BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Anasayfa > Haber > 65 yıldan bu yana Türkiye

65 yıldan bu yana Türkiye

Günümüz insanını hayrete düşürecek bir dolu şey vardı 65 yıl öncesinin Türkiye’sinde... Bütün ülkede 25.000 telefon vardı. 400 milyon kilovat-saat elektrikle şehirlerimizi aydınlattıktan başka, mütevazı sanayimizi de idareye mecburduk.



Bundan 65 yıl önce... 1947 yılının ilk günleri... İkinci Cihan Savaşı (1939-1945) belâsından henüz bir buçuk yıl önce kurtulmuştuk. Savaşa girmemiştik. Fakat bir büyük harbin bütün mahrumiyetlerine katlanmıştık. Nüfus tezkiremiz, ekmek ve patiska karnelerinin verildiğini işaret eden damgalarla dolu idi. Kapkara toparlaktan ibaret, içinde undan gayri her türlü madde bulunan bir ekmek ki Cenâb-ı Hak bir daha bu millete yedirmesin... Niçin 65 yıl öncesini ele aldım? Zira 65 yıl 2 kuşak’tır. Eski Roma 1 kuşak (batın nesil) =33 yıl olarak belirlenmiştir. Yani 1 asrın (yüzyılın) 3’te 1’i. Bir tarihçi olarak 33 yıla bir kuşak (nesil) demişimdir. 2 kuşak (66 yıl) öncesini hatırlayan epey yaşlımız var. Açık oy gizli tasnif Almanya, İtalya ve Japonya teslim olmuş, savaş bitmişti. Ancak Sovyet Rusya heyûlâsı zuhur etmişti. Soğuk harb başlamıştı. Dünyaya dehşet saçıyordu. Bir sürü Orta Avrupa ve Balkan devletini uydulaştırmış, Türkiye’den toprak talebinde bulunuyordu. Henüz NATO yoktu. Marshall Yardımı başlamamıştı. Rus’u Avrupa’nın göbeğine getiren, Almanya’yı parça parça eden Birleşik Amerika, bütün bir Avrupa kıt’asının Sovyetleştirilmesini önleyebilmek, dünyamıza 40 acılı yıla patlayan gafletini telâfi edebilmek için, büyük gayretin içindeydi. Atom bombası tekeline dayanıyordu. Ama hepsinden önemlisi, dünya servetinin dörtte birinden fazlasını elinde tutuyordu. 1939’un şaşaalı dünyası sona ermiş gibiydi. Napoli ve Yokohama sokaklarında genç kızlar yalınayaktı. Paris ve Londra’nın ışıkları kararmıştı. Türkiye’mizde kurşunkalem, toplu iğne, raptiye, çivi ve emsali, karaborsada idi. O kadar az özel otomobil vardı ki... İstanbul’da bütün ulaşım tramvay ve dolmuşla yapılıyordu. Taksiye binmek, zenginlerin harcı idi. Otobüs yoktu. Ama Beyoğlu’nun savaş yıllarında bile süren canlı gece hayatı devam ediyordu. Birkaç aydan beri demokrasi başlamıştı. Rezil 1946 seçimleri yapılmıştı. Tek parti diktasının zulmünden bunalan halk, henüz kurulan Demokrat Parti’ye ve onun genel başkanı Celâl Bayar‘a büyük oy vermiş, fakat Halk Partisi‘ni ve onun milli şefini düşürememişti. Demokrat Parti’de büyük tarihçi Köprülü ikinci adam, Menderes üçüncü adam sayılıyordu. Menderes’in üç buçuk yıl sonraki çağ değiştirecek iktidârını kimse tahmin edemiyordu. Açık oy, gizli tasnif gibi akıl almaz bir ucubeyle yapılan son seçimin şokunu atlatan Türkiye, demokrasiye ilk adımlarını atıyordu. Amerika baskısıyla gelmiş bir demokrasi... Bir yüce, haysiyetli milletten esirgenmiş, kendi kendini yönetme hakkının başlaması... Halk uyanıyor, köylü kasabaya çıkmaya başlıyordu. 20 milyona yaklaşan nüfusumuzun dörtte üçü köylerde idi. Köyde şeker, ayakkabı, radyo meçhuldü. Telefon ve elektrik ancak Ortaköy’le Kadıköy’de mevcuttu... Türk milliyetçiliği Milli Şef unvanıyla cumhurbaşkanımız, İsmet İnönü idi. Atatürk gibi emsalsiz bir milli kahramana bile şef yaftası yapıştırılmak küstahlığına cesaret edilmişti. Pullarda ve banknotlarda artık İnönü resimleri vardı, Atatürk silinmişti. Atatürk’ün bütün ilkelerinin mutlak şekilde birincisi olan Türk milliyetçiliği bir resmi tehdit saçan 19 Mayıs nutku ile mahkûm ve milliyetçiler, cumhuriyetimizin ikinci sınıf vatandaşı ilân edilmişti. Başbakanımız Recep Peker’di. Halk tarafından sevilen Celal Bayar, Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu’nun yerine gelmiş, 13 ay sürecek başbakanlığına başlamıştı. Demokrasiden nefret ediyordu. Menderes’e mecliste psikopat demiş, sonra “pisi pisi dedim” diye alay ederek tevilde bulunmuştu. İnönü, yanlış bir seçim yapmıştı. Liberal Hasan Saka’nın başbakanlığı başlamak üzereydi. Hükûmette gelişmeler Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına 5 ay önce, halkımızın Atatürk’ten sonra kurtuluş savaşımızın ikinci büyük kahramanı saydığı Kâzım Karabekir Paşa getirilmiş, İnönü bu seçimde isabetli davranmıştı. Genelkurmay Başkanımız Salih Omurtag, Fevzi Çakmak Paşa’nın yerine gelip istifa etmek mecburiyetinde kalan Enver Paşa’nın eniştesi Kâzım Orbay’ın yerine atanmıştı. Başka bir orgeneral, Cemil Cahit Toydemir, Savunma bakanı idi. Dışişleri bakanımız, o devrin tabiriyle hâriciye vekilimiz, Numan Menemencioğlu’nun yerine getirilen Hasan Saka idi. Lozan’daki 3. murahhasımız...Hasan Âli Yücel, 5 ay önce, Cumhuriyet dönemimizin en uzun milli eğitim bakanlığından çekilmişti. Basının durumu Dolar 90 kuruştan 280 kuruşa devalüe edilmişti. Kimsenin dolarla işi yoktu, dolar yüzü görmüş vatandaş çok azdı, ona rağmen paramızın değeri kalmadı, dolardan bile (!) aşağı düştü dendi. Altın 33 liradan 37 ve Reşad 40 liraya fırladı. İlk defa Reşad, Cumhuriyet (Atatürk) altını ile fark yaptı, daha önce aralarında bir fark yoktu. Basınımız kıpırdandı. Tirajlar yükseldi. İlk defa Osmanlı dönemindeki tirajlarla basılan, 40.000’e erişen gazetelerimiz vardı. Dünya ile ilişkimizi kesen, zihinlerimizi körleten, düşünemez insanlar oluşturan, korkunç sansürlü basın, demokrasinin hür havasına girmeye başladı. Edebiyat tarihimize geçmiş büyük başyazarlar, köşe yazarları, bir şeyler söylemeye cesaret edebildiler... Millî Şefin fobileri İstanbul’da hacıağalar çoğaldı. İstanbul halkı, savaş zenginlerine bu adı takmıştı. Taksim’de apartman kiralayanlar, Talimhane’de apartman satın alanlar görüldü. Köylümüzün artık Ankara caddelerine inmesi polisçe yasaklanamıyordu. 800.000 nüfuslu bir İstanbul, 200.000 nüfuslu bir Ankara, ikisinin arasında İzmir, modern Türkiye’nin şehirleri olarak parlıyordu. Bütün ülkede 25.000 telefon vardı. 400 milyon kilovat-saat elektrikle şehirlerimizi aydınlattıktan başka, mütevazı sanayimizi de idareye mecburduk. 250.000 ton kapasiteli ticaret gemimiz bulunuyordu. 1950’de başlayacak ekonomik atılım, henüz hayâl edilmiyordu. Millî Şefimizin iki fobisi vardı: Dış borçlanma ve zengin vatandaş... Paranın siyasî güç oluşturacağı kanaatinde idi. Halbuki palazlanmaya başlayan birkaç zenginimiz, CHP’yi tutuyordu. Daha da büyük fobi din idi ama artık camilerde cemaatler kalabalıklaşmaya, tasavvuf zevki yeniden yeşermeye başlamıştı bile... Dehşetli bir Amerikan modası, Amerikan filmlerinin baş çektiği, hepimizi hayrân eden bir hayat tarzı, İstanbul’dan başlayarak kasabalarımıza doğru yayılıyordu. 65 yıl öncesi Türkiyemiz‘de günümüz insanını hayrete düşürecek daha ne özellikler vardı ama, bana ayrılan sütunlar sona erdi sevgili okuyucularım... Celal Bayar ve Adnan Menderes tokalaşırken çekilmiş bir fotoğraf...
 
 
 
 
 
 
 
KAPAT