BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > Şehri Ramazan

Şehri Ramazan

Hazret-i Osman, imana geldikten sonra bütün malını İslam yolunda harcadı. Öyle ki Medîne-i münevvere beldesinde bir aç veya bir çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yemez, o çıplak kimseyi giyindirmeyince, kendi de giyinmezdi. Meâl-i şerîfi (Mallarını cihât ve hayır işlerinde Allah için harcayanlar...) olan Bekara sûresinin 262’nci âyeti kerîmesi O’nun şân-ı şerîfleri için nâzil olmuştu.



Malını İslam yolunda dağıttı Hazret-i Osman’ın, ticaretle uğraşan zengin bir tüccar olması, onun İslama ve Müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Onca zenginliğine rağmen asla kibirlenmedi, malını İslam yolunda harcamaktan imtina etmedi. Ve bunu yaparken hep riyadan çekindi. Öyle ki Medine-i münevvere beldesinde bir aç veya bir çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yemez, o çıplak kimseyi giyindirmeyince, kendi de giyinmezdi. O yetimler babası, ihtiyar kadınların yardımcısı, âmâlara gören gözüydü. Zengin bir tüccar olan Hazret-i Osman’ın yüz deve yükü buğday getiren kervanı Medîne-i Münevvere’ye gelmişti. O dönemler çok büyük bir kıtlık vardı. Sahâbe-i Güzîn Hazret-i Osman’ın kervanı gelmiş olduğunu duyunca hemen yanına varıp buğdaya müşteri oldular. Buğdayın bir menn’ine yedi dirhem verdiler. Ancak Hazret-i Osman buğdayı satmaya yanaşmadı. Sebebini sorduklarında; “Sizden daha fazla fiyat ile alıcı var. Her kim daha fazla verirse ona veririm” dedi. Sahâbe-i Kirâm bu duruma çok üzülüp derhal durumu Ebû Bekr-i Sıddîk’a anlattılar. Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, “Sizin Osman ile münâkaşanız olmamıştır. Onun hakkında kötü düşünmeyiniz ki, o Cennet-i Me’vâda Resûlullah’ın refîkidir. Resûlullah’ın damadıdır. Siz Osman’ın sözünü yanlış anlamış olabilirsiniz” dedi ve ardından Sahâbe-i güzînle birlikte Hazret-i Osman’ı yanına vardılar. Hazret-i Ebû Bekir, Sahâbe-i güzînin şikayetlerini kendisine bildirmesi üzerine Hazret-i Osmân, “Evet yâ Halîfe-i Resûlullah! O fazlaya alan, onun birini yedi yüze alır. Bunlar biri yediye alır. Biz bu buğdayı ona verdik ki, biri yedi yüze alır. O yüz deve yükü buğdayı Medine fukarasına verip, develeri de kurban etti. Ebû Bekr-i Sıddîk bunu görüp, şâd oldu. Kalkıp, Hazret-i Osman’ın alnından öptü. Müslümanlar, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, su sıkıntısı vardı. Rûme kuyusundan başka içilecek su yoktu. Bu kuyu da bir Yahudi’ye aitti. Yahudi, Müslümanları zor durumda bırakmak için, kuyudan her zaman su vermiyordu. Verdiği günlerde de çok yüksek fiyatla sattığı için herkes alamıyor, fakir Müslümanlar çok sıkıntı çekiyorlardı. Peygamber efendimiz, bu durumu gördükçe üzülüyordu. Resûlullah Hazretleri buyurdular ki: “Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını Müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.” Bu müjdeyi işiten Hazret-i Osman, hemen Yahudi’nin yanına gidip, pazarlığa başladı. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini aldı. Kuyunun başında bir gün Yahudi, diğer gün Hazret-i Osman durup, su veriyorlardı. Yahudi yine yüksek fiyatla suyu satıyor, Hazret-i Osman ise bedava olarak veriyordu. Müslümanlar, sıra Hazret-i Osman’a geldiği vakit, o günün ihtiyaçlarını aldıkları gibi, ertesi günün ihtiyaçlarını da doldurup gidiyorlardı. Dolayısıyla ertesi gün Yahudi’ye gelen olmuyordu. Yahudi oyuna geldiğini anladı. Fakat iş işten geçmiş oldu. Sonra gelip, kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hazret-i Osman’a satmak istedi. Fakat Hazret-i Osman kabul etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklif etmesi üzerine Hazret-i Osman ucuz bir fiyatla diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi. Bir savaş sırasında ordunun tüm yiyeceği bitmişti. Bu durum üzerine askerlerde hayli üzüntü ve sıkıntı hasıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu duruma vakıf olup, buyurdular ki, “Vallahi güneş batmadan Allahü teâlâ Hazretleri size rızk gönderir.” Bu manâyı Hazret-i Osman hemen anlayıp, “Allahü teâlâ Hazretlerinin Resûlü mutlaka doğru söyler” diye düşünüp, bir yerde on dört yük yiyecek buldu. Bunları yüksek fiyatla satın alıp, güneş batmadan dokuz yükünü Resûlullah Hazretlerine getirdi. Server-i âlem Hazretleri “Bu nedir, yâ Osman” diye buyurunca Hazret-i Osman, “Allah ve Resûlüne hediyedir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah Hazretleri mübârek ellerini dergâha kaldırıp, “Yâ Rabbî, Osman’a çok ecr ver, iyiliklerine bol karşılık ver” diye hayır duada bulundu. Cömertliğiyle bilinen Hazret-i Osman bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davranırdı. Tebük seferi sırasında 30 bin kişilik ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmişti. Bu, gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, süvarilerinin teçhizatı ve on bin dinar nakit para demekti. > Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn Hayat bir tesadüf değil Hücrenin oluşumu bir yana, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır. Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Canlı hücrelerinde bulunan ve her birinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir aminoasit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin “tesadüfen oluştukları” iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza girmektedir. Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit ihtimal hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir. Örneğin, bileşiminde 288 aminoasit bulunan ve 12 farklı aminoasit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün ihtiva ettiği aminoasitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca “1” tanesi bu söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız aminoasit zincirleridir. Diğer bir deyişle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelme ihtimali “10300’de 1” ihtimaldir. Bu, 1’in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan “astronomik” sayıda “1” ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir ihtimaldir. Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Görüldüğü gibi evrim, yegane “açıklaması” olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir. Zenginliğin en iyisi “Zenginliğin en iyisi akıl zenginliğidir. En büyük fakirlik de ahmaklıktır. En büyük yalnızlık kendini beğenmektir. En büyük şeref güzel ahlâktır. Ahmakla arkadaş olmaktan sakın. Sana faydalı olmak isterken zararı dokunur. Yalancı ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o sana uzağı yakın, yakını uzak gösterir. Cimri ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o kendisine en çok ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır. Fâsıkla, kötü kimse ile arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o, çok değersiz bir şeye seni satar.” > Hazret-i Ali Sevgili Peygamberim Güzel huyların hepsi Muhammed aleyhisselamda toplanmıştı. Akrabasına, Eshâbına ve hizmetçilerine tevazu ederek, iyi davranırdı. Ev içinde çok yumuşak ve güler yüzlüydü. Hastaları ziyarete gider, cenazelerde bulunurdu. Eshâbının işlerine yardım eder, çocuklarını kucağına alırdı. Fakat, kalbi asla bunlarla meşgul değildi. Mubârek ruhu melekler alemindeydi. Fahr-i kâinât önüne bakarak, süratle yürürdü. Bir yoldan geçtiği, güzel kokusundan belli olurdu. Resûlullah’ı ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, Peygamberlik hallerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeğe takat getiremezdi. Hâlbuki, kendisi, hayâsından, mubârek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı. Server-i âlemin mübârek gözleri uyur, kalb-i şerifi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkar ve asla esnemezdi. Mübârek vücudu nurani olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler mübârek kanını içmezdi. Fahr-i âlem, insanların en cömertiydi. Bir şey istenip de, yok dediği görülmedi. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamağı severdi. Öyle bir hayat yaşıyordu ki, yemek ve içmek hatırına bile gelmezdi. Resûlullah’ın mübarek saçları ve sakallarının kılı çok kıvırcık ve çok düz değil, yaradılışta ondüle idi. Bıyıklarının uzunluğu ve şekli, mübârek kaşları kadar idi. Resûlullah misvakını ve tarağını yanından ayırmazdı. > Se’âdet-i Ebediyye Oruç kanserin düşmanıdır Kanser üzerinde yapılan bir araştırmada oruçlu kimselerin adrenalin ve kortizon hormonlarının kana daha kolaylıkla karıştığı gözlenmiştir. Bu hormonlar tesirlerini kanserli hormonlar üzerinde de göstermektedir. Böylece adı geçen hormonlar kansere karşı bir çeşit kalkan rolü oynamakta, yani kanser hücrelerinin çoğalmasını önlemektedir. Oruç tutan bünye adeta bakıma girmekte, iç organları saran yağlar erimekte, vücudun zindeliği artmakta, direnme gücü kazanarak mide, böbrek, şeker, kalp ve karaciğer hastalıklarına karşı mukavemet etmektedir. Oruçlu iken gündüzleri kolesterol seviyesi düşer. Damar cidarında biriken eski kolesterol artıkları da yavaş yavaş sertliklerini yitirir. Böylece günümüzün ani hastalığı olan kalp krizleri ve felçler orucun tesiriyle adeta yok olur. Kalp üzerinde ani ve kötü tesiri olan üç sebep vardır: Damar sertliği, sinir yorgunluğu, midenin devamlı tazyiki. Bu üç tesir de oruçtan dolayı kati istirahat halindedir.
 
 
 
 
 
 
 
Reklamı Geç
KAPAT