MURAT ÖZTEKİN

SIĞ SULARDA TAKINTILI ARAYIŞ
Dünya büyük bir savaş geçirmiş, her yer su altında kalmıştır. Artık baronlar büyük kârlarla, kalan kuru arazileri satmaktadır ve tabii sadece zenginlerin kuru bahçeleri vardır. Sıcaklıklar inanılmaz derecede artmış; herkes gece çalışıp gün ağarınca uyumaktadır. Venedik’e dönen Miami’deki insanların da yüzü, geleceğe değil, maziye dönüktür. Eski bir asker olan “Zihin dedektifi” Nick ise bir cihaz vasıtasıyla, müşterilerinin zihinlerine girip hatıraları arasında araştırma yapmaktadır. Tabii geçmiş güzel günleri yeniden yaşamak için onun kapısını çalanlar da az değildir…

FEMME FATALE DEDİĞİN…
Bir mesai sonunda Mae adlı güzel bir kadın, Nick’e gelir; kaybettiği anahtarını bulması için zihnini taramasını ister. Görünüşte “Femme fatale” tabirinin vücut bulmuş şekli olan kadınla bu tanışma bir birlikteliğin başlangıcı olur. Fakat şarkıcı olarak çalışan Mae, bir müddet sonra aniden ortadan kaybolur. Deliye dönen Nick, asistanı Watts’ın ikazlarına rağmen takıntılı bir şekilde sevdiği kadının peşine düşer; bunun için hem kendi hatıraları arasında hem de tehlikeli yerlerde dolaşır. Zihninde ise şu soru vardır: “Aniden kaybolan bu kadın aslında kimdir?”
Büyük yapımların senaristliğini yaptıktan sonra yönetmenlik koltuğuna oturan Lisa Joy’un ilk uzun metrajlı filmi olan “Zihin Gezgini” (Reminiscence), işte böyle bir hikâyeyi merkezine alıyor. Eserin başrollerinde ise Hugh Jackman, Rebecca Ferguson, Thandiwe Newton, Cliff Curtis ve Angela Sarafyan var.

NOLAN FİLMLERİYLE AKRABALIĞI VAR
Christopher Nolan’ın kardeşiyle evli olan yönetmen Lisa Joy, hatıralarda dolaşılan sekanslarla onun “Başlangıç” filmiyle de yakın akrabalık kuruyor. Zihinlerde suç arama sahneleri ise “Azınlık Raporu”nu akıllara getiriyor. Ancak eser, beyne odaklanmak yerine Nick’in takıntılı arayışına takılı kalınca, usandırıcı sekanslar silsilesi meydana geliyor. Filmin seyirciyi soktuğu labirentler de boşluğa açılıyor. Nihayette bilim kurgu unsurlarının da kullanıldığı “karartılmış” bir aşk hikâyesi kokteyli ortaya çıkıyor…

GİDEREK YÜKSELEN TEMPO
Eserde başta meydana getirilen post-apokaliptik atmosferi tatmin edici bulanlar olacaktır. Fakat bu dünya, görsellik cephesiyle başarılı olsa da, yeterince derinleştirilmemiş. Hikâye gelişiminde bazı noktalar sığ kalmış. Ama en başında oldukça düşük bir tempoyla seyredip giderek süratlenen eserin son çeyreğinde hislere tesir edecek bir hava yakalanmış.
Oyunculuklara bakarsak; filmin iki yıldızı Hugh Jackman ve Rebecca Ferguson’ın natürel olmayan diyalogların da tesiriyle “Muhteşem Showman”deki gibi kimya yakalayamadıkları görülüyor. Ama Jackman, müstakil olarak başarılı bir performans sergiliyor ki kendisi “Prestij” ve “Prisoners” gibi “zamanda dolaşılan” filmlerde rol almış bir isim.

YİNE İKLİM!
Esas vurgusu anı yaşamak üzerine olan filmde, yönetmen “iklim” ve “eşitliğe” dair mesajlarını da zerk etmeyi ihmal etmiyor!
Hasılı Lisa Joy, ilk yönetmenlik tecrübesinde iddialı bir işe kalkışıyor ama kendisine “berbat etmiş” diyemeyeceğimiz gibi, bunun tam olarak üstesinden gelebildiğini söylememiz de zor. Karşımızda farklı bir yoldan giden ve bu yolda tökezleyen bir eser var…

JOHN WICK PEMBESİ
Yönetmenliğini Navot Papushado’nun yaptığı “Barut Kokteyli” (Gunpowder Milkshake) anne kız münasebetlerine farklı bir bakış getiren, absürt bir film… Karen Gillan, Lena Headey, Angela Bassett ve Michelle Yeoh’un başrollerinde yer aldığı Netflix yapımı eser, tetikçi annesinin izinden giden bir kızın maceralarını merkezine alıyor.

ANNE İŞİ TETİKÇİLİK…
Scarlet, kızı Sam’e “Ortadan kaybolmam gerekiyor” dedikten sonra yıllarca görünmüyor. On iki yaşında bir başına kalan Sam, annesinin tetikçiliğini yaptığı “Firma” adlı suç teşkilatı tarafından büyütülüyor. Hâliyle o da annesinin izinden gidip suikastçı olup karşımıza çıkıyor. Bir gün Firma içinden birinin hırsızlık yaptığı anlaşılınca durumu aydınlatması için Sam’e vazife veriliyor. Sam küçük bir kızı kurtarmakla teşkilatına sadakat arasında gidip gelirken annesinden izlerle karşılaşıyor…
John Wick’in “dişi versiyonu” olarak da düşünülebilecek “Barut Kokteyli”, Tarantino filmlerini akla getirecek diyaloglara da sahip, gayriciddi bir aksiyon filmi. Ama ikisine de uzak. Eserin “Yıkalım ataerkil düzeni!” derinliğinde bir alt metni de  var ki, bu anti kahramanlık yine netice vermiyor. Papushado’nun eseri, şeker pembesi neon ışıklarla süslü ve karmaşık bir “eğlencelik” olarak kalıyor.

TESTERE POLİSLERE DADANIRSA
∂ “Bir oyun oynamak istiyorum” repliğiyle hafızalara kazınan beyazperdedeki korku serisi “Testere”deki hikâye, bu defa polis teşkilatına uzanıyor...  Darren Lynn Bousman’in yönetmenliğini yaptığı 17 senelik serinin dokuzuncu filmi “Spiral: From the Book of Saw”, kurbanlarını “oyunlu” tuzaklarda bulmacalar çözmeye zorlayan Jigsaw’unkine benzer cinayetlerin, polisleri hedef aldığı bir hikâyeyi merkezine alıyor. Eserin oyuncu kadrosunda; Chris Rock, Samuel L. Jackson, Max Minghella, Marisol Nichols ve Nazneen Contractor var. Tanıdık sadist katil, şehre musallat olduğunda, arkadaşlarınca dışlanmış bir dedektif olan Zeke, acemi polis William ve emekli bir komiserin de yanına alarak peş peşe yaşanan tüyler ürpertici cinayetleri çözmeye çalışıyor. Ancak farkında olmadan kapana kısılarak, kendini malum korkunç oyununun ortasında buluyor.

HAFTANIN DİĞER FİLMLERİ
¥ “Körkütük”
¥ “Paw Patrol Filmi”
¥ “Demon Slayer: Mugen Treni”
¥ “Şeflerin Şefi”
¥ “Collective”

EN ÇOK SEYREDİLENLER
¥ “Gerçek Kahraman” 25 bin 145
¥ “Crood’lar 2: Yeni Bir Çağ”
24 bin 260
¥ “Hızlı ve Öfkeli 9” 20 bin 611
¥ “The Suicide Squad: İntihar Timi”
18 bin 575
¥ “Zamanda Tutsak” 15 bin 579

Sinemada bu hafta | 13 Ağustos Sinemada bu hafta | 13 Ağustos Kaouther Ben Hania’nın “Derisini Satan Adam” filmi, Batı’nın sanat piyasasında mültecileri nasıl kullandığını gözler önüne seriyor.