Meşhur âlimlerden. İsmi, İbrahim bin Ali bin Yusuf'tur. Künyesi Ebu İshak-ı Şirazî olup; “Cemaleddin”, “Şeyhülislam” ve “Şeyhülimam” lakapları ile tanınmaktadır. 393 (m. 1003) senesinde, İran'ın köylerinden biri olan Firuzabad'da doğdu ve orada büyüdü. Firuzabad'ın, Harezm şehirlerinden birisi olduğu da söylenmektedir. 476 (m. 1083) senesi Cemaziyelahir ayının yirmi birinci gecesinde Ebü'l-Muzaffer bin Reisürrüesa'nın evinde vefat etti. Cenazesini, Ebü'l-Vefa bin Ukayl el-Hanbelî yıkadı. Hilafet merkezinde, Babü'l-Firdevs'te cenaze namazı kılındı. Namazında halife Muktedî bi-Emrillah da bulundu. Cenaze namazını Ebü'l-Feth Muzaffer ibni Reisürrüesa kıldırdı. Sonra ikinci kere Cami-i Kasr'da namazı kılındı. Bab-ı İbraz'da en-Nahiye hazretlerinin türbesine yakın bir yere defnedildi. Şairler, onu hayatında ve vefatından sonra birçok şiirlerle meth ve sena ettiler. Vezir Tacü'l-mülk, onun için bir türbe ve yanında bir medrese yaptırdı.
İlk tahsiline Firuzabad'da başladı. Orada kendisinden ilim aldığı hocalarının ilki; Ebu Abdullah Muhammed bin Ömer eş-Şirazî oldu. Bu beldede, imkanı ölçüsünde elde ettiği ilimleri daha çok arttırmak için, 410 (m. 1019) senesinde Şiraz'a geldi ve on yedi sene orada yaşadı. Bu arada Gandecan'a gitti. Her iki şehirde ve diğerlerinde kaldığı sürede, birçok âlimden fıkıh ilmini öğrendi. Şiraz'da ve Gandecan'da Ebu Ahmed Abdurrahman bin Hüseyin el-Gandecanî ve Şiraz'da Ebu Abdullah el-Beydavî ve Ebu Ahmed Abdülvehhab bin Muhammed bin Ramin el-Bağdadî, ilim aldığı âlimlerdendir. Bu iki âlim, Bağdatlı âlimlerin üstadlarındandı. O, bu ikisinden iki merhalede ilim öğrenmişti. Önce, Şiraz şehrinin hatip ve müftü vekillerinden olan Ebu Abdullah el-Celab'dan ders okudu. Bu arada Davud-i Zahirî'nin mezhebinden olan Ebü'l-Ferec-i Famî eş-Şirazî ile karşılaştı. Genç yaşında olduğu hâlde, onunla ilmî münazaralarda bulundu. Tabakat'ında; “Ben, Şiraz'da küçük olduğum hâlde, onunla münazara etmiştim.” demektedir. Bu hadise, onun cedel ilminde, daha o yaşlarda alışkanlık kazandığına delalet etmektedir. Ondan sonra ilim öğrenmek için Irak'a doğru hareket etti. Önce Basra'ya gitti. Oradaki fakihlerden ders okudu. El-Huzî bunlardandır. Sonra Bağdat'a gitmeye niyet etti. 415 (m. 1024) senesinde, 22 yaşında iken Bağdat'a gelip hemen ilim öğrenmeye başladı. Gittiği şehirlerde ve köylerde, daha önce gördüklerinden olan bir ilmî çevre ile karşılaştı. Orada, Şafiî mezhebini öğretip yayan büyük fakihlerle buluştu. Bunlardan bazıları: El-Hasib, İbn-i Ramin, Ebu Abdullah el-Beydavî, Mansur bin Ömer el-Kerhî'dir. Onun bu devirdeki hocalarının en büyüğü, Ebü't-Tayyib et-Taberî'dir. Kendisi bu hocası hakkında diyor ki: “Gördüğüm kimseler içinde, ondan daha çalışkan olan bir kimseyi, daha çok tahkik yapanı ve görüşü ondan daha iyi olan birisini görmedim.” Hocalarının arasındaki yeri hususunda bunu, “Kazvinî” adı ile meşhur olan Ebu Hatim Mahmud bin Hasan et-Taberî takip eder. Bunun hakkında da; “İlim için yaptığım seyahatlerde, ondan ve Kadı Ebü't-Tayyib et-Taberî'den faydalandığım gibi, başka kimseden faydalanamadım.” dedi. Ebu İshak-ı Şirazî, fıkıh ilmini, ez-Zücacî'den, Ebu Abdullah Muhammed bin Ömer eş-Şirazî'den ve başka âlimlerden öğrendiği gibi, usul ilmini de Ebu Hatim'den okumuştu. Hadis ilmini de, Ebu Bekr el-Berkanî ile Ebu Ali bin Şazan'dan öğrendi. Şafiî âlimlerinin yanında başka ders halkalarında da bulundu. Hanbelî âlimlerinden Kadı Ebu Ali el-Haşimî'nin ders halkasında bulunup ondan da istifade etti.
Ebu İshak, kısa zamanda hocası Ebü't-Tayyib et-Taberî'nin takdirine ve itimadına mazhar oldu. Hocası, kendisinin bulunmadığı zamanlarda onun, talebelerine ders vermesine izin verip yardımcı seçti. Ebu İshak-ı Şirazî'nin ilimle meşguliyeti, şaşılacak derecede, akıllara durgunluk verecek ölçüde idi. Mesela her dersi bin defa tekrar edip sağlamlaştırırdı. Bu zamandaki hâlini, kendisi şöyle anlatır: “Her kıyası bin defa tekrar eder, onu bitirince diğer bir kıyasa geçer, onda da bu minval üzere meşgul olurdum. Her dersi bin defa tekrar ederdim. Bir meseleye dair şahit, delil olacak bir beyt olursa, o beytin bulunduğu kasidenin tamamını ezberlerdim.” Yine kendisi anlatır: “Bir kere, zeytinyağlı fasulye yemek istedim. Hemen düşünüp, ders ile meşgul iken onu yemek akıllı işi değildir diyerek vazgeçtim.” Ebu İshak, hocası Ebü't-Tayyib et-Taberî'nin kendisinin mescitlerden birinde ders vermesini istemesi üzerine on beş seneye yakın Bağdat'ta kaldı. Bab-ı Meratib'de bulunan bir mescitte ders vermeye başladı. Bu tedrisat işi sırasında şöhreti Bağdat dışındaki çeşitli memleketlere de yayıldı. Dört bir taraftan gelen ilim talebeleri, onun huzurunda olgunlaşır, ilim ve hâl sahibi olurlardı. Kara ve deniz yolu ile fetva sormaya gelenler, onun meclisinde toplanırlardı. Fıkıh denizinin dalgaları, onun huzurunda yarılır ve yayılırdı. Kendileri için fıkıh elbisesini uygun görenler, onun huzurunda bulunduktan ve onun ilmini gördükten sonra, bu elbiseye layık olmadıklarını anlayınca, utanırlardı. Bu elbise, ancak bu büyük üstada biçilmiş idi. Herkes ona uyardı. Öyle bir dereceye varmış idi ki, onun fıkıhta İbn-i Süreyc'in derecesine çıktığını söylerlerdi.
İlim, vera ve züht bakımından, anlatanların anlatmasından daha meşhur, önceki ve sonraki hâllerinden beyan edilenlerden daha üstündü. Zamanının bir güneşi gibi, herkesin yolunu aydınlatıyordu. Gecelerini ibadetle ve teheccüd (uyanıklık) namazı ile geçirirdi. Allahü tealaya yalvarsa, dua ve münacatta bulunsa, duası kabul olurdu. Talebelerinden bir çoğu, halife tarafından kadılık, müftülük ve hatiplik vazifelerine tayin edilmişti. O, daha hocası Ebü't-Tayyib et-Taberî hayatta iken, zamanındaki Şafiî fakihlerinin en büyüklerinden oldu. Fıkıh ve usul-i fıkıhta, ilm-i hilaf meselelerinde ve cedel ilmindeki şöhreti her yere yayıldı. Hocası, ilmî münazaralarda ileri sürdüğü delillerde ona çok itimat ederdi. Büyük Şafiî âlimi ve Kadılkudat olan Ebu Abdullah Hüseyin bin Ca'fer bin Makula, 447 (m. 1055) senesinde vefat edince, halife Kaim bi-Emrillah'ın vazifelileri, Ebu İshak-ı Şirazî'ye gidip, halifenin kendisini Kadılkudat (Temyiz reisi) tayin etmek istediğini bildirdiler. O, razı olmadı. Gelenler kabule zorlamaya çalıştı. O, yine bu mesuliyeti ağır işten kaçındı. Gelenler, onun bu vazifeyi kabul etmesine kadar ısrar edilmesi hususunda, halifeden kat'i talimat almışlardı. Israr çok olunca, Ebu İshak halifeye bir mektup yazarak; “Kendini helak etmen, sana kâfi gelmedi mi? Kendinle beraber beni de mi helak etmek istiyorsun?” dedi. Halife buna çok üzüldü ve; “İşte âlimler böyle olsun! Çok şükür, zamanımızda kendisine kadılık vazifesi verilebilecek ve bundan yüz çeviren birisi vardır. O, bunu istemedi ve biz de affettik.” dedi.
Bağdat'ta yaygın olan adetlerden birisi şuydu: Birisi vefat ettiği zaman, yakınları yapılan taziyeyi mescitte kabul ederlerdi. Bunlar mescide gelip oturur, herkes de gelip taziyede bulunur ve günlerce buna devam edilirdi. Burada Kur'an-ı Kerim okunmasından veya âlimler arasında ilmî münazaradan başka bir şey yapılmazdı. Ebu İshak-ı Şirazî'nin hocası Ebü't-Tayyib'in hanımı vefat ettiği zaman, taziye için gelenler arasında Hanefî âlimlerinin büyüklerinden kadı Ebu Abdullah es-Saymerî vardı. Orada bulunan insanlar, onunla ikisinin bir fıkhî mesele hakkında münazarada bulunmalarını istediler. Saymerî, bundan özür dileyerek insanlara dedi ki: “Ebu Abdullah-ı Dameganî gibi bir talebesi olan kimse için, konuşmaya ne hacet var? İşte o, hazırdır. Kim konuşmak isterse dilediğini yapsın!” Kadı Ebu Tayyib de; “İşte bu da, benim yerime geçen talebelerimden Ebu İshak'tır.” dedi. Böylece hocası, onun büyüklüğünü herkese anlatmak istedi. Hocası Ebü't-Tayyib et-Taberî'nin 450 (m. 1058) senesinde vefatından sonra, Ebu İshak, Şafiî mezhebinin fakihleri arasında bir sabah yıldızı gibi parlamaya başladı. Önce Bab-ı Meratib'deki bir mescitte ders vermeye başladı.
Nihayet, ilmi ve âlimleri çok seven ve Ebu İshak'a ayrı bir sevgisi olan Nizamülmülk, onun ders okutması için Bağdat'ta, Dicle kenarında bir medrese inşa ettirdi. Medresenin inşaatına 457 (m. 1065) senesi Zilkade ayında başlandı ve 459 (m. 1067) senesi Zilkade ayının 27. günü tedrisata açıldı. Vezir Nizamülmülk, medreseyi inşa edip müderrisliğini ona teklif edince, çekinerek kabul etti. Bunun üzerine Nizamiye Medresesi'ni ilk defa tedrisata başlatmak için ilk müderris olarak tayini yapıldı. Medresenin idaresi ile vazifeli Ebu Sa'd el-Kaşî, açılış gününde bulunmak üzere, çok sayıda insanın toplanmasını temin etmişti. Binlerce kişi, ilk dersi dinlemek üzere hazır oldu. Ebu İshak-ı Şirazî ise, müderrislik yapma vazifesini kabul ettiği hâlde, ortalıkta görünmedi. Bulunup getirilmesi çok istendi ise de, mümkün olmadı. Çünkü açılışa gelirken yolda bir gençle karşılaşmış, genç de ona; “Ey efendi! Medresede ders vermeyi istiyor musun?” demişti. O da; “Evet.” deyince; “Bu gaspedilmiş yerden nasıl ders verirsin?” diye ona sitem etmiş, Şeyh Ebu İshak'ın niyeti değişmiş ve açılışta hazır bulunmamıştır. Ebu İshak'ın gelip derse başlamasını beklemekten, insanlar çok sıkıldı. Medrese Başkanı Ebu Sa'd el-Kaşî, tedrisatın başlaması için, orada hazır bulunan Ebu Nasr ibni Sabbag'a, müderrislik rütbesi verilerek ders vermesini istedi. Bu karardan asla dönülmeyeceğini, artık hep kendisinin ders vereceğini söyledi. Durumu da halifeye bildirdi. İbni Sabbag da onun bu sözüne itimat edip kabul etti. Bu esnada orada toplanmış bulunan halk dağılmıştı. İbn-i Sabbag ise, Ebu İshak-ı Şirazî'nin gecikmesinden çok sıkıldı ve o andan ne yapacağını şaşırdı. Medreseeye fıkıh ve diğer ilimleri öğrenmek için gelenlerden her birine, her gün dört rıtl (1,6 kg.) ekmek ücreti ödendi. Çünkü bu medrese, fakir olup ilim öğrenmeleri sebebiyle geçimlerini temin edemeyen kimseler için yaptırılmıştı.
Tam bu sırada Ebu İshak, Bab-ı Meratib'deki mescidinde âdeti üzere orada ders vermeye devam etti. Bütün insanlar, onun yanında toplanıp, herkesi oraya davet ettiler. Onu medh ve sena ettiler. Kendisinin niçin böyle yaptığını soranlara dedi ki: “Bu medresede oturup ders vermekten hoşlanmadım. Çünkü medrese yapılırken, bu işle görevlendirilmiş olan Ebu Sa'id el-Kaşî, birçok kimsenin mülküne, rızaları olmadan el koymuş, çok yeri yıkıp bozarak medrese binasını yaptırmıştı. Bu durumu bildiğim için, çok üzülmüştüm.” Ebu İshak'ın müderrisliği kabul etmemesi üzerine medresedeki talebelerde bir gevşeklik, bıkkınlık baş gösterdi. Müderrisliği kabul etmemesinden dolayı kendilerinde hasıl olan bu bıkkınlık ve İbn-i Sabbag'ın da onun yerine ders vermesi sebebiyle olan durumlarını, hocaları Ebu İshak'a bir mektup ile bildirdiler ve; “Eğer bu vazifeyi kabul edip, böyle davranmaktan vazgeçmezseniz, hâlimiz daha perişan olacak.” dediler. Çünkü talebelerinin çoğu fakir kimselerdi. O da, talebelerinin kalblerini sevindirmek ve bıkkınlık hâllerini teskin etmek için, onların bu ricasını kabul etti. Talebeler de, İbn-i Sabbag müderrislikten ayrılıp, hocalarının ders vermeye başlamasına kadar uğraşıp, gayret gösterdiler.
Nizamülmülk, Ebu İshak'ın bu medresede ders vermek istememesinin sebebini anlayınca, derhal Medresesinin hizmetiyle vazifelendirdiği Ebu Sa'id el-Kaşî'ye sitemli bir mektup yazıp dedi ki: “Bu medrese kimin için yapılmıştır? Ebu İshak'ın orada ders vermesi için yapılmıştır. Derhal onun tedrisata başlamasını temin et!” Ebu Sa'id, ona gelip mektubu gösterdi. Fakat Ebu İshak hiçbir cevap vermedi. O da, hükümet merkezine gidip, durumu bir mektupla, halifeye bildirdi. Adamlarından birini de Ebu İshak'a gönderip; “Hâlimizi anladın. Senin bu medreseeye gelip ders okutmamanın bütün sorumluluğunun bana yükletilmesinden korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Ebu İshak, elinde büyük bir tuğla olduğu hâlde çıkıp geldi ve vazifeye başladı. Zilhicce ayının başında Cumartesi günü ders vermeye başladı. Ders verirken, getirdiği tuğlanın üzerinde otururdu. Namaz vakti gelince, oradan çıkar, yakındaki mescitlerden birinde namazını kılardı. Çünkü medresenin yerinin gaspedilmiş olması şüphesi vardı. Ebu İshak-ı Şirazî ders vermeye başlayınca, İbn-i Sabbag 20 gün devam ettiği bu vazifeden ayrıldı. Ebu İshak da vefatına kadar ders verip, ilme çok hizmet etti. Çok talebe yetiştirdi.
Ebu Ali Makdisî diyor ki: “Ebu İshak-ı Şirazî'nin vefatından sonra onu rüyamda gördüm ve; “Allahü teala sana nasıl muamele etti?” diye sordum. Cevabında dedi ki: “Bu Nizamiye Medresesi hakkında soruldum. Eğer bu medresenin yapılma maksadına riayet edip orada ders vermeseydim, elbette helak olanlardan olurdum.” Bir gün Nizamülmülk, kendisinin yaptığı hayır ve hasenatı, insanlara ikram ve iyiliklerini, günahlardan sakınmasını, Allahü tealanın emirlerine yapışmasını anlatıp, yüksek âlimlerden yaptıklarının İslamiyete uygunluğu hakkında fetva istedi. Bütün âlimler cevabında; “Bu yapılanların hepsi doğrudur. Cennet'e girmenize vesiledir.” diye yazıp, onun hakkındaki iyi düşüncelerini bildirdiler. Nizamülmülk, âlimlerin kendisi hakkındaki şahitliğini görüp yazılarını okuyunca; “Bunlarla benim kalbim rahat olmadı. Ancak, büyük âlim Ebu İshak-ı Şirazî de bunu yazar ve hakkımda diğer âlimler gibi şehadette bulunursa, inanırım.” dedi. Şeyh Ebu İshak'a başvurduklarında o da; “Hasan (yani Nizamülmülk), zulüm mevkisinde bulunanların hayırlısıdır.” diye yazdı. Nizamülmülk, bu zatın yazısını okuyunca; “Şeyh doğru söylemiştir. Doğru cevap, işte budur!” dedi. Nizamülmülk vefat edeceği zaman vasiyet edip, Ebu İshak'ın fetvasının suretinin kefenine bağlanmasını istedi. Bu isteği yerine getirildi. Sonra salih bir zat, rüyasında Nizamülmülk'ü görüp hâlini sordu. O da cevabında; “Allahü teala bütün günahlarımı bağışladı ve; “Bu ihsanımız, senin hakkında Ebu İshak'ın hayırlı diye yazmasındandır.” buyurdu.” dedi.
Bir gün Bistam şehrine gelmişti. Kendisine; “Sûfîlerden filan kimse, sizi ziyarete geldi.” dediler. Bu Sûfî'nin, Sehlekî adında meşhur ve büyük bir veli olduğunu söylemişlerdi. Ebu İshak-ı Şirazî, bunu duyunca derhal yerinden kalkıp onu karşılamaya gitti. Bu zatın gösterişli bir ata binmiş olduğu hâlde talebeleri ile birlikte geldiğini gördü. Tasavvuf ehlinden büyük bir zat olan bu kimseye; “Şeyh Ebu İshak, sizi karşılamaya geldi.” dediler. O zat bunu duyunca, hemen atından inip Ebu İshak'a tazim ve hürmet etmeye başladı. Şeyh Ebu İshak da onun elini ve elbiselerinin eteğini öptü. O büyük zat da Ebu İshak'a; “Ey efendim! Beni perişan eylediniz. Artık ben, sizinle gelemem. Siz yine olduğunuz, yani konakladığınız yere dönünüz!” dedi. Ebu İshak-ı Şirazî de onun bu sözünü emir kabul edip yerine döndü. Sonra o zat, Ebu İshak'ın bulunduğu yere gitti. Ebu İshak, o zatın önünde oturup, her biri diğerine tazim ve hürmetle, anlatılamayacak kadar edepli ve saygılı hareket ettiler. Sonra bu zat, iki mendil çıkardı. Birinde bir miktar buğday vardı. “Bu buğdaylar, büyük veli Bayezid-i Bistamî hazretlerinden gelmektedir.” dedi. Diğerinde ise tuz vardı. Ebu İshak-ı Şirazî de bunları alıp muhafaza etti. Sonra bu zat veda edip gitti. (Bu hadise, tasavvuf ehli olan evliyanın büyükleri ile âlimlerin birbirlerine ne kadar tazim ve hürmet ettiklerini göstermektedir. Dinine son derece bağlı olan, heva ve hevesine tâbi olmayan, ilim, fazilet ve ihlas sahibi olan bütün Müslümanların birbirlerini çok sevmesi lazımdır. Zaten her Müslümanın, birbirini Allah rızası için çok sevmesi, buğz (düşmanlık) yapmaması, birbirinin dedikodusunu yapıp aleyhinde konuşarak çekiştirilmemesi, dinimizde emredilmiştir. Hakiki bir Müslüman, herkesle iyi geçinir ve kendisi ile iyi geçinilir. Kibirli değil, son derece alçak gönüllüdür. Kimse ile münakaşa etmediği gibi, başkalarının kalbini de kırmaz. İffetli, cömert, şefkatli ve iyi niyetlidir. Kimseye hile, hıyanet ve kötülük yapmaz. Böyle şeyleri düşünmez bile. Kötü huylardan hiçbiri kendisinde bulunmaz. Buna karşılık, bütün iyi huylar kendisinde toplanmıştır. Böyle olan kimseler, dünyada rahat ettikleri gibi, ahirette de rahat ve huzur içinde olurlar.)
Ebu İshak-ı Şirazî'nin ilmi, menkıbeleri ve yüksek hâlleri sayılamayacak kadar çoktur. Zamanının büyük âlimleri ile birçok ilmî münazaraları olmuştur. İmamü'l-Haremeyn Ebü'l-Mealî el-Cüveynî ile olan münazaraları Tabakatü'ş-Şafiiyye kitabında yazılıdır. Onun talebeleri ve kendisi ile arkadaşlık yapıp yetişenler oldu. Onlardan kadılık, müftülük ve hatiplik vazifesine tayin edilenleri çoktu. Haydar bin Mahmud bin Haydar eş-Şirazî anlatıyor: “Şeyh Ebu İshak'tan işittim. Diyordu ki: “Horasan taraflarına gitmiştim. Uğradığım her beldenin ve her köyün ya kadısının veya müftüsünün yahut da hatibinin talebelerimden veya ilim arkadaşlarımdan olduğunu gördüm.” İlimde, hitabette ve münazaralardaki fesahatı ve belagatı darb-ı mesel hâline gelmişti. Vera, züht ve takvası anlatılamayacak kadar çoktu. Zamanındaki şairlerden Sellar el-Ukaylî, onun fesahattaki ve münazaradaki üstünlüğünü şiirleriyle methetti. Vera ve takvadaki sağlamlığına gelince; o bütün müttekîler gibi, Selef-i salihîn'in büyüklerinin yolundaydı. Onun verasını kelimelerle anlatmak ve bunun evvelini ve sonunu sınırlamak mümkün değildir. İbadetinin çokluğunu, secdelerde yüzünün renginin değişmesini kimse inkâr edemezdi. Bütün gecesini ibadetle, Kur'an-ı Kerim okumakla geçirirdi. Nitekim Müzehheb kitabının her faslını tamamladığı zaman iki rekat namaz kılardı. Zühtü o kadar çoktu ki, bir gün mescitte unuttuğu ve kendisinin de o günkü nafakası olan bir dinarı (4,8 gr. altını) geri döndüğünde yerinde bulduğu hâlde, belki başkasınındır diye düşünüp, almaktan vazgeçti. Bu züht ve vera, onun zamanında başka birisinde görülmedi. Sanki o, zamanındaki bütün insanların zühtünü kendinde toplamış, bu züht onun süsü olmuştu. Bunda bir eşi, benzeri yoktu.
Ebu İshak'ın bedeni zayıf ve ince idi. Kuvvetli bir hafızaya sahip olan zeki bir kimseydi. Ders okumak ve ilim tahsil etmek için çok gayret sarf ediyordu. Yemeği ve elbisesi çok azdı. Aza kanaat eder ve fakirliğe sabrederdi. Kadı Ebü'l-Abbas el-Cürcanî ve diğer arkadaşları diyorlar ki: “Ebu İshak-ı Şirazî, dünyalık olarak hiçbir şeye malik değildi. Hatta o hale geldi ki, bir günlük yiyeceğini ve giyeceğini bulamadığı zamanlar olurdu. Bir gün biz ona gitmiştik. Hükümdarın bağışladığı küçük binada oturuyordu. Bizim için yarım doğrulmuştu. Çünkü üzerindeki elbisenin küçüklüğünden ve bir yerinin açılıp görülmesinden çekinmişti.” O, uzun müddet bir şey yemediği zaman, bakla satan bir dostuna gelirdi. O da onun için hazırladığı bakla suyu ile ekmeği ıslayıp tirit yapıp yedirirdi. Nice zaman böyle gelir ve yemek ihtiyacını giderirdi. Bir keresinde bakla bittiğinde gelmişti. Ebu İshak durup; “Hâlimize şükür.” deyip geri döndü. Ebu Bekr Muhammed bin Ali el-Burucirdî anlatıyor: “Bir gün Ebu İshak, talebelerinden birine; “Bana üzüm ve hurma pekmezi satın alman hususunda seni vekil ettim.” dedi. O da gidip, fasit bir alışverişte bulundu. Ebu İshak, böyle şüpheli satın alınan üzüm ve hurma pekmezini yemedi.” Kadı Ebu Bekr Muhammed bin Abdülbakî el-Ensarî anlatıyor: “Bir gün Ebu İshak-ı Şirazî'ye birçok mesele hakkında fetva sormaya gitmiştim. Onu yolda yürürken gördüm ve selam verdim. Ekmek satan bir dükkana girdi. Ondan kalemini istedi. O hâlde iken, sualimin cevabını hemen cebinde taşıdığı mürekkep ile yazıp istediğim fetvayı bana verdi.” Ebu İshak-ı Şirazî, fakir bir kimse olup, Nizamiye Medresesi'nde ders vermeye başlamasından sonra da fakirliği devam etti. Talebelerini çok severdi ve; “Benden bir mesele okuyan kimse, benim evladım sayılır.” derdi. Fakirliği sebebiyle hacca da gitmemişti. Nizamülmülk'e yakın olmasına rağmen maddî bakımdan hâlinde bir değişiklik olmadı. Mala, paraya hiç düşkün değildi. El-Mahanî diyor ki: “Onun bir yiyecek ve bineğe almaya yetecek kadar malı yoktu. Fakat isteseydi, onu el üstünde tutarak taşırlardı.” Ebu İshak, Horasan'a gelince hemen Nişabur'a geçmişti. Bunun sebebi de, halife Mukteda-billah'ın Ebü'l-Feth bin Ebü'l-Leys tarafından onun aleyhine kışkırtılmasıydı. Halife, Ebu İshak'ı çağırıp bizzat kendisiyle görüştü. Şikayete sebep olan hadiseyi bizzat kendisinden dinledi. Çünkü belde halkına onun sebebiyle eziyet edilmişti. Bu sebepten halife de, onun sultanın karargâhına gitmesini ve hâlini de Selçuklu sultanına ve veziri Nizamülmülk'e anlatmasını emretmişti. Şeyh Ebu İshak, halifenin hizmetçilerinden Cemalü'd-devle Afif ile beraber yola çıktı ve hâlini arzetti. Böylece hakkındaki dedikodular son buldu.
Ebü'l-Hasan-ı Hemedanî anlatıyor: “Ebu İshak-ı Şirazî'nin şöhreti o kadar yayılmıştı ki, gittiği her yerde ve girdiği her şehirde, şehrin bütün insanları ve çocukları onu karşılamaya çıkarlardı. Kaldığı yerlerde, içinde olduğu mahfelin direklerine ellerini sürerler, nalınlarının (ayakkabılarının) toprak ve tozunu alır, şifa ve bereketlenmek için saklarlardı. Sanat sahipleri, metalarını, alet ve edevatını ayaklarının tozuna sürerlerdi. Tatlı, meyve, yiyecek, giyecek, kumaş ve pamuk gibi neleri varsa üzerine saçarlar, bütün halk da onun başına üşüşürdü. Kendisi भी bu hale çok taaccüp eder, hayret içinde kalırdı. Konaklama yerine gelince, eshabına