Halep bölgesinde yetişen velilerden. Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Doğum yeri ve tarihi belli değildir. 991 (m. 1583) senesinde Halep'te vefat etti.
Babası Halep'te bir camide müezzinlik yapan salih bir zat idi. Zamanın âlimlerinden ve velilerinden ders alarak kemale geldi. Küçük büyük herkese Allahü tealanın rızası için nasihat etmeye başladı. Âlimlerden, salihlerden ve devlet adamlarından birçoğu sohbetlerine gelirdi. Bir ara Şam'a gitti. Orada Muhammed Zağbi ile görüştü. Muhammed Zağbi, dünya sevgisini kalbinden çıkarmasını tavsiye etti. O da dünyalık neyi varsa fakirlere dağıttı. Sohbetlerinde birçok talebe yetişti.
Halep âlimlerinden Şeyh Ömer Faradî, talebeleri ile mantık ilmini anlatan Şerhü'ş-Şemsiyye isimli kitabı okutuyordu. Mevzu karışık hükümler olup mantık ilminin en zor konularından idi. Şeyh Ömer bir yere gelince durakladı, uzun müddet düşündü. Sonra talebelerine; “Birlikte Şeyh Ebu Bekr'in ziyaretine gidelim de gönlümüz, zihnimiz açılsın.” dedi. Talebeleri ile beraber Şeyh Ebu Bekr'in huzuruna gitti. Şeyh Ömer daha bir şey sormadan Şeyh Ebu Bekr bir şeyler anlatmaya başladı. Şeyh Ömer başı önünde anlatılanları dinledi. Şeyh Ebu Bekr'in konuşması bitince Şeyh Ömer talebeleri ile beraber medreseye döndü. Talebelerine; “Şeyhin anlattıklarını anladınız mı?” diye sordu. Talebeler anlamadık deyince; “Şeyh Ebu Bekr bana takıldığımız dersi anlattı. Karışık kaidelerin şekillerini açıkladı.” dedikten sonra onun anlattıklarını talebelerine izah etti.
Bir gün Şeyh Ebu Bekr dergahda uyuyordu. Yanında bir zat vardı. O sırada bir seveni bir mikdar balmumu getirdi ve; “Bu, Şeyh Efendi'nindir.” dedi. Şeyhin yanındaki şahıs, Şeyhe gelen mumu kimse görmeden ateşte ısıtıp yumuşattıktan sonra beline koydu. Biraz sonra Ebu Bekr Efendi uyandı. O zata; “Elbisenin altındaki nedir?” diye sordu. O zat korkup elbisesini açtı ve belinde bir yılanın sarılı olduğunu gördü. Büyük bir korku ile elbisesini çıkarıp attı. Bu sırada yılan mum olarak yere düştü. Bunun üzerine Şeyh; “Eğer onu alsaydın, seni sokardı.” dedi.
ALLAHÜ TEALADAN HAYÂ ETMİYOR MUSUN?
Halep'te Şeyh Halid isminde bir zat vardı. Şeyh Ebu Bekr'in büyüklüğüne inanmazdı. Kendisi fakir olup Ulvaniyye tarikatı üzere camide insanlara nasihat ederdi. Fakat Şeyh Ebu Bekr'in hâllerini iyi görmez; “O, şeriate aykırı hareket ediyor, onun yanına gitmeyin.” diye devamlı kötülerdi. Bir gün Haleb'e yeni bir vali tayin edildi. Vali, Şeyh Halid'in vaazlarını ve iyi hâllerini duyunca onun ziyaretine gitti. Görüştüklerinde ona hâlini, ne ile geçindiğini sorunca Şeyh Halid, serveti, bir maaşı olmadığını, sevenlerin, dostların yardımı ile geçindiğini, kimseden de bir şey istemediğini, mescidde Müslümanlara nasihat etmekle meşgul olduğunu söyledi. Bunun üzerine vali kulağına; “Beni dinlersen İstanbul'a git. Sultan, hâlini öğrenirse sana maaş bağlar.” dedi. Bu teklif Şeyh Halid'in hoşuna gitti. Yol hazırlıklarını yaptığı sırada Şeyh Ebu Bekr ziyaretine geldi. Şeyh Ebu Bekr kimseye gitmezdi. Fakat o gün talebelerine; “Kalkın Halidciğin ziyaretine gidelim.” dedi. Mescidin önüne gelince içeri girmeden kapının önünde durdu. Şeyh Halid bu ziyarete çok şaşırdı. Şeyh Ebu Bekr ona; “Sana yaşını sormaya geldim. Bana söyle kaç yaşındasın?” diye sorunca; “Seksen yaşındayım.” dedi. Bunun üzerine Şeyh Ebu Bekr; “Ey Halid! Sen bu zamana kadar hangi gün aç ve çıplak kaldın. Nereye gidiyorsun. Allahü tealadan hayâ etmiyor musun?” deyince Şeyh Halid'in gözünden yaşlar akmaya başladı ve; “Beni ayıplama! Ben kararımdan vazgeçtim...” dedi. Şeyh Ebu Bekr'in büyüklüğünü, Allahü tealanın veli bir kulu olduğunu anlayıp o günden sonra çok hürmet gösterdi. O güne kadar söylediklerinden tövbe etti.
Kilis beldesinden bir kadının oğlu Frenk memleketinde esir düşmüştü. Kadın, Ebu Bekr Efendi'ye gelip oğlunun kurtulması için dua istedi. Ebu Bekr Efendi; “Demek ki oğlunun kurtulmasını istiyorsun? Öyleyse bana pirinç ile bir tavuk pişir getir.” dedi. Kadın, pirinç ile bir tavuğu güzelce pişirip getirdi. Ebu Bekr Efendi; “Kızıl Hamur!” diye seslendi. Yanına kızıl bir köpek geldi. Tavuğu onun önüne atıp; “Ye!” dedi. Köpek tavuğu yedi. Kadın bunu görünce özen göstererek hazırladığı yemeğin köpeğe verilmesine üzüldü. Köpek tavuğu bitirince Ebu Bekr Efendi, asasiyle işaret ederek; “Haydi şimdi git!” dedi. Köpek dağlara doğru hızla gitti. Aradan bir süre geçince Ebu Bekr Efendi kadına; “Evine dön!” buyurdu. Kadın evine gidince oğlunun kapı önünde durduğunu gördü. Nasıl kurtulduğunu sordu. O da şöyle anlattı: “Frenk memleketinde esirdim. Onlar beni domuz çobanı yaptılar. Domuzların başında çobanlık yaparken, kırmızı bir köpek gelip bana hücum etti. Korkup kaçmaya başladım. Düşe kalka kaçıyordum. Nihayet düşüp bayıldım. Ayıldığımda kendimi Kilis yakınlarında buldum.” Akrabaları ve annesi çok sevinçli idi. Annesi bazı hediyeler alıp Şeyhin yanına gelmek için yola çıktı. Yolda talebeleri onu geri çevirerek, Şeyhin yanına girmesine izin vermediler. Çünkü Ebu Bekr Efendi bu sırrın yayılmasını istemiyordu.
Ebu Bekr Efendi'nin cenaze namazı çok kalabalık bir cemaat tarafından kılındı. Vefat ettiğinde seksen yaşlarında idi. İri vücutlu, yuvarlak yüzlü, sevimli bir simaya sahipti. İleri yaşlarında kuvvetli ve dipdiri idi. Talebelerini yalnız sözleri ile değil, hâlleri ve işleri ile de terbiye ederdi. Terbiyesi daha ziyade hâl ile olurdu.