Irak’ta yaşayan evliyanın en büyüklerinden. Heyt, Fırat Nehri’nin yukarı kıyısında, Enbar’ın yakınlarında bir beldedir. Kadisiye’ye 50 km. kadar uzaklıktadır. Abdullah bin Mübarek’in kabri buradadır. Petrol kuyularının bulunduğu bir yerdir. Reziran denilen beldede ikamet ederdi. Daha küçük yaşta Allahü tealanın ihsanlarına kavuşmuş, yedi yaşında iken kalb gözü açılmış idi. Kendisinin çok kerametleri görüldü. Gayb âleminden haberler verirdi. 564 (m. 1168) senesinde, yüzyirmi yaşlarında Reziran’da vefat etti. Kabri bilinmekte ve ziyaret edilmektedir.
Ali bin Heytî, Tacülarifîn Ebü’l-Vefa hazretlerinin talebesidir. Hocasından en çok istifade edenlerdendi. Hocası, onu diğer talebelerinden önde tutar, onun üstünlüğünü bizzat kendisi söyler ve çok överdi.
Ali bin Heytî de pek çok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebeler, zamanın en büyük âlimleri oldular. Ali bin İdris el-Ya’kubî bunlardan biridir. Yüksek hâl sahibi kimseler huzuruna gelir, ona talebe olmakla şereflenir, pek büyük makamlara kavuşurlardı. Bütün âlimler ve tasavvuf büyükleri, onun üstünlüğünde ittifak ettiler.
Ali bin Heytî, Allahü tealanın insanlara izhar edip bildirdiği kullarından biriydi. Allahü teala, insanların gönüllerine onun heybetini (sevgiden doğan korkusunu), kalblerine sevgisini yerleştirdi, insanlara rehber eyledi.
Dinin emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçmakta çok titiz olup, mütevaziydi. Âlimler onun büyüklüğünü kabul ederler, ona hürmet gösterirlerdi. Zamanının kutublarından olup “Kutbiyyet-i uzma” künyesi ile meşhur oldu. Kutubluk, evliyalığın en yüksek derecesidir. [İki çeşit kutub vardır. Birisi; “Kutb-i irşat”dır ki, herkese rüşt ve iman bunun vasıtası ile gelir, İslamiyeti korur, Dini İslam başı boş kalmaz. Din düşmanları, pervasızca dini yıkmaya, değiştirmeye saldıramaz. Diğeri de “Kutb-i medar”dır. Buna “Kutb-i aktab” ve “Kutb-i ebdal” de denir. Kutb-i ebdal, âlemde her zaman bulunur. Dünyada her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için feyiz gelmesine vasıta olur. Kutb-i irşat ise, âlemin irşadı ve hidayeti için feyizlerin gelmesine vasıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi, dertlerin, belaların giderilmesi, hastaların iyi olması, bedenlerin afiyette olması, Kutb-i ebdalin feyizleri ile olur. İman sahibi olmak, hidayete kavuşmak, ibadet yapabilmek, günahlara tövbe etmek ise, Kutb-i irşadın feyizleri ile olur. Her zamanda, her asırda Kutb-i ebdalin bulunması lazımdır. Hiçbir zaman bunsuz olamaz. Çünkü âlem bununla nizam bulmaktadır. Bunlardan biri ölünce, bunun yerine başkası tayin edilir. Fakat Kutb-i irşadın her zaman bulunması lazım değildir, öyle zamanlar olur ki, âlem imandan ve hidayetten büsbütün mahrum kalır. Resulullah Efendimiz o zamanın Kutb-i irşadı idi. O zamanın Kutb-i ebdali de, Hazreti Ömer ve Hazreti Veysel Karanî idi. Kutb-i irşat ile bütün insanlara iman ve hidayet gelmektedir. Kalbi bozuk olanlara gelen feyizler, dalalet, kötülük hâline döner. Şeker hastasına verilen kıymetli gıdaların, onun kanında zehir hâline dönmesine benzer. Yahut safrası bozuk olana tatlının acı gelmesine benzer.]
Ali bin Heytî buyurdu ki: “Gece karanlığında, küçük bir karıncanın bir kaya üzerinde yürüdüğünü dahi Rabbim bana bildirir, ondan bile haberim olurdu. Bildirmemiş olsa, bir hata işledim de onun için bildirmedi diye düşünür, korkudan ödüm patlardı.”
Ali bin Heytî hazretleri, Allahü tealanın izniyle âmâyı gördüren, baras hastalarını iyileştiren, ölüyü dirilten evliyadandı. Bir kimsenin, konuşamayan bir çocuğu vardı. Bu zatı vesile ederek Allahü tealaya yalvardı. Allahü teala bu zatın hürmetine çocuğun dilini açtı.
Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, Ali bin Heytî’yi çok sever, över, hürmet eder ve yüksekliğini anlatırdı. Ali bin Heytî de ona çok hürmet ve saygı gösterirdi. Abdülkadir-i Geylanî hazretlerini ziyarete gitmeden önce gusül abdesti alır, talebelerine de aldırır ve derdi ki: “Kalblerinizi temizleyiniz, dilinizi kötü şeylerden koruyunuz. Çünkü sultanın huzuruna gidiyoruz.” Oraya varınca elbisesine çeki düzen verip, kapıda beklerdi. İçeriden Abdülkadir-i Geylanî hazretleri; “Ey kardeşim, buyurunuz.” deyince huzuruna varır, yanında titreyerek otururdu. Titrediğini görünce; “Niçin titriyorsun, sen Irak’ın asayiş memurusun!” buyurdu. O da; “Ey efendim! Siz sultansınız. Beni korkunuzdan rahata erdirir misiniz? Eğer korkunuzdan bana güven verirseniz ancak emin olurum.” der, Abdülkadir Geylanî hazretleri de; “Ey kardeşim, sana korku yok!” buyururlardı.
Abdülkadir-i Geylanî hazretleri buyururdu ki: “Bütün evliyalar bizim ziyafetimizdeler (sohbetimizle bereketlenir, bu ziyafetten istifade ederler). Biz de Ali bin Heytî’nin ziyafetindeyiz, feyiz ve bereketlerinden istifade ediyoruz.”
Ali bin Heytî’nin yanında iki önemli giyeceği (biri takke, biri de elbise) vardı. Bunlar elden ele dolaşarak kendisine kadar gelmişti. Ebu Bekr bin Hevvara, bir gece rüyasında Hazreti Ebu Bekr Efendimizi gördü. Hazreti Ebu Bekr, kullandığı hırkasını, Ebu Bekr bin Hevvara’ya hediye etti ve giymesini emretti. İbn-i Hevvara, emri yerine getirip, hırkayı giydi. Sabah uyandığında, gece rüyada giydiği hırkayı üzerinde buldu. O hırkayı ölmeden önce Şenbekî’ye emanet etti. O da Tacülarifîn Ebü’l-Vefa’ya, o da Ali bin Heytî’ye emanet etti. Ali bin Heytî de Ali bin İdris’e verdi. Bu zatta hırka kayboldu, nerede olduğu bulunamadı.
Ali bin Heytî anlattı: “Tacülarifîn Seyyid Ebü’l-Vefa hazretleri, kendilerine ‘Rical-i gayb’ ismi verilen evliyadan on kimse ile görüşüp konuştu. Hepimizin makamı birdi. Bir müşkülümüz olsa, Ebü’l-Vefa hazretlerine gider müşkülümüzü hallederdik. Birgün toplanıp geldik. Tacülarifîn Ebü’l-Vefa’yı uyuyor bulduk. Fakat bütün azaları tesbih ediyor, Sübhanallah diyordu. Oturduk, bir müddet onu seyredip tesbihini dinledik. Sanki bütün azaları diyordu ki: ‘Suallerinizi sorunuz, derdinize çare bulunur.’ Biz de, müşkülümüzü sual ettik. Hazreti Seyyid, müşkülümüzü, uyuduğu hâlde halletti. Maksadımız hasıl olunca oradan ayrıldık.”
Ali bin Heytî hazretleri bir tarafa gidiyordu. Yol üzerinde iki topluluk, ellerinde kılıçları ile çarpışıyorlardı. Ortada bir ölü vardı. Her iki grup da birbirlerini, bu kimseyi öldürmekle suçluyorlardı. Bunlar kavgaya devam ederken, Ali bin Heytî hadise yerine gelip, öldürülen şahsın yanına oturdu. Elini ölünün alnına koyup; “Ey Allahü tealanın kulu! Seni kim öldürdü?” diye sordu. Bu söz üzerine, ölü olarak yerde yatan kimse gözlerini açıp, Ali bin Heytî’yi baş ucunda görünce kalktı diz üstü oturdu. Gözlerini kavga yapanların üzerinde gezdirip; “Beni öldüren kimse filancadır.” diyerek ismini ve babasının ismini söyledi, tekrar düşüp öldü.
Ali bin Heytî, Irak’ın Nehrü’l-mülk beldesinin bir köyüne gidip sahibini hiç tanımadığı bir evin kapısını çaldı. Misafir olarak kabul edilmesini rica etti. Ev sahibi de tanımadığı bu yabancı misafiri kabul etti. Misafir olan Ali bin Heytî hazretleri, ev sahibine kapının önünde dolaşmakta olan tavuğu işaret ederek; “Bu tavuğu tutun ve benim yanımda kesin!” buyurdu. Ev sahibi itiraz etmeyip, tavuğu kesti. Bu sefer misafir; “Tavuğun karnını yarınız!” deyince, ev sahibi yine “Peki” deyip karnını yardı. Bir de ne görsün, altın boncuklardan yapılmış bir gerdanlık. Meğer, ev sahibi, kız kardeşine altın boncuklardan bir gerdanlık hediye etmiş, kız kardeşi de gerdanlığı iki gün önce kaybetmiş. Kızın beyi de; “Bu gerdanlığı bul, yoksa seni öldürürüm!” demiş. Gerdanlık bulunmayınca, o gece öldürmek üzere kararını verdiğinden, herkes üzüntü içinde bekliyorlarmış. Gerdanlık bulununca, kadının suçsuz olduğu anlaşıldı. Ali bin Heytî hazretleri, Reziran’dan kalkıp buraya kadar gelmesinin sebebini izah edip; “Kız kardeşinin temizliği, beyinin kötü niyeti ve tavuğun karnındaki altınlar bize bildirildiği için, Rabbimden, bu durumu açıklamak ve sizi helak olmaktan kurtarmak için izin isteyerek geldim.” buyurdu.
Bir kısım âlimler ve büyük bir grup cemaat, Ali bin Heytî hazretlerini ziyarete gittiler. Ali bin Heytî, onlara uzun bir sohbette ve nasihatta bulundu. Herkes çok memnun ve mesrur oldular. Sadece içlerinde, âlim görünüşlü birkaç kimse kalblerinden itirazda bulundular. Ali bin Heytî, kimlerin itiraz ettiğini anladı ve herkes evine dağıldıktan sonra, itiraz eden âlimlerin evlerine teker teker ziyarete gitti. Her birinin yanına geldiğinde, yüzlerine dikkatlice bakarak ayrıldı. Ali bin Heytî’nin âlimlere o bakışı ile onlarda bildikleri ne kadar ilim varsa hepsi gitti. Bütün ilimlerini unuttular. Hatta Kur’an-ı Kerim’i dahi ezberden okuyamaz oldular. Bir ay kadar bu hâl devam ettikten sonra, yaptıkları hatayı anladılar. Toplanıp Ali bin Heytî hazretlerinden özür dilemeye geldiler. Tövbe ve istiğfar edip, elini öptüler, affedilmeleri için yalvardılar. Bunun üzerine Ali bin Heytî özürlerini kabul edip, onları affetti. Bir sofra kurdurup onları davet etti. Yemeye başladılar. Daha birinci lokmada, unuttukları bütün ilimler kendilerine iade edildi.
Ali bin Heytî’nin zamanında, Acem padişahı Bağdat’ta oturan halife ile savaş etmek üzere askerini gönderdi. Halifenin askeri az olduğu için, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinden yardım talebinde bulundu. O sırada Abdülkadir-i Geylanî hazretleri, Ali bin Heytî hazretleri ile beraber sohbet ediyorlardı. Abdülkadir-i Geylanî, Ali bin Heytî’ye bakarak; “Gidiniz, Acem askerlerinin Bağdat’a girmelerine mani olunuz!” buyurdu. Ali bin Heytî de; “Peki, baş üstüne efendim.” diyerek izin alıp evine gitti. Hizmetçisine; “Acem askerlerinin geldiği tarafa git. Acem ordusunun kumandanlarından üç kimseyi, falanca bölgede ağaçların altına oturmuş bulacaksın. Onlar, gölge yapsın diye büyük bir bezi ağaçtan ağaca çadır gibi bağlamışlardır, işte onlara; ‘Ali bin Heytî, buradan derhal gitmenizi istiyor.’ de! Şayet; ‘Biz emirsiz gitmeyiz.’ derlerse; ‘İşte ben, o emir üzerine geliyorum, dersin!’” buyurdu. Hizmetçi; “Peki efendim.” diyerek hemen yola çıktı. Ali bin Heytî hazretlerinin tarif ettiği şekilde onları gördü. Yanlarına varıp; “Ali bin Heytî’nin emri var. Derhal toparlanıp gitmenizi istiyor.” dedi. Hiç itiraz etmeden kalktılar. Çadırlarını, eşyalarını toparladılar. Askerlerine emir verip geri döndüler.
Ebu Hasan Cevsekî anlattı: “Bir yere gidiyordum. Yolda bir hurma ağacının altında Ali bin Heytî’yi oturuyor gördüm. Yanında ve etrafta kimse yoktu ve beni görmemişti. Hurma mevsimi olmadığı hâlde, ağacın dalları yeşildi ve üzerinde hurmalar görünüyordu. Bir ara bir hurma dalı kendiliğinden uzandı, Ali bin Heytî hazretlerinin elinin hizasına geldi. O da hurmayı koparıp yedi. Ben merakla bekliyordum. Bir müddet sonra ağacın altından kalkıp gitti. Hemen ağacın yanına vardım, yerde taze bir hurma kalmıştı. Onu aldım ve yedim. Hayatımda öyle tatlı bir hurma yememiştim ve misk gibi kokuyordu.”
Ebu Muhammed Mes’ud anlattı: Ali bin Heytî’nin Reyhane isminde saliha bir hizmetçisi vardı. Lakabı da Sitü’l-Beha idi. Reyhane birgün hastalandı. Hastalığı ağırlaştı. Sekeratü’l-mevtinden önce, canının taze hurma istediğini bildirdi. O zaman Reziran beldesinde taze hurma mevsimi değildi. Ali bin Heytî hazretlerinin, Ketfan taraflarında Abdüsselam isminde salih bir arkadaşı vardı. Orada, o mevsimde taze hurma bulunurdu. Ali bin Heytî, Ketfan beldesi tarafına dönüp; “Ya Abdüsselam! Kendi taze hurmalarından bir miktar acele buraya getir.” diye seslendi. Allahü tealanın izniyle bu sesi, kilometrelerce uzakta olan Abdüsselam işitti. Hemen taze hurma toplayıp, yine Allahü tealanın yardımı ile bir anda Reziran’a, Ali bin Heytî’nin yanına geldi. Taze hurmaları Reyhane’ye verdi. Hurmaları yiyen Reyhane’ye Abdüsselam dedi ki: “Ya Reyhane! Şu sekeratınız anında, niçin dünyaya meyledip hurma istediniz? Sabır etseydiniz, pek çok sevaplara kavuşurdunuz.” Reyhane de: “Ben Ali bin Heytî hazretlerinin yıllarca hizmetiyle şereflendim. Son anda böyle ufak bir istekte bulunmamı çok mu görüyorsun? Öyle görüyorum ki, dünyaya asıl sen meyledecek ve Hıristiyan olacaksın.” dedi. Biraz sonra vefat etti. Sonra Abdüsselam Bağdat’a gitti. Yolda birkaç tane Hıristiyan kadını görüp onlardan birine gönlü meyletti. O kadına evlenme teklifinde bulundu. O kadın da, Hıristiyan olursan kabul ederim dedi. Abdüsselam nefsine mağlup olup Hıristiyan oldu ve onların memleketinde bir müddet kaldı. Bir çocukları oldu. Bir zaman sonra Abdüsselam hastalandı. Bir kimse, Abdüsselam’ın durumunu Ali bin Heytî’ye bildirdi. Ali bin Heytî; “Reyhane’nin gazap ettiği bir kimseye, ben de gazap ederim. Lakin Abdüsselam’ın Hıristiyanlarla haşr olmasına dayanamam.” dedi. Talebelerinden Ömer Bezzaz’a; “Şu su testisini al! Abdüsselam’ın yanına gidip üzerine, bu suyu boşalt!” buyurdu. Ömer Bezzaz da; “Peki efendim.” deyip, tarif edilen Hıristiyan beldesine geldi, Abdüsselam’ı buldu ve üzerine o suyu döktü. Su üzerine değer değmez, Abdüsselam, hasta yatağından ayağa fırladı ve Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu. Bu hadiseyi gören hanımı, çocuğu ve evde bulunan diğer akrabaları hayret ettiler. Onlar da Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldular. Abdüsselam, Ali bin Heytî hazretlerinin bereketi ile imana, eski sıhhatine ve ilmine tekrar kavuştu.
Ali bin Heytî’nin siması çok güzel, yakışıklı idi. Çok zarif ve kibar olup pek mütevaziydi. Güzel ahlâk sahibiydi. Herkese iyilik ederdi. Çok zeki ve akıllı olup, isar sahibiydi. Yani kendisine lazım olanı, ihtiyacı olanlara verirdi. Diğer Müslümanların rahatını, kendi rahatına tercih ederdi. Onun talebeleri de, onun yolunda yürüdüler, izinden ayrılmadılar.
Ali bin Heytî hazretlerinin, ince bilgiler üzerinde pek kıymetli sözleri vardır. Buyurdu ki: “Şeriat, teklif yolu ile gelmiştir. Hakikat ise, tarifle yani irfan yolu ile elde edilir. (İslamiyet iki kısma ayrılır: Birincisi; teklif, yani emir ve yasakları bildiren kısmıdır ki, buna şeriat denir. İkincisi de; bu emirleri zevk alarak yapmak, yasaklardan nefret ederek kaçmak hâlidir ki, buna hakikat, yani tasavvuf denir. Dinin emirlerini yapmak ve hakikatin hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi, yani temizlenmesi ve kalbin tasfiyesi, yani parlatılması içindir. Nefis temizlenmedikçe ve kalb selamet bulmadıkça, hakikî iman hasıl olmaz. Felaketlerden, azaplardan kurtulmak için hakikî imana kavuşmak lazımdır. İmanın tadını alan, İslamiyetten ayrılmak istemez. Müslümanların birinci vazifesi: İtikadı düzeltmek, Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak inanmaktır. Çünkü Cehennem’den kurtulacağı bildirilmiş olan bir fırka bunlardır. İkinci olarak lazım olan şey; fıkıh ilmini öğrenmek ve her şeyi bu ilme uygun yapmaktır. İki kanat gibi olan bu itikat ve amel elde edildikten sonra, mukaddes âleme uçmalıdır.)”