ALİ BİN MUSTAFA ÖMERÎ

Ali bin Mustafa Ömerî İslam alimi
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Ali bin Mustafa Omeri’dir. Hazreti Omer bin Hattab’ın soyundandır. 1194 (M. 1780)’de Şam’da doğdu. Babası Mustafa Omeri, zamanının önde gelen evliyasından idi. Ali Omeri 1322 (H. 1904) senesi Trablusşam’da vefat etti. Vefatını önceden haber verdi ve defnedileceği yeri gösterdi. Burası evinin yanında bir yer idi. Sonradan kabri üzerine büyük bir kubbe yapıldı. Türbesi, ziyaret mahallidir.

Ali Omeri, evliya bir zat olan babasının himaye ve terbiyesinde yetişti. Kendisinde küçük yaşlarda evliyalık halleri görülmeye başlandı. Henüz yirmi yaşlarında babasının emri üzerine Şam’ın sahil şehirlerinden Lazkiye’ye gitti.

Kendisi anlatır: “Lazkiye şehrine vardım. Cami-i Uveyni’ye giderek, orada ibadetle günlerimi geçirmeye başladım. Yedi sene insanlardan uzak, gönlümü Rabbime vermiş bir halde nefsimin terbiyesiyle meşgul oldum. Beni manevi haller kaplamaya başladı. Sonra dağlara ve çöllere düşüp senelerce ilahi aşk ile kendimden geçmiş olarak dolaştım. Aklım başıma, şuurum yerine gelince, Lazkiye’ye döndüm. Ev bark edinip evlendim. Sonra Trablusşam’a yerleştim. Orada yaşamaya, insanları manevi yönden terbiye ederek, dünya ve ahiret saadetine kavuşmalarına çalıştım.”

Ali bin Omeri hazretleri, gösterdiği güzel haller ve kerametler ile çok meşhur oldu. Herkesin sevgi, saygı ve itimadını kazandı. Camiu Keramat kitabını yazan Yusuf Nebhani hazretleri onun hakkında; “Bu zamanda harikulade halleri bu kadar çok ve sayılamayacak derecede olan başka birini bilmiyorum.” demektedir.

Bir zaman Lazkiye şehrine Ahmed Paşa mutasarrıf olarak tayin oldu. Ahmed Paşa ile Ali Omeri hazretlerinin İstanbul’dan bir tanışmışlıkları vardı. Ali Omeri hazretleri onu ziyaret için geldi. Onun geldiğini işiten mutasarrıf, adamlarından birisine işaret edip, Ali Omeri hazretlerini evine götürmesini ve misafir etmesini söyledi. O öyle yaptı.

Bir müddet sonra Ali Omeri hazretleri aslen Trablusşamlı birinin evine gitmişti. Ev sahibi olan Muhammed Efendi, Ali Omeri hazretleriyle görüşmesi esnasında mutasarrıfın kendi eliyle bir hediye gönderdiğini söyleyip hediyeyi gösterdi. Bu hediye kıymeti az bir şey olup, Ali Omeri hazretlerine itibar etmediğini gösteriyordu. Evine kabul etmediği gibi üstelik değersiz bir şey de göndermişti. Ali Omeri hazretlerinin buna çok canı sıkıldı. Yüzünün rengi değişti. Kalbi mahzun bir halde; “Bana böyle mi yapılacaktı?” dedi. Bunu üç defa tekrarladı. Sonra da; “Ahmed Paşa azl oldu.” buyurdu. O sırada azline hiçbir sebep yoktu. Ali Omeri hazretleri Trablusşam’a döndü. Çok geçmemişti ki Ahmed Paşa’nın azl haberi geldi. Lazkiye vilayetine yeni mutasarrıf tayin edilmişti.

Ali Omeri hazretleri bir gün sevdikleriyle birlikte bir bahçede sohbet ediyordu. Orada su dolu bir havuz vardı. Bu sırada elbiseleriyle birlikte su dolu derin havuza kendini atıverdi. Suda kayboldu. Herkes dehşete kapıldı. Kimsenin yapacak bir şeyi yoktu. Çaresiz çıkmasını beklediler. Fakat bir türlü çıkmadı. Vakit hayli uzadı. Herkes başına bir şey geleceğinden korkmuştu. Kendisine seslenildi. Bu sırada bahçenin diğer bir tarafından seslendiği işitildi. O tarafa gidildiğinde Ali Omeri hazretlerinin kendilerine baktığı ve tebessüm ettiği görüldü. Herkes bu hale şaştı. Orada bulunanların ona karşı sevgileri daha da fazlalaşmıştı.

Ebu Ahmed Bayrakdar anlatır: “Zaman zaman Ali Omeri hazretleri ve bir kısım sevdiklerimizle temiz hava almak için bahçelere çıkardık. Bir gün yine bir bahçeye gelmiştik. Burası ile geldiğimiz şehir arası hayli uzak idi. Bizimle beraber olacağını söyleyen bir kardeşimiz henüz gelmemişti. Bunun üzerine hocamıza, ‘İçimizden biri gider onu çağırır. Zira kıymetli biridir.’ dedik. O zaman Ali Omeri hazretleri; ‘Kimse gitmesin. Ben ona buradan seslenir, çabuk gelmesini söylerim.’ dedi. Bu söze hepimiz hayret ettik. Zira arada oldukça uzun bir mesafe vardı. Sesin oraya ulaşması ise mümkün değildi. Ali Omeri hazretleri; ‘Ey falan kişi, çabuk hazır ol seni beklemekteyiz!’ buyurdu. Sonra da; ‘İşte ben ona sizin için seslendim. O da biraz sonra hazır olur.’ dedi. Az sonra beklediğimiz arkadaşımız geldi ve Ali Omeri hazretlerine; ‘Niçin bana seslendiniz? Halbuki beni beklemiyordunuz. Ben evimin kapısında iken işittim. Derhal elbiselerimi giyip dışarı çıktım. Lakin sizi bulamadım. Yola koyuldum. Yine size kavuşamadım.’ dedi. Biz onun sözlerine güldük ve; ‘Ali Omeri hazretleri sana buradan seslendi kardeşim.’ dedik. O da; ‘Yemin ederim ki, sesini kapının önünde işittim.’ dedi. Hakikaten Şeyh Ali Omeri hazretlerinin bu kerameti, ceddi Hazreti Omer’in kerametine benzemişti. Zira Hazreti Omer’in, İran’a gönderdiği ve orduya kumandan tayin ettiği Sariye’nin ordusu mağlup olmak üzere idi. Bu sırada Hazreti Omer, Medine’de Cuma hutbesi okuyordu. Hutbe arasında; ‘Dağa yaslan ey Sariye!’ diye üç kere seslendi. Hazreti Sariye bu sesi o kadar uzak mesafeden işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip zafere ulaştı. Hazreti Omer’in bu hadiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerameti idi.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası