Evliyanın büyüklerinden ve Müslümanların göz bebeği olan yüksek âlimlerden. İnsanları Hakk'a davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velilerin on beşincisidir. Muhammed Baba Semmasî'nin ve Seyyid Emir Külal'in talebesidir. İsmi, Muhammed bin Muhammed'dir. Behaeddin ve Şah-ı Nakşibend gibi lakapları vardır. Seyyid olup, soyu şöyledir: Behaeddin Şah-ı Nakşibend bin Seyyid Muhammed Buharî bin Seyyid Celaleddin bin Seyyid Burhaneddin bin Seyyid Abdullah bin Seyyid Zeynelabidin bin Seyyid Kasım bin Seyyid Şa'ban bin Seyyid Burhaneddin bin (Seyyid Kılıç bin) Seyyid Mahmud bin Seyyid Bulak (veya İshak İlak) bin Seyyid Takî Sufi Halvetî bin Seyyid Fahreddin (veya Muhyiddin) bin Seyyid Ali Ekber bin İmam Hasan Askerî bin İmam Ali Takî bin İmam Muhammed Takî bin Musa Rıza bin İmam Musa Kazım bin İmam Ca'fer-i Sadık. Hace Behaeddin'in ana tarafından neslinin Hazreti Ebu Bekr Sıddik'a ulaştığını söyleyenler de olmuştur. Annesinin ismi Arife'dir.
Hace Behaeddin Buharalı olduğu için Buharî nisbesiyle; küçüklüğünde babası ile birlikte nakışçılık yaptığı için de Nakşibend lakabı ile meşhur olmuştur.
Şah-ı Nakşibend Behaeddin Buharî'nin Külliyesinin girişindeki isminin bulunduğu anıt (sağda). Şah-ı Nakşibend Behaeddin hazretlerinin kabrinin de bulunduğu Külliyenin uzaktan görünüşü (solda).
O dönemde kumaşlara nakış işleyen, nakışlı elbiseler ya da desenli halılar dokuyan kişilere Nakşibend denmekte idi. Muteber kaynaklarda Hace Behaeddin'in gençliğinde babasıyla birlikte nakşibendlik yaptığı nakledilmektedir. Sonraları bu mesleği bırakmış olmasına rağmen kendisini çoğunlukla Nakşibend diye isimlendirdiği bilinmektedir. Hace Behaeddin'e bu lakabın verilişi hakkında şu rivayet nakledilmektedir:
“Hace Behaeddin'in babası muhtelif işler yapan bir tüccardı ve yanında hizmetçi çocuklar vardı. Bu çocuklardan birisi halı dokumaktaydı. O esnada on yaşında olan Hace Behaeddin halı dokuyan çocuğun bulunduğu eve gitti. Hizmetçi çocuk o anda başka işlerle meşgul olduğu için onun yerine oturan Behaeddin mekiği bir iki defa hareket ettirdi. Kendiliğinden çalışmaya başlayan mekikle bir saatte bir aylık iş ve güzel desenler meydana geldi. Bu durumu gören hizmetçi çocuk Behaeddin'in babasına olanları anlattı. Babası da oğluna: 'Hace Behaeddin! Sen Nakşibend olmuşsun' diye iltifat etti.”
Sonraki dönemlerde yazılan bazı eserlerde Hace Behaeddin'in hafi (gizli) zikre uzun süre devam ettiği için kalbine Allah lafzının nakşolunduğu ve bu yüzden Nakşibend (nakşedici) lakabıyla anıldığı ya da Buhara'nın Nakşibend köyünde yaşadığı için oraya nisbet edildiği gibi rivayetler de vardır. Hace Behaeddin'in Nakşibend lakabına nisbetle tesis ettiği tarikata Nakşibendiyye adı verilmiştir. Ancak bu isimlendirme onun vefatından takriben bir asır sonra başlamış olmalıdır. Zira Nakşibendiyye kelimesini ilk kullanan kişi Abdurrahman Cami'dir. Hace Behaeddin'in ismine nisbetle tarikatına nadiren Behaiyye de denmiştir. Onun hakkında Şah-ı Nakşibend, Hace-i Büzürg (büyük şeyh) ve Hace-i Belagerdan (belayı defeden şeyh) gibi lakaplar da kullanılmıştır.
Hace Behaeddin'in etnik kimliği hakkında eski kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Menakıb kitaplarından anlaşıldığına göre o, Farsça ve Türkçeyi rahat konuşmaktaydı. Türkler ve Tacikler'in iç içe yaşadığı Maveraünnehr'de bu durum gayet doğaldı. Ancak ilk dönemlerde Tacikler'in daha ziyade Hacegan ve Nakşibendiyyeye, Türklerin ise Yeseviyye tarikatına intisap ettikleri düşünülecek olursa Hace Behaeddin'in Tacik olma ihtimali daha yüksek görünmektedir. Behaeddin Nakşibend hazretleri, 718 (m. 1318) senesinde Buhara'ya beş kilometre kadar uzakta bulunan Kasrıhindüvan'da (Kasr-ı Arifan'da) doğdu. 791 (m. 1389)'da Kasr-ı Arifan'da Rebiulevvel ayının üçüncü günü olan Pazartesi günü vefat etti. Kabri oradadır. Bu köy bugün Buhara'nın Kağan ilçesinde bulunmakta olup Behaeddin Kışlağı (köyü) olarak anılmaktadır. Şah-ı Nakşibend İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Hem zamanında, hem de kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan hidayete kavuşmuştur.
Meşhur hattatlardan İsmail Zühdî'nin meşk ettiği “Şah Muhammed Behaeddin Nakşibend” yazılı levha.
Zamanının büyük evliyası olan Muhammed Baba Semmasî, henüz o doğmadan, doğduğu yer olan Kasr-ı Arifan'a gelmişti. Bu gelişinde, “Burada bir büyük zatın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir evliya yetişecek, Kasrıhindüvan Kasr-ı Arifan olacak” diyerek işaret etmiş, tarikatın imamı olacak emsalsiz bir zatın buradan zuhur edeceğini talebelerine ve sevenlerine müjdelemişti. Babası şöyle anlatmıştır:
“Oğlum Behaeddin'in doğmasından üç gün sonra Hace Muhammed Baba Semmasî hazretleri, bütün talebeleri ile Kasr-ı Arifan'a gelmişti. Ben onu çok sever ve muhabbet beslerdim. Kasr-ı Arifan'a teşrif edince yeni doğmuş olan oğlum Behaeddin'i alıp huzuruna götüreyim ve himmet isteyeyim, böylece feyze kavuşur dedim. Bu niyetle Behaeddin'i kucağıma alıp Hace Muhammed Baba Semmasî hazretlerinin huzuruna götürdüm. Hace Muhammed Baba Semmasî, Behaeddin'i elimden alıp bağrına bastı ve buyurdu ki: “Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevî evlatlığa kabul ettim.” Sonra yüzünü talebelerine çevirip en meşhur talebesi olan Seyyid Emir Külal'e şöyle dedi: “Size, bu yerde bir büyük zatın kokusu geliyor derdim. Bu defa bu tarafa gelirken de buraya yaklaştığımızda size demiştim ki daha önce duyduğum koku iyice arttı. Hakikat şudur ki size bahsettiğim mübarek zat doğmuştur. İşte o mübarek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zat olsa gerektir.” buyurdu ve Behaeddin Buharî'nin terbiyesini ve yetiştirilmesini Emir Külâl'e havale etti. Böylece henüz daha üç günlük çocuk iken, zamanının en büyük evliyası ve mürşid-i kâmili olan Hace Muhammed Baba Semmasî hazretlerinin müjdesine, himmetine ve feyzine kavuştu. Henüz daha küçük yaşta iken, evliyalığa ait yüksek nurlar ve eserler temiz alnında açıkça görünür, hidayet ve irşat nişanları yüksek sîmâsından belli olurdu.
Annesi şöyle anlatmıştır: “Oğlum Behaeddin dört yaşında iken, evimizde yavrulayacak bir inek vardı. Behaeddin, o ineği göstererek, 'Öyle anlıyorum ki bu inek alnında hilâl şeklinde sakarı olan bir buzağı doğuracaktır' dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu.”
Kasr-ı Arifan'da Şah-ı Nakşibend Müzesi ve girişi.
Tahsili: Behaeddin Buharî hazretlerinin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini manevî evlatlığa kabul eden ve hakkında çok müjdeler veren Hace Muhammed Baba Semmasî'dir. Önce ondan istifade etti. Kendisi şöyle anlatmıştır:
“Çocukluk çağından büluğ çağına kadar, büyük hocam Muhammed Baba Semmasî'nin sohbetinde bulundum. On sekiz yaşına girdiğim sırada, dedem beni evlendirmek istedi. Hocam Muhammed Baba Semmasî'yi düğünüme davet etmek için beni Semmas'a gönderdi. Semmas'a varıp hocamı görmekle şereflendim ve elini öptüm. Sohbetinin bereketinden bende öyle bir hâl hasıl oldu ki hocamın sohbetine can atıyordum. O gece kalbimdeki bu arzu ve istek ile gece yarısından sonra kalkıp abdest aldım ve hocamın mescidine gidip iki rekat namaz kıldım. Başımı secdeye koyup çok dua ettim. Dilimden şu dua çıktı: ‘Allah'ım, bana bela yükünü çekmeye kuvvet ver. Mihnet ve muhabbetini çekmeye takat, güç ver.’
Sabah olunca hocamın huzuruna vardım. Bana bakıp gece olup bitenleri söyledikten sonra; ‘Ey evladım duada şöyle demek lazımdır: Ya Rabbî, razı olduğun şeyi bu zayıf kuluna fazlın ve kereminle ihsan et. Çünkü Allahü tealanın rızasını kazanan kimseye bela gelmez. Eğer Allahü teala, hikmet-i ezelisiyle sevdiği bir kuluna bela gönderirse yine kendi inayetiyle o sevgili kuluna kuvvet ve tahammül ihsan eder ve o belaya tutulmasının hikmetini bildirir. Bela istemekte güçlük vardır.’ buyurdu.
Daha sonra sofra kurulup yemek yendi. Hocam, sofradan bir somun ekmeği alıp bana verdi. Ekmeği çekinerek aldım. Bu çekingenliğimi görüp; ‘Bu ekmeği almakta çekiniyorsun. Fakat bu ekmek, yolda lazım olacaktır.’ buyurdu. Nihayet davetimiz üzerine talebeleriyle birlikte köyümüz Kasr-ı Arifan'a gitmek üzere yola çıktık. Ben, hocamın bindiği hayvanın üzengileri yanında yürüyordum. Ruhum öylesine zevkle doluydu ki kalbimde hiçbir dünya düşüncesi yoktu. Kalbim, aşk ve şevkle dolu olarak heyecanla çarpıyordu. Allah sevgisinden başka her şey kalbimden çıkmıştı. Bu sırada kalbim dünyaya meyledecek olsa, hocam hemen; ‘Kalbini ayrılıktan koru.’ buyururdu. Hocamın bu kerametini ve keşfini gördükçe, muhabbetim kat kat artıyordu.
Yolumuz bir köye uğradı. O köyde hocamın dostlarından biri bizi karşılayıp evine davet etti. Hocam da bu daveti kabul edip o zatın evine indi. Ev sahibinin, mahcubiyetinden ızdırap içinde yüzü kızardı. Bu hâlini gören hocam, o kişiye; ‘Senin ızdırabının sebebi nedir?’ dedi. O da; ‘Efendim, size yemek ikram etmek istiyorum, fakat sütten başka bir şeyim yoktur.’ dedi. Bunun üzerine hocam bana; ‘Behaeddin, sana verdiğim ekmeğe ihtiyaç hasıl oldu. O ekmeği ver.’ dedi. Ekmeği çıkarıp verdim. Ev sahibi de sütü getirip sofraya koydu. Ekmeği süte batırarak yedik ve hepimiz doyduk. Bu kerameti karşısında hocamıza hayranlığımız arttı. Sonra kalkıp Kasr-ı Arifan'a gitmek üzere yola devam ettik.”
“Hocam Muhammed Baba Semmasî vefat edince dedem beni Semerkand'a götürdü. Orada bulunan büyük âlimleri ve evliya zatları ziyaret edip, benim için dua ve himmet istedi. Sonra Kasr-ı Arifan'a döndük. O günlerde Ali Ramitenî hazretlerinden gelip emaneten saklanmakta olan külah (kumaş, keçe veya deriden yapılan bir takke) bana verildi. O anda kalbim Allahü tealanın muhabbeti ile dolup taştı."
Şah-ı Nakşibend hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir gece rüyamda, Türk âlimlerinden Hakim Ata, beni yetiştirmesi için talebelerinden birine havale etti. Saliha bir ninem vardı. Bu rüyamı ona anlattım. ‘Oğlum, senin Türk âlimlerinden nasibin vardır.’ dedi. Bunun üzerine rüyada gördüğüm o dervişin simasını hatırımda tuttum ve karşılaşacağım günü bekledim. Bir gün Buhara pazarında, Hakim Ata'nın rüyamda beni yetiştirmesi için kendisine havale ettiği zat ile karşılaştım. İsmi Halil Ata idi. Gazan Han olduğu kabul edilmektedir. Ben onu derhal hatırlayıp tanıdım. Fakat bir türlü yanına yaklaşıp sohbet edemedim. Bundan dolayı üzgün bir hâlde eve döndüm. Akşam bir kimse evime gelip Halil Ata seni çağırıyor dedi. Bu habere çok sevindim ve bir miktar hediye bulup hemen huzuruna gittim."
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin Külliyesinin girişi (sağda). Külliye'nin genel bir görünüşü (solda).
"Sohbetiyle şereflendim. Bana çok iltifat etti. Daha önce gördüğüm rüyamı anlatmak isteyince; ‘Senin hatırında olanı biz biliyoruz, anlatmana gerek yok.’ buyurdu. Bundan sonra uzun zaman sohbetine devam ettim. Çok feyiz alıp istifade ettim. Bir müddet sonra Maveraünnehr Sultanı'nın vefat etmesi üzerine, oranın halkı, Halil Ata'yı sultanlık yapması için Buhara'dan Maveraünnehr'e davet ettiler. O da bunu kabul etti, ben de onunla beraber gittim. O tahta oturdu. Ben de onun hizmetine devam ettim. Kendisinde çok kerametler görülüyordu. Bana şefkat ve muhabbet gösterip yetiştirdi. Böylece orada altı sene süren sultanlığı sırasında da hizmetinde bulundum. Kendisine o kadar yakın oldum ki her sırrına vâkıf olup, işlerinde idareci oldum. Görünüşte diğer hizmetçiler gibi çalışırdım. Hâlimi bildirmezdim. Altı sene sonra bu büyük âlim tahttan indi. Sultanlığı sona erdi. Bundan sonra Rivertun köyüne yerleştim.”
Rivertun köyüne dönen Behaeddin Buharî gördüğü manevî işaretler üzerine Seyyid Emir Külâl hazretlerinin sohbetine koştu. Seyyid Emir Külal hazretleri Behaeddin Buharî hazretlerinin yetişmesi ile titizlikle meşgul olup onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdı.
“Ya Hazreti Muhammed Behaeddin Şah-ı Nakşibend” yazılı Mahmud Celaleddin hattıyla bir levha.
Behaeddin Buharî şöyle anlatmıştır: “Tasavvuf hâllerinden cezbeye tutulduğum ilk günlerde, mübarek bir zat ile yakınlığım oldu. Bu zat bana; ‘Seni Hakk'ın aşinalarından görüyorum.’ deyince; ‘Umarım ki, sizin teveccühünüz ve yardımınızla aşinalardan olurum.’ dedim. Dedi ki: ‘Arzular karşısında nefsin ile ne hâldesin?’ ‘Bulursam şükrederim, bulamazsam sabrederim.’ dedim. ‘Bu kolay bir iştir. Asıl iş, nefsini bir yerde hapsedip ekmek ve su vermeyeceksin ve nefsin o hale gelecek ki sana serkeşlik etmesin, boyun eğsin.’ buyurdu.
Bunun üzerine o zata yalvardım. Bu hale kavuşmam için teveccüh etmesini istedim. Buyurdu ki: ‘Nefsinin, başkalarından ümitsiz ve yalnız kalacağı bir sahraya gideceksin, Allahü tealaya ibadet ile meşgul olacaksın ve orada üç gün kalacaksın. Dördüncü gün tarif edeceğim bir dağa gideceksin, karşına çıplak ata binmiş bir kimse çıkacak. Sen o zata selam verip geç. Üç adım geçtiğin zaman sana o; “Ey genç! Dur sana ekmek vereyim.” diyecek. Sen hiç aldırmayıp ekmeği almadan geçip gideceksin.’
Bu zatın emri üzerine, söylediği gibi üç gün sahrada yalnız kalıp ibadet ile meşgul oldum. Dördüncü gün tarif ettiği dağın eteğine gittim. Giderken tarif ettiği gibi ata binmiş bir zat karşıma çıktı. Selam verip geçtim. Bana; ‘Delikanlı sana ekmek vereyim.’ dedi. Ben asla aldırmadım ve ekmeği almadan geçip gittim. Sonra bana bunları yapmamı tavsiye eden zatın huzuruna gittim. Buyurdu ki: ‘Behaeddin! Bundan sonra insanların hatır ve gönüllerini alıp düşkünlere hizmet edecek, zayıflara ve gönlü kırık olanlara ikram ve hürmette bulunacaksın! İlim öğrenme hususunda gayret ederek, kimsesizlere yoldaş olup onlara karşı tevazu göstereceksin!’
O zatın bu emirlerini de yerine getirdim. Uzun zaman bu yolda devam ettim. Sonra tekrar huzuruna çıktım. Buyurdu ki: ‘Behaeddin! Bundan sonra da hayvanlara bakacaksın. Onlar, seni yaratan Rabbinin mahluklarıdırlar. Eğer yük çeken hayvanların vücutlarında yara görürsen tedavi edeceksin.’ Bu emre de uyarak çok gayret gösterdim. Yolda eğer önüme bir hayvan gelse, o geçinceye kadar dururdum. Hayvanın önüne geçmezdim ve geceleri izlerine yüzümü sürüp Allahü tealaya yalvarırdım. Bütün bunlar, içimdeki nefis düşmanının kırılması, ıslah olması içindi. Yedi sene böyle devam ettim. Sonra tekrar o zatın huzuruna gittim. Buyurdu ki: ‘Behaeddin! Bundan sonra yolların hizmetiyle meşgul ol, yolları süpürüp temizle, yollarda gelip geçenlere eziyet veren şeyleri kaldır. İğrenç şeyleri yollardan alıp görünmez bir yere at. Yollardan gelip geçenler zahmet çekmesinler ve rahatsız olmasınlar.’
Bu emrine de uyarak, bir müddet de bu işle meşgul oldum. Bu zat ne emretmişse büyük bir bağlılık ile her emrini yerine getirdim. Bu hizmetleri yaparken, Allahü tealanın nice nimet ve ihsanlarına kavuştum. Nefsim iyice ezildi. Nefsaniyetten ve masivadan (Allahü tealadan başka her şeyden) kurtulup ruhaniyet derecesine eriştim. Bu sırada Allahü tealadan pek çok sır tecelli etti.”
Behaeddin Buharî Şah-ı Nakşibend hazretleri, tasavvuftaki ilk hâllerini şöyle anlatmıştır: “Tasavvuf hâllerinden cezbe hâli çoğalıp kararsız düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece, devamlı ziyaret edilmekte olan üç büyük zatın mezarını gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek lazımdı ki parlak yanıp çok ışık versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hace Muhammed Vasi'in kabrinin başına gittim. Bana orada Hace Ahmed Eçkarnevî'nin kabrine gitmem işaret olundu, oraya gittim. Onun kabrinin başına, bellerinde kılıç olan iki kişi geldi. Beni tutup bir hayvana bindirdiler. Hayvanın yönünü Mezdahin tarafına çevirip gittiler. O gece sabaha doğru Mezdahin mezarlığına ulaştım. Orada da diğer kabirlerdeki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanmaktaydı. Kıbleye karşı dönüp oturdum. Bu sırada bana kendimden geçme hâli geldi. Kıble tarafında bir duvar gördüm. Duvar yarılıp yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht üzerine oturmuş bir zat ortaya çıktı. Etrafında ise kalabalık bir cemaat vardı. İçlerinde Muhammed Baba Semmasî hazretleri de vardı. Sadece onu tanıyordum. Anladım ki kürsünün etrafında bulunanlar, vefat etmiş olan ve bu yolun büyüklerinden olan zatlardır. Fakat kürsünün üzerinde oturankimdir diye merak ediyordum. Böyle düşünürken, kürsü etrafında bulunan cemaatten biri bana şöyle dedi: ‘Kürsü üzerinde oturan mübarek zat, Hace Abdülhâlık Gocdüvanî'dir. Etrafındaki cemaat ise onun halifeleri; Hace Ahmed Sıddîk, Hace Evliya Gülan, Hace Arif Rîvegerî, Hace Muhammed İncirfagnevî, Hace Ali Ramitenî'dir.’ Onları ve hocam Muhammed Baba Semmasî'yi göstererek; ‘Sen bunların zamanında yetiştin, bunları bilirsin, bunlar sana icazet ve külah verdiler.’ dedi. ‘Onları tanırım, fakat bıraktıkları külahın nerede olduğunu bilmiyorum.’ dedim. ‘O senin evindedir. Onu sana keramet olarak verdiler ki bir bela gelecek olsa, onun bereketiyle bela defedilir.’ buyurarak müjdeledi.
Cemaatten bana dediler ki: ‘Dikkat et, kulak ver, şimdi sana Abdülhâlık Gocdüvanî hazretleri nasihat edecek! O nasihattan başka bir şeyle Hak yolunda ilerlenemez.’ Hace hazretlerinin elini öpmek için izin istedim. Bana izin verildi. Kalkıp yaklaştım. Selam verip edeple elini öptüm. Sonra huzurunda edeple ayakta durdum. Tasavvufta ilerlemek hususunda buyurdu ki: ‘Kabirlerin başında kandillerin sana öyle gösterilmesi, senin bu yolda kabiliyet sahibi olduğuna alamettir. Fakat fitil gibi olan kabiliyeti hareketlendirmek lazımdır ki bu kabiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun. Her durumda dinimizin yolunda yürümek, azimet ve sünnet-i seniyye üzere olmak lazımdır. Emirlere ve yasaklara uymak hususunda istikamet üzere olacaksın. Bidatlerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın. Hadis-i şerifleri öğrenip amel edersin.’ buyurdu.
Sonra cemaatten bana dediler ki: ‘Yarın acele Nesef tarafına gideceksin. Seyyid Emir Külal'in hizmetinde bulunacaksın. Oraya giderken yolda ihtiyar bir zat ile karşılaşacaksın. O sana sıcak bir çörek verecektir. Ekmeği al, fakat onunla hiç konuşma. O ihtiyarı geçtikten sonra bir kervana, sonra da ata binmiş olan bir kimseye rastlayacaksın, o kimse senin önünde tövbe edecek. Sen, o evindeki mübarek tacını al, Emir Külal'e götür.’
Bu konuşmalardan sonra bendeki o hâl gidip eski hâlime döndüm. Derhal başında bulunduğum kabrin yanından ayrılıp, Rivertun tarafına gittim. Evime varıp bana bırakılmış olan külahı istedim. Getirip verdiler. Onu giyince halim değişti. Bambaşka bir hale girdim. Külahı alıp yola çıktım. Sabah namazı vaktinde Mevlana Şemseddin'in mescidine ulaştım. Sabah namazını orada kılıp o gün Eyne adındaki köyde kaldım. Ertesi gün güneş doğarken Nesef tarafına hareket ettim. Yolda daha önce büyüklerin işaret ettiği gibi bir ihtiyara rastladım. Bana bir ekmek verdi. Ekmeği alıp hiçbir şey söylemeden geçip gittim. Sonra bir kervana rastladım. Kervanın başları bana; ‘Ey yiğit, nereden geliyorsun?’ dediler. Ben de; ‘Eyne köyünden geliyorum.’ dedim. Ne zaman yola çıktığımı sordular. ‘Güneş doğarken yola çıktım.’ dedim. Kervana rastladığım vakit kuşluk vaktiydi. Kervandakiler bu sözümü işitince hayret edip; ‘Eyne köyü buraya dört fersah (yaklaşık 24 km.) mesafededir. Sabah vakti çıkılsa, ancak buraya ikindiden sonra gelinebilir.’ dediler. Kervanı da geçip gittim.
Kervanı geçtikten sonra bir atlıya rastladım. Bana; ‘Sen kimsin? Seni görünce içime bir korku düştü.’ dedi. ‘Ben öyle bir kimseyim ki sen benim önümde tövbe edeceksin.’ dedim. O atlı yanıma gelip tövbe etti. Şarap yüklü bir beygiri vardı. Beygirin üzerindeki şarabı yere döktü. Onu da geçip yoluma devam ettim. Nesef taraflarında bir köye uğradım. Seyyid Emir Külal'in orada olduğunu öğrendim. Hacegan büyüklerinin mübarek külahını çıkarıp arz ettim. Bir müddet sükut etti, sonra; ‘Bu taç, Hacegan büyüklerinin mübarek külahlarıdır.’ buyurdu. ‘Evet efendim.’ dedim. ‘Bu külahı almakta iki şart vardır. Birinci şart; bunu korumak, ikincisi; icabını yerine getirmek. Bu iki şart, büyüklerin (Hacegan'ın) yolunda bulunmak ve bize hizmettir.’ Bundan sonra ben de bu şartlara uymak üzere külahı alıp kabul ettim.”
Behaeddin Buharî'nin böylece Abdülhalık Gocdüvanî'nin ruhaniyetinden feyiz aldığı için Üveysî denilmiştir.
Yine şöyle anlatmıştır: “Tasavvufta ilerlemek için çalıştığım ilk günlerde, bir yerde iki kişinin konuşup sohbet ettiğini görsem, gider onlara katılırdım. Onları dinlerdim. Eğer Allahü tealadan, Resulullah Efendimizden, Kur'an-ı Kerim'den konuşup hayır olan işlerden bahsederlerse memnun olur ferahlık duyardım. Boş şeyler konuşanlardan ise keder ve üzüntü duyarak uzaklaşırdım.”
Yanında Şah-ı Nakşibend hazretlerinin annesinin kabrinin de bulunduğu cami.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin annesinin camisinin motifleri (sağda). Duvar süslemeleri (solda).
ŞİMDİ TALEBE KALMADI
Behaeddin Buharî şöyle anlatmıştır: “Bir kış günüydü. Beni bir cezbe hâli kapladı. Kendimden geçip kırlarda, sahra ve dağlarda, yalın ayak, başı açık gezip dolaşmaya başladım. Ayaklarım yarılıp parçalandı. Bu hâlde iken bir gece hocam Emir Külal ile sohbet etmek arzusu uyandı. Bu arzu ile huzuruna gittim. Talebeler etrafında toplanmış, hocam da baş tarafta oturuyordu. İçeri girdim, aralarına katıldım. Emir Külal; ‘Bu kimdir?’ dedi. ‘Behaeddin'dir.’ dediler. Talebelerine beni meclisten dışarı çıkarmalarını söyledi. Onlar da beni dışarı çıkardılar.
O zaman nefsim son derece azdı ve taşkınlık yapmak istedi. Az kalsın nefsim irademe galip geliyordu. Fakat Allahü tealanın ihsanıyla nefsimi serkeşlikten ve itirazdan menederek; ‘Ey Nefis! Ben bu horlanmayı Allah için kabul ettim. Beni, Allahü teala elbette bundan dolayı mükâfatlandırır.’ dedim. Sonra başımı Emir Külal hazretlerinin kapısının eşiğine koydum. Sabaha kadar öyle kaldım. Üzerime kar yağdığı hâlde kalkmadım. Sabah namazı vakti Emir Külal dışarı çıkarken, ayağını kapının eşiğine atınca karlar arasında kalan başıma bastı. Beni o hâlde görünce teveccühte bulunup müjde verdi. Beni içeri alıp teselli ederek ayaklarımdaki dikenleri mübarek elleriyle çıkardı. Yaralarıma ilaç sürdü. ‘Oğlum! Bu saadetli bası ancak sana layıktır.’ buyurdu. Ruhanî feyiz, işte o zaman hasıl oldu. Ben de şimdi, her sabah evimden mescide çıkarken, bir talebemi o hâlde görmek isterim, fakat şimdi talebe kalmadı. Hepsi şeyh oldu.”
Yine şöyle anlatmıştır: “Hak yolda ilerleyip günahlardan arınmaya ve olgunlaşmaya çalıştığım günlerde, bir gün yolum bir kumarhaneye uğradı. İnsanların toplanıp kumar oynamakta olduklarını gördüm. Bunlardan iki kişi kumara öylesine dalmışlardı ki hiçbir şeyin farkında değildiler. Böylece bir müddet devam ettiler. Nihayet birisi kaybettikçe kaybetti. Neyi varsa ortaya koydu, onları da kaybetti. Dünyalık neyi varsa hepsi bitti. Buna rağmen kumar oynadığı kimseye şöyle diyordu: ‘Bu kadar kaybıma rağmen bu oyunda başımı dahi versem oyundan vazgeçmem.’ Kumarbazın kumar oynayıp bu kadar zarar ve ziyan görmesine rağmen o oyuna olan hırsı bana ibret oldu. Hak yolunda yürüyüp daha da olgunlaşabilmek için bende öyle bir gayret hasıl oldu ki o günden itibaren Hak yolunda talebim her gün biraz daha arttı.”
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin validesinin kabrinin eski hali (sağda) ve yeni hali (solda).
“Ya hazreti pir Seyyid Muhammed Behaeddin Şah-ı Nakşibend El-Üveysi al Buharî Kuddise sirruh” yazılı levha.
Yine şöyle anlatmıştır: “Tövbe edip tasavvufa yönelişim şöyle olmuştur: Aileme ve çocuklarıma karşı kalbimde sevgi ve muhabbetim çok fazlaydı. Bir gün evimde otururken, aileme ve çocuklarıma pek fazla iltifat ve muhabbet gösterdim. Bu sırada aniden kulağıma gizli bir ses geldi: ‘Her şeyi bırakıp Allah'a dönme zamanı daha gelmedi mi?’ denildi. Bu sesi duyunca halim değişiverdi. Oturduğum yerde duramaz oldum. Hemen yakındaki nehre gidip elbisemi yıkadım ve guslettim. Sonra iki rekat namaz kıldım. Bir daha günah işlememek üzere tam bir tövbe yaptım. Her şeyden el çekip Allahü tealaya döndüm. Nice seneler kıldığım o iki rekat namazın arzusundayım.
Bu yola girdikten sonra Rivertun köyünde oturdum. Beş vakit namazımı bu köyün camisinde kılıyordum. Bir gün nasıl olduysa bir vakit namazı cemaatle kılmayı kaçırmışım. Caminin, âlim ve takva sahibi bir imamı vardı. Bana dedi ki: ‘Ben seni, ibadet meydanının safını dolduran erlerinden zannederdim. Meğer sen, saf dolduran er değil, saf kıran imişsin.’ İmama dedim ki: ‘Zat-ı aliniz benim hakkımda böyle düşünüyorsunuz, fakat ben yaldızlı ve parlak bir tuncum.’ Ben böyle deyince, İmam efendi bana şu beyti okuyarak cevap verdi:
“Kalbinin yönünü aşk pazarına çevir, Demirin hâlis olması ateş iledir.”
Bu söz kalbime öyle tesirli oldu ve içime öyle bir dert salıp beni öyle bir aşka düşürdü ki bu aşk ile kararsız kaldım. Bundan sonra Allahü teala bana lütuf ve kereminden kapılar açtı. Önceki dostlarımdan birkaçı, bir gece yoluma çıktılar. Her biri bir şeyler söyledi. Böylece kendilerine uymam için çok uğraştılar. Onlara tâbi olmak isterken, Allahü tealanın inayeti ile bir ayet-i kerimede bildirildiği gibi; Allahü tealanın açmış olduğu kapıyı kapatmaya ve kapamış olduğu kapıyı açmaya kimsenin gücü yetmez dedim. Bu söz, eski dostlarıma çok tesir etti. Onlar da benim bulunduğum yola girdiler. Bütün gayretim Allahü tealadan başka her şeyi bırakıp Allahü tealaya (rızasına) kavuşmaktı. Allahü tealaya sonsuz hamd-ü senalar olsun ki bana inayet-i Rabbanî erişerek maksadıma kavuşturdu.”
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrinin bulunduğu yerin girişi (solda) ve medrese odalarının açıldığı avlu (sağda).
Behaeddin Nakşibend hazretleri şöyle anlatmıştır: “Talebeliğimin ilk günlerinde, büyük hocam Hace Muhammed Baba Semmasî hazretlerinin emrettiği şeylerin hepsini yerine getirdim. Bunların faydalarını ve tesirlerini kendimde gördüm. Hocam bana, Resulullah'ın ve Eshab-ı Kiram'ın yolunda bulunmamı söylemişti. Ben bu vasiyeti tuttum. Bu hususta son derece dikkat ve gayret gösterdim. Âlimlerin meclisine devam edip nasihatlerini dinledim. Âlimlerin eserlerini okuyup bildirilenlere göre amel ettim. Allahü tealanın ihsanıyla bunların faydasını gördüm.
Tasavvufta en faydalı ve maksada çabuk kavuştururan şey; Allahü tealaya can-ı gönülden, kendinden geçerek dua ve niyaz etmek, yalvarmak ve Allahü tealanın rızasını istemek, nefsi ezmek, onu mağlup etmektir. İşte bizi bunun için bu kapıdan içeri aldılar. Her ne bulduksa, bu sebeple bulduk. Bir salik (tasavvuf yolcusu) hakikat yolunda kendi nefsini Firavun'un nefsiyle mukayese etmeli ve kendi nefsini onun nefsinden yüz bin defa daha aşağı görmeli. Eğer böyle olmazsa, o salik hakikat yolunun ehli olamaz. O yolda yokluk, nefsi kötülüklerden temizlemek kolay değildir. Fakat bu, maksada ulaşmak için bir ipucudur. İşte ben de bunun için nefsimi varlıkların her tabakasına nispet edip bu yolda yürüdüm. Nefsimi kâinattaki her şey ile karşılaştırdım. Hakikatte her şeyi, her varlığı, her mahluku daha üstün ve daha hoş gördüm. O hâle geldi ki nefsim ile varlıklardan herhangi biri arasında kıyas yaparak düşündüm. Kendimi aşağı ve aciz gördüm. Bu, benim içimdeki her türlü kir ve pası temizledi. Kâinatta ne varsa hepsinden fayda gördüm. Fakat nefsimden hiçbir fayda görmedim. Nefsimin önüne geçmemiş olsaydım, onu terbiye etmeseydim ve kendi isteği ile baş başa bıraksaydım, beni bu kapıdan içeri almadıkları, bu makama koymadıkları gibi, nefsimin bana daha nice zararları olacaktı.”
Yine şöyle anlatmıştır: “Gençliğimde Allahü tealaya yalvarıp; ‘Ya Rabbî! Bana yardımını ihsan et. Bu yolun ağırlığını çekmeye kuvvet ver. Bu yolda ne kadar riyazet ve mücahede varsa yapayım.’ diye dua ettim. Allahü teala duamı kabul buyurup bana öyle bir kuvvet ve kudret ihsan etti ki bu yolun ne kadar zahmeti ve meşakkati varsa hepsine katlandım. Ne yapmak lazımsa Allahü tealaya hamdolsun yaptım. Şimdi ihtiyar hâlimde, riyazetten ve nefsimle mücadeleden kurtulmuş bulunuyorum... Evliya-i kiramın ruhlarına teveccüh eder, hepsinin ruhaniyetlerinin eserini görürdüm.”
Seyyid Emir Külal hazretleri Behaeddin Buharî'nin yetişmesini tamamladıktan sonra ona şöyle buyurdu: “Yüce mürşidim Hace Muhammed Baba Semmasî'nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Hem hâl bakımından, hem de ilim bakımından yüksek bir himmete sahip bulunuyorsun. Şimdi nereye gitmeyi arzu edersen gidebilirsin. Her kimden olursa olsun, sohbetinde bulunmak ve istifade etmek hususunda serbestsin. Tarafımızdan size izin ve ruhsat verilmiştir. Bizde olan hâl ve makamları size fazlasıyla verdim. Bostanı senin için kuru ettim. Yani göğsümde, kalbimde olanların hepsini sana verdim. Ruhaniyet kuşunu, insanlık yumurtasından (dar nefis çerçevesinden) çıkardım. Ama senin himmet kuşun, yükseklerde uçuyor. Şimdiden sonra icazetlisin.”
Bunun üzerine Mevlana Arif Diggerânî'nin sohbetine gidip yedi sene de onun yanında bulundu. Bu sohbette bulunma mürit-mürşit ilişkisinden ziyade arkadaş sohbeti şeklinde idi. Sonra iki üç ay kadar da Yesevî şeyhlerinden Kusem'in sohbetinde bulundu. Müridlik döneminde zaman zaman tekke hizmetlerinde çalışan Hace Behaeddin, ayrıca Emir Külal'in halifelerinden Behaeddin Diggeranî (Kışlakî)'den hadis tahsili yaptı. Şemseddin Külal'den de Irak meşayıhının murakabe usulünü öğrendi.
Bu müritlik döneminde vuku bulan hadiselerden biri de Behaeddin Nakşibend'in Emirzade Abdullah ile karşılaşmasıdır. Şah-ı Nakşibend'in uzun yıllar hizmet ettiği Gazan Han Halil'in saltanatına son veren Emir Kazagan 759 (m. 1358) senesinde bir av esnasında öldürülünce oğlu Emirzade Abdullah Maveraünnehr'de bir sene kadar hakimiyet sürdü. Rivayete göre, bir ara askerleriyle Buhara'ya uğrayan Emirzade Abdullah, Buhara halkının ava çıkmasını istedi. Hace Behaeddin de halka uyarak çıktı ve av mahalline yakın bir tepede oturdu. Emirzade Abdullah onun yanına geldi ve hürmet gösterdi. Aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Hace Behaeddin ayrıldı ve Emirzade'ye iltifat etmedi. Ona iltifat etmemesinde Hace Behaeddin'in o dönemde siyasetçilere karşı ilgisiz olmasının yanı sıra Emirzade'nin babası Kazagan'ın Gazan Han Halil'i tahttan eden kişi oluşunun da etkisi olmalıdır. Emirzade Abdullah'ın Buhara'ya geldiği tarih kesin olarak belli değildir. Salah bin Mübarek onun Maveraünnehr hakimi iken Buhara'ya geldiğini kaydederken, Muhammed Bakır Harezm'e giderken Buhara'ya uğradığını ve bu av hadisesinin o esnada vuku bulduğunu söylemektedir. Emirzade Abdullah'ın 753 (m. 1352) yılı civarında yani babası henüz hayatta ve hakimiyette iken Semerkand'dan askerleriyle Harezm'e gittiği bilindiğine göre bu hadise 753'te vuku bulmuş olabilir.
Osmanlı Sultanı İkinci Mahmud Hanın meşk ettiği “Ya hazreti Muhammed Behaeddin Nakşibend kaddesellahüsirreh” yazılı levha.
Şah-ı Nakşibend'in Külliyesinin avlusunda kabrinin yanında bulunan kuyunun uzaktan görünüşü (sağda), kuyunun yakından görünüşü (ortada) ve dış kapıdan görünüşü (solda).
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrinin ve kuyunun genel görünüşü.
Behaeddin Buharî iki defa hacca gitti. 771 (1370) senesi Zilhicce ayında bazı müritleriyle birlikte ilk haccına giderken Merv, Serahs ve Meyhene gibi şehirlere uğrayan Hace Behaeddin, Meyhene'de Ebu Sa'id-i Ebü'l-Hayr'ın neslinden Hace Müeyyed'in evinde misafir oldu. Hicaz'a varıp haccını yaptı. O Hicaz'da iken Buhara'da küçük bir oğlu vefat etti. Hacdan dönerken Bağdat'tan geçip Mazenderan'a geldi. Orada ulemadan Seyfeddin Ebherî ile görüştü ve Merv'e doğru hareket etti. Muhtemelen bu dönemde, Tus ya da Serahs'ta iken Herat'tan Melik Hüseyin Kert bir haberci gönderip Hace Behaeddin'i davet etti. Melik Hüseyin, Şah-ı Nakşibend için bir ziyafet tertipleyerek birçok âlim ve şeyhi sofrasına davet etmişti. Ancak Hace Behaeddin sultanların sofrasındaki yiyeceklerin haram ya da şüpheli yollarla kazanılmış olabileceğini düşünerek bir şey yemedi, arkasından gönderdiği hediyeleri de kabul etmedi.
Şah-ı Nakşibend bu hac dönüşünde bir süre Merv'de ikamet etti. Bu sırada Buhara tarafından bir haberci geldi ve Mevlana Arif Diggeranî'nin kendisini çağırdığını söyledi. Hace Behaeddin, Diggeran köyüne Mevlana Arif'in yanına gitti. Ölüm döşeğinde olan şeyh, irşat vazifesini Muhammed Parisa'ya havale ettiğini söyleyip vefat etti. Onun vefatından sonra Şah-ı Nakşibend yine Merv'e döndü. Bir süre daha Merv'de kalan Hace Behaeddin, Buhara'ya döndüğü gün şeyhi Emir Külal vefat etmişti. Emir Külal vefat etmeden önce müridlerine Hace Behaeddin'e tabi olmalarını emretmişti. Emir Külal'in cenaze merasimine yetişen Şah-ı Nakşibend bilahare kendi köyü Kasr-ı Arifan'a gitti.
Hace Behaeddin'in şeyhlik döneminde vuku bulan hadiselerden biri de Deşt-i Kıpçak tarafından bir ordunun gelip Buhara'yı kuşatması ve halkın sıkıntılı günler yaşamasıdır. Deşt-i Kıpçak'ta hüküm süren Altın Orda (Tokmak) hanı Toktamış, 789 (m. 1387-88)'de Maveraünnehr'e girip Buhara'yı muhasara etti. Ancak kuvvetle müdafaa edilen bu şehri alamadı. Bu hadisede birçok insan ve hayvan telef olduğu için halkın zihninde menfi bir hatıra olarak yer etmiştir. Bu dönemde Behaeddin Nakşibend 69 (hicrî takvimle 71) yaşındaydı. Timur Han da diğer beyleri bertaraf edip Maveraünnehr ve Horasan'da otoritesini tesis etmişti.
Hace Behaeddin'in hayatındaki önemli hadiselerden biri de ikinci kez hacca gidişidir. Bu yolculukta halifelerinden Hace Muhammed Parisa da yanındaydı. Merv'e geldiklerinde Parisa'yı diğer müridlerle birlikte Baverd (Ebiverd) yoluyla Nişabur'a gönderen Şah-ı Nakşibend, Herat'a giderek Zeyneddin Ebu Bekr Tayebadî'yle görüştü ve onunla üç gün sohbet etti. Ardından Nişabur'a gelerek diğer müridlerine katıldı. Bağdat'a geldiklerinde Hicaz yolculuğu için deve kiraladılar. Haccı tamamladıktan sonra dönüş yolunda Bağdat'a geldiklerinde içlerinde Şeyh Nureddin Abdurrahman'ın da bulunduğu bir ulema ve sufiyye meclisine iştirak etti. Bağdat'ta iken Abdülkadir Geylanî'nin türbesini de ziyaret etti. Oradan Merv'e gelen Şah-ı Nakşibend burada bir süre ikamet edip Buhara'ya döndü ve ömrünün sonuna kadar burada yaşadı. Bu ikinci hac yolculuğunda hastalanan Şah-ı Nakşibend, vefatının yaklaştığını düşünüp müridlerine kendisinden sonra halife olarak Muhammed Parisa'yı bıraktığını söylediğine göre bu yolculuk, yaşlılık döneminde ve vefatına yakın bir tarihte (790/1388 ya da daha önce) gerçekleşmiş olmalıdır.
Menkıbeleri: Behaeddin Buharî hazretleri, bir defasında Şeyh Seyfeddin adlı bir zatın ırmak kenarında bulunan kabri karşısında kalabalık bir cemaatle sohbet ediyordu. O cemaatte bulunanlardan bir kısmı Behaeddin Buharî hazretlerinin tasavvuftaki yüksek derecesini bilmiyorlardı. Söz evliya zatların hâllerinden açılmıştı. Bir hayli süren bu konuşmada, evliyanın meşhurlarından olan Şeyh Seyfeddin ile Şeyh Hasan Bulgarî arasında geçen kerametler anlatıldı. İçlerinden biri dedi ki: “Eskiden velilerin tasarrufu, kerameti çok olurdu. Acaba bu zamanda da onlar gibi tasarruf ehli var mıdır?” Bunun üzerine Behaeddin Buharî hazretleri buyurdu ki: “Bu zamanda öyle zatlar vardır ki şu ırmağa yukarı ak dese ırmak tersine akmaya başlar.” Bu sözler mübarek ağzından çıkar çıkmaz, önlerindeki ırmak ters akmaya başladı. Bunun üzerine Behaeddin Buharî hazretleri; “Ey su! Ben sana yukarı ak demedim.” buyurdu. Irmak tekrar eski yöne akmaya başladı. Bu kerametini görenlerden pek çoğu Behaeddin Buharî hazretlerinin büyüklüğünü anlayıp tam bir teslimiyetle ona bağlandılar ve saadete kavuştular.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrinin yandan görünüşü (sağda) ve kabir taşı (solda).
Bir defasında Nesef'te büyük bir kuraklık oldu. Sıcaktan toprak çatlayıp mahsuller kurumaya başladı. Halk, günlerce yağmur beklediler. Fakat bir damla yağmur düşmedi. Nesef halkı, Behaeddin Buharî hazretlerinin duasını almak için aralarından birini huzuruna gönderdiler. O da gelip durumu arz etti: "Nesef ahâlisi kuraklıktan dolayı mahzun ve kederlidir" dedi. Bunun üzerine Behaeddin Buharî hazretleri buyurdu ki: “Üzülmesinler, Allahü teala onlara yağmur gönderecek.” Aradan kısa bir zaman geçmişti ki Nesef'e yağmur yağmaya başladı. Bir gün ve bir gece devam etti. Kuraklık kalkıp bolluk oldu.
Bir talebesi şöyle anlatmıştır: “Ben küçük yaşta Cenanyan denilen yerden Buhara'ya geldim. Âlimlerin derslerine devam ettim. Sonra kalbime Kâbe'yi ziyaret etme arzusu doğdu. Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyaret etmek şerefine kavuştum. Buhara'ya döndüm. Fakat nefsim çok azgındı. Hatta eşkıyalık yapacak kadar kötü bir hâldeydi. Ben bu hâlde iken, bende bir çekilme hâli hasıl oldu. Bu hâl, beni ister istemez Behaeddin Buharî hazretlerinin huzuruna sürükledi. Huzuruna varınca beni yanına yaklaştırdı. Sonra enseme öyle bir vurdu ki yediğim sillenin tesirinden neye uğradığımı bilemedim. İstemeyerek bağırdım. Behaeddin Buharî hazretleri bu hâlime öfkelenip; “Sus” dedi. Sonra da; “Eğer sabredip o narayı atmasaydın, bir sohbetle işin tamam olurdu” buyurdu.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabri ve kabir taşının önden görünüşü (sağda) ve yeni yaptırılan kabir taşı (solda).
Behaeddin Buharî hazretlerinin talebelerinden Şeyh Ömer Taşkendî şöyle anlatmıştır: “Benim Behaeddin Buharî'ye muhabbetim ve talebe olmam şöyledir: Önce Taşkend'de talebelerinden bir kısmını tanımıştım. Onlar ile sohbet eder, hizmetlerinde bulunurdum. Sohbet sırasında bana Behaeddin Buharî hazretlerinin faziletini, hâllerini anlatırlardı. Böylece görmediğim hâlde ona karşı içimde bir muhabbet hasıl oldu.
Bir gün Taşkend'deki talebelerinden birinin evine gittim. Hocasını hatırlıyor ve ona rabıta ediyordu. Bir müddet oturduktan sonra yemek getirdi. O anda Behaeddin Buharî hazretleri gözüme göründü ve kulağıma; “Senin Horasan'a gitmen gerekir” diye söyledi. Yemekten sonra Horasan'a gitmek üzere yola çıktım. Horasan'a, oradan da Behaeddin Buharî'nin yakın talebelerinden Mevlana Celaleddin'in bulunduğu yere gittim. Evine varıp kapıda durdum, kendisi tarafından çağrılmamı bekledim. Bir saat sonra evinden bir cemaat çıktı. Beni çağırıp huzuruna kabul ettiler ve; “Sen geldiğin sırada, gelişinden haberim vardı. Fakat seninle baş başa görüşmek istedim. Onun için beklettim” dedi.
Bundan sonra ben hâlimi ona anlattım ve çok ağladım, bana yardımcı olmasını istedim. Yemin ederek dedi ki: “Behaeddin Buharî sana kâfidir, teveccühüne kavuşursun.” Sonra onun faziletinden, menkıbelerinden bahsedip huzuruna kavuşmak için hemen yola çıkmamı söyledi. Yolculukta başıma bazı hadiselerin geleceğini de işaret etti. Derhal Nesef tarafına doğru yola çıktım. Oradan da Horasan'a hareket etmek üzere bir gemiye bindim. Gemi bir müddet yol aldıktan sonra sabah namazının vakti girdi. Gemide bir ezan okudum. Fakat yolcular namaza kalkmadılar. Bu duruma üzülüp onlara nasihat ettim. Fakat bana kızdılar. Bu durum karşısında bende öyle bir hâl oldu ki kendimi suya atmak istedim. Ayaklarımı suya uzatıp gemiden ayrıldım, fakat suya batmadım. Suyun üzerinde yürümeye başladım. Gemidekiler bu hâlimi görünce ağlamaya başladılar. “Biz yanlış bir iş yaptık, yaptığımıza tövbe ettik. Gemiye gel, sen ne dersen onu yapacağız” dediler. Bunun üzerine tekrar bindim. Sabah namazını gemideki yolcularla cemaat olup kıldık.
Bir müddet yolculuktan sonra Amuriye kalesine vardık. Orada da acaib hadiseler oldu. Behaeddin Buharî hazretlerine iltica ettim. Şirmüşter denilen bir dergâha vardım. Yola devam ederken bir kervana rastladım. Bana dediler ki: “Bu çöle dalma, çok büyük bir çöldür, yolunu şaşırırsın. Burada dur, şayet yola devam edecek olursan sağ tarafa yönel, sol taraftan gidersen sonunu bulamazsın ve helak olursun.” Kervan geçip gittikten sonra kendi kendime; “Ben, Behaeddin Buharî hazretlerinin huzuruna gitmek üzere yola çıkmış bulunuyorum. Ona tâbi olup hak yola gireceğim için bana tehlike gelmez” dedim. Çöle dalıp yürümeye başladım. Bir müddet yürüdükten sonra aç olduğumu hatırladım. Kendi kendime bazı nefis yemekleri düşünerek; “Ah o yiyecekler olsa da yesem” dedim. Ben böyle düşünürken, o anda önüme bir sofra geldi. Üzerinde tam arzu ettiğim yemekler vardı. Bu durum karşısında hâlim değişti. Ağlamaya başladım. “Ey Allah'ım, senin rızanı arayan kimseye her ne lazım olursa ihsan ediyorsun. Ben de senin rızandan başka bir şeyi asla talep etmeyeceğim” dedim.
O yemekleri yiyip çölde yola devam ettim. Yolda karşıma bir ceylan sürüsü çıktı. Beni görünce sağa sola kaçışmaya başladılar. “Eğer bu yoldaki arzu ve isteğimde samimi isem, ceylanlar benden kaçmazlar” dedim. Böyle der demez ceylanlar yanıma toplanıp bana yüzlerini sürmeye başladılar. Bu durum karşısında da hâlim değişti ve çok ağladım. Behaeddin Buharî hazretlerine karşı muhabbetim o kadar arttı ki huzuruna bir an evvel kavuşmak için can atıyordum. Ehan denilen yere vardığımda, yine Behaeddin Buharî hazretlerinin bereketi ile acaib hâllere kavuştum. Oradan Serahs'a vardım. Kendi kendime; “Her yerde Allahü tealanın dostları, sevgili kulları bulunur. Bu civarda da vardır. Onlardan müsaade almadıkça bu şehre girmeyeyim” dedim.
Böyle düşünürken, karşıma divane hâlde bir kimse çıktı. Halk onu görünce; “Divane Davud geliyor” dediler. Yanıma yaklaşınca onu karşılayıp “selamün aleyküm” diyerek selam verdim. “Ve aleykümselam” deyip selamımı aldı. “Hoş geldin Türkistanlı derviş” dedi. Beni yanına yaklaştırıp koynundan bir ekmek çıkardı. Ekmeği parçalayıp yarısını bana verdi. “Ey derviş, bu ekmeğin yarısını sana verdiğim gibi, bu mülkün yarısını da sana verdim” dedi. Bu hadiseden sonra Serahs şehrine girdim. Çarşıya girince bir başka divane gördüm. Çocuklar taşa tutuyorlardı. “Bu divanenin adı nedir?” diye sordum. “Cavadar'dır. Bu beldenin divanelerindendir” dediler. Kendi kendime; “Bundan da izin alayım” dedim. Bir taraftan da çocuklar onu taşa tutuyorlardı. Bana bakıp; “Ey Türkistanlı derviş, söz divane Davud'un söylediği gibidir” diyerek ilk karşılaştığım kimse ile görüşüp kavuştuğum şeylere işaret etti. Bundan sonra bende güzel bir hâl, cem'iyyet hasıl oldu. Yemek arzu ettim ve; “Her hâlde bu şehirde Behaeddin Buharî hazretlerinin sevenlerinden bir kimse bulunur ve ben ilk lokmayı onun elinden yerim” dedim.
Bu sırada yanıma birisi gelip; “Ben Behaeddin Buharî hazretlerinin hizmetçilerindenim. Evime buyur” dedi. Beni evine götürdü. Üç çeşit yemek getirdi. Sonra bana; “Behaeddin Buharî hazretleri Behrab denilen yere gitmişler, oradan da buraya teşrif edecekler. Buraya teşrif edinceye kadar bizde kalacaksın, senin yerin burasıdır” dedi. Birkaç gün sonra Behaeddin Buharî hazretlerinin oraya teşrif etmek üzere oldukları haberini aldık. Karşılamak üzere derhal dışarı çıktık. Behaeddin Buharî hazretleri bir merkep üzerinde ve etrafında talebeleri olduğu hâlde teşrif ettiler. Bir mezarlığa yöneldiler. Ziyaretinde o kadar insan toplanmıştı ki kalabalıktan yanlarına yaklaşmak mümkün olmadı. Kendi kendime; “Çok uzaklardan geldim. Çok zahmetlere katlandım. Acaba bana neden hiç iltifat etmediler? Artık ben kendi başıma kaldım” diye düşündüm.
Bu düşünceler hatırımdan geçtiği sırada, Behaeddin Buharî hazretleri merkepten inip yanına yaklaşmamı istediler. Bana; “Hoş geldin ey Taşkendli Derviş Ömer, yanlış anlama daha sen buraya geldiğin saatte haberdar oldum. Şimdi şu gördüğün kalabalık ile bir müddet meşgulüm” buyurdu. Sonra eve gittiler ve kalabalık da dağıldı. Beni huzuruna kabul edip; “Başından geçen hadiselerin hepsini bilmekteyiz. Gemide iken denize inince sana biz yardım ettik. Çölde önüne sofra bizim tasarrufumuzla geldi. Ceylanların sana yaklaşması ve iki divane ile karşılaşman ve vuku bulan diğer hadiseler hep bizim teveccühümüz ile oldu” buyurdu. Bu sohbeti sırasında bana öyle teveccüh ve tasarrufta bulundular ki bambaşka bir hâle girip çok ağladım. “Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Ben de; “Şimdiye kadar geçen ömrümü zayi etmişim” dedim. “Öyle söyleme; yalnız bundan evvel bunu bilmiş olsaydım diyebilirsin. Şu andaki müşaheden ve teslimiyetin ondan daha büyüktür” buyurdu. Sonra; “Şimdi sen, bulunduğun hâli mi, yoksa önceki hâlini mi istersin?” diye sordu. Ben de; “Bu hâlimi isterim” dedim. “Bu iş tâbi olmadan olmaz” buyurdu. “Ne işaret buyurursanız, ne emrederseniz yerine getiririm” dedim. Ben böyle deyince; “Huyunuz mübarek olsun!” buyurdu.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabri.
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin türbesinin etrafındaki revaklar ve revaklardaki tavan süsleme motifleri.
Talebelerinden Emir Hüseyin de şöyle anlatmıştır: “Evim Kasr-ı Arifan'da idi. Yirmi yaşına kadar çiftçilik ile uğraştım. Namazdan ve niyazdan uzak idim. Yiyip içip yatmaktan başka işim yoktu. Tam gençlik cehaleti içindeydim. Behaeddin Buharî hazretleri camiye giderken, gelip geçtikçe beni görüp tebessüm ederdi. Nihayet bir gece rüyamda Behaeddin Buharî hazretlerini gördüm. Mübarek elinde bir ayna vardı. Aynayı bana verdi. Aynaya baktım, kendimi gördüm. Uyanınca beni bambaşka hâller kaplamıştı. Aniden Behaeddin Buharî hazretleri evime geldi. Bana dedi ki: ‘Aynayı sana kim verdi?’ ‘Siz verdiniz efendim.’ dedim. ‘Niçin namaz kılıp Kur'an-ı Kerim okumazsın?’ dedi. ‘Kur'an-ı Kerim okumayı bilmiyorum.’ dedim. ‘Ben sana namazı ve Kur'an-ı Kerim'i öğretirim.’ buyurdu. Bundan sonra beni yetiştirip terbiye etti. Pek çok ihsana ve nimete kavuştum.”
Behaeddin Buharî hazretleri, talebelerinden birini, bir işi için bir yere göndermişti. Talebesi işi görüp dönerken, yolda havanın çok sıcak olması sebebiyle dinlenmek için bir ağacın gölgesine oturdu. Dinlenirken uykusu gelip ağacın gölgesinde uyudu. Rüyasında hocası Behaeddin Buharî'yi gördü. Elinde bir asa ile yanına yaklaşıp; “Uyan, kalk, burası uyuyacak yer değildir” dedi. Bunun üzerine hemen uyanıp gözlerini açtı ve ayağa kalktı. Gördü ki iki kurt, kendisine iyice yaklaşmış, hücum etmek üzeredirler. Hemen oradan uzaklaşıp yoluna devam etti. Kasr-ı Arifan'a varınca Behaeddin Buharî hazretlerinin kendisini karşılamak için yola çıkmış olduğunu gördü. Yanına yaklaşınca; “Hiç öyle korkulu ve tehlikeli yerlerde istirahat edilir mi?” buyurdu.
Behaeddin Buharî hazretleri bir gün bir yere giderken yolları bir akarsuya rastladı. Yanında bulunan talebelerinden Emir Hüseyin'e; “Kendini bu suya at” buyurdu. O böyle der demez, Emir Hüseyin hiç tereddüt etmeden kendini akan suya attı ve suyun içinde kayboldu. Aradan bir müddet geçtikten sonra; “Ey Emir Hüseyin, çık gel!” buyurdu. Emir Hüseyin derhal sudan dışarı çıktı. Elbisesinden en ufak bir yer bile ıslanmamıştı. Behaeddin Buharî hazretleri ona; “Kendini suya atınca ne gördün?” diye sordu. Emir Hüseyin dedi ki: “Suya atlayınca kendimi birdenbire gayet güzel döşenmiş bir odada buldum. Bu odanın hiç kapısı yoktu. Kapı ararken orada zat-ı âlinizi gördüm. Bana bir kapı gösterip ‘bu kapıdan çık’ buyurdunuz. Elinizle kapıyı açtınız, ben de kapıdan çıktım ve huzurunuza geldim.”
Behaeddin Buharî hazretlerine bir gün hediye olarak bir miktar balık getirilmişti. O mecliste hazır bulunan talebeleriyle beraber balığı yemek arzu ettiler. Bunun üzerine balık hazırlanıp sofra kuruldu. Talebeler, Behaeddin Buharî ile birlikte sofraya oturdular. İçlerinden biri sofraya oturmadı. Behaeddin Buharî ona; “Niçin gelip oturmuyorsun?” dedi. O da oruçlu olduğunu diyerek, nafile oruç tuttuğunu bildirdi. Ona; “Gel bize uy!” dediyse de o talebe gelmedi. Tekrar; “Gel bize uy! Sana Ramazan günlerinden bir günde tutulan oruç sevabı kadar hediye edeyim” dedi. Fakat o kimse söz dinlemeyip inadında ısrar etti. Bunun üzerine talebelerine; “Bu adam, Allahü tealadan uzaktır. Onu terk ediniz” buyurdu. O oruçlu talebe son derece zahit bir kimseydi. Fakat hocasının sözüne peki demeyip muhalefet etmesi sebebiyle zahitliğini kaybetti, daha sonra namazı da bıraktı, haramlara dalarak tam bir felakete düştü.
Behaeddin Buharî hazretleri, bir defasında Buhara'da Gülabad mahallesinde misafir olduğu bir dostunun evinde, talebeleri ile sohbet ediyordu. Talebelerinden Molla Necmeddin'e dönüp; “Sana ne söylersem yapar mısın?” dedi. Molla Necmeddin; “Elbette yaparım efendim” dedi. “Eğer bir günah işlemeni söylesem yapar mısın? Mesela hırsızlık yap desem yapar mısın?” dedi. Bunun üzerine Molla Necmeddin; “Mazur görünüz efendim, hırsızlık yapamam” dedi. “Mademki bu husustaki isteğimizi kabul etmiyorsun, meclisimizi terk et” buyurdu. Molla Necmeddin bunu duyunca dehşet içinde kalıp olduğu yere düştü ve bayıldı. Orada bulunanlar Behaeddin Buharî hazretlerine yalvarıp onun affedilmesini istediler. Kabul edip affetti. Molla Necmeddin de kendine gelip kalktı.
Bundan sonra hep beraber o evden dışarı çıktılar. Dervaze-yi Semerkand denilen tarafa doğru gittiler. Behaeddin Buharî hazretleri yolda giderlerken, bir ev duvarı gösterip talebelerine dedi ki: “Bu duvarı delin, evin içinde falan yerde bir çuval kumaş vardır. Onu alıp getirin.” Talebeleri bu emre uyup duvarı yardılar. Kumaş dolu çuvalı buldular ve çıkarıp getirdiler. Sonra bir köşeye çekilip bir müddet oturdular. Bu sırada bir köpek sesi işitildi. Behaeddin Buharî hazretleri, talebesi Molla Necmeddin'e dedi ki: “Bir arkadaşınla gidip evin etrafına bakın ne vardır?” Gidip baktılar ki eve hırsızlar gelmiş, başka bir duvarı yarıp evde ne varsa almışlar. Gidip bu durumu Behaeddin Buharî hazretlerine haber verdiler. Talebeler bu hale şaştılar.
Sonra tekrar talebeleriyle birlikte önceki misafir oldukları eve döndüler. Sabahleyin, gece o evden aldırdığı kumaş dolu çuvalı sahibine gönderdi. Talebelerine; “Gece buradan geçerken, bu malınızı alarak hırsızların çalmasına mâni olduk demelerini” tembih etti. Onlar da götürüp sahibine teslim ederek durumu anlattılar. Behaeddin Buharî, bundan sonra talebesi Molla Necmeddin'e dönüp; “Eğer emrimize uyup da bu hizmeti yapsaydın, sana çok sırlar açılacak ve çok şey kazanacaktın. Neyleyelim ki nasibin yokmuş” dedi. Molla Necmeddin ise hocasının sözünü dinlemediği için çok pişman oldu.
Behaeddin Buharî hazretleri, Buhara köylerinden birisine gitmişti. Şeyh Hüsrev adında bir zatın evinde misafir oldu. O akşam Şeyh Hüsrev, o köyde bulunan bütün âlimleri ve ileri gelenleri evine davet etti. Hep birlikte yemek yediler. Yemekten sonra Behaeddin Buharî hazretleri, ev sahibi Şeyh Hüsrev'e; “Git kapıya bak kim var?” buyurdu. Gidip baktı ki köy halkından Yusuf adında biri, bir kap içinde armut getirmiş kapıda bekliyordu. İçeri girmesine müsaade edildi. O da içeri girip elindeki armut dolu kabı Behaeddin Buharî hazretlerinin önüne koydu. Behaeddin Buharî; “Bu armutları nereden aldın?” dedi, o da aldığı yeri söyledi. Behaeddin Buharî hazretleri bir müddet susup sonra ev sahibine; “Bu armutları büyük bir kaba boşalt gel” dedi. Ev sahibi armutları büyük bir kaba boşaltıp ortaya koydu. Behaeddin Buharî, armutlardan birini alıp getiren kimseye verdi. Sonra diğer armutların orada bulunanlara dağıtılmasını emretti. Dağıtıldıktan sonra; “Hiç kimse kendine verilen armudu yemesin, beklesin” buyurdu.
Sonra armutları getiren Yusuf adlı köylüye dönüp; “Armutları getirmekteki maksadın nedir bilir misin?” dedi. Getiren kimse; “Efendim, bana köyümüze keşif ve keramet sahibi bir zat geldi dediler. Ben de sizi görmekle şereflenmek için bu armutları satın alıp size hediye getirdim. Fakat küstahlık edip armutların içinden birine bir işaret koydum ve en alta yerleştirdim. Eğer o zat evliya ise bu armudu bulup bana verir diye düşündüm” dedi. “Öyleyse elindeki armuda bak, o işaret koyduğun armut mu?” buyurdu. “Evet efendim. O armuttur” dedi. Bundan sonra Behaeddin Buharî hazretleri buyurdu ki: “Allahü tealanın evliya bir kulunu, bir kimsenin denemesi uygun değildir. Fakat işaretlediğin armudu bulup sana vermeseydik, sen bizden uzak kalır ve çok zarar görürdün. Resulullah'ın bildirdiği yolda bulunan kimseyi imtihana hacet yoktur.” Armutları getiren kimse, yaptığı işten dolayı çok pişman olup Behaeddin Buharî hazretlerinden af ve özür diledi.
Hayretler İçinde Kaldı
Nakledilir ki Şeyh Şadi adında bir zat, Kasr-ı Arifan'a gelip Behaeddin Buharî hazretlerinin huzuruna girerek, ziyaretlerine gelmekte kusur ettiğini söyleyip affetmelerini istedi. Behaeddin Buharî hazretleri ona şaka yaparak; “Bedava özür kabul edilmez” buyurdu. Gelen zat; “Bir öküzüm vardır. Onu size vereyim” dedi. “Onu kabul etmeyiz, köyünde uzun zamandan beri biriktirip duvar arasında bir kap içinde gizlediğin kırk altının var, onları getirirsen kabul edilir” buyurdu.
Şeyh Şadi; “Sakladığım altınları başka kimse bilmiyordu. Nasıl bildiler?” diye hayretler içinde kaldı, sonra köyüne gidip altınlarını getirdi. Behaeddin Buharî hazretlerinin önüne koydu. Behaeddin Buharî altınları sayıp içinden bir tanesini ayırdı. Diğerlerini ona geri verdi. “Bunlarla öküz satın alıp çiftçilik yap, kaldırdığın mahsulü Allahü tealanın kullarına dağıt” buyurdu. Sonra ayırdığı bir altını göstererek; “Bu altın haramdır” buyurdu. Bu keramete şahit olanlar Şeyh Şadî'ye o bir altını nereden aldığını sordular. “Behaeddin Buharî hazretlerini tanıyıp ona talebe olmadan önce bir kumarda kazanmıştım” dedi.
Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Ben Semerkand'da oturuyordum. Behaeddin Buharî hazretlerinin keşif ve keramet sahibi büyük bir zat olduğunu duyunca ona karşı muhabbetim iyice arttı. Sabrım kalmadı ve sohbetine kavuşmak için Buhara'ya gitmeye karar verdim. Yola çıkarken annem hırkamın bir yerine harçlık olarak dört tane altın dikti. Buhara'ya varınca Behaeddin Buharî hazretlerinin sohbetine katıldım. Sohbeti sırasında beni öyle bir hâl kapladı ki sabrım kalmadı.
Orada bulunanlardan birine, Behaeddin Buharî hazretlerine beni talebeliğe kabul etmesini söylemesi için rica ettim. O da durumumu arz etti. Bunun üzerine bana çok iltifat edip kabul ederiz; fakat senden altın alırız buyurdu. “Ben fakirim, altınım yoktur” dedim. Talebelerine dönüp; “Bunun hırkası içinde dört altını var, yok diyor” dedi. Behaeddin Buharî hazretleri bunu söyleyince hayretler içinde kaldım. Hemen hırkamı söküp içindeki dört altını çıkarıp önlerine koydum.
O mecliste bir çocuk vardı. Talebelerinden birine; “Al şu altınları bu çocuğa ver” buyurdu. O talebe alıp çocuğa verdi. Fakat çocuk asla almadı. Ne kadar zorladılarsa da çocuk almayınca tekrar bana verdiler. Çok utanıp mahcup oldum. Bu hadiseden sonra Behaeddin Buharî hazretleri, talebeleri ile birlikte başka bir köye gitmek üzere yola çıktı. Ben de onlara katıldım. O köyde büyük bir sohbet meclisi kuruldu. Bir ara talebeleri, beni de talebeliğe kabul etmesini arz ettiler. Bu sefer yanımdaki altınları, o mecliste bulunan başka bir çocuğa vermemi söylediler. Verdim fakat o çocuk da almadı. O kadar mahcup oldum ki utancımdan sanki ölecektim. Talebeleri, beni talebeliğe kabul buyurmaları için bir daha arz ettiler. O zaman; “Hasislik, cimrilik, herkes için sevimsiz ve iğrenç bir sıfattır. Bilhassa Hak yolunda ilerlemek isteyen bir kimsenin hasislik etmesi çok kötü bir iştir” buyurdular ve talebeliğe kabul ettiler. İrşat ederek, dünya sevgisini kalbimden çıkardılar. Bundan sonra tevekkül sıfatı kalbime yerleşti.”
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabri yanındaki küçük mescit, kuyu ve havuz (sağda) ve mescidin içinden bir görünüş (solda).
Behaeddin Buharî hazretlerinin talebelerinden biri, bir yere gitmek istediği zaman kerametiyle havada uçarak gider, gideceği yere hemen varırdı. Diğer talebeleri onu bir iş için Kasr-ı Arifan'dan Buhara'ya gönderdiler. Bu talebe havada uçarak giderken, Behaeddin Buharî hazretleri onun üzerinden tasarrufunu çekti. Talebe uçamaz oldu. Bu hadise üzerine buyurdu ki: “Allahü teala bana talebelerimin gizli açık bütün hâllerini bilmek ve onlar üzerinde tasarruf etme kudreti verdi. Arzu edersem, Allahü tealanın izniyle talebelerime çeşitli hâller veririm ve yine ellerinden alırım. Onları kabiliyetlerine göre terbiye ederim. Çünkü yetiştirici ve terbiye edici, yetiştirmek istediği kimseye yarayan ve en çok faydası olan şeyi yapar.”
Yine talebelerinden Emir Hüseyin şöyle anlatmıştır: “Bir gün hocam beni bir iş için Kasr-ı Arifan'dan Buhara'ya göndermişti. ‘Bu gece Buhara'da kal, sabaha doğru geri dönersin’ dedi. Ben hemen yola çıktım. Yolda nefsimle mücadele edip; ‘Ey nefsim! Acaba sen bir gün ıslah olacak mısın ve ben senin elinden kurtulur muyum?’ diyordum. Ben nefsimi böyle azarlarken, karşıma nur yüzlü bir zat çıktı. Bana dedi ki: ‘Sen bu yolda ne mihnet, ne meşakkat çektin ki nefsini ayıplıyorsun? Bu yolda gelip geçen büyükler öyle mihnet ve meşakkat çekmişlerdir ki senin bir zerresini bile çekmeye tahammülün yoktur.’ Sonra vefat etmiş olan büyüklerin isimlerini ve çektikleri meşakkatleri bir bir anlatıp tarif etti. Ben kusurlarımı kabul edip özür diledim.
Bundan sonra karşıma çıkan o zat, bana dağarcığından bir miktar hamur çıkarıp verdi. ‘Bu hamuru Buhara'da pişirip yersin’ dedi. Hamuru alıp yoluma devam ettim. Buhara'ya varınca hamuru fırıncıya verdim. Fırıncı hamuru görünce hayret edip; ‘Şimdiye kadar böyle hamur görmedim’ dedi. Bana kim olduğumu ve hamuru kimin verdiğini sordu. Ben de Behaeddin Buharî hazretlerinin talebesi olduğumu söyledim. Fırıncı hürmetle hamuru pişirip bana verdi. Bir parça koparıp ona verdim. Sonra hocamın emir buyurduğu işi bitirip o gece Buhara'nın Gülabad mahallesindeki mescitte akşam ve yatsı namazını kıldıktan sonra kıbleye karşı oturdum. Bu sırada canım elma istedi. O anda mescidin penceresinden birkaç elma attılar. Elmaları alıp ekmekle yedim. Gece yarısına kadar o mescitte kaldım. Sonra kalkıp yola çıktım. Sabaha doğru Kasr-ı Arifan'a vardım. Sabah namazını hocam Behaeddin Buharî ile kıldım. Hocam bana; ‘Sana hamuru veren kimdi bildin mi?’ diye sordu. Bilemediğimi arz ettim. ‘O, Hızır Aleyhisselam idi’ buyurdu. Sonra mescidin penceresinden bana atılan elmalardan bahsetti. ‘O fırıncıya ne büyük saadet ki senin verdiğin hamuru pişirdi ve ondan yemek nasip oldu’ buyurdu.”
Kebecizade'nin 1827 yılında celi sülüs hattıyla “Ya hazreti Muhammed Behaeddin Şah-ı Nakşibend” yazdığı levha.
Mevlana Abdullah-ı Hocendî, Şah-ı Nakşibend Behaeddin Buharî'ye talebe olmasını şöyle anlatır: “Bir ara içime öyle bir ateş düştü ki yerimde duramıyordum. Bana yol gösterecek bir âlim zata talebe olabilmenin istek ve arzusuyla yanıyordum. İçimdeki arzu dayanılmaz duruma gelince bulunduğum Hocend'den ayrıldım ve Tirmiz'e kadar hep bunu düşündüm. Oradan Arif-i kebir Muhammed bin Ali Hakim-i Tirmizî'nin kabrini ziyarete gittim. Sonra Ceyhun Nehri kenarında bulunan mescide geldim. Orada namazı kıldıktan sonra bir ara uyuyakalmışım. Rüyamda heybetli iki zat gördüm. Onlardan biri bana; ‘Ben Muhammed bin Ali Hakim-i Tirmizî'yim, yanımdaki de Hızır Aleyhisselam'dır. Sen hoca aramak için şimdilik zahmet çekme. Çünkü hem kimseyi bulamazsın, hem de istifade edemezsin. On iki sene sonra Buhara'ya gidip orada bulunan ve zamanın kutbu olan Behaeddin Buharî'ye talebe olur, ondan istifade edersin’ buyurdu.
Bunun üzerine Tirmiz'den Hocend'e geri döndüm. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra bir gün çarşıda iki Türk gördüm. Gayr-i ihtiyarî peşlerinden gittim. Bir mescide girdiler. Namazdan sonra aralarında bir hocaya bağlanmanın kıymeti ile ilgili hususlar konuşuyorlardı. Onlara karşı çok fazla ilgi duydum. Hemen dışarı çıktım, çarşıdan bir şeyler alıp yanlarına geldim. Beni görünce biri; ‘Bu, iyi bir insana benzer, hocamızın oğlu İshak'a talebe olabilir’ dedi. O zatın kim olduğunu sordum. Hocend'e bağlı bir köyde olduğunu bildirdiler. Bunun üzerine o köye giderek o zatı buldum. Fakat bana hiç yakınlık göstermedi ve iltifat etmedi. Bu hocanın her hâliyle temizliği yüzünden belli olan bir de oğlu vardı. Bu durum karşısında, bu temiz yüzlü çocuk, babasına dedi ki: ‘Babacığım, bu zat, sana talebe olmak ümidiyle buraya gelmiş, sen ise ona hiç yakınlık göstermiyorsun. Neden ilgilenmiyorsun, sebep nedir?’ Bunun üzerine ağladı ve dedi ki: ‘Ey evladım, bu, Şah-ı Nakşibend Behaeddin Buharî hazretlerinin talebelerindendir. Bizim onun üzerinde hiçbir hükmümüz yoktur.’
Bunun üzerine ben tekrar Hocend'e, memleketime döndüm ve hocamla ilgili bir işaretin çıkmasını bekledim. Aradan bir zaman geçti, kalbim beni Buhara'ya gitmeye zorladı. O isteği bir an dahi tehir etmeye kâdir değildim. Hemen kalkıp Buhara'ya doğru yola çıktım. Bir zaman sonra Buhara'ya vardım ve Behaeddin Buharî hazretlerinin yerini öğrenip yanına gittim. Ne zaman ki huzur-i şerifleri ile şereflendim, bana buyurdu ki: ‘Ya Abdullah-ı Hocendî! Sana bildirilen on iki senenin tamam olmasına daha üç günün vardır. Bunu unuttun mu?’ Bu sözleri duyunca adeta kendimden geçtim. Sohbetinin muhabbeti kalbimin ufuklarına yerleşti. Artık hep onlara olan bağlılık ateşi ile yanıyordum. Bir müddet sonra himmet istedim. Behaeddin Buharî: ‘Himmetin zamanı var’ buyurdu. Bunun üzerine bir müddet daha sohbete devam ettim. Bir gün diğer talebeler ile birlikte sohbette bulunduğum bir sırada; ‘Bana yaklaş, himmetin vakti geldi’ buyurdu. Kalkıp Behaeddin Buharî hazretlerinin yanına yaklaştım. ‘Dikkat et de nasibine kavuşasın’ buyurarak, beni önüne oturttu. Sonra şehadet parmağıyla dizime dokundu. Birdenbire kendimden geçtim. Sonra beni tekrar eski hâlime getirdi. ‘Haberin olsun ki vakit geçiyor’ buyurdu. Parmağını tekrar dizime dokundurdu. Tekrar kendimden geçtim ve yere düştüm. Yine eski hâlime döndürüp; ‘Dikkatli ol, fırsat az kaldı’ buyurdu.
Peygamberimize Tam Tabi İdi
Behaeddin Buharî, Peygamber Efendimizin sünnetine tam uyar, O'nun yaptığı şeyleri yapmaya çok gayret ederdi. Resulullah'ın işlediği her sünneti işlerdi. Bir defasında Peygamberimiz Eshab-ı Kiram ile ekmek pişirmişlerdi. Şöyle ki Eshab-ı Kiram'dan bir grup, her biri bir parça hamuru alıp tandıra koymuştu. Peygamber Efendimiz de mübarek eline bir parça hamur alıp tandıra koydular. Bir müddet sonra baktılar ki Eshab-ı Kiram'ın koyduğu hamurlar pişmiş, fakat Peygamberimizin koyduğu hamur pişmemiş, olduğu gibi duruyordu. Ateş Peygamber Efendimizin mübarek elinin dokunduğu hamura tesir etmedi. Behaeddin Buharî hazretleri, Resulullah'a uymak için talebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Talebelerinin koyduğu hamurlar pişti. Fakat Behaeddin Buharî hazretlerinin koyduğu hamur aynen kaldı. Onun da mübarek elinin dokunduğu hamura ateş tesir etmedi. Resulullah'a uymaktaki derecesi bu kadar çoktu. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu hususta şöyle buyurmuştur: “Her hususta tâbi olana, tâbi olunanın kemalatından büyük pay vardır.”
Kasr-ı Arifan'da Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrinin bulunduğu külliyenin uzaktan görünüşü.
Ağlayıp feryat etmeye, üstümü başımı yırtmaya başladım. Ben bu hâlde iken, Behaeddin Buharî hazretleri; “Bu vakit, Bağ-ı Zagan vakti değildir” buyurdu. Bu sözden de gayet mahzun oldum. Sonra beni yine eski hâlime döndürdü. Böylece beni, himmetiyle büyük nimetlere kavuşturdu. O mecliste bulunanlar; “Bu vakit, Bağ-ı Zagan vakti değildir” buyurmasının hikmetini merak edip sordular. Onlara dedim ki: “Bağ-ı Zagan, Herat'ta bir yer ismidir. Bir gün bir dostum ile orada sohbet ederken, o zat bana demişti ki: ‘Günün birinde bir himmet sahibinin sohbetine kavuşursan, o gün beni unutma!’ Behaeddin Buharî hazretleri bana himmet edip ihsanda bulununca o arkadaşım hatırıma geldi. Hace hazretlerinin; ‘Bu vakit Bağ-ı Zagan vakti değildir’ buyurmasının hikmeti budur. Bu kadar yer gezip dolaştım, nice keşif ve keramet erbabının sohbetinde bulundum. Fakat Behaeddin Buharî hazretleri gibi gizli sırlara vâkıf bir zata rastlamadım. Zannederim ki zamanımızda onun gibi keşif ve keramet sahibi bir zat yoktur.”
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin medresesinin önden görünüşü.
Büyük âlimlerden birisi anlatır: “Gençlik zamanında, Hace Behaeddin Buharî hazretlerini çok severdim. Himmetleri ile bende şaşılacak hâller meydana geldi. Bana daima; ‘Beni hatırından çıkarma!’ derdi. Ben de daima onları düşünür, hatırlardım. Bu hâl üzere iken babam hacca gitti. Beni de beraberinde götürdü. Giderken Herat'a uğradık. Herat şehrini seyrederken, Hace hazretlerini unuttum, bağlılık hatırımdan çıktı. O anda bendeki hâller gitti. Sonra İsfehan'a gittim. Orada bir büyük âlim vardı. Bütün İsfehanlılar ondan himmet ve dua isterlerdi. O zattan çok kerametler meydana gelmişti. Babam beni alıp o zatın huzuruna getirdi ve benim için ondan himmet istedi. Fakat ben Behaeddin Buharî hazretlerinden çok korktuğumdan, o zatın huzurundan dışarı çıktım. Sonra hacca gittik. Beytullah'ı ziyaret ettik. Dönüşte ziyareti ile şereflendiğim zaman, onu unuttuğum için çok çekiniyordum. Korktuğumu anlayıp; ‘Korkma, biz kusuru affederiz. Sen benim oğlumsun. Benim oğullarıma kimsenin tasarruf etmeye haddi yoktur’ buyurup latife yollu; ‘Herat'a gidince niçin beni unuttun?’ deyip; ‘Unutmak kat'iyyen dostluğa sığmaz’ mısrasını okudular.”
Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Bir gün Nesef'te bir kimse ile kavga ettim. O kimse benden çok incindi. Bir müddet sonra Buhara'ya gidip Hace Behaeddin Buharî hazretlerini ziyaret ettim. Bana hiç iltifat etmediler. Birçok kimseleri araya koyup affetmelerini istedim, fayda vermedi. Çok yalvardım. Buyurdu ki: ‘Nesef'e gidip incittiğin kimsenin hatırını hoş etmedikçe seni sohbetimizde bulundurmayız.’”
Gayet üzüntülü olarak Nesef'e döndüm. Daima Hazreti Hace'nin gelmesini beklerdim. Bir gün geldiklerini işittim. Ve nihayet evime geldiklerini gördüm. Hiç oturmayıp kavga ettiğim o kimsenin evine gitti. Yüksek alınlarını, temiz yüzlerini o kimsenin kapısının eşiğine sürüp ondan özür diledi ve; “O günahı ben ettim. Beni affeyle” buyurdu.
O kimse, cihanın yüzünü görmek şerefine kavuşmak için can feda etmeye hazır olduğu, zamanın kutbu, devranın merkezi, evliyanın önderi bir zatın böyle yalvarma ve özür dilemesini duyunca şaşkına döndü, aklı başından gitti. Sonra kendine gelip çok ağladı, inledi. Benim kusurumu affettikten sonra kendisi böyle bir hadiseye muhatap olduğu için özür dilemeye başladı. Hazreti Hace'nin ayaklarına kapanarak tövbe ve inabe edip talebesinden oldu. Hace hazretlerinin güzel ahlâkını duyanlar, ona bağlanıp yoluna girerek kurtuluşa erdiler.
Behaeddin Buharî, Tus şehrine gidip birkaç gün kaldı. Bir gün talebe ve ahbabıyla Şeyh Maşuk-ı Tusî'nin kabrini ziyarete gittiler. Mezarın yanına gelince; “Esselamü aleyke ya Maşuk-ı Tusî, nasılsın? İyi misin?” buyurdu. Kabirden şöyle bir ses duyuldu: “Ve aleykesselam. İyiyim, çok rahatım.” Yanında olanların hepsi de bu cevabı duydular. Orada bulunanlardan biri, Behaeddin Buharî hazretlerinin büyüklüğüne inanmazdı. Bu kerameti görünce tövbe ederek talebelerinden ve sevdiklerinden oldu.
Hace Behaeddin Buharî'ye, talebelerinden biri bir miktar elma hediye getirdi. O elmaları hazır bulunanlara bölüştürdü ve buyurdu ki: “Bir saate kadar kimse kendi elmasını yemesin. Çünkü bu elmalar şimdi tesbih ediyorlar.” Hace hazretlerinin mübarek ağzından bu söz çıkar çıkmaz, orada bulunanlar elmaların tesbih seslerini duymaya başladılar.
Talebelerinden Emir Hüseyin anlatır: “Hace hazretleri bir gece; ‘Yarın filan dostumu ziyarete gideceğim, inşallah on beş güne kadar gelirim’ demişti. Sabahleyin talebesi ile yola koyulup gittiler. O gün Hace hazretlerinin ayrılığına dayanamayıp onu görmek isteği beni kapladı. Hanekahta benimle bir kişi daha kalmış idi. Akşam olunca ona: ‘Korkarım Hace hazretleri kendilerine olan bu aşırı sevgimi keşfeder ve şefkat edip bana acıyıp döner’ dedim. Ertesi sabah gördüm ki Hazreti Hace dönüp geldi ve bana heybetle bakıp; ‘Ben sana demedim mi ki on beş gün sonra geleceğim. Sen ise önüme muhabbet dağını set çektin. Ben o dağı nasıl aşıp gideyim?’ buyurdu.
Sonra mübarek yüzünü yanımdaki talebesine çevirip buyurdu ki: ‘Emir Hüseyin sana; Korkarım Hace hazretleri yoldan döner gelir demedi mi?’ O da; ‘Evet’ dedi. Hace hazretleri buyurdu ki: ‘İşte o muhabbet ve arzulardır ki önümüze set çekti.’ Bunun üzerine Hace hazretlerinin celalini müşahede ettiğimde, kalbimde büyük bir ürperme zahir olup ayaklarına düşüp af diledim. Onlar da merhamet edip affetti ve; ‘Eğer maksadın benden ayrılmamak ise beni seninle düşün. Çünkü ben senden ayrı değilim’ buyurdular. Beyt: “Nerede olursan seninleyim ben, Kendini sakın, yalnız sanma sen.”
Medrese'nin avlusundaki minare (sağda) ve medresenin girişi (solda).
Bir gün Behaeddin Buharî hazretlerinin huzuruna bir kimse gelip selam verdi. Selamını aldılar ve ne için geldiğini sordular. Yüksek huzurlarından bereketlenmeye geldiğini söyledi. Hace hazretleri de hazır bulunan talebelerine hitaben; “Ne dersiniz, vereyim mi?” buyurdu. Talebeler; “Hocamızın lütuf ve keremlerinin sonu yoktur, siz bilirsiniz” dediler. Bunun üzerine o kimseye şöyle bir baktı. Hemen o kimsede acaib ve üstün hâller meydana geldi. Onu gören herkes ona âşık olur, kalbini ona verirdi.
Mevlana Necmeddin anlattı: “Bir gün Hace hazretleriyle Buhara'nın etrafında bir sahrada giderken iki ceylanın gezdiğini gördük. Hace hazretleri bana hitaben; ‘Hak tealanın kulları yanına bu ceylanlar gibi vahşî hayvanlar gelir. Sen de bunların yanına gelmesini dile’ buyurdu. ‘Benim ne haddime ki sizin huzurunuzda keramet dileyeyim’ dedim. Hace hazretleri buyurdu ki: ‘Sen onlara teveccüh eyle. Onlar senin yanına gelirler.’ Ben de onlara doğru iki adım gittim. O ceylanlar koşarak yanıma gelip durdular. Hace hazretleri buyurdu ki: ‘Hangisini tutarsan tut!’ Ben hangisini tutmak istedimse diğeri ‘beni tut’ der gibi geldi. Onu tutayım dedim, diğeri geldi. Ben hayretler içerisinde kalıp birini tutamadım. O esnada Hace hazretleri bir ceylanın sırtına mübarek elini koyup; ‘Sana lüzum kalmadı, ben tuttum’ buyurdular.
Şah-ı Nakşibend'in Kışlık Mescidinin içinden bir görünüş.
Sonra o ceylanları orada bırakıp gittik. Onlar ise arkamızdan bakıp durdular.”
Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Kasr-ı Arifan'da bir bostan ektim. Sulama vakti geldi. Fakat sular kesildiğinden bostanı sulayamadım. Hace hazretleri o günlerde bostanıma geldi ve buyurdu ki: ‘Bostanın sulama zamanı geldi.’ Ben dedim ki: ‘Sulama vakti geldi ama sular kesildi.’ Hace hazretleri buyurdu ki: ‘Yer ve gökleri yaratan sana su vermeye kâdirdir. Sen su yollarını aç.’ Ben de acele ile su yollarını açtım. O gece sabah oluncaya kadar suyu bekledim. Sabah vaktinde su geldi. Bostanı suladım. Hatta bir miktar ekili soğan ve sarımsak vardı, onları da suladım. Su da kesildi. Dağlara yağmur mu yağdı diye düşündüm. Gittim ırmak tarafına su akıyor mu diye baktım. Asla sudan bir nişan görmedim. Acaba bu su nereden geldi diye şaştım kaldım. Sonra Hace hazretlerinin ziyaretine gittim. Buyurdu ki: ‘Bostanı suladın mı?’ ‘Evet suladım’ dedim. ‘Su kesildikten sonra ne yaptın?’ buyurdu. ‘Irmağa gittim ve hiç su görmedim. Şaştım kaldım. Suyun nereden geldiğini anlayamadım’ dedim. Hace hazretleri buyurdu ki: ‘Bunu sen biliyorsun, kimseye söyleme.’”
Talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Hace hazretleri bir gün bu fakirin hanesini şereflendirdi. Çok sevindim. Pazardan bir çuval un aldım, geldim. O unu Behaeddin Buharî hazretleri görünce; ‘Bu unu çoluk çocuğunla pişirip yiyin ve sırrını kimseye söylemeyin’ buyurdu. Hace hazretleri o zaman evimde iki ay misafir oldu. Talebelerinden bir kısmı da onun yanında idi. Çoluk çocuk ve diğer ahbaplarım hepimiz, hatta Hace hazretleri gittikten sonra o undan çok zaman yedik. Un hâlâ ilk aldığımız gibi duruyordu. Asla eksilmedi. Sonra Hace hazretlerinin mübarek sözünü unutup o sırrı çoluk çocuğuma anlattım. Bunun üzerine o undan bereket kesilip tükendi.”
Seyyid Emir Külal hazretlerinin oğlu Emir Burhaneddin şöyle anlatmıştır: “Bir gün Buhara'da Hace hazretleri hanekahımıza teşrif ettiler. Sohbet esnasında bast hâlinde olduğunu hissedip; ‘Efendim, Mevlana Arif'i çok özledim. Ona teveccüh edip Nesef'ten gelmesini sağlayınız da görüşelim’ dedim. Hazreti Hace hanekahın avlusuna çıktı. Üç kere; ‘Mevlana Arif!’ diye seslendi ve sonra; ‘Mevlana Arif çağırdığımı duydu. Acele kalktı, geliyor’ buyurdu. Bir gün sonra Mevlana Arif Nesef'ten Buhara'ya geldi ve doğruca hanekaha girdi. Ben de durumu ona anlattım. Dedi ki: ‘Dün filan saatte eshabımla mecliste sohbet ederken Hace hazretlerinin sesi kulağıma geldi. Ben de acele ile kalktım geldim.’”
Yazlık mescidin dışından bir görünüş.
Behaeddin Buharî hazretleri bir gün İshak isminde bir talebesinin evine teşrif etmişlerdi. Orada bulunan talebeler yemek pişirmek için tandıra çok odun koyup ateş yakmışlardı. Her biri bir işle meşgul oldukları sırada tandırın ateşi alevlenip tandırdan dışarı çıktı. Bunun üzerine Hazreti Hace mübarek ellerini tandıra sokunca Allahü tealanın inayeti ile tandırın ateşi sakin oldu. Mübarek ellerini tandırdan çıkardığı zaman ne elbisesine bir şey olmuş ne de ellerinin bir tüyü yanmıştı.
Derviş Muhammed Zahid şöyle anlatmıştır: “İlk zamanlarımda bir bahar günü Hace hazretleriyle sahrada gidiyorduk. Canım karpuz yemek istedi. Hace hazretlerinden bir karpuz istedim. Bunun üzerine bana; ‘Muhammed, çay kenarına git’ buyurdu. Ben de o sahrada akan bir çayın kenarına gittim. Suyun üzerinde ‘Baba Şeyh karpuzu’ denilen sulu karpuzları gördüm. Su üzerinde yüzen karpuzlardan biri kenara yanaşıp durdu. Aldım, henüz bostandan yeni kopmuş gibiydi. Hace hazretlerinin huzuruna getirdim. ‘Bu karpuzu kes de yiyelim’ buyurdu. Ben de kestim, birlikte yedik. Bu büyük kerameti gördüğümde onun velayet ve tasarrufun en yüksek derecesinde olduğuna itikadım arttı. Bu yüzden de çok şeylere kavuştum.”
Talebelerinden birisi şöyle anlatmıştır: “Bir gün Hace hazretlerinin sohbetlerine kavuşma arzusu içime doğdu. O arzu ile Taşkend'den Buhara'ya hareket ettim. Hanımım bir miktar altın getirip bana verdi ve; ‘Bu altınları Hace hazretlerine ver’ dedi. Niçin gönderiyor diye merak ettim, sordum fakat söylemedi. Hazreti Hace'nin sohbeti ile şereflendiğim zaman o altınları önüne koydum. Görünce tebessüm ederek buyurdu ki: ‘Bu altınlardan çocuk kokusu geliyor. Ümit ederim ki Cenab-ı Hak sana bir çocuk verecektir.’ Hace hazretlerinin bereket ve himmetlerinden Hak sübhanehu ve teala hazretleri bana bir salih oğul ihsan etti.”
Alaeddin-i Attar (kuddise sirruh) anlatır: “Dervişlerden biri bir gün bana kalbin nasıl olduğunu sordu. ‘Nasıl olduğunu bilmiyorum’ dedim. ‘Ben kalbi üç günlük ay gibi görüyorum’ dedi. Bunu üstadım ve efendim Şah-ı Nakşibend hazretlerine anlattım. ‘Bu onun kalbine göredir’ buyurdu. Ayakta duruyorduk. Ayağını ayağımın üzerine koydu. Birden kendimden geçtim. Bütün mevcudatı kalbimde bir arada gördüm. Kendime gelince; ‘Kalb böyle olunca onu bir kimse nasıl anlayabilir? Bunun için hadis-i kutside Allahü teala; Yere ve göğe sığmam, Mümin kulumun kalbine sığarım buyurdu’ dedi. Bu derin sırlardandır. Anlayan anladı.”
Talebelerinden biri anlatır: “Merv'de Behaeddin Buharî hazretlerinin huzurunda idim. Buhara'daki ehlimi, akrabamı özledim. Kardeşim Şemseddin'in vefat haberi geldi. Hazreti Hace'den izin istemeye cesaret edemedim. Yakınlarından olan Emir Hüseyin'e bana izin almasını rica ettim. Cuma namazını kılıp mescitten çıkınca Emir Hüseyin kardeşimin ölüm haberini Hazreti Hace'ye arz etti. ‘Bu nasıl haberdir! Onun kardeşi sağdır. Onun kokusunu alıyorum, hem de pek yakından’ buyurdu. Sözleri biter bitmez kardeşim Buhara'dan çıkageldi. Behaeddin Buharî'ye selam verdi. Bunun üzerine hocam; ‘Ey Emir Hüseyin! İşte Şemseddin!’ buyurdu.”
Alaeddin-i Attar anlatır: “Hazreti Hace (kuddise sirruh) Buhara'da idi. Eshabının ileri gelenlerinden Mevlana Arif Harezm'de idi. Bir gün eshabı ile görme sıfatı üzerine konuşuyordu. Söz arasında; ‘Mevlana Arif şu anda Harezm'den Sera'ya doğru yola çıktı ve filan yere ulaştı’ buyurdu. Bir müddet sonra; ‘Kalbime geldi ki Mevlana Arif Sera'ya gitmekten vazgeçti. Şu anda Harezm istikametine doğru geri döndü’ buyurdu. Talebeleri bu konuşmanın olduğu gün, saat ve tarihi bir yere yazdılar. Bir zaman sonra Mevlana Arif Harezm'den Buhara'ya geldi. Behaeddin Buharî'nin buyurduklarını ona anlattılar. ‘Tam buyurduğu gibi olmuştur’ dedi. Talebeleri hayretler içinde kaldı.”
Talebelerinin büyüklerinden Şeyh Hüsrev anlattı: “Bir gün Hazreti Hace'yi ziyarete gittim. Onu bahçede buldum. Tanımadığım bir kimse ile beraber havuzun yanında duruyordu. Ben selam verince o şahıs ayrılıp bahçenin bir kenarına doğru gitti. Hazreti Hace bana; ‘Bu gördüğün Hızır'dır, iki defadır geliyor. Kendisiyle konuşmuyorum, susuyorum ve Allahü tealanın yardımı ile zahir ve batında ona karşı bir meyil, yakınlık bulmuyorum’ buyurdu. İki-üç gün sonra yine onu bahçede hocam ile beraber gördüm. Bir ay sonra Buhara çarşısında ona rastladım. Bana güldü, ona selam verdim. Boynuma sarılıp beni kucakladı ve hâlimi sordu. Kasr-ı Arifan'a gittiğimde hocam Behaeddin Buharî bana; ‘Buhara çarşısında Hızır'la buluştun değil mi?’ buyurdu.”
Yazlık mescidin avlusundan bir görünüş (sağda) ve içinden bir görünüş (solda).
Âlimlerden biri, Behaeddin Buharî hazretlerinin talebelerinden bir grupla Irak'a gitti. O anlatır: “Yolda Semnan şehrine varınca burada ismi Seyyid Mahmud olan mübarek bir kimsenin bulunduğunu ve hocamızı çok sevenlerden olduğunu duyduk. Topluca onun ziyaretine gidip hocamıza bağlılığının sebebini sorduk. Dedi ki: Resulullah Efendimizi rüyada gördüm. Çok güzel bir yerde idi. Yanında heybetli bir zat vardı. Ben Resulullah Efendimize tevazu ve edeple yaklaşıp; ‘Sohbetinizle şereflenemedim, bereketli zamanınızda ve huzurunuzda bulunamadım, bu büyük ve eşsiz saadeti kaçırdım, şimdi ne yapayım?’ diye arz ettim. Bana; ‘Bereketime ve beni görmek faziletine kavuşmak istersen Behaeddin'e tabi ol, ona uy’ buyurdu ve yanında duran mübarek zatı işaret etti.
Bundan önce Behaeddin Buharî'yi görmemiştim. Uyanınca ismini ve şeklini şemalini bir kitabın üstüne yazdım. Uzun zaman sonra bir manifaturacı dükkanında oturuyordum. Nurlu ve heybetli bir zat gördüm. Geldi ve dükkanda oturdu. Yüzünü görünce o simâyı hatırladım. Birden bende büyük bir hâl ve değişme oldu. Kendimi toparlayınca evime gelip şereflendirmesini rica ettim. Kabul buyurdu. Kalktık, o önde ben arkalarında yürüdük. Bizim eve gelinceye kadar hiç dönüp bana bakmadı. Ondan gördüğüm ilk keramet buydu. Çünkü o evimin nerede olduğunu daha önceden bilemezdi. Doğruca bizim eve gitti. Sonra kütüphanemin bulunduğu odaya girdi. Çok kitabım vardı. Elini uzatıp bir kitap çıkardı, bana uzattı ve; ‘Bu kitabın üzerine ne yazdın?’ buyurdu. Bir de ne göreyim, yedi sene önce gördüğüm ve tarihini kaydettiğim rüya orada yazılıydı. Bu kerametlerinden daha ilk anda bende büyük bir hâl hasıl oldu. Kendime gelince bana lütuf ile mukabele edip talebeliğe kabul buyurdu ve kapısında hizmet etmek saadeti ile şereflendirdi.”
Mehmed Şefik Bey'in 1863'de yazdığı “Ya hazreti Muhammed Behaeddin Şah-ı Nakşibend en-Neccarî” levhası.
Talebelerinden biri anlatır: “Hazreti Hace'nin sohbeti ile şereflendiğimde, talebelerinin büyüklerinden olan Şeyh Şadi bana çok nasihat etti ve edepten bahsetti. Bunlardan biri; ‘Hazreti Hace'nin bulunduğu yere doğru hiçbirimiz ayağımızı uzatmayız’ nasihati idi. Bir gün hava çok sıcaktı. Gazyut'tan Kasr-ı Arifan'a Hace hazretlerini ziyarete geliyordum. Bir ağacın gölgesinde dinlenmek için yattım. Bir hayvan gelip ayağımı iki kere kuvvetlice tekmeledi. Fırladım kalktım, ayağım çok fazla ağrıyordu. Tekrar yattım, yine o hayvan gelip beni tekmeledi. Kalkıp oturdum ve sebebini düşünmeye başladım. Nihayet Şeyh Şadi'nin nasihatini hatırladım ve ayaklarımı, hocamızın o anda bulunduğu Kasr-ı Arifan'a doğru uzatarak yatmış olduğumu anladım.”
Alaeddin-i Attar şöyle anlatmıştır: “Hocamız, Emir Hüseyin'e kış mevsiminde çok odun toplamasını emretti. Odun toplama işi bittiğinin ertesi günü kar yağmaya başladı ve kırk gün devam etti. Sonra Hace hazretleri, Harezm'e gitmek için yola çıktı. Şeyh Şadi de hizmetinde idi. Hıram Nehri'ne geldiklerinde, suyun üzerinden yürümesini ona emretti. Şeyh Şadi korktu, çekindi. Bir defa daha emretti, yine yapamadı. O zaman büyük bir teveccühle ona baktı. Şeyh Şadi kendinden geçti. Kendine gelince ayağını suyun üzerine koyup yürüdü, suya batmadı. Hocamız da arkasından yürüdü. Suyun üzerinden karşıya geçince Hocam; ‘Bak bakalım, pabucun hiç ıslandı mı?’ buyurdu. Baktığında, Allahü tealanın kudreti ile en küçük bir ıslaklık yoktu.”
Talebelerinden biri anlatır: “Hace hazretlerini sevmem ve sohbetinde bulunmamın sebebi şudur: Bir gün Buhara'da dükkanımda idim. Gelip dükkanıma oturdu ve Bayezid-i Bistamî'nin bazı menkıbelerini anlatmaya başladı. Anlattığı menkıbelerden biri şu idi: ‘Bayezid-i Bistamî buyurdu ki: Elbiseminin eteğine bir kimse dokunsa, bana âşık olur ve ardımdan yürür.’ Ve sonra buyurdu ki: ‘Ben derim ki eğer kaftanımın kolunu hareket ettirsem, Buhara'nın büyükleri, küçükleri bana âşık ve hayran olup ev ve dükkanlarını bırakarak bana tâbi olurlar.’ O sırada elini kaftanının yeni üzerine koydu. O anda gözüm yenine daldı. Beni bir hâl kapladı, kendimi kaybettim. Uzun zaman öyle kalmışım. Kendime gelince muhabbeti beni kapladı. Ev ve dükkanı terk edip hizmetini canıma minnet bildim.”
Şeyh Arif-i Diggeranî, Seyyid Emir Külal'in halifelerinin büyüklerindendi. O anlatır: “Bir gün, Behaeddin Buharî hazretlerini Kasr-ı Arifan'da ziyarete gittik. Buhara'ya döndüğümüzde, oranın fakirlerinden bir grup da bizimle beraberdi. Onlardan biri, Behaeddin Buharî hazretlerinin aleyhinde konuştu. ‘Sen onu tanımıyorsun, Allah'ın evliyasına karşı su-i zan ve su-i edepte bulunman uygun değildir’ dedik. Susmadı. Bir eşek arısı gelip ağzına girdi ve dilini soktu. Dayanamayacak kadar canı yandı. ‘Bu, o büyük zata edepsizliğinin cezasıdır’ dedik. Çok ağladı, pişman oldu, tövbe etti. Ona karşı itikadını düzeltti ve hemen ağrısı geçti.”
Bir defasında Kıpçak çölü askerleri Buhara'yı kuşattılar. Buharalılar çok zor günler yaşadı, birçok insan öldü. Buhara valisi, hususi adamlarından birini Hazreti Hace'ye göndererek; “Düşmana karşı koyacak gücümüz yok. Her çaremiz tükendi, planlarımız bozuldu. Sizin yüksek kapınıza sığınmaktan başka çaremiz kalmadı. Bizi bu zalimlerden siz kurtarırısınız. Müslümanların onların elinden kurtulması için Allahü tealaya yalvarınız, dua ediniz. Şimdi yardım zamanıdır” deyip ricada bulundu. Hazreti Hace; “Bu gece Allahü tealaya yalvarırız. Bakalım Allahü teala ne yapar” buyurdu. Sabah olunca altı gün sonra bu belanın kalkacağı müjdesini onlara verdi ve; “Valinize böyle müjde verin!” buyurdu. Buharalılar bu müjdeye son derece sevindiler. Buyurduğu gibi oldu; altı gün sonra şehri kuşatan düşman askerleri çekilip gitti.
Hazreti Hace, Herat melikinin arzusuyla Tus'tan Herat'a geldiklerinde padişahın sarayına girdi. Her uğradığına dikkatle baktı. Kapıcıdan vezirlere kadar herkeste bir hâl ve değişiklik oldu. Hâlden hâle girdiler; kendilerinde olmayan mertebelere kavuştular.
Şah-ı Nakşibend'in hangahının havadan görünüşü.
En büyük halifesi ve yerine irşat makamına geçen Hace Alaeddin-i Attar buyurdu: “Hace Behaeddin Buharî hazretlerinin bereketi ile kendisinden ettiğim istifadeyi beyan edip ifşa etsem, bütün dünyayı evliyalık makamına ulaştırırım. Ama Allahü tealanın âdet ve iradesi böyle değildir.”
Hazreti Azizan, yani Ali Ramitenî buyurdu ki: “Bu büyükler, bütün dünyayı önlerindeki sofra gibi görürler. Biz deriz ki belki tırnağın yüzü gibidir. Onların nazarından bir şey örtülü değildir.”
Alaeddin-i Attar anlatır: “Şah-ı Nakşibend hazretleri beni kabul edince kendilerini o kadar sevdim ki sohbetlerinden ayrılmayacak hâle geldim. Bu hâlde iken bir gün bana dönüp; ‘Sen mi beni sevdin, ben mi seni sevdim?’ buyurdu. ‘İkram sahibi zatınız, âciz hizmetçisine iltifat etmelisiniz, hizmetçiniz de sizi sevmelidir’ diyerek cevap verdim. Bunun üzerine; ‘Bir müddet bekle, işi anlarsın!’ buyurdu. Bir müddet sonra kalbimde onlara karşı muhabbetten eser kalmadı. O zaman; ‘Gördün mü, sevgi benden midir, senden midir?’ buyurdu. Beyt: “Eğer ma'şuktan olmazsa muhabbet aşıka, Aşığın uğraşması ma'şuka kavuşturamaz asla.”
Bir kimse Hazreti Hace'nin ziyaretine geliyordu. Yolunda nehir vardı, ‘Suya girmeden üzerinden yürüp geçsem’ dedi. Dediği gibi oldu. Hazreti Hace'nin huzuruna gelince; “Evden çıktığından beri seni gözetiyorum. Ayağını suya koyunca elimi ayağının altına koydum. İstersem, kalbindeki bütün hâlleri alırım” buyurup o zatın bütün hâllerini aldılar. Tekrar kalbine verdiler. Tekrar aldılar ve tekrar hepsinden yüksek hâl ve feyizler verip onu yükseklere çıkardılar.
Seyyid Burhaneddin, Hace hazretlerine bir miktar balık getirdi. Hace hazretleri bağda idi, balıkları da bağda pişirmek istediler. İlkbahar mevsimiydi. Hace hazretleri balıkları pişirirken gökyüzünü büyük bir bulut kapladı, yağmur yağmaya başladı. Hace hazretleri Seyyid Emir Burhaneddin'e; “Dua et, benim olduğum yere yağmur yağmasın!” buyurdu. Burhaneddin; “Efendim, benim ne haddime?” dedi. Hace hazretleri; “Benim dediğimi yap” buyurdu. Seyyid Burhaneddin emre uyarak dua etti. Kudret-i İlahî ile Hace hazretlerinin olduğu yere yağmur yağmadı. Diğer yerlere o kadar yağdı ki suları sel gibi yanımızdan akıyordu. Bu hâli görenler hayretler içinde kaldı. Bu kerametten çokları istifade ettiler.
Mevlana Arif anlatır: “Kış günüydü. Hace hazretleri ile bir yolda gidiyorduk. Ayağımda ne çizme ne de ayakkabı vardı. Yolda büyük bir kar fırtınasına tutulduk, işim çok zorlaştı. Kalbimden Hace hazretlerine; ‘Biz ne hâle düştük, ne olacağız?’ dedim. O anda Hace hazretlerinde bir başka hâl zuhur edip heybetle gökyüzüne doğru baktı. Hemen kar dindi. Gökyüzü açılıp güneş çıktı ve hava çok güzel oldu. Rahatça gideceğimiz yere vardık.”
Bir defasında Gadiret köyünde, Şeyh Şadi'nin evinde dervişler toplanıp sütlaç pişirdiler. Tencereyi sofraya getirdiler. Hepsi oturup yemeye başlayacakları zaman hiçbiri elini uzatıp bir kaşık yemek yiyemedi. Yemeği kaldırıp tekrar tencereye koydular ve bunda bir hikmet var dediler. Bir saat sonra Hace hazretleri oraya teşrif etti ve buyurdu ki: “Ben Kasr-ı Arifan'dan çıkıp buraya doğru gelirken siz tencereyi ocağa koydunuz. Biraz yürüdüm, gördüm ki pişirip sofraya getirdiniz, yemek istediniz. Ben de ellerinizi ve ağzınızı tuttum ki ben gelmeyince yemeyesiniz!” Dervişler, Hace hazretlerinin kerametini görünce neşelenip sütlacı sahana koyup getirdiler. Hep beraber zevk ve şevkle oturup yediler.
Hace hazretleri, talebeleri ile bir kimsenin evinin terasında otururlarken gönülleri yakan, kalblere tesir eden bir sohbet ettiler. Sohbet esnasında talebelerine; “Siz mi beni buldunuz, ben mi sizi buldum?” dediler. Talebeleri; “Biz sizi bulduk” dediler. “Mademki siz beni buldunuz, bu terasta beni bulun” buyurup talebelerinin gözünden kayboldu. Talebeleri her tarafı arayıp bulamadılar. Söyledikleri söze pişman olup; “Sizin cazibeniz olmasa, siz lütfetmeseniz kim sizin sohbetinize kavuşabilir?” deyip özür dilediler. Bunun üzerine Hace hazretleri kendisini gösterdi. Biraz önce oturdukları yerde aynı şekilde oturuyordu.
Bir defa buyurdu ki: “Bizim yolumuz Urvetü'l-Vüska'ya çıkar. Yani Resulullah'ın sünnetine uymak ve Eshab-ı Kiram'ın hâllerine bakmaktır. Bunun için bu yolda az bir amel, büyük fütuhatlara, neticelere sebep olur. Sünnete uymak çok büyük bir iştir. Bu yoldan yüz çeviren, dinini tehlikeye atmış olur.”
Biz Azizanız
Ya'kub-i Çerhî anlatır: “Buhara'nın âlimlerinden ilim öğrenip fetva vermeye icazet aldıktan sonra memleketime dönmeyi düşündüm. Hazreti Hace'ye uğrayıp; ‘Beni hatırınızdan çıkarmayın’ dedim ve çok yalvardım. ‘Gideceğin zaman mı yanımıza geldin?’ buyurdu. ‘Hizmetinize müştakım’ dedim. ‘Hangi bakımdan?’ buyurdu. ‘Siz büyüklerdensiniz ve herkesin makbulüsünüz’ dedim. ‘Bu kabul şeytanî olabilir, daha sağlam delilin var mı?’ buyurdu. Sahih hadiste; ‘Allahü teala bir kulunu severse onun sevgisini kullarının kalbine düşürür’ buyuruluyor dedim. Tebessüm edip; ‘Biz azizanız’ buyurdu. Bunu duyuncaya birden halim değişti. Bir ay önce rüyada birisi bana: ‘Git, Azizan'ın talebesi ol’ demişti. Onu unutmuştum. Onlardan duyunca bu rüyayı hatırladım.
Yine Hazreti Hace'ye; ‘Beni şerefli hatırınızdan çıkarmayın’ dedim. Bunun üzerine; ‘Bir kimse Azizan hazretlerinden, beni unutmayın diye ricada bulundu. O da Allah'tan başka hatırımda bir şey kalmaz. Yanımda bir şey bırak ki görünce hatırıma gelsin buyurdu’ diye anlattıktan sonra mübarek takkelerini bana verip; ‘Senin bana bırakacak bir şeyin yoktur. Bari bu takkeyi sakla! Bunu gördüğün zaman beni hatırlarsın’ buyurdu. Ayrılırken; ‘Bu yolculukta muhakkak Mevlana Taceddin Deşti Gülekî'yi gör! O evliyaullahtandır’ buyurdu. Hatırıma; ‘Ben Belh'e gidip oradan vatanıma varırım; Belh nerede, Deşt-i Gülek nerede?’ diye geldi. Sonra Belh yolunu tuttum ama öyle bir zaruret hasıl oldu ki yolum Deşt-i Gülek'e düştü. Hazreti Hace'nin işareti aklıma gelip şaştım kaldım.”
Talebelerinin en meşhuru olan Alaeddin-i Attar hazretleri şöyle anlatmıştır: “Bir gün Behaeddin Buharî'nin huzurunda bulunuyordum. O gün hava kapalı idi. Bana; ‘Öğle namazı vakti girdi mi?’ dedi. ‘Hayır’ dedim. ‘Semaya bir bak’ buyurdu. Gökyüzüne bir baktım ki melekler toplanmış öğle namazı ile meşgul oluyorlardı. Gözlerimdeki perde kalkıp bu hâli görünce bana; ‘Sen hâlâ öğle vakti olmamış diyorsun’ buyurdu. Hocama verdiğim cevaptan dolayı çok utandım, bir müddet bu hadisenin ezikliğini duydum.”
Behaeddin Buharî hazretleri Buhara'da, yaz mevsiminde bir akşam, talebeleriyle birlikte Ataullah adında bir zatın evinin damında oturmuş sohbet ediyordu. Mübarek ağzından inci gibi güzel sözler dökülüyor, dinleyenlere feyiz saçıyordu. Evin yakınında Buhara valisinin sarayı vardı. O akşam vali de sarayının damında adamlarıyla birlikte def ve çalgı çalıp eğleniyordu. Ses her tarafa yayılıyordu. Behaeddin Buharî; “Bizim bu sesleri işitmemiz caiz değildir, kulağımıza pamuk tıkamak lazımdır” dedi.
Böyle söyledikten sonra sohbet meclisinde bulunan talebeleri ve kendisi, çalgı sesini işitmez oldular. Halbuki vali ve adamları sabaha kadar çalgı çalmışlardı. Sabahleyin komşular, Behaeddin Buharî hazretlerinin talebelerine; “Biz çalgı sesinden sabaha kadar uyuyamadık, siz nasıl durabildiniz?” dediler. Talebeler; “Hocamız ‘bu sesi dinlememiz uygun olmaz, kulağımıza pamuk tıkamamız lazımdır’ buyurdu. O andan itibaren sabaha kadar hiç çalgı sesi işitmedik” dediler. Bu durum o valiye anlatıldı. Vali durumu öğrenince yaptığı işe pişman olup tövbe etti. Bu hadise Buhara'da günlerce anlatıldı. Herkes Behaeddin Buharî'nin büyüklüğünü öğrendi ve ona muhabbetleri daha çok arttı.
Mustafa Rakım Efendinin meşk ettiği “Ya hazreti pir Muhammed Behaeddin Nakşibend el-Buharî kuddise sirruh” yazılı levha.
Behaeddin Buharî hazretleri Kâbe'yi ziyarete giderken Horasan'a uğramıştı. Orada Hace Müeyyiddin adında bir zatın evinde misafir olup birkaç gün kaldı. Bu sırada bir gün Karubanî saray mesiresine gitmişlerdi. Orada huzuruna bir derviş geldi. Dervişe iltifat edip; “Bunlar bizim sevdiklerimizdendir fakat bizi tanımazlar” dedi. Sonra o dervişi yanına alıp misafir kalmakta olduğu eve götürdü. Ev sahibi yemek koyunca; “Bugün şehrimizdeki Allah dostlarından birini bulup getirdim. Müsaade ederseniz bizimle birlikte yemek yesin” dedi. Ev sahibi; “Hay hay efendim, emrediniz sofraya gelsin” dedi.
Bunun üzerine o derviş de sofraya oturdu. Yemekten sonra sohbete başladılar. O derviş ile tarikat hâllerinden ve hakikat sırlarından bahsettiler. Bir müddet sohbetten sonra o derviş müsaade isteyip gitmek üzere kalktı. Oradan havada uçarak ayrılıp gitti. Behaeddin Buharî, dervişin bu hâline tebessüm edip; “Bu kolay iştir” buyurdu. Yatsı namazı vaktinde o derviş tekrar geldi. Behaeddin Buharî ona uçarak ayrılıp gitmesini sorarak; “Allah dostlarının yanında böyle işler muteber değildir. Allahü teala bazı kullarına öyle sırlar ihsan etti ki bu sırlardan birini insanlara gösterse halk perişan ve mahvolur” buyurdu.
Derviş zat; “Ben kırk beş seneden beri denizlerde ve karada dolaşırım, söylediğiniz gibi tasarruf sahibi bir zat bulamadım. On defa Kâbe'yi ve on defa Resulullah'ın kabr-i şerifini ziyaret ettim. Bahsettiğiniz sırlardan birisinin kokusunu bile duymadım” dedi. Behaeddin Buharî hazretleri o dervişe dedi ki: “Bir an bana teslim olursan sana nice sırları koklamak nasip olur ve âlemde öyle kimse olup olmadığını anlarsın.” Derviş; “Peki” deyip teslim oldu ve yanına oturdu.
Behaeddin Buharî şehadet parmağı ile dervişe dokundu. Derviş kendinden geçip yere yıkılıverdi, nefesi dahi kesildi. Bir müddet öylece kaldı. Sonra şehadet parmağını dervişin alnına dokundurdu. Derviş kendine gelip Kelime-i Şehadet getirerek kalktı. Özür ve af dileyerek şöyle dedi: “Cahillik ettim. Sizin gibi Allahü tealanın sevgili bir kulunun huzurunda edepsizlik ettim, uygunsuz sözler söyledim. Kerem ve ihsan ediniz, küstahlığıma bakmayıp beni bağışlayınız ve terbiye ediniz. Bunca zamandır gezip dolaştım ve hep sizin gibi kemal ehli bir büyük âlim aradım. Şimdi himmetiniz bereketiyle aradığımı buldum.”
Bunun üzerine Behaeddin Buharî buyurdu ki: “Bu mertebeye erişmek için Allahü tealanın rızasına uygun amel işlemek ve O'nun sevgili bir kuluna teslim olmak lazımdır.” Derviş; “Emriniz başım üstüne, emir buyurun hizmetinizde Kâbe'ye gideyim” dedi. “Sen on defa Kâbe'ye gitmişsin” buyurunca; “Sizinle gitmeyi arzu ediyorum” dedi. Dervişe dedi ki: “Senin için hayırlı olan şudur: Sen Herat'a git ve bize bağlılığını sürdür.” Derviş söz dinleyip Herat'a gitti. Behaeddin Buharî hazretleri de talebeleriyle birlikte Kâbe'ye gitmek üzere misafir olduğu evden ayrılıp Horasan'dan yola çıktılar.
Yazlık mescidin dışarıdan görünüşü (solda). Külliyenin avlusundan bir görünüş (ortada). Şah-ı Nakşibend'in yazlık mescidi (sağda).
Hace Behaeddin Nakşibend hazretleri, Buhara'nın Gülabad semtinde bir talebesinin evinde bulunuyordu. Bu sırada kapının önüne bir atlı gelip durdu. İçeriden Hace hazretleri atlıya seslenip; “İçeri gel! Aradığın buradadır” buyurdu. Atlı bu daveti işitip atından indi, kapıyı açtı ve içeri girdi. Gelen zata; “Gördün mü, seni buraya çektik. Tirmiz'e hakikati aramak için gidiyordun” buyurdu. İçeri giren o yolcu, Behaeddin Buharî hazretlerinin elini öptü ve şöyle dedi: “Buyurduğunuz gibi, Tirmiz'e bana doğru yolu gösterecek birini aramaya gidiyordum. Fakat yolda bir yere vardım, artık atım yürümez oldu. Ne kadar zorladıysam da bir türlü yürütemedim. Bir adım bile atmadı. Anladım ki bunda bir sır vardır. Atın dizginlerini serbest bıraktım. At dönüp Buhara yoluna düştü. Hiç dokunmayıp kendi hâline bıraktım. Nereye gidecek diye merak ediyordum. Nihayet geldi, bu evin kapısının önünde durdu.” Bunun üzerine Behaeddin Buharî o kimseye iltifat edip yetiştirmek üzere talebeliğe kabul etti.
Behaeddin Buharî hazretleri hacda iken hacılar Mina'da kurban kesiyorlardı. “Bizim de kurban kesmemiz lazım fakat biz oğlumuzu kurban edeceğiz” buyurdu. Talebeleri bu sözde bir hikmet vardır diyerek o günün tarihini kaydettiler. Hacdan sonra Buhara'ya döndüklerinde, Behaeddin Buharî'nin o sözü söylediği gün oğlunun vefat etmiş olduğunu öğrendiler. Oğlunun vefatı üzerine buyurdu ki: “Allahü tealanın ihsanı ile oğlumun vefat etmesi hususunda da Resulullah Efendimize uymuş oldum. Çünkü Resulullah Efendimizin de oğlu vefat etti. O'nun başından geçen işlerin hepsi benim başımdan da geçti. Resulullah'ın yapmış olduğu her işle amel ettim. Hiçbir sünneti terk etmedim. Hepsini yerine getirdim ve neticesini buldum.”
Bir başka talebesi şöyle anlatmıştır: “Behaeddin Buharî hazretlerini tanımadan önce yüz altınım vardı, bir sandıkta saklı idi. Bir gün bu altınlarla ticaret yapma hevesine kapıldım. Altınları alıp Buhara'ya gittim. Hazır elbise alıp köylerde satmaya başladım. Buhara köylerinden birinde bulunduğum sırada Behaeddin Buharî hazretlerinin oraya teşrif ettiğini duydum. Eşyamı bir yere emanet bırakıp ziyaretine gittim. Huzuruna girince elini öpüp bir kenara oturdum. Bir müddet sonra Behaeddin Buharî hazretleri bana baktılar. Bir an için bu bakışlar karşısında erir gibi oldum. Bana; ‘Bu köye niçin geldin?’ diye sordu. ‘Bir miktar elbise aldım, onları satmak için geldim’ dedim. ‘Elbiselerini getir göreyim’ buyurdu. Gidip getirdim. Baktıktan sonra karşıdaki dağı göstererek; ‘Eğer benden dünyalık istersen şu dağı sana altın yaparım’ buyurdu. Böylece dünyaya düşkün olmamayı, asıl maksadın ebedî saadete kavuşmak olduğunu bildirdi. Ben de bunun üzerine dünya sevgisini kalbimden çıkarıp varımı yoğumu Allah yolunda harcadım. Behaeddin Buharî hazretlerine talebe oldum. Ondan sonra hiç geçim kaygısı ve sıkıntısı çekmedim.”
Behaeddin Buharî hacda iken, Kâbe'yi tavaf sırasında aksakallı bir ihtiyarın Kâbe'nin örtüsüne sarılarak ağladığını ve gözyaşları ile orayı ıslattığını gördü. İmrenilecek bir hâlde olan ihtiyarın bir de kalbine teveccüh etti. Keşfiyle gördü ki ihtiyarın kalbi tamamen dünyalık şeylerle meşgul. Mina pazarında ise genç bir tüccar gördü. Bu genç tüccar, aşağı yukarı elli bin altın değerinde alışveriş yapıyordu. Görünüşte tamamen dünyaya dalmış gözüken gencin kalbine teveccüh ettiğinde, kalbini hep Allahü tealayı zikretmekle meşgul bir hâlde gördü.
Behaeddin Buharî hazretleri asrının en meşhur âlimi ve mürşid-i kâmili idi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaşmıştır. İnsanları hidayete kavuşturmuş, nice gönüller onun feyizleriyle nurlanmıştır. Onun tasavvuftaki yoluna Nakşibendiyye denilmiştir. Sessiz zikri benimsemiştir. Tasavvuf; bir Müslümanın, İslam ahlâkı ile ahlâklanması için lazım olan bilgileri öğreten ilimdir.
Tasavvuf ilminin bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil; yol gösteren, rehberlik eden, yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin belli usullerle gösterdikleri bu yollara tarikat denilmiştir. Behaeddin Nakşibend Buharî hazretleri de büyük bir mürşid-i kâmil olup onun insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta takip ettiği usullere ve gösterdiği yola, “Nakşibendiyye tarikatı” denilmiştir.
Külliyenin içindeki mezarlardan bir görünüş (sağda) ve mezarların yandan görünüşü (solda).
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı hocanın talebeleri birbirlerini tanımak ve hocaları ile tanınmak, övünmek için bulundukları yola hocalarının ismini vermişlerdir. Tarikatlar başlıca iki kısma ayrılırlar:
-
1Sessiz zikir (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebu Bekir'den gelmiş olup yol gösterici rehberlerinin adına göre Tayfuriyye, Yeseviyye, Medariyye, hakiki olan Bektaşiyye, Nakşibendiyye, Ahrariyye, Ahmediyye-i Müceddidiyye ve Halidiyye gibi isimler almışlardır.
-
2Yüksek sesle zikir (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yol da Hazreti Ali'den on iki imam vasıtasıyla gelmiştir. On iki imamın sekizincisi olan İmam-ı Ali Rıza'dan Ma'rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî'nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhur mürşitlerin adı verilerek kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebu Bekir-i Şiblî yolundan Kadirî ile Şazilî, Sa'dî ve Rıfaî; Ebu Ali Rodbarî yolundan Ahmed Gazalî ve Ziyaeddin Ebu Necib-i Sühreverdî vasıtaları ile Kübrevî meydana gelmiştir. İmam-ı Ali'den Hasan-ı Basrî vasıtası ile Edhemî ve bundan Çeştî hasıl olmuştur. Bedeviyye, Rıfaiyye'den hasıl olmuştur.
Halifeleri: Behaeddin Nakşibend birçok mürit yetiştirmişti. Bunlardan kaç tanesinin halife olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte, Şah-ı Nakşibend'den sonra tarikatın dört halifesi vasıtasıyla dört ayrı koldan devam ettiği anlaşılmaktadır: 1. Alaeddin Attar, 2. Muhammed Parisa, 3. Ya'kub-i Çerhî, 4. Alaeddin-i Gocdüvanî. Behaeddin Şah-ı Nakşibend'in vefatından sonra halifelerinden Alaeddin-i Attar irşada başlamış, diğer mürit ve halifeler de çoğunlukla ona tabi olmuşlardır. Tarikatta esas kollara ayrılış Alaeddin-i Attar'dan sonra vuku bulmuştur. Alaeddin-i Attar ile başlayan Alaiyye kolu, onun vefatından sonra oğlu Hasan Attar ve halifesi Nizameddin Hamuş ile iki ayrı yoldan devam ederken; Behaeddin Nakşibend'den icazetli olan Muhammed Parisa, Ya'kub-i Çerhî ve Alaeddin-i Gocdüvanî de farklı bölgelerde irşada başlamışlardır.
“Ya Seyyid sened Muhammed Behaeddin” yazılı levha.
Bu halifelerden Alaeddin-i Gocdüvanî (ö. 852/1448) ve Muhammed Parisa ile başlayan kollar fazla yaygın ve etkin olamamış; tarikat esas olarak diğer iki koldan, yani Alaeddin-i Attar'ın halifeleri (Alaiyye) ve Ya'kub-i Çerhî ile devam etmiştir. Çerhî, kadim kaynakların da ifade ettiği gibi Şah-ı Nakşibend'in halifesi olmakla birlikte, uzun yıllar Alaeddin-i Attar'ın sohbetinde bulunduğu için sonraları yazılan eserlerde Alaeddin-i Attar'ın halifesi olduğu ve tasavvufî eğitimini onda tamamladığını bildirmektedir. Bu yüzden o, genellikle Alaeddin-i Attar'ın halifesi olarak kabul edilmektedir.
Ebu Tahir Semerkandî (XIX. asırda yaşamıştır), Semerkant yakınlarında medfun olan Hace Sekka'yı Şah-ı Nakşibend'in halifesi olarak zikretmiştir. Amasya Tarihi'nin yazarı Abdizade Hüseyin Hüsameddin de 807 (1404-5) senesinde Amasya'da kurulan Mahmud Çelebi Tekkesi'nin ilk şeyhi Hace Rükneddin Mahmud Buharî'nin, Şah-ı Nakşibend'in halifelerinden biri olduğunu kaydetmiştir. Ancak ne Hace Sekka ne de Hace Rükneddin Mahmud Buharî hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Şah-ı Nakşibend'in kaynaklarda zikredilen diğer önde gelen bazı müridleri ise şunlardır: Mevlana Muhammed Feganzî, Hace Müsafir Harezmî, Seyfeddin Menarî, Seyfeddin Hoşhan Buharî, Siraceddin Külal Pirmesî, Hüsrev Kerminî, Abdullah Hocendî, Şeyh Şadi Gadivetî, Derviş Nikruz, Emir Mahmud Kasr-ı Muganî ve Emir Hüseyin.
Eserleri: Şah-ı Nakşibend'in hayatından bahseden eski ve en güvenilir kaynaklarda onun yazılı bir eserinin varlığından söz edilmemiştir. Eğer bir eseri olsaydı, sözlerini ve menkıbelerini derleyen şahıslar muhtemelen bunun adını zikreder veya ondan alıntı yaparlardı. Ayrıca bu eser istinsah edilerek çoğaltılır ve kütüphanelere intikal ederdi. Böyle bir durum olmadığına göre Hace Behaeddin'in yazılı bir eserinin olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak muahhar bazı eserlerde Hace Behaeddin'e nispet edilmiş bazı kitap isimleri görülmektedir. Muhtelif kaynaklarda dağınık olarak zikredilen bu eserler toplam on bir adettir ve çoğu isim benzerliği yüzünden yanlışlıkla Şah-ı Nakşibend'e nispet edilmiştir.
-
1Tenbihü'l-gafilin: Katib Çelebi tarafından Şah-ı Nakşibend'e nispet edilmiş ise de kütüphanelerde Şah-ı Nakşibend'e ait böyle bir eser bulunamamıştır. Ancak kendisiyle kısmen isim benzerliği olan Behaeddin Muhammed bin İbrahim Tebrizî'nin aynı adlı Farsça bir eseri vardır.
-
2Hayatname: Nasihat ve öğütler ihtiva eden manzum bir eser olduğu ifade edilmektedir. Kütüphanelerde bu isimde sadece Uzun Firdevsî'nin Osmanlı Türkçesi ile yazdığı mensur eser bulunabilmiştir. Şah-ı Nakşibend'e nispet edilen eser ya bu ya da Nakşî Ali Akkirmanî'nin Aynü'l-hayat manzumesi olabilir.
-
3Delilü'l-aşıkin: Tasavvufi bir eser olduğu zikredilmektedir.
-
4Hediyyetü's-salikin ve tuhfetü't-talibin: Şeyh Behaeddin Muhammed bin Hace Ahmed Sadık et-Tahurî Nakşibendî'nin 1582 senesinde yazdığı bu Farsça eser, Bağdatlı İsmail Paşa tarafından yanlışlıkla Şah-ı Nakşibend'e nispet edilmiştir.
-
5Silkü'l-envar: Bu eser, Hoca Neş'et Efendi tarafından 1797'de Osmanlı Türkçesine çevrilen Meslekü'l-envar'ın yanlış kaydedilmiş şekli olabilir.
-
6Risale-i Kudsiyye: Aslında müridi Muhammed Parisa'ya aittir.
-
7Risale-i Ünsiyye: Aslında müridi Mevlana Ya'kub-i Çerhî'ye aittir.
-
8Risaletü'l-varidat: Kataloglardaki yanlış kayda itimat edilerek nispet edilmiştir; aslında Sultanü'l-ulema Behaeddin Veled'in Maarif adlı eseridir.
-
9Risale fi vahdeti'l-vücud: Aslında Behaeddinzade diye bilinen Muhyiddin Muhammed bin Behaeddin'e aittir.
-
10Müntehabat min Mektubatihi: Aslında Müceddidiyye'den Muhammed Murad Buharî'nin mektuplarıdır.
-
11El-Evradü'l-Bahaiyye: Katib Çelebi başta olmak üzere birçok kişi tarafından Şah-ı Nakşibend'e nispet edilmiştir. Bu evrad üzerine Anadolu'da birçok şerh yazılmıştır.
-
12Bazı şiirler: Sa'id Nefisî, Şah-ı Nakşibend'un Farsça güzel şiirler söylediğini ve birkaç beytin günümüze ulaştığını söylemektedir.
Şah-ı Nakşibend geride yazılı bir eser bırakmamış ise de birçok mürit ve halife yetiştirmiş, bu sayede kurduğu tarikat asırlar boyu devam etmiştir.
Vefatı: Behaeddin Buharî hazretlerinin yaşadığı asrın meşhur âlimlerinden Mevlana Muhammed Miskin şöyle anlatmıştır: “Buhara'da Şeyh Nureddin Halvetî adında salih ve meşhur bir zat vefat etmişti. Behaeddin Buharî hazretleri talebeleriyle birlikte taziye gitmişlerdi. Taziyeye gelenlerden bir kısmı yüksek sesle ağlayıp feryat ediyorlardı. Behaeddin Buharî hazretleri bu hâli görüp onları menetti. Bu arada buyurdu ki: ‘Benim ömrüm sona erince ölmek nasıl olurmuş dervişlere öğreteyim!’ Bu sözü daima benim hatırımda kaldı. Behaeddin Buharî hazretleri hastalandılar. Bu hastalığı ölüm hastalığı olup ömrünün son günleriydi. Hususi odasına çekilerek vefatına kadar orada kaldılar. Her gün talebeleri oraya gider, huzurunda bulunurlardı. Talebelerinin her birine şefkat gösterip iltifatta bulunurdu.”
Hace Alaeddin-i Gocdüvanî de şöyle anlatmıştır: “Ben Hace Behaeddin Buharî hazretlerinin son hastalıklarında, vefatından önce huzurunda idim. Ölüm hâlinde iken huzuruna girmiştim. Beni görünce; ‘A'lâ! Sofrayı getir yemek ye!’ buyurdu. Bana hep ‘A'lâ’ diye hitap ederlerdi. Ben emrine uymak için sofrayı getirip birkaç lokma yedim. Hocam o hâlde hasta iken benim yemek yiyecek takatim yoktu. Sofrayı kaldırdım. Mübarek gözlerini açıp sofrayı kaldırmış olduğumu gördü. Tekrar; ‘A'lâ! Sofrayı getir yemek ye!’ buyurdu. Sofrayı getirip birkaç lokma daha yiyip kaldırdım. Yine sofranın kalkmış olduğunu görünce; ‘Sofrayı getir yemek ye! Yemeği iyi yiyip işi de iyi yapmak lazımdır’ buyurdu. Dört defa böyle oldu.”
Talebelerinin en büyüklerinden ve damadı olan Alaeddin-i Attar hazretleri de şöyle anlatmıştır: “Behaeddin Buharî hazretleri ömrünün son günlerinde bana kabrini kazmamı emir buyurdu. Gidip emredildiği gibi kabri kazdıktan sonra huzuruna geldim. Bu sırada, acaba kendilerinden sonra irşat emrini kime verecekler diye hatırımdan geçmişti. O anda mübarek başını kaldırıp; ‘Söyleyeceğimi Hicaz yolunda söylemiştim. Her kim bizi arzu ederse Hace Muhammed Parisa'ya nazar etsin’ buyurdu. Bu sözü söyledikten bir gün sonra vefat etti.”
Şah-ı Nakşibend hazretlerinin virdlerini ihtiva eden Evrad'ının ilk iki sayfası ve son sayfası.
Yine Alaeddin-i Attar şöyle anlatmıştır: “Hace Behaeddin Buharî hazretlerinin vefatı sırasında Yasin-i Şerif okuyorduk. O da bizimle okuyordu. Yarısına gelince nurlar gözükmeye başladı. Kelime-i tevhidi söyleyerek son nefeslerini verdiler.”
Zamanın büyüklerinden Abdülkuddüs şöyle anlatmıştır: “Behaeddin Buharî hazretlerini kabrine koyduk. Gördüm ki; ‘Müminin kabri Cennet bahçelerinden bir bahçedir’ hadis-i şerifinde buyurulduğu gibi, mübarek yüzleri tarafından Cennet'ten bir kapı kabr-i şeriflerine açıldı. O kapıdan iki huri gelip ona selam verdi ve; ‘Allahü teala bizi sizin için yarattığı vakitten beri sizi bekliyoruz’ dediler. Hace hazretlerinin onlara; ‘Ben Hak teala hazretleri ile ahdettim ki O'nun hiçbir şeye benzemeyen, nasıl olduğu anlatılamayan didarını görmedikçe, benim yolumda bulunanlara ve benden hakkı işitip amel edenlere şefaat etmedikçe, hiçbir şey ve hiçbir kimse ile meşgul olmam’ dedi.”
Vefatından sonra sevenlerinden biri onu rüyasında gördü ve; “Ne amel işleyelim ki kurtuluşa erelim?” diye sordu. “Son nefeste ne ile meşgul olmak gerekirse onunla meşgul olunuz” buyurdu. Hace Behaeddin bazı müritlerine Kasr-ı Arifan'daki bahçesinde bir yeri işaret ederek: “Bizim kabrimiz burası olacak” demişti. Bunu vasiyet telakki eden müritleri, vefatından sonra onu bahçesine defnettiler. Cenazesi taşınırken: “Senin köyüne gelen müflisleriz, Cemalinden bir merhamet dileriz” anlamına gelen Farsça bir beytin okunması da onun vasiyetleri arasındaydı.
Önceleri mütevazı bir durumda olan kabrinin etrafı zamanla mescit, medrese, tekke, misafirhane gibi müştemilat ile büyük bir külliye haline geldi. Külliye, birbirine kapılarla geçişi olan üç ana bölümden meydana gelmektedir. Birinci kapı Appak Ayim Mescidi'nin bulunduğu bölümde olup Tak-ı Miyane Kapısı diye bilinir. İkincisi Dilaver Kapısı, üçüncüsü ise Şah-ı Nakşibend'in türbesinin bulunduğu avluya açılan Bab-ı Selam'dır. Bu kapıların (dervaze) miladî on altıncı asırda yapıldığı tahmin edilmektedir.
Külliyede Abdülaziz Han, Abdullah Han, İmam Kuli Han, Subhan Kuli Han ve Nadir Divan Begi gibi tarihi şahsiyetlerin kabirlerinin bulunduğu Dahma-i Şahan adında bir hazire bulunmaktadır. Ayrıca misafirhane vazifesi gören küçük bir medrese ile Hekim Kuşbegi Mescidi, Ebü'l-Feyz Han'ın annesinin yaptırdığı mescit ve üzeri kümbet şeklinde olan Mescid-i Cami gibi binalar da bulunmaktadır. Ancak bunların hepsi faaliyette değildir. Hankah (tekke) olarak da adlandırılan Mescid-i Cami, külliyedeki en ihtişamlı yapı olup Şeybanîler'den Ubeydullah Han'ın halefi Abdülaziz Han tarafından 1544 senesinde inşa edilmiş, Nadir Han devrinde ise bu tekke etrafına hücreler ilave edilmiştir.
Şah-ı Nakşibend'in türbesinin bulunduğu avlunun kenarında mescit, ortasında çeşme (sakahane) bulunmaktadır. Diğer köşedeki büyük dörtgen yapı Şah-ı Nakşibend'in türbesidir. Kapalı bir kutu şeklinde olan türbenin içi görülmemekle birlikte bu büyük yapıda Şah-ı Nakşibend'in kabrinin yanı sıra başka kabirlerin olması da muhtemeldir. Türbe, Buhara emiri Abdülaziz Han tarafından 1544 senesinde mermerden dikdörtgen şeklinde, blok görünümlü, üstü şebekeli parmaklıkla çevrili görkemli bir hâle getirilmiştir. Buhara civarındaki evliya türbelerinde mezartaşı geleneği yaygın olmadığı cihetle Şah-ı Nakşibend'in de eski bir mezar taşı yoktur. Son yıllarda türbenin yanına dikilen ve üzerine Arapça bir kitabe yazılan mezartaşı ise tarihî bir değer taşımamaktadır.
Buhara halkının sık sık ziyaret ettiği bu türbe, muhtelif tarihlerde Seydi Ali Reis (1556), Arminius Vambery (1862), Eugene Schuyler (1873) ve Muhammed Ma'sum Şirazî gibi seyyahlar tarafından da ziyaret edilmiştir. Vambery'nin ziyareti döneminde türbenin önünde ziyaretçilerin alın sürtmesinden dolayı ezilmiş bir dilek taşı (seng-i murad), türbenin üzerinde ise birkaç koç boynuzu ile bayrak ve Mekke'den getirilen Kâbe süpürgesi bulunmaktaydı. Bugün bu teçhizat ortadan kaldırılmıştır.
Şah-ı Nakşibend'in türbesini 1993'te dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal da ziyaret etmiş ve restorasyona yardım için getirilen bağışı bizzat teslim etmiştir. Vefatından sonra Özal'ın kabrine bu türbeden alınan bir miktar toprağın serpildiği de bilinmektedir.
Çocukları ve Soyu: Hace Behaeddin'in beş çocuğu olduğu, bunlardan bir oğlunun hac döneminde vefat ettiği, üç kızının ise hayatta kaldığı bilinmektedir:
-
1Bibiçe (Bice) Hatun Kelan: En büyük kızıdır.
-
2Bibiçe Rabia Hatun: Ortanca kızıdır.
-
3Bibiçe Server Hatun: Küçük kızıdır.
Soyu anne tarafından Şah-ı Nakşibend'e ulaşan şahıslar Buhara, Kabil ve Delhi gibi şehirlere dağılmışlardır.
Şemali ve Ahlâkı: Behaeddin Buharî hazretleri orta boylu, yuvarlak yüzlü ve yanakları kırmızıya yakındı. Gözleri kestane rengindeydi. Sakalının beyazı siyahından çoktu. Konuşmaları Peygamberimizin konuşması gibi tane taneydi. Her gün kendini yirmi kere ölmüş ve mezara konmuş olarak düşünürdü. Şemali ve hareketleri birçok bakımdan sünnet-i seniyyeye uygundu.
Şah-ı Nakşibend'in sözlerini ihtiva eden Melfuzat-ı Hace Nakşibend ve Hakikat Kitabevi tarafından neşredilen Enisü't-talibin kitabının kapak sayfaları.
En başta gelen talebelerinden Alaeddin-i Attar şöyle anlatmıştır: “Hace Behaeddin Nakşibend hazretleri o derece fakir idi ki evlerinde kış günleri namaz kılmak için yere serecek bir şey bulunmadığından eski bir kilim serip onun üzerinde namaz kılarlardı. Maişetlerine bir çekirdek bile haram karıştırmazlardı. Helal lokmaya çok dikkat ederdi. ‘İbadet on kısımdır. Dokuzu helal rızık aramaktır’ hadis-i şerifini bildirirlerdi. Misafirlerine bizzat kendisi hizmet eder, eğer ev soğuk olursa kendi giyeceğini ve yatağını misafire verirdi. Nafakasını bizzat çalışarak; ekip biçerek temin ederdi. Çoğu zaman ekmeği kendi pişirir ve sofra hizmetini kendi yapardı. Yemek yerken; ‘Sofra başında kendinizi Allahü tealanın huzurunda biliniz’ buyururdu. Bir yemek gafletle, öfkeyle veya zorla pişirilse o yemekten kendisi yemez, yedirmezdi.”
Rivayet edilir ki bir zaman Behaeddin Nakşibend hazretleri Gadiret denilen bir yere gitti. Orada talebelerinden birisi yemek getirince buyurdu ki: “Bu hamuru yoğuran ve yemekleri pişiren kimse, başlamasından bitirmesine kadar gazap, kızmış hâldeydi. Biz ondan hiçbir şey yiyemeyiz. Zira böyle yapılan yemeklerde hiçbir hayır ve bereket yoktur. Bizler böyle bir yemeği nasıl yiyebiliriz?”
Nakledilir ki Behaeddin Buharî hazretleri Herat'a gittiğinde, Melik Hüseyin büyük bir ziyafet hazırlamış; meşhur âlimleri ve zamanın ileri gelenlerini davet etmişti. Sofrayı kurup; “Bu yemeklerden yiyiniz. Bunların hepsi helaldir. Babamdan kalan miras para ile bunları hazırlattım” dedi. Herkes yemeye başladı fakat Behaeddin Buharî hazretleri yemeklerden hiç yemiyordu. Zamanın meşhur âlimi Şeyhülislam Kutbüddin; “Niçin yemiyorsunuz?” diye sordu.
Bunun üzerine buyurdu ki: “Benim bir hâkimim var, bana der ki: Sana bu hususta iki yol vardır. Eğer yiyince senden hesap sorulmazsa ye, hesap sorulacaksa yeme! Sen olsan hangisini tercih edersin?” Bu söz Şeyhülislam Kutbüddin'e çok tesir etti ve o da yemek yemeyi bıraktı. Durum Behaeddin Buharî'ye tekrar sorulunca buyurdu ki: “Melikin yemekleri helalden idiler, şüphe bile yoktu. Fakat Herat'ta öyle fakirler vardır ki tek bir lokmaya muhtaçtırlar. Bu yemekler bir lokmaya muhtaç olanlara verilmeliydi.”
Buyurdu ki: “Yenilecek bir gıda, her ne olursa olsun gaflet içinde, gazapla veya kerahatle hazırlansa onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefis ve şeytan karışmıştır. Gaflete dalmadan yapılan ve Allahü tealayı düşünerek yenen helal yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların salih amellere muvaffak olamamalarının sebebi, yemede ve içmede bu hususa dikkat etmediklerindendir. Namazda huşu ve gözyaşı dökebilmek; helal lokmaya ve yemeği Allahü tealayı hatırlayarak pişirmeye bağlıdır. Haram lokma yiyen bir kimse namazdan tat duymaz.”
“Namazda hudu' ve huşu nasıl elde edilir?” diye sorulunca buyurdu ki: “Huzurlu bir hâlde helal lokma yiyeceksiniz. Huzur ile abdest alacaksınız ve namaza başlarken iftitah tekbirini, kimin huzuruna durduğunuzu bilerek söyleyeceksiniz.”
Buyurdu ki: “Nefsinizi daima töhmet altında tutunuz. Her kim bunu başarırsa Allahü teala ona mükâfatını verir, salih amel işlemeye muvaffak olur. Bütün işlerde niyeti düzeltmek çok mühimdir.”
Buyurdu ki: “Namaz Müminin miracıdır” buyurulan hadis-i şerifte, hakiki namazın derecelerine işaret vardır. Namaza duran kimsenin, Allahü tealanın azametini düşünerek kendini istiğrak (kendinden geçme) hâline eriştirmesi gerekir. “Namazda kalb huzuru nasıl elde edilir?” sorusuna ise; “Helal lokma yemek ve abdest alırken, tekbir söylerken tam bir agahlık (gafletten uzak olma) içinde bulunmakla elde edilir” buyurdu.
Buyurdu ki: “Oruç bana mahsustur, onun karşılığını ben veririm” buyurulan hadis-i kutside hakiki oruca işaret vardır. Bu ise masivayı, yani Allahü tealadan başka her şeyi terk etmektir. Yine buyurdu ki: “Allahü tealanın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa (ahsa) Cennet'e girer.” Bu kelimenin bir manası da esma-i şerifin mucibince amel etmektir. Mesela “Rezzak” ismini söylediği zaman rızkı için asla endişe etmemeli; “Mütekebbir” ismini söyleyince Allahü tealanın azametini düşünmelidir. Behaeddin Buharî hazretlerine bu dereceye nasıl ulaştınız diye sorulunca; “Resulullah sallallahü aleyhi ve selleme tâbi olmakla ulaştım” buyurdu.
Kınından Çıkmış Kılıç
Behaeddin Buharî hazretleri, kendisine karşı edepsizlik yapan birine kızmayıp tebessümle karşıladı. Fakat o kimse büyük bir derde düşüp helak olacak hale geldi. Hatasını anlayıp tövbe edince Hazreti Hace onu ziyaret etti ve; “Allahü teala şifa vericidir, korkma iyileşirsin” dedi. Adam af dileyince buyurdu ki: “Kalbimiz o zaman incindi fakat şu anda gönül aynası tertemiz. İyi bil ki mürşitlerin kılıcı kınından çıkmış yalın bir kılıçtır. Ama mürşit merhamet sahibidir; kimseye kılıç vurmaz, insanlar gelip kendilerini o kılıca vururlar.”
Allame İkbal Akademisi'nde kayıtlı Menakıb-ı Nakşibend ve Risale der İrfan adlı eserlerden bölümler.
Yine buyurdu ki: “Bizim yolumuz sohbettir. Halvette (yalnızlıkta) şöhret vardır, şöhret ise afettir. Hayır ve bereket cemiyettedir, bu da sohbet ile olur. İnsanlara rehber olan âlim zatlar, usta bir avcıya benzerler. Vahşî bir canavarı ehlileştirdikleri gibi, talipleri de hikmetle terbiye edip teslimiyyet makamına ve sünnet-i seniyyeye ulaştırırlar.”
Buyurdu ki: “Bizim yolumuzda olan kimselerin şu üç edebi gözetmesi gerekir:
-
1Allahü tealaya karşı edep: Zahiri ve batını ile tamamen kulluk içinde olmak, emirleri yapıp masivayı terk etmektir.
-
2Resulullah Efendimize karşı edep: İş ve hâllerde O'na uymaktır.
-
3Hocasına karşı edep: Çünkü kendisinin Resulullah'a uymasına hocası vasıta olmuştur.”
Buyurdu ki: “Bir kimse nefsine muhalefet etmeye muvaffak olursa ameli az da olsa şükretmesi lazımdır. Bizim yolumuz, Eshab-ı Kiram'a tâbi olmaktır. Bu sebeple az zamanda çok kazanç elde edilir. Fakat sünnete uymak sabır ister. Bizim yolumuzda yalnız kalmak değil, sohbet esastır. Bu yola Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat yolu denir.”
Behaeddin Buharî hazretlerine; “Siz nasıl bir yolda bulunuyorsunuz?” diye sorulunca buyurdu ki: “Ancak arif olanların istifade edebileceği bir yolda bulunuyoruz. Bu yol üç şeyden ibarettir: Murakabe (her şeyi bırakıp Allah'a dönmek), Müşahede (kalb üzerine işlenen tecelli) ve Muhasebe (kendini hesaba çekmek).”
Behaeddin Buharî, on iki gün başını secdeye koyup kolay ilerlenen bir yol istedi. Duası kabul edildi. Bu yol; yeme, içme ve âdetlerde orta derecede olmak; kalbi kötü düşüncelerden korumak ve her an güzel ahlâkla ahlâklanmaktır. Kendisinden keramet isteyenlere; “Bizim kerametimiz açıktır. Bu kadar çok günah ile yeryüzünde yürümemizden büyük keramet olur mu?” buyurdu.
Buyurdu ki: “Yolun esası kalbe ve dolayısıyla Allahü tealaya teveccühtür. Farz ve sünnetleri eda etmek, orta derecede yaşamak ve hocasının sohbetini ganimet bilmektir. Bu yoldan maksat; her an Allahü tealayı görüyormuş gibi ibadet etmek, yani İhsan mertebesine ulaşmaktır.”
Buyurdu ki: “Lâ ilâhe illallah kelimesini söylemenin hakikati, Allahü tealadan başka ne varsa hepsini yok bilmektir. İslam dininin hükümlerine tabi olmak; tamamen nur ve safadır. Uzak kalanlar, kendi arzularına uydukları için uzak kalırlar.”
Bir kimse “Sizin yolunuzun esası ne üzere kurulmuştur?” deyince; “Zahirde halk ile, batında Hak ile olmak üzere kurulmuştur” buyurdu ve şu beyti okudu: “İçerden aşina ol, dıştan yabancı, Az bulunur cihanda böyle yürüyüş.”