BEDREDDİN SEMAVNEVÎ

Mahmud bin İsrail bin Abdülaziz es-Semavnevî Dokuzuncu hicrî asırda meşhur bir isyan hareketine liderlik eden, aşırı ve sapkın fikirleriyle tanınan fıkıh ve tasavvuf âlimi.
A- A+

Dokuzuncu hicrî asırda meşhur bir isyan hareketine liderlik eden, aşırı ve sapkın fikirleriyle tanınan fıkıh ve tasavvuf âlimi. İsmi Mahmud bin İsrail bin Abdülaziz es-Semavnevî olup Şeyh Bedreddin diye tanınır. Osmanlı kaynaklarında babasına nisbetle İbn-i Kadiyyi Semavne diye de bilinir. Bazıları Simavî diye anarsa da, Simav ile alakası yoktur. Simavî, Semavne'den galattır. Burası Rumeli kasabalarındandır. Karaağaç ile Dimetoka arasındadır. 760 (m. 1359) senesinde Edirne'de dünyaya geldi. 823 (m. 1420) senesinde Serez'de idam edildi. Ölümü bazı kaynaklarda yanlış olarak 818 (m. 1415) olarak verilmiştir. Mezarı bugün İstanbul'da Sultan İkinci Mahmud Türbesi haziresindedir.

Dedesi Abdülaziz'in Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaeddin Keykubad'ın neslinden geldiği iddia edilmişse de, bunun Bedreddin'in ileride görülecek olan siyasî faaliyetlerine yardımcı olmak üzere sonradan uydurulduğu anlaşılmaktadır. Mahmud sultanın Abdülaziz adında bir müsevfîsi (defterdarı) vardı ki, Şeyh Bedreddin'in dedesi olması muhtemeldir. Osman Gazi ile de görüşmüştür. Mevlevî şeyhi Hüsameddin Çelebi'ye müntesipti. Şeyh Bedreddin'in babası Semavne kadısı olarak bilinmekte ise de, burada bir okuyuş hatası bulunduğu, Rumeli fethinde vazife alan gazilerden olduğu da rivayet edilmektedir. O halde Şeyh Bedreddin **“Semavne Gazisi Oğlu”**dur. Şeyh Bedreddin'in annesi Semavne tekfurunun sonradan ihtidâ eden kızıdır.

Semavneli Şeyh Bedreddin'in İstanbul'da Sultan İkinci Mahmud Türbesi haziresindeki kabri.

Şeyh Bedreddin'in usul-i muhakemat ile ilgili yazdığı Cami'ül-Fusuleyn adlı eserinin Köprülü Kütüphanesi No: 547'de kayıtlı yazma nüshasının ilk iki sayfası.

Şeyh Bedreddin'deki Batınî temayüllerden hareketle, atalarının Irak'taki Semava kasabasında kadılık yaptığı için bu lakapla anıldığını söyleyenler de vardır. İlk tahsilini memleketinde babasının yanında yaptı. Sonra Mevlana Şahidî'den hafızlığını tamamladı. Mevlana Yusuf'tan sarf ve nahiv tahsil etti. Edirne'ye gelen Bursa Kadısı Koca Mahmud Efendi'den ders aldı. 20 yaşlarında iken Koca Efendi'nin tavsiyesi üzerine üç arkadaşı ile beraber Konya'ya gitti. Mevlana Feyzullah'tan mantık ve astronomi tahsil etti. Arkadaşlarından Musa Çelebi (Kâdızâde Rumî) Semerkant'a gidip Uluğ Bey'den astronomi okuyarak meşhur bir âlim oldu. İki arkadaş 783 (m. 1381)'de Şam'a gitti. Burada veba salgını baş gösterince Kudüs'e geçti. İbn-i Hacer Askalanî'den hadis-i şerif okudu. Sonra ikisi Sultan Berkuk'un hüküm sürdüğü Kahire'ye geçti. Burada Mübarek Şah Mantıkî ve talebesi Seyyid Şerif Cürcanî ile görüştü. Mübarek Şah, Şeyh Bedreddin'i beğenip övdü ve Seyyid Şerif'e numune gösterdi. 785 (m. 1383)'te Mübarek Şah'tan mantık ve hikmet dersleri aldı. Tabib Aydınlı Hacı Paşa ve Ekmeleddin Babertî ile görüşüp ders aldı. Mübarek Şah ile beraber hacca gitti. Mekke'de Zeylaî'den okudu. Kahire dönüşü Sultan Berkuk kendisini saraya alıp oğlu Ferec'e hoca tayin etti. Berkuk vefat edip Ferec tahta çıkıp kardeşleriyle mücadeleye girişinceye kadar saraydan ayrılmadı.

Bedreddin, Sultan Berkuk'un sarayında ilmî mübaheselere katıldı. Buradaki muvaffakiyeti üzerine çok memnun olan Sultan Berkuk kendisini bir cariyesi Cazibe ile evlendirdi. Bu cariyenin kızkardeşi Meryem ile de Şeyh Bedreddin ile münazara eden tasavvuf âlimi Şeyh Hüseyin açmayı vaat ettilerse de kabul etmedi. Kütahya'ya geldi. Germiyanoğlu Yakub Bey tarafından hürmetle karşılandı. Tire'ye geçti. Burada sonraki hayatında mühim rol oynayacak olan Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile tanıştı. Aydınoğlu Cüneyd bey'in daveti üzerine Aydın'a geldi. Osmanlı Devleti'ne tekrar bağlanmamak üzere mukavemet eden Cüneyd Bey kendisine mürit oldu. Sakız adasının Rum idarecileri kendisini adaya davet etti. Burada ada idarecilerinden, ruhbandan ve halktan bazılarının ihtidasına sebep oldu. Sonra geçtiği Kütahya'da yine sonraki siyasî hayatında mühim yer tutacak olan Torlak Kemal ile tanıştı. Bilahare anne ve babasının bulunduğu Edirne'ye vardı. Bir ara Bursa ve Aydın'a gitti. Sonra zevcesinin vefat üzerine Edirne'de inzivaya çekildi. 810-814 (m. 1407-1411) yılları böylece geçti.

Bu esnada Sultan Yıldırım Bayezid vefat etmiş; şehzadeleri arasında taht mücadelesi başlamıştı. Şehzade Musa Çelebi, 814 (m. 1411) senesinde biraderi Şehzâde Süleyman Çelebi'yi mağlup ve Edirne'ye zaptetti. Şeyh Bedreddin'i kazasker yaptı. Letaif kitabını burada yazıp Musa Çelebi'ye takdim etti. Bazı mülklerini vakfedip bir zaviye kurdu. Bilahare Musa Çelebi, biraderi Mehmed Çelebi'ye yenildi. Edirne düştü. Şeyh Bedreddin, 816 (m. 1413) senesinde iki oğlu ve kızıyla beraber İznik'e sürgün edildi. 1000 akçe de maaş bağlandı. Letaif'i burada Teshil adıyla şerhetti.

Gururlu ve hırslı bir tabiati olan Şeyh Bedreddin bu sürgünü hazmedemedi. Çelebi Sultan Mehmed'e karşı görünüşte dinî, ama aslında siyasî bir propaganda faaliyetine girişti. Etrafında çok adam topladı. Kethüdası olan Börklüce Mustafa İznik'ten Aydın'a giderek Karaburun'da 5000 adamla isyan etti. Onu Manisa'da 3000 adamla Torlak izledi. Endişeye düşen Çelebi Sultan Mehmed asiler üzerine asker gönderdi. Asiler gönderilen iki askeri de bozdu. Bunun üzerine sevk olunan Bayezid Paşa ve Şehzâde Murad kuvvetleri, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'i zorlukla mağlup etti. Âsilerin çoğu öldürüldü.

Bu arada İznik'te kendisini ziyaret eden bazı Mısırlılar Şeyh'i Kahire'ye davet etti. Ancak padişah izin vermedi. Bunun huzursuzluğuna bir de Börklüce isyanından kendisinin mesul tutulacağı korkusu üzerine Şeyh Kastamonu'ya giderek (veya sürülerek) 819 (m. 1416)'da İsfendiyar Bey'e sığındı. Böylece bizzat padişahın verdiği bir mecburî ikamet kararını bozarak suçlu vaziyete düştü. Üstelik Musa Çelebi'nin adamı hüviyeti, suçunun vahametini arttırıyordu. Ancak İsfendiyar Bey, Çelebi Sultan Mehmed'den çekindiği için Şeyh'e fazla itibar etmedi. Umduğu desteği göremeyince Kırım'a gitmek üzere Sinop'tan gemiyle ayrıldı. Cenevizlilerin yollarını kesmesi üzerine Rumeli'de karaya çıkarak Musa Çelebi'nin müttefiki Eflak Beyi Mircea'ya iltica etti. Zağra, Silistre, Dobruca ve Deliorman'da faaliyet yürüttü. Musa Çelebi'nin tımar verdiği, ancak tımarları Çelebi Sultan Mehmed tarafından alınan eski tımar beyleri kendisine intisap etti. Taraftarları gitgide çoğaldı. Deliorman'da Silistre'ye geldiğinde artık fiilî bir isyan başlatmış haldeydi.

Bu sırada padişah Selanik'in fethine çıkmıştı. “Fitnenin ortadan kaldırılması, Selanik'in fethinden daha mühimdir.” diyerek Serez'e geldi. Bir kapıcıbaşının idaresinde üzerine gönderilen 200 kişi, Şeyh Bedreddin kuvvetlerini dağıttı. Şeyh Zağra'da bir ormana saklandı. Börklüce'nin ölüm haberi gelince, Bayezid Paşa Şeyh'e mürit olmak oyunuyla adamlar gönderdi. Şeyh tuzağa düşüp yakalandı. Serez'deki padişahın huzuruna çıkarıldı. Basit bir ihtilâlci değil, aynı zamanda âlim olduğundan padişah âlimler huzurunda muhakemesini emretti. Mevlana Haydar Hirevî riyasetinde yapılan muhakeme neticesinde Şeyh Bedreddin'in mülhid ve âsi olduğuna, idam edilmesine, mal ve ailesinin himayesine karar verildi. Fahreddin Acemî hükmü verdi. Şeyh Bedreddin bu hükmün haklı olduğunu kabul etti. Hatta padişah muhakeme neticesinde hükmü bizzat Şeyh'in vermesini istedi; Şeyh de bu suçun cezasının idam olacağını ikrar etti. Yine de Börklüce'nin acele davrandığını söylemeyi ihmal etmedi. Mahkeme gayet âdil cereyan etti. Şeyh mahkeme heyetindeki âlimlerle, hatta padişahla rahatça karşılıklı münakaşa edebildi. 823 (m. 1420) senesinde Serez'de asıldı. 1924 nüfus mübadelesinden sonra İstanbul'a gelen muhacirler kemiklerini de buraya taşıdı. Uzun yıllar Sultan Ahmed Camii'nde, sonra da Topkapı Sarayı'nda çinko bir tabutta saklanan kemikler 1961 senesinde Bakanlar Kurulu kararıyla Sultan İkinci Mahmud Türbesi haziresine defnolundu. Padişahlık davasında bulunan birisinin kemiklerinin bir padişah türbesine defnedilmesi talihin garip bir cilvesidir.

Şeyh Bedreddin'in yazdığı Nuru'l-Ayn fî Islahı Camii'l Fusuleyn adlı eserinin ilk iki sayfası. Eser Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 3777'de kayıtlıdır.

Şeyh Bedreddin'in yazdığı Tefsiru ayeti'l-kürsî risalesinin ilk sayfası. Risale Köprülü Kütüphanesi HAB Kısmı No:329/33'de kayıtlıdır.

Şeyhin torunu ve Menakıbname müellifi Halil bin İsmail, dedesinin sultan ile görüşmek istediğini, ancak Rumeli'de kendisine gösterilen hürmetin sultan tarafından yanlış değerlendirildiğini; Hoca Sa'deddin Efendi, Taşköprüzade, Solakzade gibi tarihçiler de Şeyh Bedreddin'in isyan etmediğini, tamamen masum olup hasetçilerin iftiralarına kurban gittiğini söylerse de, hakikat böyle değildir. Bunlar dışındaki bütün Osmanlı tarihçileri Şeyh Bedreddin'in saltanat davasında olduğunu yazar. Hatta İdris-i Bitlisî daha ileri giderek Şeyh'in ilhadından ve ibahacılığından bahsederse de, bu iddialar Şeyh'in isyanının, aynı zamanda kethüdası olan Börklüce isyanı ile irtibatlandırılması neticesinde doğmuş olsa gerektir. Nitekim Şeyh Bedreddin ile Börklüce ve Torlak isyanlarının birbiriyle irtibatlı olduğu çok söz götürür. Şeyh Bedreddin isyanı, ne ibahacı, ne de iştirakçı (sosyalist) bir isyandır. Bu görüşler Şeyh'in eserlerindeki sözleriyle tezat arz eder.

Şeyh Bedreddin, yeni rejim muhalifi aşırı uçlar tarafından kullanılmış; gururuna mağlup olmuş bir isyancıdır. Mamafih Aşıkpaşazade'nin “İman ile mi, imansız mı gitti? Allah bilir.” sözünden de Şeyh Bedreddin'in sadece siyasî emelleri olan bir isyancı olarak değil, aynı zamanda itikadında sapkınlığa varmış birisi olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak ailesinin esir ve mallarının ganimet sayılmaması Şeyh'in hareketinin bağy olarak kabul edildiğini göstermektedir. Şeyh Bedreddin için İslâm literatüründeki ehl-i bid'at tarifine girdiği söylenebilir.

Eserleri

Hanefî fıkhının füruuna dair Letaifü'l-İşarât ile El-İmadî ve el-Üsrüşenî'nin Fusul isimli eserlerini cem ederek muamelat ve muhakeme usulüne dair hazırladığı Cami'ü'l-Füsuleyn adlı Arapça eserleri meşhur ve kıymetlidir. İznik'te yazdığı ve fıkıh sahasındaki ilk eseri olan Letaif, Hanefî mezhebinin muteber metinlerindeki hükümler toplanmış; bunlarda bulunmayan hükümler ise ayrıca zikredilmiştir. İşte bunlar arasında mezhepte müçtehit edasıyla verdiği bazı fetvalar tenkit edilmiştir. Şeyh Bedreddin bu eserini Et-Teshîl adıyla şerh etmiştir. Yazma nüshaları vardır. 7670 mesele zikretmiş; Hanefî imamlarının görüşleri delillerine varıncaya kadar izah olunmuştur. Molla Hüsrev'in Dürer kitabı yazılana kadar en muteber Hanefî fıkıh kitabı olarak görülürdü.

Edirne'de kazasker iken yazdığı Cami'ül-Fusuleyn matbudur (Kahire 1300). Şeyh Bedreddin'i tenkit edenlerden Nişancızade Mehmed Efendi, kitaptaki tekrarları çıkartarak Nuru'l-Ayn fî Islahı Camii'l-Fusuleyn adını verdiği eserinin mukaddimesinde kadılar için fetva kitaplarının en faydalısı, dava ve kaza meselelerini en güzel toplayan eser olarak Camiu'l-Fusuleyn'i över. İbn-i Nüceym, Şeyh Bedreddin'in fikirlerini en çok tenkit edenlerden biri olmakla beraber, “ebhâs-ı şerîfe” ve “nükte-i latîfe” diye tavsif ettiği çoğu sözlerini takdir eder; bunlarda hâkimiyetin Şeyh Bedreddin'de kaldığını itiraf eder. Şeyh Bedreddin'in bu eserindeki sual ve itirazlara cevap olarak çok eser yazılmıştır. Fahreddin Yahyâ er-Rûmî'nin Feraizü'l-Lealî meşhurdur. Ahizade'nin hâşiyesi ve Zeyneddin Mısrî'nin ta'liki vardır. Molla Hüsrev'in Dürer'inin kaynaklarındandır.

Ayrıca kelâm ve tasavvufa dair İznik'te iken yazdığı El-Varidatu'l-Gaybiyye adlı eseri, fikirlerini aksettirmesi bakımından mühimdir. Türkçe tercümesi de vardır. Kaynaklarda fıkha dair Cami'ü'l-Fetava ve Mecma Şerhi, tasavvufa dair Meserretü'l-Kulub, sarf ve nahve dair Maksud şerhi Ukudü'l-Cevâhir (ilk eseri) ile Çerağu'l-Fütuh, tefsire dair Nurü'l-Kulub adında eserlerinin de olduğu zikredilmektedir. Adına Edirne'de bir zaviye, Konya'da bir mescit bulunmaktadır. Trablus ve Şam'da Hanefî Kâdısı Bedreddin Muhammed bin Abdullah eş-Şeblî (v. 769/1367) başkadır.

Önceleri çok büyük bir âlim iken, zeka ve cerbezesiyle öne çıkan; komünizmin ilk umdelerini ortaya attığı iddia edilen Şeyh Bedreddin, üzerinde en çok münakaşa edilen ve hakkında hâlâ konuşulan bir şahsiyettir. Nazım Hikmet, Şeyh Bedreddin Destanı adıyla hayatını şiirleştirmiştir. Ancak hususî mülkiyeti reddeden iştirakçı (sosyalist) görüşlerin kendisine değil, müridlerinden Börklüce Mustafa'ya ait bulunduğu; yani Şeyh'in bu hususta masum olduğu anlaşılmaktadır.

Şeyh Bedreddin'in en münakaşalı görüşleri kelam ve tasavvuf üzerinedir. Burada bazen natüralist, bazen materyalist tesirler taşıyan görüşler ileri sürmüştür. Şeyh Bedreddin vahdet-i vücuda kaildir. Hulul ve ittihada haklı olarak muhaliftir. Ancak varlıkta birliğe inandığı için, âlemi Hakk'ın zuhurundan ibaret görür. Bu sebeple âlemin yaratılmış olmadığını söyler. Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın iradesiyle alakalı ayet-i kerimelere, “Allah nasıl dilerse öyle yapar” değil, “Allah âlemin istidatlarına uygun şekilde diler ve ister.” tarzında mana vererek cumhurun fikrinden ayrılmıştır. Âlemin kıdemi (dünyanın yaratılmış olup olmadığı) hususunda kaypak bir lisan kullanır.

Şeyh Bedreddin haşr-ı bedenîye de muhaliftir. Cennet, Cehennem, melek ve şeytan gibi mefhumlara da bilinen manaları atfetmez. Ona göre: İnsanlar kıyamet günü bedenleriyle haşrolunmayacaklardır. Beden çürüyüp gidecek, parçaları tekrar teşekkül etmeyecektir. Ruh ile beden ayrı bir şey değildir. Ruh latifeleri kesafet kazandıkça beden şeklinde görünmektedir. O halde kıyamet günü suretler ortadan kalktıkça beden letafet kazanır. Sadece Hakk'ın kendisi kalır. Ölülerin dirilmesi uzuvların tekrar bir araya gelmesi değildir. Melek ve şeytan insan tasavvurundadır. Melekler gökte, yerde ve anasırdaki tabiat kuvvetleridir. İnsanı Hakk'a yönelten her şey melek, şerre yönelten her şey şeytandır. Melekler, insanın kendi beşerî kuvvetleri, şeytan da hayvanî şehvet ve kuruntular; cin ise ikisi arasındaki mutedil kuvvetlerdir. Ahiret işleri melekut, yani ruhlar âlemindendir. Dünya ve ahiret görünüşte fânî, aslında bâkîdir. İnsanın işlediği günahlardan aldığı zevk dünya, sonraki nedameti ise ahiret demektir. Peygamberler böyle naslara zahirî mana vererek cahillerin anlayışına hitap eder.

Şeyh Bedreddin'in cismanî haşri inkâr eder görünmesi çok tenkide uğramıştır. Bağlıları muhtemelen bu sözlere dayanarak kıyameti inkar ederek ibahîliği benimseyip Ehl-i sünnetten ayrılmıştır. Aziz Mahmud Hüdayî kendisini “Allah'ın gazabına uğramış Şeyh Bedreddin.” diye tasvir eder. İdris-i Bitlisî, Heşt Behişt'te, Şeyh Bedreddin'in riyazet ve mücahedeye çok ehemmiyet verdiğini, sonra bunlardan elde ettiği hâllere güvenerek kibre düştüğünü, kamil bir mürşitten feyz alamadığı için bu hâle sürüklendiğini, böyle birinin etrafında toplananların da ibahîliğe kaydığını söyler. Şeyh Bedreddin'i övenler de, kelam ve tasavvuttaki görüşlerinden dolayı değil, fıkıhtaki mahareti ve zekasından dolayı övmüştür.

Şeyh'in vefatından 25 sene kadar sonra ortaya Şeyh Bedreddin'in yolunda olduğunu iddia eden Bedriyye veya Semavneli adında bir tasavvuf grubu ortaya çıkmıştır. Bu grup zamanla Kızılbaş bir havaya bürünmüştür. Sonradan bunların bir kısmı Şah İsmail'in dedesi Şeyh Cüneyd'e tâbi oldular. Bunlar Şeyh Bedreddin'i olduğundan da abartarak tasvir etmişlerdir. Aziz Mahmud Hüdayî, Şeyh Bedreddin'e en çok muhalif olanların başında gelmektedir. Balî Efendi ve Ebüssu'ud Efendi gibi âlimler Semavneli taifesini tekfir etmişler; hükümet de cemiyet nizamını tehdit eden bu taifeyi takibata tabi tutmuştur. Varidat kitabı da yasaklanmıştır. Zamanla Kızılbaş tesiri bulunan her cereyanda Şeyh Bedreddin'in tesiri aranmıştır. Niyazi Mısrî gibi vahdet-i vücudcu tasavvufçular Şeyh Bedreddin'e hayranlığını gizlememiştir. Bursalı Tahir Bey gibi kendisini övenlerin, eser ve fikirlerini fazla tetkik etmediği yahut Şeyh Bedreddin'i (zamanın padişahına muhalefete mesnet teşkil etmek üzere) farklı bir şahsiyet gibi göstermek istedikleri anlaşılmaktadır.

Şeyh Bedreddin'in bozuk fikirlerinin yer aldığı Varidat adlı eserinin Musa Kazım tarafından yapılan tercümesinin kapak sayfası (sağda) ve bu kitabın ilk sayfası (solda).

“Allah'tan korkun da, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi sebeplere yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Kudretinde ve iradesinde bulunduğum Allahü tealaya yemin ederim ki, hiçbir kimse ezelde ayrılmış olan rızkını tamam almadıkça, dünyadan âhırete gitmez.” (Hadis-i Şerif)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları