ALAEDDİN ALİ SEMERKANDÎ

Seyyid Alaeddin Ali Semerkandî İslam alimi
A- A+

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu’da yaşayan velilerden. İsmi Alaeddin Ali bin Yahya es-Semerkandî’dir. Soyu Peygamber Efendimize ulaşır. Semerkand’da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Semerkand, Buhara, Taşkent gibi ilim merkezlerinde ilim tahsil etti. Tefsir, fıkıh, tasavvuf ve ahlâk ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. Daha sonra Anadolu’ya hicret etti. Larende’ye (Karaman’a) geldi. 860 (m. 1456) tarihinde yüzelli yaşlarında iken vefat etti. Kabr-i şerifi, İçel’e bağlı Gülnar ilçesinin Zeyne kasabasındadır. Seyyid Alaeddin Ali Semerkandî hazretlerinin türbe, mescit, zaviye ve vakfiyesi buradadır. Karaman’da da kendisine izafe edilen bir kabir vardır.

Seyyid Alaeddin Ali Semerkandî hazretleri, evliyanın önde gelenlerindendi. Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Alaeddin Buharî’den de icazet aldı. Mantık ve tefsir ilminde, yüksek dereceye kavuştu. Zahirî ve batınî ilimlerde yetişip tasavvuf yolunun feyzlerine kavuştu.

Seyyid Alaeddin Ali Semerkandî hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir: Seyyid Yahya, Seyyid Fazıl, Seyyid, Mes’ud, Seyyid Şahinşah, Seyyid Hamid, Seyyid Üzeyr, Şeyh İbrahim, Şeyh Ebu Musa, Bayezid-i Bistamî, Cafer-i Sadık, Kasım bin Muhammed, Selman-ı Farisî, Ebu Bekr-i Sıddik ve Muhammed Aleyhisselatü vesselamdır.

Seyyid Alaeddin Semerkandî, senenin büyük bir kısmını oruç tutarak, gecelerini namaz kılarak, gündüzleri de talebelerine ders vererek geçirirdi. Kur’an-ı Kerim’i tecvid üzere okur ve tefsirini yapardı. Nefsini terbiye etmek için çok riyazet ve mücahede eder, nefsinin isteklerini yapmaz ve istemediklerini yapmak için uğraşırdı. Dünyaya hiç meyletmez, haramlardan şiddetle kaçıp mubahların fazlasını dahi terk ederdi. Cenab-ı Hakk’ın kudreti ile tayy-i mekan eder, sabah namazını Kâbe’de kılıp güneş doğmadan tekrar evine dönerdi. Sabah olunca talebelerine zahirî ve batınî ilimleri öğretir, onları en iyi şekilde yetiştirmek için uğraşırdı. Öğleden önce bir müddet kaylule yaparak bu sünneti ifa ederdi.

Baba Cihangir Semerkandî anlattı: “Birgün Semerkand’a, Mecusîlikten Hıristiyan dinine geçmiş bir rahip geldi. İsa Aleyhisselam hakkında uygun olmayan şeyler söylüyor, ona (hâşâ) ilahtır, diyordu. Pek çok bozuk ve batıl deliller göstererek, halkın itikadını sarsıyordu. Üstelik sorduğu suallere, âlimler dahi cevap veremiyordu.

Bu rahip, Semerkand Sultanı Halid’e haber göndererek; “Âlimlerinizle münazara etmek üzere geldim. Eğer beni herhangi bir âliminiz susturup mağlup ederse Müslüman olurum. Bütün servetimi de İslamiyet için harcar, İslam’ın yayılmasına yardım ederim. Şayet galip gelirsem, Semerkand’ın vergisini isterim.” dedi. Sultan Halid, âlimleri toplayarak durumu anlattı. Onlar da; “Bir rahip nedir ki cevap vermekte âciz kalalım. Onunla her zaman münazaraya hazırız.” dediler.

Bir gün tayin ederek, camide toplandılar. Rahip sorularını sordu. Fakat âlimler ikna edici bir cevap veremediler. Rahip gururla Sultan’ın huzurunda; “Gitmediğim memleket kalmadı. Sorularıma hiç kimse cevap veremedi ki sizin âlimleriniz cevap versin!” gibi edebe uymayan ileri geri laflar etti. Sultan üzüldü. Bu sırada âlimlerden bazıları huzura çıkıp; “Efendim! Bu rahibe ancak Seyyid Alaeddin hazretleri cevap verir, onun üstesinden gelir. Yalnız o, şu anda kırk günlük bir halvete girdi. Nefis terbiyesi ile meşguldür. Kolay kolay gelmez. Ancak din-i İslam’ın nusreti için izin verilirse gelebilir.” dediler. Sultan buna memnun oldu ve rahipten kırk günlük mühlet istedi. Hemen Seyyid Alaeddin hazretlerine verilmek üzere bir mektup yazdırdı. Bulunduğu yere mektup gönderilmek üzere iken, saraya bir kimse girdi. Sultanın huzuruna çıkıp bir mektup sundu. Halid, mektubu okudukça hayretten hayrete düşüyordu. Sevincinden Cenab-ı Hakk’a şükretmeye başladı. Orada bulunan âlimler merak ederek sebebini sordular. Sultan, mektubu getiren kimseye sesli olarak okuttu. Mektubun başında, Allahü tealaya hamd, Resulüne salâvat ve Emir Halid’e duadan sonra yazıyordu ki: “Bu mübarek günde, büyük dedem, insanların ve cinlerin peygamberi ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah Efendimiz bu fakire merhamet ederek göründüler. Buyurdular ki: “Evladım Alaeddin! Halvetine son verdim. Allahü tealanın kullarını irşat etmek, onlara din-i İslam’ın emir ve yasaklarını bildirmek için mağaradan dışarı çık. Allahü tealanın izniyle pek çok kimsenin hidayete kavuşmasına sebep olacaksın. Türbemi ziyarete gelmeden önce Semerkand’a git. Oraya ümmetimin âlimlerine eza ve cefa veren bir rahip geldi. Ona lazım olan cevabı vererek hidayete gelmesine vesile ol, ümmetimi de sıkıntıdan kurtar.” Bu haberi size ulaştırmak üzere mektup yazıp Derviş Cihangir ile gönderiyorum. Sevinmeniz için böyle yaptım. Bu gün biz de gelirdik fakat Peygamber Efendimizin işareti üzerine yarına kaldık.”

Alaeddin’den gelen bu mektubu herkes hayretle dinliyordu. Mektup bittiğinde tekbir getirdiler. Seyyid Alaeddin’in bulunduğu mağara ile Semerkand arası onyedi günlük yoldu. Bir günde bu yolun katedilip gelindiğini öğrendiklerinde, bütün âlimler; “Allahü teala her şeye kâdirdir.” demekten kendilerini alamadılar. Ertesi günü sabah namazından sonra Sultan Halid ve tebeası Seyyid Alaeddin’i karşılamak üzere şehir dışına çıktılar. Kuşluk vakti sıralarında, başta Seyyid Alaeddin hazretleri olmak üzere, arkasında pek çok evliya, grup hâlinde göründüler. Seyyid Alaeddin beyaz bir ata binmiş, yeşil elbise giymişti. Diğer veliler, etrafında ve arkasında ağır ağır yürüyorlardı. Öyle heybetli bir manzara idi ki herkes heyecanlanarak ayağa kalkıp o tarafa doğru hürmetle yürümeye başladılar. Başta Sultan Halid olmak üzere, herkes atından inmişti. İki grup karşılaştıklarında, Sultan Halid, Seyyid Alaeddin’in elini öptü. O da Sultan’ı gözlerinden öptükten sonra; “Ey Sultan Halid! O rahip, dostlarımızı üzmüş. Dedemiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz işaret buyurdular. Allahü tealanın izniyle rahibin hidayete gelmesine vesile olacağız.” buyurdu.

Cemaat büyük camide toplandı. Rahibe haber gönderildi. Rahip gelip Seyyid Alaeddin hazretlerini görünce onun heybetinden titremeye başladı ve; “Ben, Allahü tealaya ve O’nun Resulü Muhammed Aleyhisselam’ın Peygamberliğine inandım.” dedi. Sonra gelip Seyyid Alaeddin’in elini öptü ve; “Bu gece rüyamda zat-ı alinizi gördüm. Bütün suallerimi sorup hasta kalbimin şifası olan cevaplarınızı öğrendim. Artık hiç şüphem kalmadı. Şimdi sual sormama lüzum yoktur. İslamiyetin hak din olduğunu anladım. İman edip Müslüman olmakla şereflendim.” dedi. Herkes hayret edip ziyade sevindiler. Seyyid Alaeddin gülümseyerek, rahibe; “Şimdi tertemiz, günahsız bir Müslüman oldun. Cenab-ı Hak razı olsun. Fakat dostlarımızın da istifade etmesi için sual sorunuz.” buyurdu.

Müslüman olan kimse; “Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam; “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.” buyuruyor. İsa Aleyhisselam ölüleri diriltirdi. Bu ümmetten böyle bir şey olmuş mudur? Bunun izahını istiyorum.” dedi.

Bu sırada Sultan Halid’in sarayından bir hizmetçi gelip Sultana; “Efendim! Hasta olan kızınız ruhunu teslim etti.” dedi. Bu haberi işitenler çok üzüldüler. Seyyid Alaeddin ise başını önüne eğerek murakabeye varıp Allahü tealaya yalvarmaya, dua etmeye başladı. Herkes Seyyid’in bir şey söylemesini bekliyor, fakat cesaret edip sual edemiyorlardı. Sultan Halid de aynı vaziyette bekliyordu. Bu hâl üç saatten fazla sürdü. Sonunda Alaeddin hazretleri başını kaldırarak tebessüm etti ve; “Ey Sultan Halid! Kızınız, Allahü tealanın izniyle sıhhate kavuştu. Şu anda yemek yiyor. Sarayınıza gidiniz, bu hâli göreceksiniz.” buyurdu.

Bu haber herkesi heyecanlandırdı. Böylece Seyyid Alaeddin, Müslüman olan rahibin sualine kal (söz) ile değil, hâl ile (iş yaparak, göstererek) cevap verdi. Seyyid Alaeddin vazifesinin bittiğini belirterek, orada bulunanlarla vedalaşıp beraber geldiği veliler ile birlikte ayrıldılar. Onlar gittikten sonra Sultan Halid, Müslüman olan rahip ve halk, saraya doğru heyecanla yürüyerek, bir an önce verilen haberin doğruluğunu öğrenmek istediler. Saraya yaklaştıklarında, bazı kimselerin Sultan’a müjde vermek için koştuklarını gördüler. Karşılaştıklarında, Sultana; “Efendim! Kızınız vefat etmişti. Birkaç saat sonra tekrar dirildi. Hayret ettik. Size bu haberi müjdelemek için geldik.” dediler. Sultan ve orada bulunanlar birbirlerine, bunun Seyyid Alaeddin’in büyük bir kerameti, himmeti ve bereketi olduğunu, onun, Allahü tealanın katında derecesinin çok yüksek olduğunu söylediler.

Müslüman olan rahip Sultan Halid’e dedi ki: “Seyyid Alaeddin hazretleri, beni, asla tereddüde mecalim kalmayacak şekilde ikna etti, irşat etti. Allahü tealanın izni ve O’nun sebep olması ile elhamdülillah hidayete kavuştum. Bu canım sağ oldukça din-i İslam’a bedenimle ve malımla hizmet edeceğim.”

Seyyid Şerif Cürcanî’nin talebesi Molla Feridun anlattı: “Birgün hocam Seyyid Şerif hazretleri ile bahçeye çıkmıştık. Orada; “Ey Feridun! Şu dağda, rical-i erbaîn denilen kırk büyük evliyanın bir toplantısı vardı. Haydi o makama ziyarete gidelim.” buyurdu. Ben de; “Baş üstüne efendim!” diyerek, peşinden yürümeye başladım.

Dağın üzerine çıktığımızda, pek çok ruhanî kimsenin orada toplanmış olduğunu gördük. Her biri edeple oturmuş bir kimseyi bekliyorlardı. İçlerinden birine; “Bunlar kimlerdir ve niçin bekliyorlar?” diye sorduk. O da; “Rical-i erbaînden biri vefat etti. Onlar, Kutb-i aktab’ı (evliyaların en büyüğünü) davet ettiler. Onu bekliyoruz. O gelip vefat eden zatın namazını kıldıracak ve içimizden birini de bu vazifeye tayin edecek.” dedi.

“Şu anda Kutb-i aktab kimdir ve nerede bulunmaktadır?” diye sorduk. O da; “Mekke-i Mükerreme’dedir ve ismi Seyyid Alaeddin Semerkandî’dir.” diye cevap verdi.

Biz de oraya oturup beklemeye başladık. Bir müddet sonra semadan tekbir, tesbih sesleri arasında nur yüzlü veliler, gayet nurlu bir zatı takip ederek geliyorlardı. Belli ki o zat Kutb-i aktab idi. Yere indiklerinde, hepimiz hürmetle ayağa kalkıp tazim ettik. Makamına oturduğunda, bizlere de oturmamızı işaret etti. Bir müddet başını önüne eğip murakabeye vardı. Sonra Âl-i İmran suresinin 185. ayet-i kerimesinin mealini okudu. “Muhakkak her nefis ölümü tadıcıdır.” Sonra da tefsirini yaptı. Hepimiz, hiç duymadığımız, hasta kalblere şifa olan bu kıymetli sözleri işitmekle şereflendik.

Sonra bizden tarafa dönerek; “Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşan merhumun makamına layık olan misafir kardeşimiz gelmiştir. Rabbimizin izniyle onu makamına oturtalım ki dostlarımızın beklemekten kalblerine bir eza gelmesin.” buyurarak, beni oturduğum yerden kaldırıp vefat eden zatın boş duran seccadesine oturttu. Sevincimden ne yapacağımı şaşırdım. Orada olanların hepsi; “Şahidiz, işittik ve itaat ettik.” dediler. Hocam Seyyid Şerif de hayret etti. Seyyid Alaeddin hazretleri, hocamın gönlünü alıcı sözler söyleyerek; “Ey Seyyid biraderim! Allahü tealanın veli kullarına verdiği makamlar birer ihsandır. İnşaallah siz de bu cemaate dahil olacaksınız. Henüz zamanı vardır.” buyurdu.

Daha sonra cenaze namazı kılındı. Beni artık yanlarında alıkoydular. Hocamla vedalaşarak ayrıldık.”

Seyyid Alaeddin, ileri yaşlarında Mekke-i Mükerreme’de bir miktar ikametten sonra, Medinei Münevvere’ye ziyarete geldi. Resulullah Efendimize olan aşkı sebebiyle oradan ayrılamadı. Yıllarca türbede hizmet etti. Birgün Peygamber Efendimizi baş gözü ile gördü. Kendisi şöyle anlatır:

“Birgün Resulullah Efendimizi ziyaret etmek için çıktım. Kabr-i şeriflerine varıp arada hiçbir vasıta olmadan doğrudan feyz ve bereketlerine kavuşturmasını istedim. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; “Ey benim makbul oğlum! Bütün velilerin sultanlığı sana verildi. Allahü tealanın izniyle seni cümle velilerin önderi kıldım. Allahü teala seni kabul eyledi. Bundan sonra senin için vasıtalar kaldırıldı. Gözünü yum ve Hakk’ın kudretini müşahede et.” buyurdu. Gözümü yumdum, ansızın mübarek dedemin kabrinin yarıldığını gördüm. Yanında, biri sağında biri solunda duran yeşil elbiseli iki zat vardı. Yüzlerinin heybetinden neredeyse aklımı kaybedecektim. Mübarek dedem elini yüzüme sürdü. Kalbim rahatladı. “Biri Cebrail biri Mikail’dir, korkma! Gözünü yum kulağını aç! Babana telkin ettiğimi sana da edeyim.” buyurdu. Elimi eline alıp bana tövbe ettirdi, bir şeyler okudu. Bunlar aynen hatırıma nakşolundu. Sonra başını kaldırıp üç defa; “La ilahe illallah.” buyurdu. Ben de tekrar ettim. Bana; “Ey oğul! Sana bunları okudum ki sen dahi benim gibi okuyup benim telkinim gibi telkin edesin. Bu zikri işaret eyledim. Çünkü bu, zikrin en üstünüdür. Çocukları bununla terbiye ederler. Dereceleri katetmek bununla müyesser olur.” buyurdu.

Bundan sonra bana perdeler açıldı. “Aziz oğlum! Senin dostun benim dostumdur. Senin sırrın benim sırrımdır. Seni seven beni sever. Senden tövbe eden benden tövbe etmiştir. Var git, ümmetimi tarikine, yoluna davet et.”

Bunun üzerine ben sordum:
“Ey dedem! Benim tarikime girenlerin diğer tariklerden üstünlüğü var mıdır? Bunu insanlara bildirip açıklayayım ki, böylece tarikime rağbet etsinler.”

Peygamber Efendimiz buyurdu:
“Ey oğlum! Bu yola girene ne vereyim.”

Bunun üzerine ben yirmi üç şeyi istedim ve hepsi kabul edildi.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası