ÂBİDİN PAŞA

Âbidin Paşa mutasavvıf, şair ve yazar
A- A+

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında yetişen ilim, devlet adamı ve şairlerinden. Arnavutluk ileri gelenlerinden Prevezeli Ahmed Dino Bey’in oğludur. 22 Safer 1259 (m. 24 Mart 1843) tarihinde bir Salı gunu Preveze’de doğan Abidin Paşa, tahsilini tamamladıktan sonra, silahşorluk hizmetiyle saraya girdi.

Bir sure sonra doğum yeri olan Preveze’de mutasarrıf muavinliği ve merkez kaymakamlığı yaptı. İzmir’deki vazifesinden sonra sıra ile Sofya mutasarrıflığı ve Bosna komiserliğinde bulundu. Bosna’da iken Devlet-i aliyyenin borclanması, borsa muameleleri ve maliye hakkında yazdığı kitabını maarif nezaretinin izni ile bastırdı. 1294 (m. 1877)’de Rus harbi sonunda Epir sınırı icin Yanya’da toplanan olağanustu komisyon başkanlığında, ertesi sene de Diyarbekir, Elazığ ve Sivas illeri ıslahat işleri birinci komiserliği vazifelerinde bulundu.

1296 (m. 1879)’da Sivas ve Selanik illeri valiliklerine ve aynı sene vezirlik rutbesiyle hariciye nazırlığına getirildi. Ayrıca Babıali’de cok onemli komisyonlarda bulunduğu gibi, emir uzerine mebusların halk tarafından birinci ve ikinci dereceden secimine dair yapılacak tuzuğun taslağını hazırladı. Uc ay bu vazifede kaldıktan sonra, me mecidi nişanıyla Adana vilayeti valiliğine tayin edildi.

Dort sene dokuz ay kaldığı bu vazifede iken Abidin Paşa, Mesnevî-i şerif’in tercume ve şerhine başlayarak birinci cildini, bir sene sonra, mevlid kandilinde bitirdi. 1302 (m. 1885) senesinde Sivas valiliğine tayin edildi ise de bir sene sonra Ankara valiliğine getirildi. Sekiz sene kadar bu vazifede bulunan Abidin Paşa, 1312 (m. 1894) senesinde Cezayir-i Bahrisefid (Akdeniz adaları) valiliklerine atandı. 1324 (m. 1906) senesinde Yemen işlerini ıslahla ilgili komisyonda vazifeli iken, 1326 (m. 1908) yılında İstanbul’da vefat etti. Kabri Fatih Camii bahcesindedir.

Abidin Paşa, vazifeli bulunduğu yerlerde idareciliği ve davranışları ile kendini halka sevdirmişti. Ana dili Turkce’den başka Arapca, Farsca, Arnavutca, Fransızca ve Rumca’yı cok iyi bilirdi. Rumca şiirleri İstanbul ve Paris’te yayınlanmıştır.

Ankara’da yaptırdığı hukumet konağının ilginc bir hikayesi vardır. Abidin Paşa Ankara’da belli yerlere ciğer parcası astırıyor. Ciğerler bir iki gun icerisinde kararıyor, ancak bu koşkun yapıldığı yerde ise bir haftada kararıyor. Abidin Paşa valilik binası olarak bu koşku yaptırıyor. Şimdi restore edilen koşk sosyal etkinliklerde kullanılıyor.

Abidin Paşa, Mesnevî-i şerif’in birinci kıtasının şerhini yapınca, bir nushasını da Cevdet Paşa’ya gondermiştir. Cevdet Paşa, onu, boyle bir şerhi, ozellikle devrin diliyle yazmasından dolayı takdir etmiştir. Fakat Cevdet Paşa asıl konuya Abidin Paşa’nın; “Mesnevî-i şerif, altı cildden ibaret olup, altıncı cildin nısfı sanisiyle yedi cild uzere bulunur.” demesi uzerine gecmiş ve butun Mesnevilerin altı cild olduğunu belirterek duzme olan yedinci cild uzerinde geniş olarak durmuştur. Paşa ceşitli cephelerden bu cildi ele almış ve Celaleddin-i Rumi hazretlerinin olmadığını isbat etmiştir.

Abidin Paşa da ucuncu defa bastırdığı tercumenin birinci cildinde Cevdet Paşa’nın bu haklı tenkidi karşısında eski fikrinden donmuştur.

Abidin Paşa, Mesnevî şerhinde, Mesnevî’nin birinci beyti olan;

Bişnev ez ney çün hikayet miküned,
Ez cüdayiha, şikayet miküned.

“Dinle neyden nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor.” beytinin acıklamasını yaptıktan sonra, şerhine başlıyarak, ney’in insan-ı kamil olduğunu dokuz şekilde isbat etmektedir.

“Ney’den maksat arif ve akıllı insandır ki, ağzından daima aşikane leziz ve manidar sozler cıkar. Bu beytin İkinci mısrasında, “Ez cudayiha şikayet mikuned” (Ayrılıklardan nasıl şikayet ediyor) buyrulması, arifin yani Allah adamının ruhani alemden ayrılıp dunyada bulunmasından, kendini gurbette hissetmesinden ve uzucu, daima değişip duran hadiselere girifdar olmasından şikayet etmesidir.

Mesnevî-i şerifin bu ilk beytinde Celaleddin-i Rumi hazretleri işitme işiyle ilgili olan “Bişnev/işit” emri ile soze başlamaktadır. Bundan maksadı, hem beyan buyurdukları ney’in sedası tabii olarak işitilmeye muhtac, hem de işitme duyusunun diğer duyu organlarından ve uzuvlardan daha faziletli, değerli olmasındandır.

İşitme organı ve duygsundan sonra uzuvların en kıymetlisi olan goz bile, yalnız bazı sınırlı ve maddi şeyleri gorebiliyor. Kulak ise, maneviyatı, akıl ile idrak olunabilen şeyleri yani makulatı ve bir cok hikmetleri işitebilmektedir.

Allahu tealanın peygamberleri (ala nebiyyina ve aleyhimussalevatı vetteslimat) butun insanlık icin iki cihanın saadetine vesile olan Allahu tealanın emir ve yasaklarını tebliğ icin, tabii olarak işitenlerin, işitme duyusuna muracat ederlerdi. Goz, ışık olmayınca adeta muattal kalmaktadır. Kulak yani işitme duyusu ise zahiri yardımcılarına muhtac olmayıp, daima binlerle ceşit ses ve sedayı işitip, idrak eder ve aklın nurunu malumatını her şeyden ziyade artırır ve insanın kadrini yuceltir...

Mesnevî’nin bu beytinde arifin yani veliyy-i kamilin ney’e benzetilmesinde bazı hikmetler mevcuttur.

Mesela, ney once kamışlıkta bulunuyordu. Kesilmemiş iken daima buyuyup gelişiyor, taze hayat buluyordu. Kesildikten sonra ise kurudu. İşte arifin ruhu da, ruhlar aleminde nihayetsiz manevi nimet ve lezzetlere mazhar iken, dunyaya gelince, adeta ab-ı hayat gibi olan o ruhlar aleminden mahrum kaldığından susuz kalmış kamış gibi kurudu.

İkinci, neyden aşikane sedalar cıkar. Arif insandan da aşikane ve arifane sozler duyulur. Boylece gonulleri Hakk’a bağlar.

Ucuncu, ney sedası, dinleyenin aşkını arttırır. Boylece arifin hikmetle dolu sozlerini işitip, dinleyenler kalblerini dunyaya bağlamaktan kurtarırlar ve aşkları artar.

Dorduncu, ney sesi cok defa bir hikaye, bir aşk macerasını hatırlatır. Arifin sozu de hemen her zaman hakiki hak aşıklarının yuce menkıbe ve hallerini soyler ve ruhlar aleminin sırlarından bahseder.

Beşinci, ney’in huneri, dışında yani maddi yapısında değil icindedir. Arif-i billah olan evliyanın kemalatı da batinidir. Mubarek kalb ve sinelerinde gizlidir.

Altıncı, ney’in gorunuşu dosdoğrudur. Arif-i billah olan Allah adamlarının da her hali dosdoğru, mustakim ve guzel huylar ve ihsanlarla donatılmıştır.

Yedinci, ney denilen bitki kamışlıktan kesilip ayrılınca garipleşti. Ruhlar aleminden ayrılan arifler de dunyada garibdir.

Sekizinci, ney’in ici boştur, ufurulmekle icinden aşikane sedalar zuhur eder. Arifler de her nevi adi, değersiz, meşgaleden sıyrılmış mubarek kalbleri Allahu tealanın aşkı ile dolup, muzeyyen olmuştur.

Dokuzuncu, ney denilen calgı aleti kendiliğinden hic bir ses cıkaramayacağı gibi Allahu tealanın sevgili kulları yani arifler de silsile halinde varis olageldiklerini ilahi feyzleri acıklarlar.

İşte Mesnevî-i şerifde; ruhani, ilahi hikmet ve marifetlerden boyle teşbihler yapılmak suretiyle, Fars dilinin letafet kisvesi ve belagat hususiyetleri fevkalade uslub ile birleştirilmiştir.

Abidin Paşa’nın başka eserleri de vardır. Bunlar; 1 Alem-i İslamiyet’i müdafaa: Bir Hıristiyan papazın Kur’an-ı Kerim hakkındaki goruşlerine cevaptır. 2 Meali-i İslamiyye: İslam dininin değeri ve ustunlukleri hakkındadır. 3 Saadet-i dünya: Ahlakla ilgilidir. 4 Kaside-i Bürde tercümesi’dir.

Abidin Paşa Saadet-i Dünya kitabında buyuruyor ki:

Bu dunya hayatımızın mesut olması icin dinin ve vicdanın izin vermediği fiiller işlenmemelidir. Eğer işlenirse hem maddeten ceşitli azaplar ortaya cıkar hem vicdan rahatlığını yok edecek tesirler meydana gelir. En ufak bir kotu hareketten en azim, en vahim, en zararlı neticeler hasıl olabilir. En ufak bir husnu halden, en mesut, en makbul, en arzulanan bir keyfiyet zuhur edebilir. Bir kucuk kıvılcımdan bir buyuk şehir tamamen yanabilir. Goze gorunmez derecede kucucuk bir tohumdan mahsuldar bir ağac, o ağactan meyvelerle dolu bir Cennet bahcesi vucut bulabilir. Seadet gelini pak vicdanların sarayındaki harem dairesinde arzı endam eder.

Seadet; caba, emek ve ikdamın yuce membaından fışkıran parlak bir pınardır. Sahibi onunla iki cihanda da hoş-kam olur. Guzel bahtlı iyi vicdanlı insanlar; hilesiz garazsız vazifesini icra ederek rahat ve meserrete, icap ettiği zamanlarda yol arkadaşlarının muavenetine nail olarak da tarifi gayrı kabil ulvi hissiyata vasıl olurlar.

Hicbir ruhani fikri olmasa dahi zeki insanlar fenalıktan zuhur edecek ızdırabı his ve idrak eder. Kendilerini vahim neticelerden korur temiz tutarlar.

Mesela sarhoşluk bazen lezzetli gelir. Bu yuzden ayyaşlar işreti ihtiyar eder. Fakat icmeden evvel sarhoşluğun vereceği baş ağrısını, el ve ayaklarının titremesini, bedenin her surette zaafa duşup izmihlalini duşunmuş olsalar bu gunahtan sarfı nazar eder, tadat edilen cismani mazarratlarından dolayı azalarına asla bir katre bile koymamaya karar verirlerdi.

Aklı ve kabiliyeti olanlar kamil olanların guzel ahlaklarını, celil hareketlerini tahkik eder, iktidarı nispetinde onlara uyar ve imtisal eder. Makbul hasletler ortaya koyar, kendisi de diğer insanlara misal olmak uzere calışır. Bir işe mubaşeret edeceği vakit yalnız aklıyla iktifa etmeyip akıl olan zevatın reyine muracaat eder ondan sonra azim ve sebat eder.

İstikbal hakikatte karanlıktır. Bazen korkutur. İnsanın aklı istikbali keşfetmeye yarayan bir mumdur. Ancak zulmet hengamında bir odayı tenvir icin birkac mum hazırlanır ve muheyya kılınırsa odanın daha cok munevÂBİDİN ver olacağı malumdur. Tıpkı bunun gibi irfan ehli ile meşveret icrası zulmeti kaldırır mazarratı defeder.

Bahtiyar olan insan bir an ofkeli sonra yaltaklanan, bir an gamlı hemen sonra neşe icinde olmaz. Bilakis surekli kımıldamadan duran yuce dağlar gibi sağlam ve engin duruşludur. Her durumda sağlam, kararlı ve sebat uzere duruş ve sakınma beni beşerin aklının yuksekliğinin gostergesidir. Sakınma ve sağlam duruşu gozeterek hareket etmeyenler şeytanların ve şeytani sıfat olanların hilelerine yenilir onların ayaklarının altında perişan kalırlar. Halleri surekli ızdırab icinde olur. Rical olmaktan uzaklaşır zayıf kalırlar. Bihakkın mert olanlar sabırla, doğrulukla, sebatkar olmakla muzeyyen, gam ve acze duşmekten vareste, fiilleri ciddi amellere irtibatlı, ulviyete nazır ve adaleti icraya hazırdırlar.

Husnu ahlaka karşılık olarak verilecek mukafat sınırsızdır. Ozellikle cihanları bağışlayan Rabbin rızasını kazanmak, Yezdan’ın fermanını icra etmek, vicdanı temiz tutmak, cezadan kurtulmuş olmak, şahsi duşmanlıklardan korunmuş olmak, insaf sahiplerinin takdirini, guzel buluşlarını, coğu zaman muhabbet ve muavenetlerini istihsal etmek az mukafat mıdır?

Hayatın kara bulutları, kotu ahlakın, yeis ve futurun tevlit ettiği veya uzaktan sebep olduğu elem ceker hale duşmektir. O kara bulutları kaldıran şey ise, Cenabı Yezdan’a muhabbet, husnu ahlak ve insan sevgisidir. Bir insan halinde veya kavlinde uzun veya kısa yeis ve futur ibraz ederse şeytanın mağlubudur. İrfan ehlinin ayıplamasana maruzdur.

Coğu kimseler vardır ki haricten gelen akraba veya ahbaplarını karşılamaya gitmek icin tekasul eder de duşmanı bilmesi gereken gamları kederleri daha meydana cıkmadan once yersiz ve luzumsuz bir şekilde karşılamaya istical eder. Boylece kendilerini vesvese tufanının ayaklarının altına atmış olur.

Ekser gorulen bu garip durumun zahir sebebi o gam ve kederin keyfiyetini bilememektir. Gam ve kederin semtini, hududunu, maverasını bilememek, gam ve kederin meserretten bile daha hızlı zeval bulduğundan gafil olmaktır. İşte bu yuzden gam ve kederden zarar gorurler.

Boyle tabiatı bedbaht olanlar evham mezrasına hayal tohumu eker, sonra oradan gam ve feryat mahsulu toplar. Dunya seferinde mesut olarak yurumek isteyen kimse gereksiz ve fazla efkardan mumkun olduğu kadar kendini tahlis ve tahfif etmeli. Zira ne kadar kavi olursa olsun bir hamalın taşımaya mecbur olduğu sırtındaki yukle yurumesi zordur. O mecburiyetinden dolayı başını asuman semtine doğru uzatmaya muktedir olamaz. Yuku ağırlaştıkca başı yere doğru eğilir, goruşu kısalır, bihuzur ve gayrı metin olur.

Fazla emel ve arzu, gereksiz efkar ve duşunce ile muzdarip olarak şupheler icinde boğulanlar ağır bir yukun altına girmiş hamala benzerler. Boyleleri aynı zamanda vebal altındadırlar.

Mal ve mulk mal ve servetin nevi beni beşer icin muhabbete şayan bir keyfiyet olduğu işaretten vareste bir hakikattir. Servet eğer din ve devletin selametine ve diğer hayırlı işlerin icrasına istimal olunursa sahibine bir nimet aksi takdirde zillettir.

Mevlana Rumi Hazretlerinin servete dair tarifi her kelamı gibi katışıksız hikmettir. O irfan membaı şoyle buyurmaktadır. “İnsanın vucut gemisi vukuat deryasında yuzer durur. Mal ve servet ise su gibidir. Su geminin altında ise ne kadar cok olursa olsun geminin kolayca mesafeleri kat etmesini sağlar. Aksine su geminin icine girmişse gemi batar.”

Tıpkı bunun gibi mal ve servet ayakaltında olur onun muhabbeti mazarrat ile kalb ve aklı ihata etmezse o mal insanın suhuletle ilerlemesine bir vasıtadır. Ama mal ve servetin muhabbeti tamamen kalbe girerse sahibinin ahvalinin kotuleşmesini ve belki izmihlalini intac eder.

Elhasıl arifin elinde toprak altın, nadanın elinde altın toprak olur. İlim iki nevidir. Biri ilmi manevi ki eşyanın hakikatini manevi hikmetle izhar eder. Bu nevi ilim ve irfan nurun ala nur olup ashabı iki cihana bihakkın nazır ve ruhani tecellileri telakkiye her an amade ve hazırdır.

Fakat ilm-i manevi katiyen filan mekteplere falan hocaların nezdinde şu kadar sene devam ve ikdam ile hasıl olur şey değildir. Manevi ilmin husulu kesintisiz ikdamlarla beraber hususi surette himmet ve ruhani ihsanlara vabestedir, bağlıdır.

Bu yuce ilme mazhar olmak isteyenler daima adil, daima saf ve mukaddem, merhametli olur, marufu emreder, kotuluğu engeller, farzları icra eder, icinde hikmetler saklı bir pirin manevi terbiyesine iltica eder.

Butun bunlara rağmen yine de manevi ilmi elde etmek yukarıda arz olunduğu uzere Cenabı Hak’tan gelecek hususi bir merhamete varestedir. Bu yuzden manevi ilime dair bu izahatla iktifa edip maddi ve akli mesai ile tahsili mumkun olan zahir ilimden bahsedelim. Fikrimizi ona doğru imale edelim.

Zahiri ilim dunyada her şeyde zahir gibidir. İrfanın nurları vasıtasıyla istikbalin karanlığı keşf olunur. İlim saadet ve rahatı caliptir, mezellet ve meşakkati de kaldırır. Ahvalin hakikatlerini olması gerektiği gibi acığa cıkarır.

Dunyayı tezyin eder, dunyadakileri mutlu ve mesrur eder. İlimler, fenler, hayatın saadetini istihsal icin hikmet ummanlarını goz onune getirir. Mevcut medeniyet ilim ve fennin eseri keza ortalığı saran terakki velvelesi ilim ve irfanın yansımasıdır.

Fıtri zekavet ile mayalanmış sonra ilim ve zahiri irfanı kendilerine ilave etmiş olanların akılları hikmet sacan bir meşale, saadet dağıtan bir membadır. Bihakkın kamil olan bir ilim ve irfan sahibi icin dunyada ve icinde var olan her şey devlet ve saadet sebebi oluşu itibarıyla şaşırtıcıdır.

Bahtiyarlık bu şaşırtıcılığı gormeye, dikkat etmeye muvaffak olanlara her cihetten kendini gosterir. Bu bahtiyar insanlar nerede olurlarsa olsunlar makbul ve muteberdirler.

Fayda bağışlayan talihleri her zaman kendilerine yaverdir. İlmin saadeti ilimler ve fenler Cenabı Hakk’ın bahşettiği saadet meyveleridir. Onların ne kadar lezzet verici olduklarını anlamak o meyveye nail olanlara mahsustur.

İlmin ve fennin icinde o derecede ince hakikatler o derecede derin anlamlar vardır ki onlara en parlak şairlerin bile hayalleri ulaşamaz, geride kalır. Adi ve basit gibi gorunen nebatat ilmiyle, hayvanat ilmiyle uğraşanların bile hissiyatı cuhelanın hissiyatından binlerce derece yuksektir.

Sırf maddi olan basit ve adi gibi gorunen bu iki ilimle uğraşanlar bir sahrada bulunsalar her cicek, her nebat, her ağac, her yaprak, her meyve, her nevi canlı onlara hikmetler sacan bir kitap gibi gelir. O kitap her sayfasında hilkatin bediinden ve sanatından haber verir. Akla ve kalbe yeni bir cihan gosterir.

Teneffus ettiğimiz havadan bir metre mikap alıp olması gerektiği gibi gozlenerek keşfi mumkun olsa o metre mikap icinde milyonlarca canlı varlık gorunur. O canlılardan her biri kendi başlarına hususi, kucuk bir başka cihan teşkil ederler.

Bir avuc toprak alınsa dikkate şayan bulunmaz. Fakat o bir avuc toprağı teşkil eden eczadan her bir zerre şimdiki hal ve dereceyi bulmak icin yuzlerce asır şemsin hararetine, hilkatin maddeyi meydana getiren diğer vesilelerine tabi olmuştu. O tabi oluş bu yaratılışın sanatıyla soyunu var etti, mevcut mertebesine ulaştırdı.

Elhasıl cemadat gibi gorunen mevcudatta ne gizli hikem, ne garip tezyinat, ne munevver tensikat vardır. Onların hakikatine cahil olanlar yanlarından bin defa gecer de hicbir şey goremez, anlayamaz. Alim ise bir bakışta iclerindeki hakikati keşfeder, nihayetsiz hikmetleri fehmeder.

Bir hekime bu gece ne nevi hikmetlerle meşgul olduğu sual edildi. “Kibrit, İspermecet ve libasla meşgul oldum” dedi. Bu basit şeylerin teşkilinde pek cok asırlar boyu binlerce amelenin, fen ve sanat erbabının bazen munferiden bazen topluca teşebbusleri, mesaisi, maksadı ve imali cari olmuştu. Hakikat hekimin ifadesi gibidir. En basit bir sanat urunu fikren tahlil olunsa bir cihan buyukluğunde hikmet, bir dunya dolusu mesai keşfedilir, gorulur.

Hey’et ilmi ile meşgul olan bir alim kainatın nihayetsiz gok cisimlerinde ne cihanlar ne guneşler ne devranlar ne nurlar keşfeder. Keşfettikce kalbi sufli şeylerden nefret eder ulvi olanlara yukselmek ister.

Mesela iki yuz sene sonra falan 35 gun falan saat falan noktada nurani bir yıldız zuhur edeceğini haber verir. Daha sonra o alimin eceli gelir vefat eder. Muasırlarından kimse kalmamış unutulmuş iken ilmiyle keşfettiği yıldız muayyen zamanda gorulur. Cihanı hayrette bırakmış olur.

Bir uzman tabip insan bedeninde kan gruplarının icindeki sayısı milyonları bulan, her biri kendi ozelliğini taşıyan canlı varlıkları ve milyarlarca olan sinirde var olan sanatları elhasıl insan bedeninin hikmetler dolu bir kucuk alem olduğunu gorur. İrfanı ve bilgisi arttıkca bedenin ıslahına dair yeni şeyler yapmaya muvaffak olur.

Fenciler, bu buyuk kainata sonsuz gokyuzune mukabil sonsuz bir kucuk alem keşfettiler. O da bu senelerde şohret bulan mikrop bilimidir. Bir kac ay evvel Rovda Domond isimli mevkutenin risalesinde kanın iğne ucu kadar bir kuresinde yirmi milyonu mutecaviz canlı varlık keşf olunduğu goruldu. O mevcudat canlı olabilmek icin elbette bircok azaya muhtactır.

İnsanın keşfedebildiği mikropların madununda dahi oyle mikroplar olması balada sozu gecen mikropların onlara gore dağlar kadar buyuk olacağını akla getirmektedir. Elhasıl goklerdeki buyuk alem namutenahi olduğu gibi gorulemeyecek kadar kucuk olan alem de nihayetten vareste ve beridir.

Elektrik, kimya, manyetik, askeri bilim, deniz bilimi, siyaset, hukuk, fıkıh, diplomatlık, devletlerarası hukuk, tarih, geometri, hendese, riyaziyat, ekonomi, politika, ziraat, musiki, hadde hesaba gelmez fenler, bilimler, sanatlar ve sanayi. Bunların sayesinde şimendifer, telgraf, telefon, buharlı buharsız makineler, elektrik ışınları, matbaa, pusula ve diğer hesapsız keşiflerin nevi beni beşeri nasıl tezyin ettiği, nasıl ulvi tabakalara yukselttiği tafsile ve ispata gerek olmayan hakikatlerdir.

İlim, fen ve sanayinin maddeten insana bahşettiği ve onun saadetine sebep teşkil eden faydaları sayısızdır. Tıpkı bunun gibi ilim fen ve sanayi ile uğraşanların hissettikleri akli lezzetler, kalbi terakkiler de sayısızdır.

Bu yuzden insanların birinci vazifeleri kendilerini, evlatlarını, akrabalarını, vatandaşlarını ve butun insanları mumkun olduğu kadar ilim sanat ve fenne sevk etmek olmalıdır. Boylece bu yeryuzu insan gibi şerefli bir mahluka mesken olmaya uygun bir hale gelsin, bezensin, şeref bulsun.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası