AHMED SA'İD-İ FARUKÎ

Siracü’l-Evliya İslam alimi
A- A+

Hindistan evliyasının büyüklerinden. Seyyid Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin talebelerinin üstünlerindendir.

İsmi Ahmed Sa’id bin Ebu Sa’id bin Safî bin Aziz bin Muhammed İsa bin Muhtesibü’l-ümme Şeyh Seyfeddin-i Farukî bin Muhammed Ma’sum bin İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Ahmed Farukî Serhendî’dir. Künyesi Ebü’l-Mekarim, lakabı Siracü’levliya (evliyanın ışığı) olup nisbeti Farukî, Müceddidî ve Serhendî’dir. İkinci halife Hazreti Ömerü’l-Faruk soyundandır. Bunun için Farukî diye nisbet edilmiştir. 1217 (m. 1802) senesi Rebiulahir ayında, Hindistan’da Rampur şehrine bağlı Mustafaabad beldesinde dünyaya geldi. 1277 (m. 1861) senesi Rebiulevvel ayının ikinci günü öğle ile ikindi arası vefat etti. Vefatında, Medine-i Münevvere’de Resulullah Efendimizin mübarek mihrabının yanında bulunuyordu. Yüksek ceddi Hazreti Ömer’in cenaze namazının kılındığı yerde namazı kılınıp Bakî Kabristanı’nda defnolundu. Kabri, Osman-ı Zinnûreyn’in kabri yakınındadır.

Ahmed Sa’id-i Farukî, yüksek babası Ebu Sa’id’in en büyük oğlu idi. Ebu Sa’id, kıymetli cevher misali olan bu oğlunu çok güzel terbiye edip yetiştirdi. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Ebu Sa’id, Seyyid Abdullah-ı Dehlevî’nin sohbet ve hizmetlerinde bulunmakta idi. Ahmed Sa’id de babası ile birlikte o velayet güneşinin sohbetlerine devam etmeye başladı. Bu sırada henüz on yaşındaydı.

Abdullah-ı Dehlevî, onun evliyalık yolundaki istidat ve kabiliyetinin fevkalade olduğunu keşif yolu ile anladığından, onu çok sever ve iltifat ederdi. Terbiyesi ve yetişmesi ile bizzat alâkadar olup onu kendi evladı yerinde tutardı. Çok defa; “İnsanlardan bir çocuk istedim. Şeyh Ebu Sa’id’den başkası, çocuğunun işlerini bana havale etmedi. Yani, çocuğunu yetiştirmem için bana teslim etmedi. Ben de onun çocuğunu (Ahmed Sa’id’i) kendi evladım yerinde tutuyorum.” buyurmuştur.

Bir cevher misali olan Ahmed Sa’id’i, hocası Abdullah-ı Dehlevî o kadar severdi ki sohbet esnasında, insanların çokluğundan oturacak yer bulunmadığı zamanlarda bile, onu görünce hemen yanında yer açar, oturtur ve ona uzun müddet teveccühte bulunurdu. Ahmed Sa’id-i Farukî, hocasının yanında manevî kemalata kavuştuktan sonra onun emir ve işaretleri ile o zamanda bulunan âlimlerden zahirî ilimlerdeki tahsilini de tamamladı. Böylece, aklî ve naklî, zahirî ve bâtınî ilimlerde pek derin ve çok ileri bir âlim, olgun ve yüksek bir velî oldu. Devamlı olarak, ilim, ibadet, zikir ve taat ile meşgul olur, bir anını boş ve beyhude yere harcamazdı. Diğer hocalarından tam bir icazetle mezun olup hilafet aldığında, daha yirmi yaşına girmemiş idi. Otuz iki yaşında iken de Abdullah-ı Dehlevî’den mezun olarak, talebeleri manevî olarak terbiye edip yetiştirmek üzere vazifelendirildi.

Abdullah-ı Dehlevî hazretleri bir defasında buyurdu ki: “Mevlana Şeyh Ahmed-i Sa’id; ilim, amel ve Kur’an-ı Kerim’i ezberleme bakımından, babası Ebu Sa’id’e benzemektedir.” Başka bir defasında da buyurdu ki: “Bu oğlu (Ahmed Sa’id), babasından (Ebu Sa’id’den) daha faziletlidir.”

Ebu Sa’id hacca gittiğinde, yerine vekil olarak bu oğlunu bıraktı. Babasının vefatından sonra da yerine geçip vekili oldu. O da hocalarının yolu olan Müceddidiyye yolunu yaymak, bu büyüklerin temiz kalblerinden nehirler misali gelmekte olan feyiz ve bereketleri, Hak âşıklarının kalblerine akıtmak hususunda çok büyük hizmette bulundu. Talebelerine, başka hocalardan yıllarca, uzun zamanlarda öğrenemeyecekleri hususları, büyük bir maharetle çok kısa zamanda öğretir, hiçbirini mahrum bırakmazdı. Talebelerine olan şefkat ve merhameti, bir annenin çocuklarına olan şefkatinden az değildi. Talebelerinin geçimlerini, maddî ihtiyaçlarını, bizzat kendisi karşılardı. Talebelerine; tefsir, hadis, fıkıh, Mektubat-ı şerif ve Mesnevî okuturdu.

Delhi’de uzun müddet kalıp talebe yetiştirdikten sonra orada büyük bir fitne meydana geleceği ilham yoluyla kendisine bildirildiğinden, 1273 (m. 1856) senesinde çoluk çocuğu ve yakınları ile birlikte hicret ederek Hicaz’a gitti. Orada yerleşti. Bu yüksek yolun ince bilgilerini, kalbe ait yüksek marifetleri ilim ve edep âşıklarına sunmaya devam etti. Ömrünün sonuna kadar orada bu hizmeti sürdürdü.

Dehli’de uzun müddet kalıp talebe yetiştirdi. 1272 (m. 1857) senesinde İngilizler Hindistan’ı işgal ettiler. Ahmed Said çoluk-çocuğu ve sevenleri ile birlikte Dehli şehrinden ayrıldı. Dergahında talebelerinden Hacı Muhammed’i vekil bıraktı ve Hindistan’da bulunan talebelerim için yerime halife olarak, Allahü tealanın razı olduğu bir kimse olan Hacı Dost Muhammed’i vekil ettim. Onun teveccühlerine, manevî nazarlarına yapışılsın ve kıymet verilsin.” buyurdu.

Dehli’den ayrıldıktan sonra Safder-i Cenk denilen Makberer-i Mansur’a gitti. Burada İngilizlere karşı ayaklanma olduğu sırada, İngiliz subayı Ahmed Said’in yanına gelip; “Sen asilersensin. Seni rezil ve rüsva ederek asacağım.” dedi. Bu sırada Ahmed Said’in yanında biraderleri ve çocukları da vardı. Ahmed Said, İngiliz subayına; “Sizinle beraber gideceğimi aklınızdan çıkarın.” deyip hizmetçisine arabayı hazırlamasını söyledi. Hizmetçisi arabayı getirince yanına zaruri eşyalarını alıp arabaya bindi. Bu hazırlıklar sırasında Ahmed Said hazretlerinin halindeki asalet ve vakar İngiliz subayının dikkatini çekti. Arabaya bindiği sırada İngiliz subayına; “Söyleyiniz bizi nereye götürüyorsunuz?” diye sorunca subayı bir korku hali kapladı ve askerlerle birlikte hemen oradan ayrıldı. Bir asker ile; “Pir yerinde kalsın.” diye haber gönderdi.

Ahmed Said 1272 senesinde Hicaz’a gitmek üzere akrabası ve sevenleri ile yola çıktı. Üç aydan fazla Musazi’de kaldı. Daha sonra deniz yoluyla Bombay’a gitti. Nisan (Şaban) ayında Bombay’dan yola çıktı. Haziran (Şevval) ayında Mekke’ye ulaştılar. Hac farizasını yerine getirdikten sonra iki oğlu ve bazı talebeleri ile Medine’ye gitti. Kafileden geride kalanlar ise Recep ayında Medine’ye vardılar. Ahmed Said Pencab’dan Medine-i Münevvere’ye kadar uğradığı beldelerde, devlet adamları ile âlimler sohbetine koştu.

Ahmed Said hazretleri Medine-i Münevvere’de yerleşti. Bu yüksek yolun ince bilgilerini, kalbe ait yüksek marifetleri ilim ve edep aşıklarına sunmaya devam etti. Ömrünün sonuna kadar orada bu hizmeti sürdürdü.

Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de ilim talipleri Ahmed Sa’id hazretlerinden çok istifade edip feyiz ve marifetler elde ettiler. Kendisi bir taraftan talebe yetiştirirken, bir taraftan bu yüksek yolda daha çok ilerlemeye ve çalışmaya gayret ediyordu. Resulullah Efendimizin kabr-i şeriflerini ziyaret ettikçe, daha yüksek feyiz ve marifetlere sahip oldu.

Bu sırada kendisine; “Seni ve kıyamete kadar seni tevessül edenleri (seni vesile ederek bana dua edenleri) af ve mağfiret eyledim.” ilhamı geldi. Kendisinden önce üstadlarının ve dedelerinin seçilmişlerinden sadece birkaçına nasip olan bu müjdeyi almakla çok sevindi. Allahü tealaya, O’nun Resulüne ve bu yolun büyüklerine olan muhabbet ve bağlılığı daha da arttı.

Ahmed Sa’id-i Farukî’nin, Abdülganî ve Hafız Abdülmugnî isimlerinde kardeşleri olup onlar da tasavvuf yolunda çok ilerlemiş, ilim, irfan sahibi olmuş, çok mübarek zatlar idiler.

Ahmed Sa’id hazretlerinin üç oğlu vardı. Birincisi Muhammed Mazhar olup 1248 (m. 1832) senesinde doğdu. 1301 (m. 1883) senesi Muharrem ayının onbirinde Medine-i Münevvere’de vefat etti. Kabri, mübarek babasının yanındadır. Farisî olarak, babasının ve hocalarının hâllerini ve yüksek makamlarını anlatan Makamat-ı Sa’idiyye kitabını yazmıştır.

Daha çocuk yaşta iken dedesi Ebu Sa’id hazretleri bu torununu çok sever; “Bu çocukta yüksek ilim kokusu var. Yakında şanı her tarafta duyulacak ve herkes feyzinden istifade edecektir.” buyururdu. Hakikaten de Muhammed Mazhar çok kısa zamanda yetişti. Dokuz yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Babasından zahirî ve batınî ilimleri öğrenerek, az zamanda tahsilini tamamladı. Peygamber Efendimize tam bir muhabbetle bağlı, sadık bir aşık idi. Medine-i Münevvere’de babasının vefatından sonra yerine geçip hizmete devam etti. Orada üç katlı bir bina yaptırıp birinci katını kütüphane, ikinci katını medrese, üçüncü katını da sohbethane olarak kullandı.

Babaları ve hocaları gibi Muhammed Mazhar da kerametler ve faziletler hazinesi, ilim ve evliyalıkta çok yüksek derecelerin sahibi, sohbetleri çok tatlı ve tesirli, olgun ve yüksek bir velî idi. Devamlı ibadet ve taat ile meşgul olur, Kur’an-ı Kerim’i haftada bir defa hatmederdi. Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat-ı şerif’ini çok okurdu. Dünyaya düşkün olmaktan, hatta dünya ile ilgilenmekten çok çekinen ve uzak duran, eline geçeni ihtiyaç sahiplerine dağıtan, gayet cömert, eli açık ve çok tevekkül sahibi, makbul bir zattı.

Muhammed Mazhar Medine-i Münevvere’de ilim neşretmekte iken, bir hac mevsiminde, İslam âlimlerinin ve evliyanın göz bebeği, zamanın bir tanesi, Silsile-i aliyye büyüklerinin otuzüçüncüsü olan Seyyid Fehim bin Abdülhamid Arvasî ile buluştu. Bu iki büyük zat muhabbetle birbirlerine sarıldılar. Sohbet ettiler.

Ahmed Sa’id hazretlerinin ikinci oğlu Mevlana Ebü’s-Se’adet Muhammed Ömer, 1244 (m. 1828) senesinde doğup 1298 (m. 1881) senesinde Rampur’da vefat etti. Oğlu Ebü’l-Hayr’ın hocasıydı. Ebü’l-Hayr, 1341 (m. 1922) senesinde Delhi’de vefat etti. Kabri, Abdullah-ı Dehlevî dergâhında, büyük dedesi Ebu Sa’id’in yanındadır.

Ebü’l-Hayr’ın oğlu Ebü’l-Hasan Zeyd-i Farukî, 1324 (m. 1906) senesinde, Delhi’de Abdullah-ı Dehlevî dergâhında doğdu. Bu dergâhta senelerce ilim ve feyiz neşretti. Camiu’l-Ezher’de okuduğunu, Mısır’da Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile çok sohbet ettiğini de söylerdi. 1394 (m. 1974) senesinde Kandehar’da bastırdığı, Farisî Makamat-ı ahyar kitabında dedelerini uzun anlatmaktadır.

Diğer oğlu Mevlana Abdürreşid, 1237 (m. 1821) senesinde Luknov’da doğdu. 1287 (m. 1870) senesinde Mekke-i Mükerreme’de vefat etti. Bu da oğlu Şah Muhammed Ma’sum-i Ömerî’nin hocasıydı. Şah Muhammed Ma’sum-i Ömerî 1263 (m. 1847) senesinde Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin dergâhında doğdu. 1274 (m. 1858)’de İngilizlerin Delhi’de çıkardıkları (çıkaracakları) büyük fitne sebebiyle o da babası ve diğer yakınlarıyla birlikte Medine-i Münevvere’ye hicret etmişti. 1290 (m. 1873) senesinde Hindistan’a döndü. Bundan otuzüç sene sonra akraba ve talebesinden altmış kişi ile birlikte tekrar Medine-i Münevvere’ye gitti. 1341 (m. 1923) senesinde Mekke-i Mükerreme’de vefat etti.

Ahmed Sa’id hazretlerinin üç oğlunun da hâl tercümeleri, kendi maddelerinde ayrıca verilmiştir. Bunlardan başka, Abdülhamid ve Ruşen-ara isimlerinde bir erkek ve bir kız evladı daha olup bu ikisi küçük yaşta vefat ettiler.

Eserleri: Ahmed Sa’id hazretlerinin, kıymetli eserleri olup bazılarının isimleri şöyledir: 

1- Sa’idü’l-beyan fî mevlid-i seyyidi’l-insü ve’l-can, 

2- Ez-zikrü’ş-şerif fî isbatı mevlidü’l-münif, 

3- İsbatü’l-mevlidi ve’l-kıyam: Bu üç risale Hakikat Kitabevi tarafından 1993’te bastırılmıştır. 

4- El-Fevaidü’z-zabıta fî isbati’r-rabıta, 

5- El-Enharü’l-erbea, 

6- Tahkikü’l-hakkü’l-mübin fî ecvibeti’l-mesaili’l-erbaîn, 

7- El-Hakkü’l-mübin fî reddi ale’l-vehhabin, 

8- Mektubat-ı Ahmediyye.

Ahmed Sa’id hazretlerinin Tahkikü’l-hakkü’l-mübin kitabından bazı kısımlar: Kabir ziyaret eden kimse kabre varınca; “Esselamü aleyküm ya ehle dara kavmin Müminin Ve inna inşallahü an karibün biküm lahikun.” der. Yasin-i şerif okur.

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir kimse, kabristandan geçerken, on bir kere İhlas suresi okuyup sevabını meyyitlere hediye ederse, kendisine ölüler adedince sevap verilir.”

Meyyiti ziyaret, onu hayatında iken ziyaret gibidir. Ziyaret eden yüzünü meyyitin yüzüne döner. Ziyaret ettiği zat büyük bir zat olup dünyada iken kendisini ziyaret ettiğinde huzurunda nasıl duruyorsa o edep ile durur. Hayatında iken, huzurunda bulunduğunda edebe riayetle biraz uzakça oturuyorsa, kabrini ziyaret ederken, yine aynı şekilde hareket eder.

Ziyaret ettiği kimse ile ünsiyeti, yakınlığı çok olup beraber oturuyor, yakınında bulunuyor idiyse ziyaret anında da o şekilde yakın oturabilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bir kimse tanıdığının kabri yanından geçerken selam verirse, meyyit bunu tanır ve selamına cevap verir.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası