AHMED-İ BEDEVÎ

Seyyid / Şerif İslam alimi
A- A+

İslam âlimlerinin ve evliyanın büyüklerinden. Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin, Hazreti Ali Efendimize ulaşan nesebi kitaplarda şu şekilde zikredilmektedir. Ahmed bin Ali bin İbrahim bin Muhammed bin Ebu Bekr bin İsmail bin Ömer bin Ali bin Osman bin Hüseyin bin Muhammed bin Musa bin Yahya bin İsa bin Ali bin Muhammed Cevad bin Hasan bin Ali bin Muhammed bin Ali Rıza bin Musa Kazım bin Ca’fer-i Sadık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelabidin bin İmamı Hüseyin bin İmam-ı Ali. Künyesi Ebü’l-Fityan ve Ebü’l-Abbas’tır. Lakabı, Şihabeddin’dir. Seyyid-i Bedevî diye tanınır. Fas’ta 596 (m. 1200) senesinde doğdu. 675 (m. 1276) senesinde Mısır’da Tanta şehrinde vefat etti. Ahmed-i Bedevî, hem şerif hem de seyyiddir. Yani Peygamberimizin mübarek torunları Hasan ve Hüseyin’in soyundandır. Ecdadı, 73 (m. 692)’de Arabistan’da çıkan kargaşalıklar sebebiyle Fas şehrine hicret etti.

Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra, Kıraat-i seb’a (Kur’an-ı Kerim’in yedi şekilde okunması) üzerine ilim tahsil etti. Silsile yoluyla; Ebü’l-Hasan-ı Şazilî, Seyyid Ahmed Rıfaî, Hasan-ı Basrî ve Resulullah Efendimize ulaşan âlimlerden ilim öğrendi. Çeşitli yollardan Resulullah Efendimize varan hocalarının silsilesi Hacı Muhammed Zihni Efendi’nin Tuhfetü’r-ragıb isimli eserinde uzun yazılmıştır. İlim öğrenmek için çeşitli beldeleri dolaştı. Oralarda bulunan büyük âlimlerin sohbetinde bulundu. Fıkıh ve diğer ilimlerde derin âlim oldu, binlerce veli yetiştirdi.

Ahmed-i Bedevî hazretlerinin babasına rüyasında verilen bir işaret üzerine, ailece 603 (m. 1206) senesinde Fas’tan yola çıkıp, 607 (m. 1210) senesinde Mekke-i Mükerreme’ye geldiler. Bu uzun yolculukları sırasında, yolda herkesten, yardım, hürmet ve ikram gördüler. Orada bir müddet kaldılar. Babası orada vefat etti.

Seyyid Ahmed-i Bedevî şöyle anlatır: “Bir defa, Kâbe-i Muazzama etrafında uyuyordum. Gizliden bir ses bana; ‘Uykudan uyan! Allahü tealanın bir olduğunu zikret!’ diyordu. Kalkıp abdest aldım, iki rekat namaz kıldım. Allahü tealayı zikrettim. Sonra tekrar yattım. Uyuduğumda evvelki sesi tekrar duydum. Bana; ‘Kalk! Allahü tealanın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Daima, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak suretiyle nefsinle mücadele et! Kalk, böyle yap! Sana, yüksek hâller ve dereceler verilecek.’ diyordu. Bu rüyanın tesiriyle uyandım. Rüyamı, benden yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyime anlattım. O da bana; ‘Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa! Nihayetler, başlangıçtaki şeyler üzerine kurulur.’ dedi. Ben de bu nasihatlara uyup pek çok gayret ederek, Allahü tealanın izni ve ihsanı ile nice güzel hâllere ve yüksek derecelere kavuştum.” Bundan sonra bir müddet Medine-i Münevvere’de ikamet etti.

Ahmed-i Bedevî, kendisini ilme ve ibadete verdi. İnsanlarla alakasını azalttı ve konuşmayı terk etti. Üst üste gördüğü rüya üzerine Irak’a gitti. Orada; Ahmed Rıfaî, Abdülkadir-i Geylanî, Hallac-ı Mansur, Sırrî-yi Sekatî, Ma’rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî gibi evliyanın kabirlerini ziyaret etti. 634 (m. 1236) senesinde, rüyasında Mısır’ın Tanta şehrine gitmesi işaret olundu ve yola çıktı. Kahire’ye geldiğinde Mısır sultanı Baybars, onu, askeri ile birlikte karşıladı ve hususi misafirhanesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonradan o da talebelerinden oldu.

Mısır’ın Tanta şehrinde bulunan birçok âlim ve evliya arasında en meşhurlarından olan Hasan Saig ve Seyyid Salim Mağribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî’nin Tanta şehrine teşrif edeceğini, gelmekte olduğunu haber alınca, Tanta’dan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi sual edildiğinde; “Kasabanın asıl sahibi geliyor. Onun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız, olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edepte ve hizmette kusur etmekten korkuyoruz.” dediler.

Seyyid Ahmed-i Bedevî, zamanında bulunan evliyanın en büyüklerindendi. Hak aşıkları her taraftan yanına koşarak, huzuru ve sohbeti ile şereflenmek için can atarlardı. Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhur oldu. Tanınan, büyük bilinen âlimler bile gelip kendisine talebe oldular. İslamiyete ve âlimlere çok bağlı olan Sultan Baybars da bu kıymetli talebeler arasındaydı. Devamlı zikir ve murakabe hâlindeydi. Her an Allahü tealayı düşünür, bir an hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere; “Lütfen beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim.” derdi. Dünya ile alakası yoktu. Yani dünya malının, onun kalbinde yeri yoktu. Üzerine giydiği elbise ve başına sardığı sarık, eskiyip kullanılmayacak hale gelmedikçe yenisini almazdı.

Zamanın âlimleri, kendisini övmüş ve ona tâbi olmuşlardır. Onun hakkında; “Seyyid Ahmed-i Bedevî, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir.” demişlerdir. Son devir Osmanlı ulemasından Hacı Mehmed Zihni Efendi, Tuhfetü’r-ragıb isimli kıymetli eserinde şöyle anlatır: “Büyük hadis ve fıkıh âlimi İbn-i Hacer-i Askalanî hazretlerine, ‘Seyyid Ahmed-i Bedevî hakkında ne buyurursunuz?’ diye sual edildi. İbn-i Hacer hazretleri şöyle cevap verdi: ‘O, Ebü’l-Fityan Ahmed bin Ali’dir. Çok heybetli bir zattı. (Bu heybetinden kimse yüzüne bakmaya cesaret edemezdi.) Bunun için yüzüne iki kat peçe (nikab) örter, öyle gezerdi. Bu sebeple Bedevî denilmiştir.’

Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilir, çok Kur’an-ı Kerim okurdu. Kur’an-ı Kerim okurken çok değişir, bambaşka bir hâl alırdı. Şafiî mezhebinde olup, fıkıh ilminde âlimdi. Önceleri, çok cesur, atılgan, şecaatli bir mizaca sahipti. Kendisine eza eden olursa, onlara karşılık verirdi. Bunun için Attab diye tanınmıştır. Sonraki hâllerinde ise, gayet sükut ve sükun üzere bulundu. Bu hâli o derece olmuştu ki, bir şey söylemez, bir şey söylemesi icab edince bunu işaretle anlatırdı. İnsanlardan ayrı, kendi hâlinde yaşardı. Devamlı oruç tutardı. Sadece birer zeytin ile iftar ve sahur ettiği ve buna kırk gün devam ettiği rivayet edilir.

Uzun boylu, buğday benizli, kolları uzun, bacakları etli, pazuları iri olup, gayet heybetliydi. Sağ yanağında bir ve sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri bir parça yüksek olup, iki yanında birer tane ben vardı. Yüzü büyükçe ve gözleri sürmeliydi.

Vefatından sonra, talebelerinin en büyüğü Hace Salih Abdül’al, hocasının yerine geçip, Halife-i Şeyh Ahmed (Ahmed-i Bedevî’nin vekili) ünvanını aldı.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası