BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > İlk Japon avukatımız

İlk Japon avukatımız

Keiko Trigoe’nin hayatı televizyonda İstanbul’u tanıtan bir program izleyince değişti. Galata Kulesi’ni gören Keiko, deyim yerindeyse ona vuruldu ve Japonya’dan İstanbul’a geldi. Borç verdiği bir arkadaşından aldığı senedi tahsil etmeye gidince gasp edildi. Ölümle burun buruna geldiktan sonra yaşadığı mahkeme süreci onu hukuk eğitimi almaya kadar götürdü. İşte ilk Japon avukatımızın azim örneği hikayesi...



ONA baktığınızda küçücük, neşeli bir kız görüyorsunuz. Japon çizgi filmlerinin, enerjisi içine sığmayan kahramanlarından biri sanki. Konuşurken gözlerinin içi gülüyor, elleri kolları hiç durmuyor, karşısındakini de büyük bir dikkatle dinliyor. Bir belgeselde Galata Kulesi’ni görüp kendi deyimiyle ‘vurulan’ Keiko, kalkmış Japonya’dan İstanbul’a gelmiş. Ve geldikten sonra daha da sevdalanmış bu şehre. (Kimler sevdalanmadı ki!) Keiko İstanbul’a vurulmuş vurulmasına ama bu koca şehir fazla saklayamamış diğer yüzünü, güzelliğinin ardında barındırdığı çirkinlikleri. Borç verdiği bir arkadaşından aldığı senedi tahsil etmeye gidince ölümle burun buruna gelmiş. Tartaklanmış, bıçakla tehdit edilmiş. ‘Ölebilirdim’ diye anlattığı bu olay onu Hukuk Fakültesi’nde öğrenci yapmış. Yıllardır Japon Havayolları’nda çalışan Keiko ile, ev-okul-iş üçgenindeki bu zorlu dönemi ve bir Japon’un gözüyle Türkiye’yi konuştuk. Hemen pes edenlere, ‘yapamam’ diye geri çekilenlere örnek olur umudu ile... Bir sayfayı dört saatte okudum * Yasal haklarımı anlayamadım, uygulamaları görünce hukuk okumaya karar verdim’ diyorsun. İnsanın aklına ‘ya kötü bir doktorla karşılaşsaydın?’ sorusu geliyor. -O zaman da tıp okurdum herhalde (gülüyor). Baktım ki beni ölümle tehdit eden kişi, kısa bir cezadan sonra hiçbir şey olmamış gibi elini kolunu sallayarak benimle aynı sokakta yürüyor, Türkiye’de insanlar haklarını tam olarak bilmiyor, anlayamıyor, ben de hukuk okumaya karar verdim. Sonra Marmara Üniversitesi’nin Haydarpaşa’daki tarihi binasını gördüm çok güzeldi. ‘Burada okumalıyım’ dedim. Fakülteyi kazandım, kitapları aldım, sayfayı açtım ama o da ne? Hiçbir şey anlamıyorum. ‘Ben ne yapacağım?’ dedim. Yanımda Osmanlıca, Farsça, Türkçe sözlükle önce ne yazdığını anlamaya çalışıyordum. Bir sayfayı 4 saatte okuyabiliyordum. İlk yıl sadece Türkçe anlamları kavramaya çalıştım. Hukuk derslerinin hiçbirinden geçemedim. Annem sınavı kazandığımda ‘kazandın ama bakalım bitirebilecek misin?’ demişti, bitirince ilk onu aradım, ağladı... * Annenden bahsedince. Dünyanın bir ucundan kalkıp buraya gelmeni ailen nasıl karşıladı? -’Japonya’da küçük bir kasabada büyüdüm. Tıpkı buradaki gibi orada da kızlar belli bir yaştan sonra evliliğe hazırlanır. Aileler kaç yaşına gelirse gelsin çocuklarına bakar. Erkekler daha özgürdür, ama kızlar kaçta gelecek, kaçta çıkacak hepsi bellidir. Lise bitince ev hanımı olacak şekilde büyütüldüm ben de. Okumak, farklı yerler görmek istiyordum, ailemse karşı çıkıyordu. 18 yaşımı doldurunca gizlice pasaport çıkardım, biriktirdiğim parayla bilet aldım ve ailemi Frankfurt’a varınca arayıp ‘2 ay dönmeyeceğim’ dedim. Almanya’da Alman Dili ve Edebiyatı okurken haftanın yedi günü çalışıyordum. İngilizce, matematik dersleri verdim, yapabileceğim ne iş varsa yaptım. Annem ‘neden evinden yurdundan kaçıyorsun’ diye çok üzülmüştü. Bir gün baktım mesaj kutumda ‘Siz orada kaç lira kazanıyorsanız biz günlük ücretinizi ödeyeceğiz. Lütfen geliniz.’ diye bir not var. Japonya’ya döndüm, konuştuk. Babamdan için çıktı. Sonra Avrupa’yı , Tayland’ı, Singapur’u... pek çok yeri dolaştım. Bilet parasını biriktiriyor ve bir sırt çantasıyla dolaşıyordum gittiğim yerde.’ İstanbul’dan ayrılmam * İstanbul’a gelme sebebin Galata Kulesi. Peki ziyaret ediyor musun? -Eskiden çok giderdim. O kadar çok gezerdim ki, İstanbul’u tanıtan bir dergiye yazı yazabilirim. Ama son beş yıldır tam bir hapis hayatı yaşadım, hiçbir yere gidemedim. 2 yıl önce ailem ziyaretime geldi, onlar da çok sevdiler İstanbul’u. Annem saraylardan çıkmadı, bayıldı. * Bir yandan havayollarındaki işin, diğer yandan çok zor bir okul. Nasıl yürüttün ikisini bir arada? -İş-ev-okul arasında geçti hayatım. Yemeğe ayıracağım süreden, yolda geçireceğim zamana kadar her anım programlıydı. Çalıştığım için çarşamba hariç öğleden sonra hiç ders alamadım. 5 sene boyunca 5 saat uykuyla yaşadım. İşime yakın bir yere taşındım, ama okul Anadolu yakasındaydı. Her sabah 7’den önce yola çıktım. Çünkü hep ortada ikinci sırada oturmak istiyordum, orayı kaptırmamam lazımdı. Hocanın gözünün içine bakıyordum, anlamayınca söyleyebiliyordum. Ama soru sorar diye ilk sıraya oturmaya hiç cesaret edemedim. Arkadaşlarım aradığında 1 ay sonrasına randevu verince ‘sen sanatçı mısın?’ diye takılıyorlardı. Asosyal bir hayat yani. Bir de işim gereği bakımlı olmam gerekiyor. Hayatı tempoyla yaşarken ‘şimdi ne yapsam?’ diye düşünmek nasıl güzel.. Televizyon seyretme özgürlüğü çok güzel bir duygu. * Ve yalnız yaşıyordun bu arada. -Öyle yoğun bir tempoyla çalışıyordum ki, sevgdiğime ayıracak psikolojik durumum yoktu. Kafam doluydu. Beni seven insana yazık olur diye düşündüm. Okulda bakıyordum erkek arkadaşıyla ders çalışıyorlar. Anlamıyorum nasıl olur? Kitap orada, erkek arkadaşım orada ben aklımı derse veremem. Çok zor!.. Ama şimdi serbestim. Sabancı ölünce üç gün ağladım * Bundan sonrası için düşüncelerin neler. Başka bir ülke mi? Hukuk eğitimini nasıl kullanmayı düşünüyorsun? -Başka bir ülke değil başka bir şehre de gitmem. İstanbul’u çok seviyorum. Beyin kaynatacak kadar çok ders çalışmışken işin içine girmemek akılsızlık olur. Ama avukatlık ruhsatı almam için Türk vatandaşlığına geçmem gerekiyor. Buna hak kazandım. Fakat Japonya çifte vatandaşlığa izin vermiyor. Ben de kendi ülkemin vatandaşlığından çıkmak istemiyorum. Bildiğim yabancı diller ve hukuk bilgimle benim gibi yabancılara yardımcı olmak, ya da uluslararası bir şirkette hukuk bilgimi kullanmak istiyorum. * İstanbul’da çok sevdiğin özel bir yer var mı? -Sakıp Sabancı Müzesi’ni çok seviyorum.. Yaşama tarzı, enerjisi, hep ‘istihdam istihdam’ deyişine, ‘hayallerinizin peşinden koşun’ demesine hayrandım zaten. Öldüğünde üç gün ağladım, gözlerim şişti. İstanbul başka hiçbir yere benzemiyor. Sabahleyin boğaz köprüsü ışık zinciri. Hayalimdeki yer ise İstinye. Türk erkekleri gururlu, yakışıklı “Bence Türk erkekleri çok gururlu oldukları için kendilerinden daha güçlü kadına tahammül edemiyorlar. Mesela Deniz Akkaya olayı. Kendinden daha güçlü, daha çok bilinen bir kadını hazmedemeyince tek çare olarak şiddeti görüyorlar. Belli bir yaşa kadar Türk erkeklerinin hepsi çok yakışıklı. (Yüzünde yaramaz bir çocuk edasıyla çıkıyor kelimeler ağzından. Ve tabii bütün ‘ı’ harfleri ‘i’ye dönüşerek..) Kellik bana dokunmaz, o doğal bir şey, saçları dikmene (!) gerek yok. Ama göbekli erkeğe dayanamam. Git spor yap...” 3 tabak hünkar beğendi yerim! “Burada sebze öyle taze ki çok mutlu oluyorum yerken. Meyve alırken bizde 1 diye işaret edince 1 tane demek, burada ise 1 kilo. 1 elma 5 dolar Japonya’da. Sebze ve meyveye doymuyorum, patlıcan yemeklerine bayılıyorum. Türk yemeklerinden en çok hünkar beğendiyi seviyorum 3 tabak yiyebilirim.(boyu 159, kilosu da olsa olsa 45 olan Keiko beni şaşırtıyor.) Japonlar için en kolay öğrenilebilecek yabancı dil Türkçe. Cümle yapısı, düşünce yapısı aynı. Benzer kelimeler de var. Burada ‘yabancı’ diyorsunuz, biz ‘yabancin’ diyoruz. ‘Su’ da bizde ‘sui’...
 
 
 
 
 
 
 
Kapat
KAPAT