Hindistan evliyasının büyüklerinden. Delhi’de doğdu. Çocukluğu orada geçti. Çocuklarla oynarken, büyük bir kasırga onu alıp Ecmir yakınlarında Kihtu köyüne bıraktı. Orada Baba İshak Mağribî adında büyük bir âlim, kâmil bir evliya vardı. Ebu Midyen Mağribî hazretlerinin yolundaydı. Baba İshak, onu terbiyesine aldı. Ona ilim öğretip feyiz verdi. Zahir ve batın ilimlerde kemal mertebesine çıkarıp icazet ve hilafet verdi.
Ahmed Kihtu, Delhi’de başka âlimlerden de ilim öğrendi. Hancihan Camii’nde nefsini terbiye için çok çetin riyazetler çekti. Kuru kepek ekmeği yedi. Baba İshak’ın vefatından sonra tekrar çileye girdi. Kırk günde, kırk hurma yedi. Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’yi ziyaret etti.
Âlemin sığınağı Server-i âlem Muhammed Mustafa’yı ziyaretle şereflenip pek çok müjdelere kavuştu. Birçok âlim ve evliyanın ders ve sohbetlerinde bulundu. Hindistan’a dönüşünde, Batı Hindistan’da Gücerat’a uğradı. Kendisini sevenlerden Sultan Zafer Han (Birinci Muzaffer), Gücerat padişahı idi. Onu Delhi’de iken tanır, birbirlerini Allahü tealanın rızası için severlerdi. Sultan, Allahü tealanın bu sevgili kulunun feyzinden, ülkesinin bereketlenmesini arzu etti. Gücerat’ta kalması için yalvardı. O da, Ahmedabad yakınlarında Serkeç kasabasında yerleşmek arzusunda olduğunu söyleyip sultanı sevindirdi. Serkeç’te yerleşip bütün feyiz kapılarını, zahir ve batın bereketlerini orada saçtı. Bölge halkı, onun saçtığı feyiz ve nurlarla, Allah yoluna bağlılıkta, birbirlerine karşı sevgi ve muhabbette çok yüksek derecelere ulaştı. Güneş altında olgunlaşan meyveler gibi, insanlar da onun nurlarıyla olgunlaştı. Dergâhında büyük bir sofra kurdu. Her gelen, yer, doyar, Allahü tealaya şükredip kalkardı. Ne kadar kalabalık olsa fark etmezdi. Vefatından sonra aynı sofra, türbesinde sevenlerine açıktı. Valiler, sultanlar, kumandanlar, oraya gelip askerleriyle birlikte yemek yerler, onun yüksek feyzinden istifade ederlerdi. Delhi sultanı Firuz Şah’ın da ona muhabbet ve bağlılığı vardı. Birbirlerini çok severlerdi. Ahmed Kihtu ona nasihat eder, dualarında her zaman Firuz Şah’ı zikrederdi.
Timur Han’ın Hindistan Seferi esnasında, o, Delhi’deydi. Delhi işgal edilmeden onbeş gün önce Allahü tealanın izniyle şehrin işgalini haber verdi. Sevenleri, hocalarının tavsiyesi üzerine şehri terk edip Cavnpur şehrine gittiler. Ahmed Kihtu ise; “Biz halka tâbiyiz.” buyurup diğer insanlarla beraber Delhi’de kaldı. Sonunda Timur Han’ın askerleri şehri işgal ettiler. Birçok kimseyi esir ettiler. Esirler arasında Ahmed Kihtu hazretleri de vardı. Kapatıldıkları yere, gaipten sıcak ekmek gelirdi. Askerler bu hâle hayret edip onun hâlinden Timur Han’ı haberdar ettiler. Timur Han, onu ziyaret edip serbest bıraktırdı. Çok hürmet edip duasına mazhar oldu.
Ahmed Kihtu hicrî dokuzuncu asrın başlarında vefat edip Ahmedabad yakınlarında Serkeç kasabasına defnedildi. Nurlu kabri herkes tarafından ziyaret edilip feyiz menbaı olarak bilindi. Onun hayatını ve mübarek sözlerini talebelerinden Mahmud bin Sa’id Ircî, Tuhfetü’lmecalis adlı eserinde toplayıp yazdı. Tuhfetü’l-mecalis’in yazarı eserinde anlatır: “Hancihan Camii’nde, Ahmed Kihtu, bu fakiri yanına çağırıp; “Nereden geliyorsun? Bizi nereden biliyorsun ve hakkımızda ne biliyorsun?” diye sordu. “Ben Şeyh Nur’un talebesiyim. Penduh’tan geldim. Bundan önce de Delhi’ye gelmiştim.” dedim. Alış verişi bitirip Penduh’a dönünce, Şeyh Nur bana: “Delhi’de kimleri, hangi âlimleri gördün?” diye sordu. Gördüklerimi arz ettim. “Şeyh Ahmed Kihtu’yu gördün mü?” buyurdu. Sustum. “Mademki onu görmedin, boşuna Delhi’ye gitmişsin.” buyurdu. Bu sözü işitince kararım kalmadı. Hazırlanıp Delhi’ye geldim. Hazretin huzurlarına varıp; “Bu gün hocamın işareti ile elinizi öpmeye geldim.” dedim. Sonra Şeyh Nur’u kastederek; “O bizi görmemiştir. Biz de onu görmüş değiliz. Ama bu dervişin, Allah katındaki mertebesini keşif ve kerametle anlamıştır.” buyurdu.
Ahmed Kihtu, kendisi anlatır: “Bu fakir, Mekke’ye gidip hac yaptıktan sonra Medine’yi ziyarete gittim. Hancihan Camii imamı ve Şeyh Taceddin Serkeşî ve bir kişi daha beraberimde idi. Resulullah’ın mescidine gelince arkadaşlar; “Bir şeyler yiyelim.” dediler. Bu derviş; “Biz, Resul-i Ekrem’in misafiriyiz.” dedim. Onlar gidip yemek yediler, geldiler. Yatsı namazında bir yerde idik. Namazdan sonra onlar yattılar. Bu fakir, tesbih çekiyordum. Aniden bir şahıs gelip yüksek sesle; “Hazreti Mustafa’nın misafiri kimdir?” diye seslendi. Bir başkası olacağını düşündüm. İki-üç defa tekrar edince beni çağırdığını anladım. Kalkıp o şahsın yanına gittim. Elinde bir tabak vardı. “Peygamberimiz Hazreti Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem gönderdi.” dedi. Eteğimi açtım. Hurmaları eteğime döktü. O hurmaların tadı ve lezzeti, anlatılmaya gelmez. Sonra bir miktar uyudum. Rüya gördüm. Diğer arkadaşlarım da aynı rüyayı görmüşlerdi. Rüya aynen şöyleydi: Resulullah, rahat ve nurlu bir makamda oturmuş, Eshabı ayakta duruyordu. Resulullah’ın önünde de pek süslü bir kadın ayakta bekliyordu. Resulullah, bana; “Bu kadını kabul et.” buyurdu. Bu fakir arz ettim ki bizim baba kabul etmedi. Resulullah mübarek eliyle Emirü’l-Müminîn Hazreti Ali’ye işaret edip; “İşte bu babadır.” buyurdu. Bu derviş, o tarafa baktım. Hazreti Ali, baba gibi duruyordu. Parmağını ağzına getirmiş; “Baba Ahmed, Resulullah’ın emrini kabul et.” buyurdu. O kadını kabul ettim. O sırada hatırımdan, o kadının dünya olduğu geçti. Resulullah’ın sadakası olarak, dünya benim emrime verilmişti. (Çeştiyye yolunun feyzi, Hazreti Ali vasıtasıyla gelmektedir.) Medine-i Münevvere’den ayrılırken, üç arkadaşımla beraber, veda için Resulullah’ın mübarek makamlarını ziyarete gittik. Ravda’nın mücavirinin, elinde on arşın (5 metre) siyah bezle bizi beklediğini gördüm. Bana; “Bu sarığı başına sar.” dedi. “Baba başına sarık sarmadı, bu külahı giydi.” dedim. Mücavir; “Resul-i Ekrem’i rüyada gördüm, sizin için; “Ona on arşın boyunda sarık ver, bu sarığı başına sarsın ve bizim dilimizden halkı davet etsin.” buyurdu.” dedi. Ben de o sarığı iki gözüme sürdüm ve başıma sardım.
Birgün Delhi’de Hancihan Camii’nde meşguldüm. Çok riyazet ve mücahedeler çektim. Kutb-i zaman Bendegî mahdum-i Cihaniyan Seyyid Celaleddin Buharî’ye; “Salih bir genç, Hancihan mescidinde meşguldür, çok riyazet ve mücahede çekiyor.” demişler. O büyük zat, bu fakirle görüşmek istediler. Camiye yaklaştıklarında, bir derviş bana gelip; “Mahdum Cihaniyan sizinle görüşmeye geliyor.” dedi. Hemen kalkıp dışarı çıktım. Mescidin kapısına gelince tahtırevanına baktım. Hizmetçileri bu dervişi gördüler. Haber verdiler. Hemen indi. Yanlarına yaklaştım. Beni kucakladı. Göğsünü göğsümün üzerine koyup bir zaman göğsünü göğsüme sürdü. Sonra dudağını kulağıma yaklaştırıp üç defa; “Ey genç, senden dost kokusu geliyor.” dedi. Allah’a emanet eyledi ve; “İyi vakitlerinde, hoş hâllerinde bizi hatırlamayı unutma.” buyurdu ve tahtırevana oturup gitti. Bu derviş, camideki yerime geldim.
Yine kendisi anlatır: Bu fakir, oniki yıl, yalınayak, arkadaşsız, ibriksiz yolculuk ettim. Vardığım şehir ve kasabalarda mescitlerde kaldım. Hak teala, bu fakiri ihtilam afetinden korudu. Yatsının abdesti ile sabah namazını kılardım. Seferde çoğu zaman oruç tutar, riyazet çekerdim. Sefer sıkıntılarını o kadar çektim ki beyana sığmaz. Gerçi seferde meşakkat ve zorluk vardır. Ama batın huzuru ve rahatlığı da çoktur.
Birgün üstadım Baba Ciyu’nun sohbetinde idim. Benim cömertliğimin çokluğundan bahsedildi. Baba Ciyu; “Baba Ahmed çok cömertlik yapıyor, birgün dilenir duruma düşmesin.” buyurdu. “Baba’nın bereketidir, benim elim hep yukarda olur, hiç uzanmaz.” dedim. Baba Ciyu da; “Allahü tealadan istiyoruz ki Baba Ahmed’in eli hep yukarda olsun, insanlar ona el açsınlar.” buyurduktan sonra şu beyti söyledi:
Himmetin yüksek olsun, O Kirdgar,
Yüksek himmete fadlını saçar.
Sonra; “Ey insanoğlu! İnfak et.”, yani insanlara mal, para ver, hadis-i şerifini okudu. Sonra mealen; “Hayır işlerden kendiniz için önceden ne gönderirseniz, Allah katında sevabınızı bulursunuz.” buyurulan, Bakara suresi 110. ayet-i kerimesini okudu. Buyurdu ki: “Allah dostlarının meclisine gelmek kolay, selametle çıkmak zordur.”