Ağrı velilerinden. Asıl adı Ali, babasının adı İbrahim’dir. Hazreti Abbas’ın soyundandır. Mekke’de doğmuştur. Doğum tarihi kesin belli değildir. 18. asrın son çeyreğinde doğduğu tahmin edilmektedir. 1293 (m. 1876) yılında 90 yaşını geçmiş iken Ağrı’da vefat etti.
Ailesi Abbasi olmaları hasebiyle Ka’be’nin hizmetinde bulunuyorlar ve devletten maaş alıyorlardı. Ancak aile kalabalık olduğu için geçim sıkıntısı çekiliyordu. Ayrıca Vehhabilerin burayı ele geçirmesi burada yaşamayı iyice zorlaştırmıştı. Maaşı da kesilmişti. Bazen günlerce ağızlarına bir şey koymadıkları oluyordu.
Ali Efendi bir gün Mescid-i Haram’da namaz kılıp Ka’be’ye doğru yönelip, ellerini semaya doğru açıp; “Ya Rabb-i Beytillah! Üstümdeki cübbe ve elimdeki şu tesbihten başka satacak bir şeyim kalmadı. Benim çaresizliğim ve çoluk çocuğun açlığı malumundur.” diye yalvarır. Sonra çarşıya doğru gider. Çarşıda fakirin biri cübbesinin eteğine yapışır. Ali Efendi fakirin kendisinden yardım istediği kanaatiyle, çok kıymetli ve nadide olan tesbihimi satabilirsem bu fakirin karnını doyururum diye düşünür. Fakir ise onun elinden tutup peşinden götürür.
Birkaç sokak dolaştırdıktan sonra nihayet içinde kimsenin olmadığı saray yavrusu bir eve sokar. Adam, ben gelinceye kadar burada oturun der. Ali Efendi evde uzun bir süre bekler. Adam gelir ve Ali Efendi’ye 350 dirhem verir. Yine bekle geleceğim der. Bir müddet sonra tekrar geri gelip 350 dirhem verir. Tekrar gider. Üçüncüsünde bir askeri battaniye dolusu somun ekmek ve 350 dirhem verir. Adam bunları yüklenip Ali Efendi’nin evine getirir.
Ali Efendi, bu adamı önceden de bundan sonra da bu adamı hiç görmedim demiştir. Bu para ile bir müddet geçindikten sonra ailece Medine’ye hicret etti. Ancak yolda Hasan Zeytavi adlı bir eşkıya tarafından soyulurlar ve soy şecereleri de çalınır ve bir daha ele geçmez. Ali Efendi bu hırsızlığı yapanların helak olması için beddua eder. Medine’de Hasan Zeytavi’nin Kızıldeniz’de boğulduğunu işitir.
Dört sene kadar Medine’de kalırlar. Ancak burada da geçim sıkıntısı devam edince bu defa Şam’a hicret etti. Şam’da kendisine Muhyiddin Arabi tekkesine bakma vazifesi verildi. Altı yıl Şam’da kaldı.
Şam’da iken yayan olarak, çoluk yoluyla birçok zorluklara ve eşkıya tehlikelerine rağmen Mekke’ye gidip döner.
Ali Efendi kayınbiraderlerinin Irak Süleymaniye’ye gitmeleri üzerine ailenin bölünmemesi için Şam’dan ayrılıp Süleymaniye’ye gelirler. Ancak orada da fazla kalmayıp Elazığ Harput’a gelir. Burada Karapost Baba Tekkesinde şeyhlik yapar.
Halk arasında Arap Şeyh olarak tanınır. Halk tarafından çok sevilir. Ancak kayınbiraderlerinin Karakoşe’ye (Ağrı) yerleşmeleri ve hanımı Berzenci seyyidelerinden Fatma Hanım’ın ısrarıyla Ağrı’ya gider. Oraya yerleşir. Ali Efendi Ağrı’da 90 yaşını geçmiş iken vefat eder.
Torunu Sadreddin Öztoprak şöyle anlatmaktadır: Ağrı’da yoğun kar yağışının olduğu soğuk bir kış gününde dedem ölüm döşeğindeydi. Sevenleri başındadır. Ağırlaşması üzerine etrafındakilere “Yasin-i şerif” okumalarını emretti. Bir Yasin-i Şerif’i beraber okudu. İlk Yasin bitince bir müddet gözlerini yumup dalar. Bir müddet sesi çıkmayınca sevenleri oldu diye ağlamaya başlar.
Dedem gözlerini açıp, kızgın bir ifadeyle, “Keşke ağlayışınızla gürültü yapıp sohbetinde bulunduğum zevatın ruhlarını rahatsız etmeseydiniz” dedi. Arkasından Mekke’den getirdiği cübbenin giydirilmesini istedi. Cübbenin giydirilmesini yaptılar.
Ağrı’da ekmek pişirilen tandırlar evin içinde imiş. Hanımlar, evin kalabalık olacağını düşünerek ekmek yapmak için tandırı yakarlar. Dedem hemen gözlerini açıp; “Tandırı hemen söndürün. Hem beni hem misafirlerimi rahatsız ediyor” der.
Peki efendim denir ama tandır söndürülmez. 3-5 dakika sonra dedem sert bir ifade ile; “Onlar benim, ben sizin misafirinizdim. İkazıma rağmen tandırı söndürmediniz. O ateşi yakacağınızı mı zannediyorsunuz” dedi. O anda tandırdan su fışkırmaya başladı.
Kısa bir süre sonra dedem vefat etti. Definden sonra cenazeden gelenler tandırdan suyun çekildiğini ve ateşin yandığını gördüler.