EBU ABDULLAH KUREŞÎ

Muhammed bin Ahmed binİbrahim el-Kureşî el-Haşimî Mısır'da yetişen evliyanın büyüklerinden
A- A+

Mısır'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Künyesi, Ebu Abdullah olup; ismi, Muhammed bin Ahmed bin İbrahim el-Kureşî el-Haşimî'dir. Hazreti Hasan soyundandır. Ariflerin ileri gelenlerinden ve açık kerametleri görülen bir zattı. Yüksek makamlar, Rabbanî hakikatler ve manevî ilimler sahibiydi. Ebu Abdullah Kureşî, 599 (m. 1202) senesinde Beyt-i Makdis'te vefat etti. Oraya defnedildi. Kabri halen ziyaret edilmektedir. Burada yapılan duaların kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir. Ebu Abdullah Kureşî, zarif, güzel, edepli, ilim sahiplerine son derece saygısı ve sevgisi bulunan bir zattı. Veli yani Allahü tealanın sevgili bir kulu olduğu yüzünden belli olurdu. Halk arasında hikmetle konuşarak, insanların kalblerine şifa akıttı. İnsanlar onun bu hikmetli sözleriyle ilim ve iman sahibi oldular.

Büyük veli Ebu Yezid el-Kurtubî'den feyz aldı ve uzun müddet hizmet ve sohbetinde bulundu. Hocası Ebu Yezid el-Kurtubî'den tasavvuf yoluna girişini sordu. O da buyurdu ki: “Beni bu yola sevk eden şu hadisedir: Ticaretle meşgul oluyordum ve benim ıtır ve koku sattığım bir attar dükkanım vardı. Bu dükkanda kıymetli ve pahalı şeyler satıyordum. Giydiğim elbiselerim de kıymetliydi. Bir gün sabah namazını kılmak için camiye girmiştim. Namazı bitirir bitirmez büyük bir halka halinde insanların toplanmaya başladıklarını ve bir şeyler okuyup anlattıklarını gördüm. Bir kenara çekilip dinlemeye başladım. Topluluktan biri bir kitaptan salihlerin hâl ve menkıbelerini okuyordu. Kendi kendime yanımdaki kimsenin işitebileceği kadar hafif bir sesle; “Sübhanallah, bu kitaba şu hikayeleri de almışlar. Hayret edilecek şey doğrusu.” dedim. Yanımda bulunan bir kimse; “Ya bu kitapta neler anlatılmasını beklerdin?” dedi. Ben; “Bu anlatılan şeyler yalan veya çok abartılmış sözlere benziyor. Adam bir sene müddetle su içmiyor, fakat yaşıyor.” dedim. O kimse; “Bu anlatılanları inkar etme. Çünkü ben buradaki insanlar arasında salih ve veli kimseler görüyorum.” dedi. Bu sırada halkada oturan zayıf, elbisesi yıpranmış bir kimse başını kaldırıp bana baktı ve; “Salih kimseler hakkında böyle konuşmaktan sıkılmıyor musun” dedi. Ben; “Nerede o senin dediğin salih kimseler?” dedim. Bu konuşmalardan sonra oradan ayrılıp şaşkın bir halde dükkanıma geldim. Öğleye yakın, dükkanda her zaman olduğu gibi oturuyor, alış verişe devam ediyordum. Bakınca camide gördüğüm o kimsenin dükkanın önünden geçtiğini gördüm. Beni görmeden geçti. Az sonra geri dönüp geldi. Beni arıyordu. Selam verdi, selamına cevap verdim. Bana; “Senin ismin nedir?” diye sordu. Ben de; “Abdurrahman'dır.” dedim. “Beni tanıyor musun?” diye sordu; “Evet tanıyorum. Sen camide konuştuğum kimsesin.” dedim. 

Bana; “Salih kişiler hakkında hâlâ aynı düşünce ve inanışa sahip misin? Yoksa tövbe ettin mi?” dedi. Ben ona; “Benim inanışımda tövbe edilecek bir yer yoktur.” dedim. O kimse dükkanın masasına dayandı ve bana; “Ey Ebu Yezid! Salih kimseler hakkında ne diyorsun?” dedi. Ona; “Nerede senin dediğin salih kimseler?” dedim. O da; “Çarşıda yürüyorlar. Eğer onlardan birisi, şöyle şöyle söylese” derken dükkanın boşluğundaki taşa işaret etti. Onun işareti ile dükkan sarsılmaya başladı. Dükkanın depo kısmının duvarında iki yarık meydana geldi. Hayretle o yarıklara bakıp; “İnsanların böyle yapabilmek gücü var mıdır?” dedim. O kimse; “Bu gördüklerin, Allahü tealanın salih ve veli kullarına verdiği kerametler yanında nedir ki.” dedi. “Bundan daha büyük haller de mi var?” dedim. O kimse; “Eğer o kimseler senin bu dükkanın tamamen sarsılmasını dileseler, bu dükkanın içinde cam ve kap cinsi bir şey kalmazdı.” dedi. O kimsenin bu sözleri karşısında hayret ve şaşkınlık içinde bakıp kaldım. Sonra yanımdan ayrılıp gitti. Olanlar karşısında korku ve dehşete düştüm. Kendi kendime; “Benim gibi bir adamın ömrü o salih kimselerin bir işaretiyle yıkılabilecek olan bu dükkanı beklemekle geçiyor. Halbuki salih kimseleri her zaman bulmam mümkün değildir.” dedim. Ertesi gün camiye gidip o zatın ders halkasına dahil oldum. Sonra dinlemeye başladım. Dinlediğim şeyler benim hâlimde büyük değişikliklere yol açtı. Dükkana gidecek hâlim kalmadı. Sonunda gidip anahtarları dayıma verdim. Dükkanın sahibi dayım oldu. Dayım bana; “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca; “İnşaallahü teala geleceğim.” deyip ayrıldım. Dayım asıl maksadımı bilmiyordu. Bundan sonra dükkana dönmedim. Böylece dünya işlerini terk edip tasavvuf yoluna yöneldim. Kısa bir müddet içinde yüksek hal ve derecelere kavuştum.”

Ebu Abdullah el-Kureşî bir müddet sonra Mısır'a gidip âlim ve veli zatların sohbetlerinde ve ilim meclislerinde bulundu. İnsanlara İslam dininin emir ve yasaklarını anlatıp, onların kurtuluşu için çalışmaya başladı. Mısır'da bulunduğu sırada pek çok kimse onun ilim meclislerinde ve sohbetlerinde bulundu. Kadılkudat İmadeddin bin es-Sükkerî, Allame Şihabüddin Ebü'l-Hasan, Ebü'z-Zahir Muhammed el-Ensarî, Ebü'l-Abbas Ahmed bin Ali el-Ensarî el-Kastalanî ve daha birçok âlim ve veli ondan ders aldılar. Münavî onun hakkında; “Muhammed bin Ahmed el-Kureşî hazretleri aslen Endülüslüdür. Sonra Mısır'a geldi. Oradan da Beytü'l-makdis'e (Kudüs'e) yerleşti. Mısır ve Endülüs'te yetişen evliyanın büyüklerindendir. Daima Allahü tealanın kudretini düşünürdü.” demektedir.

Ebu Abdullah Kureşî hazretleri, cüzzam hastalığına yakalandı. Namaz vakitlerinde bu hastalık tamamen yok olur, namazdan sonra tekrar bedeninde görülürdü. Ebu Abdullah Kureşî'nin birçok kerametleri ve menkıbeleri vardır. Hanımı şöyle anlatır: “Bir gün onun yanından çıkmıştım. Odada yalnız idi. Sonra bulunduğu odadan bazı sesler işittim. Birisiyle konuşuyordu. Konuşmaları bitinceye kadar bekledim. Sonra odaya girerek kiminle konuştuğunu sorduğumda; “O Hızır Aleyhisselam idi. Bana uzak bir yerden meyve getirmiş. Onu yememi istedi ve şifa olacağını söyledi. Ben de, bu hâlimle daha iyi olduğumu belirterek ona teşekkür ettim ve o meyveye ihtiyacım olmadığını söyledim.” buyurdu.”

Kendisi anlatır: “Bir gün sahilde yürürken, bir ot bana seslenerek; “Ey Ebu Abdullah, ben sendeki hastalığın şifasıyım.” dedi. Bunun üzerine ben, Allahü tealayı unutturmayan bu hâlime şükrederek o çiçeği koparmadım.” Şöyle anlatılır: “Ebu Abdullah Kureşî, şehrin valisi ile beraber bir yerde yemek yerken, vali yemekten elini çekti. Ebu Abdullah; “Eğer elinizi çekmeniz, benim şu yaralı elim sebebi ile ise Ebu Abdullah Kureşî hazretlerine izafe edilen Mısır'daki türbenin girişi. mesele yok.” buyurdu ve eli gümüş gibi parlayan bir el, oldu. Onda hiçbir hastalık yoktu.”

Yine kendisi anlatır: “Bir sefer Mekke-i Mükerreme'ye giderken, Bedr mevkisine uğradık. Orada bir kişi, parasını Mekke'de almak üzere hacılara hurma satıyordu. Bu zat bana da hurma vererek; “Parasını Mekke'de ödersin, ölürsen helal ederim.” dedi. Daha sonra o kişi sefere çıkacağını söyleyerek, yanımıza gelip benden verdiği hurmaların parasını istedi. Ben de; “Ama, şu anda size borcumu ödeyecek param yok. Üstelik parayı Mekke'de verirsin demiştin.” dedim. O ise ısrarla parasını isteyerek, bana eziyet ve sıkıntı verdi. Sıkıntı ve üzüntü içinde Bedr Mescidi'ne girdim. Orada ihlas ile Allahü tealaya dua ve niyazda bulundum. Sonra mescitten çıktım. Yolda ihram elbiseleri içinde birisi karşıma çıktı ve bir miktar para verdi. Onları saydım, gördüm ki, borcum kadardı. Derhal borcum olan kişiye giderek borcumu ödedim. Borcumu ödeyince, o kişi bana daha çok eziyet etmeye başladı. “Paraları saklıyorlar, yalan söylüyorlar, bir de yemin ediyorlar. Dirhemler sizinle, siz dirhemlerle berabersiniz.” dedi. Bunun üzerine bu Allahü tealanın bir imtihanıdır diye düşünerek ona tek kelime söylemedim.”

SENİN YANINDA BÖYLE...

Fıkıh âlimi Ebu Tahir şöyle anlatır: “Bir gün Kudüs'te bir medresenin önünden geçtim. Fıkıh âlimleri medresenin kapısında, üzerlerinde süslü elbiseler olduğu hâlde toplanmışlardı. Daha sonra, Ebu Abdullah Kureşî hazretlerinin yanına döndüm. O gece orada kaldım. Ertesi gün Ebu Abdullah Kureşî bana; “O medreseye git. Orada hoca ol!” dedi. Bu, büyük ve olması imkansız bir işti. Oraya gidince, kapıcıların beni içeri almayacaklarını zannettim. Fakat hiçbiri, içeri girmeme mâni olmadılar. İçeri girdim. Müderris bir yere oturmuş, etrafında da birçok zatın daire hâlinde ders halkası teşkil ettiklerini gördüm. Ben de niiden arasına katılmak istedim. Onlar, beni hakir görerek yer açmadılar. Bunun üzerine, ben onların arkalarına oturdum. Daha sonra medreseye bir zat geldi. Müderris onu görünce, yüzünün rengi değişti ve ona doğru giderek karşıladı. Oradakiler de peşi sıra gittiler. Ben, orada birisine gelenin kim olduğunu sordum. Ondan, münakaşa ve münazarası çok kuvvetli birisi olduğunu, o gelince kimsenin ona cevap yetiştiremediğini, herkesin ondan korkup çekindiğini öğrendim.”

Ebu Abdullah Kureşî'nin müritlerinden biri, bir gün evinden işine giderken, hanımına bir arzusu olup olmadığını sordu. Hanımı; “Kızına sor.” dedi. O zat kızına dönerek; “Ne arzu ediyorsan söyle!” deyince kızı; “Benim isteğime senin gücün yetmez.” dedi. Bunun üzerine o zat kızına; “Allah'ın izniyle dediğini yapmaya çalışırım, istersen bin altın olsa bile.” deyince kızı; “O hâlde beni Ebu Abdullah Kureşî ile evlendir.” dedi. O zat buna çok şaşırdı. Çünkü Ebu Abdullah Kureşî cüzzamlı olduğu için, dış görünüşüne göre hiçbir kadın onunla evlenmeye razı olmazdı. Bunun üzerine, kızına söz verdiği için Ebu Abdullah Kureşî'nin yanına gitti ve durumu ona anlattı. Ebu Abdullah Kureşî o zata; “Kadıyı çağır.” dedi. Adam kadıyı çağırdı. Kadı geldi ve kızla onun nikâhını kıydı. Kızı, Ebu Abdullah Kureşî'nin yanına girmesi için hazırladılar. Bütün hazırlıklar bitince, herkes evden ayrıldı.

Ebu Abdullah Kureşî ile kız evde yalnız kaldıklarında, Ebu Abdullah Kureşî hamama girdi. Hamamdan çıktığı zaman, uzun boylu ve yakışıklı bir suret almıştı. Üzerinde güzel bir elbise vardı. Ebu Abdullah Kureşî kızın yanına girince, kız onu tanımayarak hemen örtündü. Ebu Abdullah Kureşî; “Örtünme, ben Kureşî'yim. Yabancı değilim.” deyince kız; “Sen Kureşî değilsin.” dedi. Bunun üzerine Ebu Abdullah Kureşî; “Allah adına yemin ederim ki, ben Kureşî'yim.” deyince, kız inandı ve; “Bu ne hâldir?” diye sordu. Ebu Abdullah Kureşî; “Bundan sonra, seninle olduğum zaman böyle kalacağım. Ama başkaları ile beraber olunca, öbür şeklimle (yani cüzzamlı) olacağım. Fakat bu durumu, ben ölünceye kadar kimseye söyleme.” dedi. Bunun üzerine gelin hanım; “Kimseye söylemeyeceğime söz veriyorum, istersen benim yanımda dururken de cüzzamlı olarak kalabilirsin.” dedi. Ebu Abdullah Kureşî, onun kendisiyle dış görünüşü için değil de, ilmi için evlendiğini anlayarak; “Allahü teala sana bolca hayırlar ihsan etsin.” diye dua etti. Hanımı bu durumu, Ebu Abdullah Kureşî hazretleri ölünceye kadar kimseye anlatmadı.

O kişi baş köşeye oturup konuşmaya başlayınca, bende bir şeyler olduğunu hissettim. Onun sorularına ben cevap vermeye başladım. Neticede, onun söyleyecek bir şeyi kalmadı. Oradakiler ve müderris, benim böyle ona hiç zorlanmadan cevap vermeme çok şaşırdılar. Bu sebepten dolayı, bana hürmet ve saygı göstermeye başladılar. Münazara eden o kişi, müderrise dönerek benim kim olduğumu sordu. Müderris bilmediğini söyleyince; “Medreseler bu gibiler için inşa edilmiştir.” dedi. Müderris buna çok sevindi ve yanıma gelerek benim kim olduğumu sordu. Ben de Ebu Abdullah Kureşî hazretlerinin sohbet ve kerametlerinin toplandığı Fusul adlı el yazması eserin unvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser, Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı 5375 numarada kayıtlıdır. söyleyince; “Sizi bu medreseye hoca kabul ettik.” dedi.

Ben, Ebu Abdullah Kureşî'nin yanına gitmek üzere kalkınca, hepsi kalkarak bana; “Bizim âdetimiz medresemize hoca kabul ettiğimiz kişiyi, evine kadar uğurlarız.” dediler. Medreseden çıkınca, büyük bir kalabalık arkamdan yürümeye başladı. Ben gelmemelerini söyleyince, onlar kabul ettiler ve geri döndüler. Daha sonra Ebu Abdullah Kureşî'nin huzuruna varınca; “Ey Tahir! Niye onların gelmelerine mâni oldun? Adetlerini yerine getirselerdi.” buyurunca ben de; “Efendim, zatıâlinizin hatırını düşünerek onlara mâni oldum.” dedim. Bu olanlar onun kerametiydi. Ebu Abdullah Kureşî'nin vefatına kadar o medresede hocalık yaptım.

DEVAMLI OKU

Ebu Abdullah bin Es'ad, Ebu Abdullah Kureşî'nin şöyle anlattığını nakletti: Bana hocam Ebü'r-Rebî bir gün şöyle dedi: “Sana bitmek tükenmek bilmeyen bir hazine öğreteyim mi?” Ben de; “Evet.” deyince, Ebü'r-Rebî bana; “Şu duayı devamlı oku.” dedi. Okumamı istediği dua şöyleydi: “Ya Allah, ya Vahid, ya Mucid, ya Cevad, ya Basit, ya Kerim, ya Vehhab, ya ze't-Tavl, ya Ganî, ya Mugnî, ya Fettah, ya Rezzak, ya Âlim, ya Hayy, ya Kayyum, ya Rahman, ya Rahim, ya bedîa's-semavati ve'l-ard, ya ze'l-celali ve'l-ikram. Ya Hannan, ya Mennan infehni minke bi nefhati hayrin tugnini biha ammen sivak. En testeftihü fekad caekemü'l-feth. İnna fetehna leke fethan mübina. Nasrun minellahi ve fethün karib. Allahümme ya Ganî, ya Hamid, ya Mubdiu, ya Muid, ya Vedud, ya ze'l-arşil Mecid, ya Fe'alen lima yürid, ikfini bi helalike an haramike ve agnini bi fadlike ammen sivake vahfazni bima hafizte bihi'z-zikr. Vensurni bima nasarte bihi'r-rusül. İnneke alâ külli şey'in kadir...” Sonra bana şöyle dedi: “Her kim bu duayı namazlardan sonra, özellikle Cuma namazından sonra okursa, Allahü teala onu her türlü kötülükten muhafaza eder. Düşmanlarına karşı muzaffer kılar, ona ummadığı yerlerden rızıklar verir, geçimini kolaylaştırır. Borcu dağlar kadar büyük ve kabarık olsa dahi, Allahü tealanın lütfu keremi ve inayeti ile öder.” Ebu Abdullah Kureşî'ye, hocası Ebü'r-Rebî'nin devamlı okumasını tavsiye ettiği dua.

DARDA KALDIĞIN ZAMAN

Ebu Abdullah Kureşî şöyle anlatır: “Bir arkadaşımla beraber gemiyle bir yere gidiyorduk. Arkadaşım çok susadı. Su alacak paramız yoktu. Yalnız bende, kadifeden olan bir ihram vardı. Onun mukabilinde su satın almak istedik. Gemideki bulunanlardan kimse bize su satmadı. Arkadaşıma ihramı verip; “Bunu geminin kaptanına götür.” dedim. Arkadaşım gitti. Daha sonra üzüntülü bir hâlde geldi. Kaptanın kendisini yanından kovduğunu ve elindeki su testisini fırlattığını söyledi. O zaman; “Allahü teala bizlerin yardımcısıdır.” dedim. Su kabını alıp, denize daldırıp çıkardım ve arkadaşıma verdim. Allahü tealanın izniyle deniz suyu tatlı bir su olmuştu. Arkadaşım kanıncaya kadar içti. Sonra ben içtim. Sonra yanımızda suyu olmayan bir başkası da içti. İkinci sefer daldırdığımda, Allahü tealanın ihsanıyla su kabı, un ve et ile dolu çıktı. Unu ve eti pişirerek yedik. Üçüncü defa kabı denize daldırdığımda, bildiğimiz tuzlu deniz suyu çıktı. Anladım ki, bizim ihtiyacımız tamam olmuştu.”

Yine kendisi şöyle anlatır: “Mısır'da büyük bir kıtlık oldu. Dua etmeye başladım. Rüyamda bana; “Bu hususta sizin hiçbirinizin duası kabul olmaz.” denildi. Bunun üzerine, o memleketten ayrılıp Şam'a gittim. Orada İbrahim Aleyhisselam'ın kabrini ziyaret ettim. Ziyaret sırasında, Hazreti İbrahim'in kabri şerif-i yanında uyuyakaldım. Rüyamda İbrahim Aleyhisselam beni karşıladı. Ona; “Ey Halilullah! Mısır'da büyük bir kıtlık var. Dua buyurunuz!” diye arz ettiğimde, Hazreti İbrahim kıtlığın kalkması için dua etti. Daha sonra uyandım. Bir süre sonra Mısır'da kıtlığın kalktığını öğrendim.”

Kendisi anlatır: “Önceleri, çarşıdan un satın alıp eve gelirken, yolda benden isteyenlere verirdim. Eve geldiğimde, heybemdeki un torbasının hiç eksilmemiş olduğunu görürdüm.” Bir gün yine kendisi şöyle anlatır: “Bir gün Abdullah el-Muğavirî'ye gittim. Bana; “Ey Şerif! Başın darda kaldığı zaman, yapacak olduğun bir dua öğreteyim mi?” diye sordu. Ben de; “Evet.” dedim. Bunun üzerine şu duayı öğretti: “Ya Vahid, ya Ehad, ya Vacid, ya Cevad, İnfehna minke bi nefhati hayrin inneke alâ külli şey'in kadir...” Abdullah el-Muğavirî bu duayı bana öğretmek için okuduktan sonra başım hiç darda kalmadı, rızkım çoğaldı.” Abdullah el-Muğavirî'nin Ebu Abdullah Kureşî'ye, başının darda kaldığı zaman okumasını söylediği dua. un alıp eve geliyordum. Yolda muhtaç birisine rastladım. Unu benden isteyince, her zamanki gibi hâline acıyıp verdim. Yolda, evdekilere ne diyeceğimi düşünerek yürürken, elimde bir şey hissettim. Avucumda, fakire verdiğim unun değeri kadar para duruyordu. Hemen çarşıya gidip, o parayla un alıp evime götürdüm.

Kendisi şöyle anlatır: “Bir keresinde Mina'da iken çok susamıştım. Su bulamadım. Su alacak param da yoktu. Bir kuyunun yanına gittim. Kuyunun başında bir takım insanlar vardı. Su kabını uzatarak, biraz su vermelerini istedim. Onlar bana eza edip, su kabımı uzak bir yere fırlattılar. Kırık bir kalb ve üzgün olarak su kabımı almak için oraya gittiğimde, içi tatlı su dolu bir havuz gördüm. Kanıncaya kadar o sudan içtim ve kabımı doldurdum. Başka yerde olan arkadaşlarıma haber verdim. Onlar da gelip o havuzdan içtiler. Sonra başımdan geçen hadiseyi onlara anlattım. Daha sonra, önceden gittiğim kuyunun yanına hep beraber gittik. Orada sudan bir eser yoktu. O zaman anladım ki, bu Allahü tealanın bir imtihanı idi.”

Şöyle anlatılır: “Bir kişinin, gece devamlı ağlayıp hiç kimseyi uyutmayan bir çocuğu vardı. Böyle her gece ağlaması, tam dört yıl devam etti. Bu hale dayanamayan çocuğun annesi ve babası, Ebu Abdullah Kureşî hazretlerinin huzuruna gelerek durumu anlattılar. Bunun üzerine Ebu Abdullah Kureşî, çocuğun annesi ve babası ile evlerine gidince, çocuğa; “Ey Yusuf! Bu gece ağlama.” dedi. Çocuk o günden sonra hiç ağlamadı.”

Şöyle anlatılır: “Ebu Abdullah Kureşî hazretleri bir gece rüyasında; “Mısır'da veba hastalığı olacak.” diye bir ses duydu. O da; “Ben içlerinde iken de bu hastalık gelir mi?” diye sorunca o ses; “Onların arasından çık. Muhakkak bu hastalık onlara gelecektir.” dedi. Bunun üzerine Ebu Abdullah Kureşî hazretleri Mısır'dan ayrılarak Şam'a gitti. Sonra o hastalık rüyasında söylendiği gibi Mısır'da görüldü.”

Ebu Abdullah Kureşî hazretlerinin, vefatına yakın gözleri görmez oldu. Hanımının yanına girince cüzzam hastalığından kurtulduğu gibi, gözleri de açılıyordu. Bir gün gözleri açılmış, vücudu cüzzam hastalığından kurtulmuş bir hâlde, gümüş gibi bembeyaz bir tenle dostlarının yanına girdi. Onlar Ebu Abdullah Kureşî'nin bu hâline çok şaşırdılar ve; “Bu hâl ne?” diye sormaktan kendilerini alamadılar. Bunun üzerine Ebu Abdullah Kureşî, “Allahü teala bana önce afiyet elbisesini giydirdi. Sonra beni imtihan etmek için hastalık elbisesini giydirdi. Şimdi de gördüğünüz gibi, yine afiyet elbisesini giymiş bulunuyorum.” diye izah etti.

Ebu Abdullah Kureşî şöyle dua ederdi: “Allahümme emnün aleyna bi safai'l-ma'rifeti ve heblena sahiha'l-muameleti fîma beynena ve beyneke verzukna sıdkat'tevekküli aleyke vehusne'z-zanni bike vemnün aleyna bi külli mayukarribuna ileyke makrunen bi'l-avafî fi'd-dareyn ya erhamerrahimîn.”

Ebu Abdullah Kureşî hazretleri buyurdu ki: “Evliyaya dil uzatan, onlara karşı edep dışı harekette bulunan ve onları inkâr eden kimse, en kötü hâl üzere ölür.” “Talebeye tövbeden sonra ilk emredilen, kötü arkadaşları terk etmesi, maksaddan uzaklaştıracak şeylerden uzak durmasıdır.” “Vera yani şüphelilerden kaçmak, amellerin, ibadetlerin esası, temelidir.” “Bir işin başı, sonuna delildir, alamettir.” “Dünya mezbelelik gibidir. Hiç bir kıymeti yoktur. Bunun içindir ki, sadık mümin, dünyanın ne sevgisi, ne buğzu ile uğraşmaz.” Ebu Abdullah Kureşî hazretlerinin okumaya devam ettiği dualardan biri. “Dostlarının, arkadaşlarının hukukunu gözetmeyen, onlarla sohbetin, beraber olmanın bereketine kavuşamaz.” “Ömrü uzadığında iyi amelinin artması, ihtiyacı çoğaldığında cömertliğinin artması, ilmi arttıkça tevazuunun artması, evliyanın alametlerindendir.” “Kul, ibadetlerinde doğru olursa, ummadığı yerden yardımlara kavuşur.” “Masiyetin, günah işlemenin sebebi gaflettir. Yani Allahü tealayı unutmaktır.” “Rehberi olmayan yolunu şaşırır.” “İhtiyacın olmadıkça, kimseden bir şey isteme.” “Her makamın kendine mahsus bir ilmi, her halin riayet edilmesi gereken bir edebi vardır.” “Kalben hocasını beğenmeyen, hocasından gelen hiç bir feyze kavuşamaz.” “Allahü tealanın veli kullarını hakir görmek, kötü işleri yapmaya bir vesiledir.” “Her kim Allahü tealanın arif bir kulunu veya bir velisini üzerse, onun kalbi mühürlenir. Onları üzmeye devam eden, itikadı bozulmadıkça ölmez.” “Allahü tealaya kullukta edepten ayrılma! O'na karşı haddini aşma! Seni isterse kendisine ulaştırır.” “Tevekkülde bir makamı olmayan, noksan bir insandır.”

ELLİ ALTINIM VAR

Ebu Abdullah Kureşî'ye annesinden kendisine bir ev miras kalmıştı. Bu evi elli altına sattı. Altınları bir keseye koyup beline bağladı ve hacca gitmek üzere yola çıktı. Yolda eşkıya yolunu kesip; “Neyin var?” dedi. “Elli altınım var.” buyurdu. Eşkıya; “Altınları ver!” deyince; çıkarıp verdi. Eşkıya altınları eline alıp bir müddet düşünceye daldı. Sonra geri verip, devesini çöktürdü ve; “Buyurunuz efendim, deveme bininiz!” dedi. Ebu Abdullah hayret edip; “Sana ne oldu?” buyurdu. O kimse; “Siz, bu altınların bulunduğunu inkar etmeyip doğruyu söylediğiniz için kalbimde size karşı muhabbet hasıl oldu. Ben şimdiye kadar yaptıklarıma pişman olup tövbe ettim. Sizinle beraber gelmek istiyorum.” dedi. Beraberce hacca gittiler. O kimse, hazret-i Ebu Abdullah ile olan bu beraberliği ve sohbetinde bir müddet bulunmasıyla Allahü tealanın veli kullarından oldu. “Allahü tealaya kavuşturan doğru yoldan ayrılmayınız. Çünkü O'na bu yoldan başka bir yolla kavuşulamaz.” Ebu Abdullah el-Kureşî'nin sohbetleri ve hâllerini talebeleri Fusûl adlı eserde toplamışlardır.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları