Osmanlı Devleti’nin ilim ve irfanda altın çağını yaşadığı 16. yüzyılın başlarında yetişmiş, özellikle edebî sanatlar ve Arap dili üzerinde derinleşmiş büyük bir âlimdir. Sinanüddin bin Ahî (v. 1529), aslen Aydınlı olduğu halde, ailesine nispetle Ahizâde lakabıyla tanınmış, ilim yolunda kıtalar aşmış bir müderristir.
Ahizâde'nin eğitim hayatı, Anadolu'dan İran coğrafyasına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi kapsar:
Dönemin büyük âlimlerinden ve Molla Birgivîzade'den dersler alarak temelini sağlamlaştırdı.
İlimde daha da derinleşmek için İran'a gitti. Orada dönemin en büyük felsefe ve kelam âlimlerinden Celaleddin Devânî’den feyiz aldı. İlimdeki başarısıyla orada müderrislik yaptı, evlendi ve yerleşmeye niyetlendi.
"Vatan sevgisi imandandır" düsturuyla hareket ederek sahip olduğu evi ve imkanları bırakıp tekrar İstanbul’a döndü.
İstanbul'a dönüşünden sonra Osmanlı coğrafyasının pek çok noktasında talebe yetiştirdi:
Murad Paşa Medresesi'nde ve bugün sadece camisi ayakta kalan Üsküp'teki İshakiye Medresesi'nde (Alaca Cami yanı) hocalık yaptı.
Edirne'deki hizmetlerinin ardından Trabzon'a hem müftü hem de müderris olarak tayin edildi. Karadeniz bölgesinde ilmin yayılmasında büyük emeği geçti.
Ahizâde sadece bir bilgi hazinesi değil, aynı zamanda bir ahlak abidesiydi:
Bidatlerden (dinde sonradan uydurulan işler) "aslandan kaçar gibi" kaçardı. Yaşayışını tamamen Resulullah Efendimizin sünnetine göre şekillendirmişti.
Sohbetleri ferahlık vericiydi. Kimseyi incitmez, su-i zandan (kötü düşünceden) şiddetle kaçınır, konuşurken her zaman yumuşak ve tatlı dilli bir üslup tercih ederdi.
Arap edebiyatı ve belagati (güzel konuşma ve yazma sanatı) konusunda uzman olan Ahizâde'nin en meşhur çalışması şudur:
Sekkâkî’nin Arap dili, belagatı ve mantığı üzerine yazdığı meşhur Miftâhü’l-Ulûm adlı eserine kıymetli bir şerh yazmıştır.