AHMED RIFAÎ

Seyyid Ahmed er-Rıfâî İslam alimi
A- A+

Evliyanın büyüklerinden.
“Velayet-i Uzma” sahibi, dörtler diye isimlendirilen kutublardan biridir. Peygamber Efendimizin soyundan olup, seyyiddir. İsmi, Ahmed bin Sultan Ali bin Yahya bin Sabit bin Ebü’l-Fevaris Hazım Ali bin Ahmed Murtaza bin Ali İşbilî bin Rufae Hasan bin Mehdi bin Muhammed bin Hasan bin Ahmed Salih bin Musa bin İbrahim Murtaza bin Musa Kazım bin Ca’fer-i Sadık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelabidin bin Hüseyin bin Ali bin Ebu Talib’dir. İmam Musa el-Kazım’ın oğlu İbrahim el-Murteza neslinden olan ceddi Rifaa el-Hasan el-Mekkî’den dolayı Rifaî nisbesini aldı. Benî Rifae kabilesine mensup olduğu için, kendisine Rıfaî denildiğini söyleyenler de vardır. Anne tarafından da nesebi, Hazreti Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensarî’ye dayanır. Bunun için kendisine; “Ebü’l-Alemeyn (iki sancak sahibi)” künyesi verilmiştir. Ebü’l-Abbas da denir. Bu künyenin kendisine verilmesi, nesebinin, Hazreti Fatıma validemiz sebebiyle Peygamber Efendimize ve; “Mihmandar-ı Resulullah” olan Hazreti Halid bin Zeyd’e dayanması sebebiyledir.

Ahmed Rıfaî hazretlerinin dayısı, büyük âlim Mansur şöyle anlattı: “Birgün manevî âlemde Peygamber Efendimizi gördüm. Bana; “Ey Mansur! Kız kardeşin, kırk gün sonra Ahmed isminde bir çocuk dünyaya getirecek. Bu çocuğu, Aliyyü’l-Karî Vasıtî’nin terbiyesine teslim et. Bu zat, Allah indinde azizdir, sakın ihmal etmeyiniz!” buyurdular. Tam kırk gün sonra Betaih’te Ahmed dünyaya teşrif etti.” Doğumu 512 (m. 1118) senesinin Recep ayının ilk yarısının bir Perşembesine rastladı. Yine burada 578 (m. 1182) senesi, Cemaziyelevvel ayının 22. Perşembe günü, ikindi vaktinde, altmışaltı yaşında iken vefat etti. Türbesi, Bağdat’ın güneyinde Vasıt yakınlarındadır. Basra’da ve Kahire’de olduğunu söyleyen kaynaklar da vardır.

Ahmed Rıfaî yedi yaşında iken babası vefat etti. Onu, dayısı Mansur Betaihî, hususî bir ihtimam ile büyüttü, ilim öğretti. Önce Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Kur’an-ı Kerim hocası Abdülmelik Harnutî’dir. Ahmed Rıfaî anlattı: “Ben henüz yedi yaşındaydım. Allahü tealanın zatına ve sıfatlarına ait bilgilerde marifet sahibi olan hocam Abdülmelik Harnutî’yi ziyarete gittim. Bana vasiyetinde bildirdi ki: “Ya Ahmed! Sana şu diyeceğim şeyleri hafızanda tut, ezberle ve hiç unutma!” Ben de; “Peki efendim.” dedim. Buyurdu ki: “Başkalarına iltifat edip gezen, hedefine varamaz ve hakikate kavuşamaz. Şüpheden kurtulamayanın, dünyevî düşünenin, nefsî arzularının peşinde olanın; felaha, hidayete kavuşması düşünülemez. Bir kimse, kendi kusurunu, noksanını bilmiyorsa, onun bütün zamanı da noksan geçer.” Bu kıymetli sözleri hemen ezberledim. Bir yıl bu sözlere göre amel ettim. Bir yıl sonunda kendisinden yine nasihat istediğimde buyurdu ki: “Hakiki âlimleri, evliyayı tanıyamamak çok kötüdür. Tabibin hasta olması ne fena, akıllı kimsenin cahil kalması ne kötüdür.”

Ahmed Rıfaî, çocukken bir grup evliyanın yanından geçiyordu. Hepsi kendisine bakıyorlardı. Birisi; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah, bu mübarek ağaç (çocuk) büyümeye başladı.” dedi. İkincisi; “Biraz sonra dallanır.”, üçüncüsü; “Kısa zamanda gölgesi etrafı doldurur.”, dördüncüsü; “Çok geçmeden meyve verir ve ay gibi etrafa ışıklarını salar.”, beşincisi; “Yakında, insanlar onun kerametlerini, fevkalade hâllerini görürler. O, insanların hacetlerini (ihtiyaçlarını) istediği kimse olur”, altıncısı; “Pek kısa zamanda şanı pek yücelir”, yedincisi; “Onun talebeleri pek fazla olur.” dediler.

Ahmed Rıfaî’yi, dayısı, bir müddet sonra Vasıt şehrine, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere gönderdi. Vasıt’a göndermesinin sebebi, rüyada Peygamberimizin emr-i şerifleri olmuştur. İslam âlimleri umumiyetle Vasıt’a gelir, talebelere ders verirlerdi. Büyük âlim Aliyyü’l-Karî Vasıtî hazretleri ve yine dayısı Ebu Bekr el-Ensarî el-Vasıtî hazretleri de Vasıt’ta bulunuyordu. Bu büyük âlimler, Ahmed Rıfaî’yi öyle yetiştirdiler ki, o, tasavvufta zamanının bir tanesi oldu. [Aliyyü’l-Karî 578 (m. 1182)’de vefat etti. 1016 (m. 1607)’de vefat eden Aliyyü’l-Karî başkadır ki, bu, hakiki Ehl-i Sünnet âlimlerine dil uzatmıştır.]

Ahmed Rıfaî, Aliyyü’l-Karî ve Ebu İshak Şirazî hazretlerinden bütün ilimleri öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadis, tefsir âlimi oldu. Tasavvufta emsaline az rastlanacak büyük velayet derecelerine kavuştu. Allahü tealanın emirlerini harfiyen yapar, yasaklarından büyük bir titizlikle kaçardı. Bildikleriyle amel eder ve başkalarına da tavsiye ederdi. Birgün birisi gelip dua istedi. “Benim şimdi bir günlük nafakam var, onun için duam kabul olmaz. Onu bitirdiğim zaman gel, sana dua edeyim.” buyurdu ve öyle yaptı.

Ahmed Rıfaî hazretlerinin, namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde hissettiklerini, zahirinden takip etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesaret edip soramazdı. Birgün kendisi; “Namaza kalktığım zaman sanki Allahü teala bana Kahhar sıfatıyla tecelli edecek diye korkuyorum.” buyurdu.

Seyyid Ahmed Rıfaî; orta boylu, nur yüzlü, buğday benizli idi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı açık ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, devamlı tebessüm eder hâlde bulunurdu. Öyle güzel konuşurdu ki, kalbleri harekete getirir, sohbetine doyum olmazdı. Kürsüde oturarak konuşurdu. Konuşmaya başlayınca, sesini, uzaktakiler de yakındakiler gibi işitirlerdi. Öyle ki, bütün kelimeleri eksiksiz anlaşılırdı. Hatta sağırlar, yarım işitenler, onun sohbetine katıldıkları zaman, Allahü tealanın ihsanıyla kulakları açılır, söylenilenleri işitirler ve anlarlar idi. Beyaz gömlek giyer, pirinç unundan ekmek yaptırıp yerdi. Misafirler için verdiği yemek haricinde başka bir şey yemezdi. Yemeği soğutarak yer, misafirsiz iftar yemeği yemezdi. Kendisine ait olan misafir konağı, her gün dolup taşar, günde iki öğün yemek çıkardı. Yolda her rastladığı kimseye, hatta çocuklara bile selam verirdi. Hastaların sıhhatlerini sormak için uzak yollara gitmekten üşenmez, onları ziyaretten zevk alırlardı. İhtiyarlara, âmâlara, sıkıntıda olanlara yardımcı olurdu. Peygamber Efendimizin; “Kim, saçı sakalı ağarmış Müslüman bir kimseye ikram ederse, Allah da ona ihtiyarladığında hürmet ve ikramda bulunacak kimseleri vazifelendirir, ona ikram ederler.” hadis-i şeriflerinde bildirildiği gibi hareket etmeyi düstur edinmişti.

O kadar mütevaziydi ki, hiçbir mecliste baş köşeye geçmez ve seccade üzerinde oturmazdı. Daima az konuşur ve; “Sükutla emrolundum.” buyururdu. Birçok defa azamet-i İlahiye tecellisine mazhar olup, güneşin karşısında buzun eridiği gibi kendisi de bir avuç su gibi kalıncaya kadar eridiğini hisseder, sonra ilahî rahmet yetişerek eski hâlini bulurdu. Daha sonra da cemaatine hitaben; “Cenab-ı Hakk’ın lütfu olmasa, yanınıza dönemezdim.” derdi. Eza ve cefaya tahammülü bir darbımesel olmuştur.

Ahmed Rıfaî hazretlerinin talebelerine bağlılığı çok fazlaydı. Onların arasında bulunmanın, onlarla sohbet etmenin, büyük sevaplar hasıl eden ibadet olduğunu buyurur ve talebelerine de kendi talebelerine böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Allah adamlarıyla beraber olmayı sever, onların dualarını almaya çalışırdı. Düşkünleri çok sever, her zaman onları himaye etmeye çalışırdı. Eli, ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır hasta olan kimseleri yanına alır, onları bizzat kendi elleriyle yıkar, temizler ve elbiselerindeki yırtıkları yamardı. Bunlardan haz duyduğunu bildirir, talebelerini de teşvik ederdi. Acıkmış bir fakiri görse, gider kendi eliyle yiyecek hazırlar, beraberce yerlerdi. Buyururdu ki: “Bütün evliyalık yollarından geçirildim. Fakat fakirlik, başkaları gözünde hakir olmak ve hastalık gibi Allahü tealaya yakın ve daha uygun yol göremedim.”

Bir yere gidip de dönerken, yanında hazır bulundurduğu ipine, topladığı odunları bağlardı. Bunları getirir, şehirde bulunan dul, yetim, fakir, hasta olanlara dağıtırdı. Dünya malına hiç kıymet vermez, onları dine hizmette kullanırdı. Kendisi için, dünyalık namına hiçbir şey alıkoymazdı. Bütün malını fakir Müslümanlara dağıtırdı.

Eserleri: Hayatı hep dine hizmet ile geçti. Bidat sahiplerine nasihat eder, onların gittiği yolun bozuk olduğunu bildirir, kurtuluşlarına vesile olurdu. İnsanların hidayete kavuşmaları için pek çok eser yazmıştır. Bazıları şunlardır:


1- El-Hikemü’r-Rifâiyye: Kendisinin telif ettiği günümüze kadar intikal etmiş tek eseri olup, küçük bir risaledir. Diğer eserleri onun sohbet ve derslerinden talebeleri tarafından derlenmiştir. Küçük bir risaledir. Talebelerinden Abdüssemi el-Hâşimî’ye ithafen yazılmıştır. Bu risaleyi Ebü’l-Hüdâ Sayyadî, Kalaidü’z-zeberced alâ Hikemi’r-Rifâî adıyla serhetmiş (Beyrut-1885), Muallim Nâci bu eserden aldığı Rifâî’nin sekiz hikmetli cümlesini şerhederek Hikemü’r-Rifaî adıyla yayımlamıştır (İstanbul-Hicrî 1304). Geylanîzade Seyyid Muhammed Seyfeddin eseri Terceme-i Hikem-i Rifaiyye adıyla Farsça’ya tercüme etmiştir (İstanbul-Hicrî 1302).

2- El-Burhanü’l-müeyyed: Sohbetlerinden derlenmiştir. Birçok konuya temas etmekle birlikte tevhid, semâ, şeriat-tarikat münasebetleri daha geniş olarak işlenmiştir. Muhtelif baskıları vardır. Türkçe’ye ilk tercümesi Kudsîzâde Kadri tarafından yapılmıştır (İstanbul-Hicrî 1313).

3- El-Mecalisü’s-seniyye: Menakıpnamelerde nakledilen meclislerin sonradan Mustafa Reşîd er-Rifâî tarafından derlenmiş şekli olup, yedi meclis ihtiva eder. Meclisler tasavvuf sohbet ve mev’izalardan ibarettir. Eser, Kudsîzâde Kadri tarafından Mecâlis-i Hazret-i İmâm Rifâî adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul-Hicrî 1313).

4- Erbaune hadisen: Kırk hadisi kendisinden itibaren Peygamber Efendimize kadar ulaşan bir senetle vermektedir. Şam’da tarihsiz olarak yayınlanmıştır.

5- Haletü ehli’l-hakika maallah: Yukarıda geçen kırk hadisin şerhidir. 549 (m. 1154) yılı Receb ayından itibaren her perşembe günü bir hadisin tasavvufî şerhini yaptığı sohbetlerinde tutulan notların, müritlerinden Ebû Şüca bin Menhec tarafından derlenmesinden meydana gelmiştir.

6- En-Nizamü’l-has liehli’l-ihtisas: Kaynaklarda adı geçmeyen bu eserin üslubundan Ahmed Rifaî’nin sohbetlerinden derlendiği anlaşılmaktadır. El-Hikem ve Erbaune hadisen ile birlikte yayımlanmıştır. Mehmed Nazım tarafından Tercüme edilip Hicrî 1328’de İstanbul’da basılmıştır.

7- El-Eş’âr: Şiirlerini ihtiva eder. Bazı şiirleri de Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî’nin Ahmed er-Rifâî hakkında yazdığı Kıladetü’l-cevahir adlı geniş biyografide bir araya getirilmiştir.

8- El-Ahzâb ve’l-evrâd: Vird ve dualarını ihtiva eder.

9- El-Vesaya,

10- Kitabü’l-beyan

1182 yılında Irak'ın Vâsıt bölgesinde vefat eden Ahmed Rıfâî'nin cenazesinde mahşerî bir kalabalık toplanmıştır. Kabri bugün hala önemli bir ziyaret merkezidir. Onun gösterdiği yol, yüzyıllar boyunca Balkanlar'dan Uzak Doğu'ya kadar geniş bir coğrafyada milyonlarca insanın hidayetine ve ahlakının güzelleşmesine vesile olmuştur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası