HAZRETİ ALİ

ALİ BİN EBU TALİB, EBU TURAB Peygamber Efendimizin (s.a.v.) amcası Ebu Talib'in oğlu, damadı ve dördüncü halife
A- A+

Resulullah Efendimizin amcası Ebu Talib’in oğlu. Hulefa-i raşidinin ve Cennet’le müjdelenen on kişinin dördüncüsü. Resulullah’ın damadı. Ehl-i beytin, Ehl-i âbânın birincisidir. Künyesi, Ebü’l-Hasan ve Ebu Turab’dır. Hiç puta tapmadan Müslüman olduğu veya kendi avret yerine bakmadığı için, Kerremallahu vecheh (Allah yüzünü şereflendirsin); kahraman ve çok cesur olmasından ve dönüp dönüp düşmana saldırmasından dolayı Kerrar (çok tekrar eden); Allahü tealanın aslanı manasına Esedüllahi’l-Galib ve Haydar (arslan) lakapları verilmiştir. Ayrıca Allahü tealanın takdirine rıza gösterdiği için Mürteza denildi. Çeşitli hadis-i şeriflerde methedildi. Ehl-i Sünnet’in göz bebeği, evliyanın reisidir. Hicretten 23 yıl önce (m. 599) senesinde Mekke’de doğdu. Annesi, Abdülmuttalib’in vefatından sonra ana ve babadan da yetim olan Peygamber Efendimizi şefkat ve muhabbetle yanında tutup, öz evladı gibi bakmakla şereflenen Fatıma binti Esed bin Haşim’dir.

Hazreti Ali, Ebu Talib’in dördüncü oğluydu. Ebu Talib’in geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke’de kıtlık hüküm sürdüğünden, Peygamber Efendimiz, amcası Abbas’a; “Onun geçim yükünü hafifletelim. Her birimiz bir oğlunu alalım.” teklifinde bulundu. Böyle bir teklif, Ebu Talib tarafından da kabul edilince, Hazreti Ali beş yaşından itibaren Resulullah Efendimizin yanında yaşadı. Resulullah’ın talim ve terbiyesinde yetişerek, o yüce irfan hazinesinin feyzinden kana kana içti. (Abisi Ca’fer de Hazreti Abbas’ın yanında büyüdü.)

Çocuklar arasında ilk defa Muhammed Aleyhisselam’ın peygamberliğini tasdik eden, Hazreti Ali’dir. On yaşında iken bi’setin (Resulullah Efendimize peygamber olduğu bildirilmesinin) ikinci günü imana geldi. Hazreti Ali, bir gün Resulullah ile Hazreti Hatice’nin beraber namaz kıldıklarını gördü. Namazdan sonra; “Bu nedir?” diye sordu. Resulullah Efendimiz de ona şirkin manasını, onun ne kadar kötü, ne kadar alçaltıcı bir şey olduğunu, daha sonra tevhidin manasını anlatarak peygamberliğini açıkladı ve; “Bu, Allahü tealanın dinidir. Seni bu dine davet ederim. Allahü teala birdir. Ortağı yoktur. Lat ve Uzza isimli putlardan uzak durmanı emrederim.” buyurdu. Hazreti Ali; “Önce babama danışayım.” dedi. Resulullah Efendimiz ona; “İslam’a gelmezsen bunu kimseye söyleme.” buyurdu. Hazreti Ali ertesi sabah gelip; “Ya Resulallah! Bana İslam’ı öğret.” diyerek, Müslüman oldu. Hazreti Ali, Müslüman olanların üçüncüsüdür.

Hazreti Ali, İslamiyeti kabul ettikten sonraki Mekke devrini teşkil eden on üç seneyi Peygamber Efendimizle birlikte geçirdi. Resulullah’ın yanından hiçbir suretle ayrılmayıp, daima mübarek huzur ve hizmetlerinde bulundu. O’nu can kulağıyla dinledi. Resulullah’ın ibadetlerine iştirak etti. Peygamber Efendimizin yüksek nazarlarına ve muhabbetlerine kavuştu. Kendisinde harikulade haller tecelli edip, Resulullah’ın ilmen ve ahlaken varisi oldu.

Peygamber Efendimiz bi’setin dördüncü senesinde, yakın akrabalarını hak dine davet için Safa Tepesi’nde topladığında, peygamber olduğunu bildirip iman etmelerini söyleyince, alay edip hakarette bulundular. Ondan sonra ikinci bir toplantının tertibini Hazreti Ali’ye bıraktı. Hazreti Ali bir ziyafet hazırlayıp, Haşimoğullarını davet etti. Davetliler kırktan fazla idi. Yemekten sonra Peygamber Efendimiz onları tekrar güler yüz ve tatlı dil ile imana davet edip, peygamber olduğunu bildirdi ve; “İçinizde hanginiz benim kardeşim olmak üzere biat edecek.” buyurdu. Gelenlerden hiç ses çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanların en genci Hazreti Ali ayağa kalktı. Fakat Resulullah Efendimiz onu oturttu. Tekrar kalktı yine oturttu. Üçüncüden sonra Hazreti Ali’ye mübarek elini uzattılar. Davetliler, şaşkınlık içinde dağıldılar.

Peygamber Efendimiz Mekke’de, on üç sene çeşitli eziyet ve sıkıntılara katlanarak imanını bildirmekle meşgul oldu. İlk Müslümanlar, müşriklerin bin bir türlü eziyetlerine uğradılar. Peygamber Efendimiz onları bu işkenceden kurtarmak için, Habeşistan’a ve Medine’ye hicret etmelerine izin verdi. Müslümanlar kafile halinde gizlice Mekke’den ayrıldılar. Daha sonra müşrikler, Darünnedve’de toplanarak, Resulullah Efendimizi öldürme kararı aldılar. Onlar bu hazırlık içindeyken, Allahü teala Resulüne de hicret emri verdi.

Peygamber Efendimiz Hak teala’dan hicret emri aldığı zaman, Hazreti Ali’nin de Resulullah’ın yatağında yatacağı, Allahü teala tarafından emredilmişti. Resulullah Efendimiz Hazreti Ali’yi çağırarak, kendi yatağında yatmasını ve bıraktığı emanetleri sahiplerine vermesini söyledi. Hazreti Ali, bu emri tam bir teslimiyetle kabul etti. Hicret gecesi kafirler, Resulullah Efendimizin saadet hanelerinin etrafını sardılar. Hak teala, şeytan dahil hepsine bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken, Resulullah aralarından geçerek Hazreti Ebu Bekr’in evine geldi ve oradan da Medine’ye hicret ettiler. Kafirler, Peygamber Efendimizin evine hücum ettiklerinde, Resulullah’ın yatağında Hazreti Ali’yi gördüler. Büyük bir şaşkınlıkla Ali’yi bırakarak Resulullah’ın takibine koyuldular.

Hazreti Ali, Mekke vadilerinden Ebtah’da dikilerek; “Resulullah’da kimin hakkı var ise, gelsin benden alsın!” diye nida ettirdi. Herkes gelip nişanını söyleyerek emanetini aldı. Bütün emanetleri sahiplerine teslim etti. Sonra Resulullah Efendimizin emrettiği gibi Medine’ye doğru yola çıktı. Nihayet, Resulullah’a, şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba’da yetişti. Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, Peygamberimizin huzuruna gidemeyecek bir halde idi. Resul-i Ekrem Efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etti. Hazreti Ali’yi görünce, haline acıdı ve sevgili, fedakar amcazadesini kucaklayıp, mübarek eliyle, o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış narin, nazik ayakları okşayarak, kendisine afiyeti için dua buyurdu. Hatta Hazreti Ali’nin bu fedakarlığı üzerine; “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızası için nefsini feda eder.” (Bakara suresi: 207) mealindeki ayet-i celilenin nazil olduğu rivayet edilir.

Hazreti Ali’nin Medine-i Münevvere’de de hizmeti çok oldu. Mescid-i Nebevi’nin inşaatında çok çalıştı. Bizzat sırtında taş ve toprak taşıdı. Tebük Gazası hariç, Resulullah’ın bütün gazalarında bulundu. Peygamber Efendimiz Bedr Gazası’na hareket ederken, siyah renkli olan iki sancağından birini Hazreti Ali’ye verdi. Bedr havalisine yaklaşıldığında, Resulullah onu, düşmanın ahvalini ve harekatını keşif için gönderdi. Hazreti Ali’nin vaktinde hareket etmesi neticesinde, Eshab-ı Kiram harp meydanının mühim yerlerini ele geçirdiler.

Hazreti Ali, Bedr Savaşı’nda birçok azılı müşriki ve bu arada Velid bin Ukbe’yi bir kılıç darbesiyle öldürdü. Akşama doğru, iki taraf birbirlerine karıştı. Kum tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüş müşriklerden birisi, Sa’d bin Hayseme’yi şehid etti. Hazreti Ali, ona yaklaştı. Müşrik atından indi ve Hazreti Ali ile vuruşmaya başladı. Hazreti Ali, müşrikin darbesini kalkanı ile karşıladı ve müşrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle sırası Hazreti Ali’ye gelince, kılıcını müşrikin göğsüne çaldı ve zırhını enlemesine biçti. Müşrik titredi ve sarsıldı. Hazreti Ali o esnada arkasında bir kılıcın parladığını görünce, başını eğdi. Arkada kılıcı parlayan; “Al bu da Abdülmuttalib’in oğlundan!” derken, müşrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hazreti Ali dönüp arkasına baktığında, amcası Hazreti Hamza bütün heybet ve ihtişamıyla ayakta duruyordu.

Yine bu savaşta Nevfel bin Huveylid ile karşılaştı. Nevfel hakkında Peygamber Efendimiz; “Ya Rabbi! Nevfel bin Huveylid’e karşı bana yardımcı ol! Onun hakkından gel!” diye dua etmişti. Hazreti Ali, kılıcıyla bir hamlede onu öldürdü. Sonra Peygamber Efendimize Nevfel’i öldürdüğünü haber verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Allahü ekber.” diye tekbir getirdi ve; “Allahü teala onun hakkında duamı kabul etti.” buyurdu. Hazreti Ali, Bedr’de ayrıca As bin Sa’id’i de katlederek, İslamiyete büyük hizmet etti. Bu savaşa katıldığında yirmi beş yaşında idi. Bedr ganimetlerinden Hazreti Ali’ye; bir kalkan, bir kılıç, bir de deve isabet etti.

Hazreti Ali aynı sene içinde Peygamber Efendimizin mübarek kerimesi Hazreti Fatıma ile evlendi. Böylece Resulullah Efendimizin damadı olma şerefine kavuştu. Nikahlarını Resulullah Efendimiz kıyarak dua da bulundular.

Hazreti Ali, Bedr Gazası’nda olduğu gibi Uhud’da da büyük kahramanlıklar gösterdi. Müşriklerin alemdarı olan Ebu Sa’d bin Ebu Talha’yı yıktı. Resulullah’ın etrafında, O’nu canla başla müdafaa ederken, Hazreti Fatıma da onun yaralarını sarmıştı. Zira Uhud’da on altı kılıç darbesi almıştı.

Uhud harbinde Eshab-ı Kiramdan birçok kişi şehit düşmüştü. Bu şerefe nail olamadığından dolayı me’yus (üzüntülü) görünen Hazreti Ali’ye hitaben Resul-i Ekrem Efendimiz; “Ya Ali, şehadet senin arkandadır. Bunlar kan ile boyandığı zaman nasıl sabır edecektin?” buyurarak mübarek elleriyle onun başını, sakalını okşamıştı. Hazreti Ali de “Ya Resulallah, şu buyurduğun hal benim hakkımda tahakkuk edince o, sabredilecek şeylerden değil, müjde ve keramet sayılacak şeylerden olmuş olur.” diye cevap vermiştir.

Uhud Gazası’ndan sonra Hazreti Ali, Resulullah’ın Beni Nadir Yahudileri üzerine gönderdiği orduya katıldı ve Yahudilere yaptıkları hıyanetin hesabını sordu.

Hazreti Ali, Hendek (Ahzab) muharebesinde de büyük kahramanlık gösterdi. Kazılan hendeği geçmek isteyen müşriklerin bu hareketlerini önledi. Müşriklerin en azılıları ile savaştı. Muharebenin iyice şiddetlendiği yirmi ikinci gün, müşriklerin en azılılarından olan Amr bin Abdud, meydana çıkıp er diledi. Müslümanlardan kimse, Amr’ın davetini kabul etmedi. Bir daha meydan okudu, yine ses çıkmadı. Yedi kere böyle oldu. Yedincide Resulullah Efendimiz, Hazreti Ali’yi çağırdı, huzuruna oturttu; “Ya Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdud’un önüne yiğitçe, cesaretle var. Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme. Ben, Hak teala’dan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların bunun şerrinden kurtulmaları için dua ediyorum.” buyurdu.

Hazreti Ali atına bindi ve kılıcını kuşandı. Avını gözetleyerek giden bir aslan gibi, Amr’ın önüne vardı. “Ya Amr! Senin Kâbe’nin karşısında yemin ettiğini ve Kureyş’ten bir kişi senden iki şey isteyince, birini yaptığını duydum, bu doğru mudur?” buyurdu. Amr; “Evet öyle söz verdim.” dedi. Hazreti Ali; “Biliyorsun ben Kureyş’tenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et. Birinci isteğim; Allah’ın birliğini ve Muhammed Aleyhisselam’ın, O’nun Resulü olduğunu ikrar ve tasdik etmendir.” buyurdu. Amr; “Bunu kabul etmiyorum, başka ne istiyorsun?” dedi. Hazreti Ali; “İkinci isteğim; bu iki kuvveti hallerine bırakıp, Mekke-i Mükerreme’ye gitmendir.” buyurdu. Amr; “Bunu kabul ettim, yalnız Ebu Bekr, Ömer ve Osman’ın başlarını keserim.” dedi. Hazreti Ali; “Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?” buyurdu. Amr; “Ya Ali! Sen henüz gençsin, dünyanın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.” dedi. Hazreti Ali; “Ben, Allahü tealanın yardımı ve Resulü’nün duası ile senin başını kesmek isterim.” buyurunca, Amr, bu söz üzerine atından inip ona doğru yürüdü. Hazreti Ali de atından indi. Birbirlerine hamle yaptılar. Hazreti Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti diye geri dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hazreti Ali’ye fırlattı. Allahü tealanın aslanı hemen geri dönüp, Amr’ın başını da kesti. O anda, İslam ordusunun tek bir sesleri yeri göğü inletiyordu. Hazreti Ali, daha sonra da hendeğe inen Nevfel bin Abdullah’ı yakalayıp öldürdü ve Kureyş ordusunun moralinin bozulmasına sebep oldu.

Olan seferde, Resulullah Efendimizin sancağını taşıyıp, Beni Kureyza kalesine dikti ve ikindi namazını orada eda etti.

Hicretin altıncı senesinde Hayber Yahudilerine yardıma hazırlanan Beni Sa’d kabilesinin üzerine giderek, onları dağıtıp hezimete uğrattı. Hazreti Ali, Hudeybiye musalahasında, sulh şartlarının yazılmasında vazife aldı.

Hazreti Ali, Hayber Gazası’nda bulunup büyük kahramanlıklar gösterdi. Peygamber Efendimiz bu gazada; “Yarın sancağı, Allah ve Resulü’nü çok seven birine vereceğim. Allahü teala fethi onunla nasip edecektir.” buyurdu ve ertesi gün sancağı Ali bin Ebi Talib’e verdi. Hazreti Ali, Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullandı. Bu savaşta Hazreti Ali’nin gözleri ağrıyordu. Resulullah onu çağırarak, gözlerine okuyup, şifa bulması için Allahü tealaya dua edince, gözlerinde bir ağrı ve sızı kalmadı. Bu savaşta, Yahudilerin meşhur pehlivanı Merhab; “Hayber halkı iyi bilir ki, ben, gelip geçmiş bütün harplerde tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı ile tanınmış Merhab’ım! Ben, kükreyen aslanları bile mızrak veya kılıcımla delik deşik ederim!” diyerek Müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine Hazreti Ali; “Ben oyum ki; anam bana Haydar yani (Arslan) adını takmıştır! Ben, ormanların heybetli görünümlü aslanı gibiyimdir! Seni bir hamlede yere serecek yiğit bir kişiyimdir!” diye şiir söyleyerek Merhab’ın karşısına dikildi. Bu şiir, Merhab’a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir aslanın parçaladığını görmüştü. Hazreti Ali, Merhab’la karşı karşıya geldiğinde, Merhab’ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini keserek başını ikiye ayırdı. Merhab’ın başına inen kılıcın çıkardığı ses, o kadar fazla idi ki, Hayber karargahında bulunan Ümmü Seleme; “Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim.” demiştir. Hazreti Ali, o gün Yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürdü.

Hazreti Ali, Mekke’nin fethinde de bulundu. Peygamberimizin emri ile Kâbe’yi putlardan temizledi. Ayrıca Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin putlarını da Hazreti Ali temizlemişti.

Hazreti Ali, Huneyn Gazası’nda da büyük kahramanlıklar göstererek, dağılmaya yüz tutan ordunun yeniden toparlanmasına sebep oldu. Tebük Gazası’nda bulunmayıp, Resulullah Efendimiz tarafından Ehl-i beytin muhafazası için Medine’de bırakıldı. Gazadan geri kaldığı için üzüldüğünü gören Resulullah Efendimiz; “Harun, Musa’ya (aleyhimesselam) nasıl yakın ise, sen de bana öylesin.” buyurarak gönlünü hoşnut edip, iltifatta bulundu.

Resulullah Efendimiz, Hazreti Ebu Bekr’i emir olarak hacıların başında Mekke’ye gönderdiklerinde, hemen arkalarından “Berae” suresi nazil oldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, bu ayetleri tebliğ için Hazreti Ali’yi me’mur etti. Hazreti Ali, Mina’da Hazreti Ebu Bekr’e yetişerek, bundan böyle hiçbir müşrikin Kâbe’ye gelemeyeceğini ilan etti.

Daha sonra Hazreti Ali, Resulullah Efendimiz tarafından ordu kumandanı olarak önce Fedek’e sonra Yemen’e gönderildi. Kısa zamanda oradaki kabilelerin Müslüman olmasına, hidayet nurlarına kavuşmalarına vesile oldu.

Resulullah Efendimiz veda haccından döndükten sonra, hastalanıp vefat edince, Hazreti Ali yıkayıp kefenledi. Bu son mübarek vazife de ona nasip oldu. Definden sonra halife seçilen Ebu Bekr’e biat edip, ona devlet işlerinde yardımcı oldu ve kadılık (hakimlik) vazifelerinde bulundu. Hazreti Ömer’in halifeliğine de biat edip, halifenin müşaviri oldu ve hakimliğini yaptı. Hatta Hazreti Ömer buyurdu ki: “Şayet Ali olmasaydı, Ömer helak olurdu.”

Hazreti Osman’ın da halifeliğine biat edip, hilafet işlerinde onun vezirliğini yaptı. Hazreti Osman’ın şehit olmasından evvel, oğullarıyla birlikte onu korumak için gerekli tedbirleri aldı. Hazreti Osman’ın şehadetini duyunca da, oğullarına ve yanındakilere; “Siz yaşar iken onun şehit düşmesine nasıl imkan bıraktınız?” diyerek, üzüntüsünü ve ona olan muhabbetini dile getirdi.

Hazreti Ali, mani olmaya çalıştığı halde bir türlü önüne geçemediği elim şehadet vak’ası üzerine, Hicri 35 yılının (m. 656) Zilhicce ayında, Medine-i Münevvere’de, halife seçildi. Hazreti Osman zamanında, fitne Yahudiler tarafından başlatılmış ve halifenin şehit edilmesine kadar varmıştı. Bu durum, Hazreti Ali’nin hilafeti zamanında da devam etti. Hazreti Osman’ı şehit edenlerin cezalandırılması hususunda, Eshab-ı Kiram arasında üç ayrı içtihat oldu. Sahabilerden bir kısmı, tarafsız kalmayı; Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr, Hazreti Aişe ve Şam’da bulunan Hazreti Muaviye, suçluların hemen cezalandırılmasını; Hazreti Ali ise, bu hususta acele etmemeyi, adaletin tatbikinde dikkat ve tedbiri elden bırakmamayı, bir başka fitneye sebep olmamayı, suçluları ortalığın durulmasından sonra cezalandırmayı içtihat etmişlerdi.

Aişe-i Sıddika, Zübeyr bin Avvam, Talha bin Ubeydullah ve içtihadı bunlara uyanlar ile Aliyyü’l-Mürteza’nın ordusu, 36 yılında Basra’da karşı karşıya geldiler. İki taraf da birbirlerine elçi göndererek anlaşma kararı aldılar. Anlaşma yapılmasını istemeyen Yahudi dönmesi İbn-i Sebe ve taraftarları, gece her iki tarafa da baskın yaptılar. Karşı tarafın baskınına uğradığını zanneden taraflar, muharebeye tutuştu. Cemel Vak’ası denilen bu hadise de, iki taraftan on bin kişi şehit düştü. Bu hadise de, Aişe-i Sıddika esir alınınca, Hazreti Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebu Bekr ile Medine’ye gönderdi.

Cemel vak’asından bir sene sonra Sıffin denilen yerde, Hazreti Muaviye’nin ordusu ile yüz günde doksan meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmi beş bin, karşı taraftan kırk beş bin kişi şehit oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifini kabul edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara Harici denildi. Hazreti Ali daha sonra bunların üzerine yürüdü ve perişan etti.

Eshab-ı Kiram arasındaki muharebeler, mesela Cemel (Deve) ve Sıffin vak’ası, iyi niyetlerle, güzel sebeplerle yapılmış olup, nefsin arzularına göre inat ve düşmanlık ile değildi. Çünkü, onların hepsi büyük müçtehit idi. Kalpleri Peygamber Efendimizin sohbetinde ve mübarek nazarları karşısında temizlenmiş, hırs, kin ve düşmanlık gibi şeyler kalmamıştı. Bunların sulhları da, ayrılık ve muharebeleri de, Hak için idi. Her biri, kendi içtihadına göre hareket etmiştir. İçtihatlarına uymayanlara inat ve düşmanlık etmeyerek, onlardan ayrılmıştır. İçtihadı doğru olanlara iki veya on sevap, isabet etmeyenlere de bir sevap vardır. O halde, doğruyu bulmaya çalışıp da bulamayıp yanılanlarına da doğru olanlar gibi, dil uzatmamak lazımdır. Çünkü, bunlar da sevap kazanmıştır. Bu muharebelerde Hazreti Ali; “Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar kafir, fasık değildir. Çünkü, içtihatlarına göre hareket ediyorlar.” buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz de; “Eshabıma dil uzatmaktan sakınınız!” buyurdu. Görülüyor ki, Resulullah Efendimizin Eshab-ı Kiramının hepsini büyük bilmek ve hepsini hürmetle, iyilikle anmak lazımdır. Bu büyüklerin hiçbirini fena bilmemeli, kötü sanmamalıdır. Onların birbirleri ile olan muharebelerini başkalarının sulhlarından daha iyi bilmelidir. Kurtuluş yolu budur. Çünkü, Eshab-ı Kiramı sevmek, Peygamber Efendimizi sevmek; onlara düşmanlık, O’na düşmanlık olur.

Büyük âlim, Ebu Bekr-i Şibli buyurdu ki: “Eshab-ı Kirama hürmet etmeyen bir kimse Muhammed Aleyhisselam’a iman etmiş olmaz.” Eshab-ı Kiram birbirlerini çok severlerdi. Fetih suresinin son ayetinde bu husus açık olarak bildirilmiştir.

Hazreti Ali, hicretin kırkıncı yılının (m. 661) Ramazan-ı şerif ayının on yedisinde Cuma günü sabah namazına giderken, İbn-i Mülcem adlı bir harici tarafından zehirli bir kılıçla başına vurularak yaralandı. İki gün sonra altmış üç yaşında iken şehit oldu. Teçhiz ve tekfini, oğlu Hazreti Hasan tarafından yapıldı ve namazı eda olunduktan sonra, Kufe’nin kabristanı Necef’e defnedildi.

Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadele ettiğinden, beş sene süren hilafet zamanında sükun ve huzur bulamamış, hükümet idaresinde Hazreti Ömer’in yolunu tutmuştur. Me’murları murakabe eder, her işin emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasını ister, halka karşı şefkat gösterirdi. Yoksulları Beytülmal’den geçindirirdi. Her tarafta askerî birer merkez teşkil ettirdi. Beytülmalı muhafaza yolunda gerekli müesseseyi kurdu. Hazreti Ali’nin, İslamiyetin yayılmasındaki hizmetleri büyüktür.

Hazreti Ali, vahiy katiplerindendi. Peygamber Efendimizin mektuplarını da yazardı. Resulullah Efendimiz, Eshab-ı Kiram arasında iki defa kardeşlik akdedilmesini buyurmuşlar, fakat hiçbirinde Hazreti Ali ile, bir başkası arasında kardeşlik akdi buyurmamışlardı. Bunun üzerine Hazreti Ali’nin; “Beni unuttunuz mu?” sualine, Peygamberimiz; “Sen, dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.” demiştir.

Hazreti Ali’nin şecaat ve kahramanlıkta üstüne yoktu. Düşmanlarıyla çarpışmadan önce İslam’a davet ederdi. Kabul etmezlerse savaşır ve savaşırken de onlara acır ve haddi tecavüz etmezdi. Çok cesurdu. Her yaptığı işi; Allahü tealanın rızası için ve insanlığın iyiliğini düşünerek yapardı. Savaşlarda düşmanlarının ölümüne bile acırdı. Çok şefkatli ve merhametliydi. Bir harpte hasmını altına almış, kılıcı ile boğazlamak üzereyken, düşmanı, var gücü ile Hazreti Ali’nin yüzüne tükürdü. Hazreti Ali, bu hareketi üzerine onu öldürmekten vazgeçti. Ayağa kalkan düşman, niçin öldürmediğini sorunca; “Biraz önce seni, Allah için öldürecektim. Yüzüme tükürünce, kendi nefsim için öldüreceğimden korktum. Nefsimin isteğine uymamak için vazgeçtim.” buyurdu. Hasmı bu hareketine hayran kaldı. İslamiyetin büyüklüğünü anlayıp Kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman olmakla şereflendi.

Hazreti Ali, servet sahibi değildi. Buna rağmen çok cömert, çok kerimdi. Son derece mütevazı, alçak gönüllü idi. Hakkında birkaç ayet-i kerime nazil olmuş; kerem, cömertlik, adalet, merhamet ve diğer yüksek faziletleri övülmüştür. Pek çok hadis-i şeriflerde methedilmiştir. Hazreti Ali alice­naptı (cömertti), doğru söylerdi. İlmin menbaı, yani kaynağı idi. Dindarları, müttakileri sever, fakirlere yardım ederdi. Hazreti Fatıma’dan; Hasan, Hüseyin, Muhsin ve Ümmü Gülsüm ve Zeyneb isimlerinde beş evladı olmuştur. Muhsin çok küçükken vefat etmiştir.

Resulullah Efendimizin Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i mübarek abaları ile örterek; “İşte, benim Ehl-i beytim bunlardır. Ya Rabbi! Bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!” buyurdukları bildirilmiştir. İşte bu Ehl-i beyt; Al-i Nebi namıyla, kıyamete kadar her mümin tarafından, her namaz ve duada yad olunurlar.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası