyle, hikayesi olan başa oynar. Bütün büyük savaşlar, göçler, savrulmalar bu topraklarda yaşanmış. Dram desen bizde, hüzün desen bizde, aşk, hasret, vuslat hepsi elimizin altında. Bin yıllık Anadolu ve 1500 yıllık inanç tarihimizde öylesine bakir konular var ki… Çekilmeyi bekliyorlar sabırla.
Türkiye’de de eski kuraklık çoraklık yok. Yaz senaryonu, destek veren bulunur mutlaka.
Halk Film’in kapısı herkese açık. Bilemezsin belki içlerinden biri emaneti alır, taşır uzaklara…

SON HALİFE

“Son Halife” projemizde hanedan mensupları anlatılıyor. Abdülmecid Hanın beni vatanıma gömün diye bir vasiyeti var. Vefat ediyor, Paris Camisinin bodrumunda yıllarca tahnit edilmiş bir şekilde bekletiliyor. Hayırlı ve sadık kızı Dürrüşevvar çalmadık kapı bırakmıyor ama hepsi yüzüne kapanıyor. Neticede nereye defnediliyor biliyor musunuz?
Cennet-ül bakiye.
Son Halife, “İlk halife”nin  yanına.
Ne lütuf ama.