iltifat edip; “Ey dostlarım, ey kardeşlerim! Bugün başınıza düşen, o sayısız güzel eşyalardan elinize ne geçti ve herkese ne kadar düştü?” derdi.” Seyahatlerinde ona arkadaşlık yapıp, ilminden istifade eden birçok âlim olmuştur. Fahrülislam eş-Şaşî, Umde kitabının sahibi Hüseyin bin Ali et-Taberî, İbn-i Beyan el-Meyancî, Ebu Muaz, el-Bendelinî, Ebu Sa'lebe el-Vasıtî, Ebü'l-Hasan el-Amidî, Ebü'l-Kasım ez-Zencanî, Ebu Ali el-Farikî, Ebü'l-Abbas bin er-Rutabî bunlardan bazılarıdır. Ebu Bekr eş-Şaşî diyor ki: “Şeyh Ebu İshak, asrının âlimlerine, Allahütealanın bir hücceti, senedi idi.” İmam-ı Maverdî diyor ki: “Ebu İshak gibisini görmedim. İmam-ı Şafiî onu görseydi, elbette beğenirdi.” Hanefî âlimlerinden El-Muvaffak diyor ki: “Ebu İshak, fıkıh âlimleri arasında Müminlerin imamı, en önde geleniydi. Onda bulunan hasletlerin hepsi, ilmiyle amel eden âlime örnek oldu. Bunun için, ilim ve amel bakımından olan üstünlüklerin hepsi onda toplanmıştı. Bu sebeple yüksek bir yolda idi. Herkes tarafından sevilirdi. İnsanlar arasındaki yaşayışına ve ahlâkına su-izanda bulunarak bir kusur isnat etmeye kimsenin gücü yetmezdi.” Talebeleri sayılamayacak kadar çoktur. Birçok yerlere yayılmışlardı. Abbasî Devleti'nin sınırları içinde bulunan İran'ın birçok şehirlerinde ve köylerinde kadılık, müftülük ve hatiplik vazifesi yapanların çoğu bunun talebelerinden olmuştur. Bunlardan bazısının isimleri “Tabakat” kitaplarında sayılmaktadır. Zaten Nizamülmülk, Şafiî mezhebinin yayılması ve bunu da Ebu İshak-ı Şirazî'nin yapmasını isteyerek, Nizamiye Medresesi'ni yaptırmış ve böylece binlerce talebeyi yetiştirmiştir. Çok kısa bir zamanının dışında, vefatına kadar bu medresede hep talebe okutmuştur. Daha önce Bab-ı Meratib'deki mescidinde yüzlerce talebe yetiştirmişti.
Eserleri: Çok eser yazmıştır. Bunlardan başlıcalarının isimleri şunlardır:
1- El-Mühezzeb fi'l-müzehheb: “Keşfü'z-zünun”da “El-Mühezzeb fi'l-füru” adı ile bildirilmektedir. Fıkıh ilmine ait büyük bir eserdir. Bunun telif sebebi, İbn-i Sabbag'ın kendisi hakkında; “İmam-ı Şafiî ile Ebu Hanife'nin arasında bir içtihat farkı kalmazsa, Ebu İshak'ın ilmi ortadan kalkardı.” yani; “Onun ilmi, onun ikisi arasındaki içtihat farklılıklarını bildiren, hilaf meselelerinden ibarettir.” dediğini duyunca, kendisinin fıkıh ilmindeki üstünlüğünü de isbat etmek için bu kitabını yazmıştı. Eserini 455 (m. 1063) senesinde yazmaya başlamış ve 469 (m. 1076) senesinde tamamlamıştı. Bu kıymetli esere Şafiî fakihleri çok önem verip şerhettiler. Ebu İshak, bundan çok hoşlanırdı. Hatta kendisi bu kitap hakkında buyurdu ki: “Hazırladığım bu kitap, şayet Resulullah'a arz edilmiş olsaydı; “Bu, benim ümmetime emrettiğim dinin ta kendisidir.” buyurdu.”
2- Et-Tenbih fi'l-fıkh: “Keşfü'z-zünun”da “Et-Tenbih fî fürui'ş-Şafiiyye” ismi ile zikredilmektedir. Bu eser, Şafiîler arasında çok okunan beş kitaptan birisidir. Çok okunması, onu Şeyh Ebu Hamid el-Mervezî'nin **“Ta'lika”**sından almış olmasındandır. Bunun da birçok şerhleri yapılmıştır. Birçokları da muhtasar hale getirmişler, özetlemişlerdir. Bazıları da, onun ihtiva ettiği konuları nazım hâline getirmişlerdir.
3- En-Nüket fi'l-hilaf: “Keşfü'z-zünun”da “En-Nüket fî ilmi'l-Cedel” adı ile zikredilmektedir.
4- Et-Tebsira: İbn-i Hallikan bunun cedel ilmi hakkında; “Keşfü'z-zünun” sahibi de, usul-i fıkh ilmi hakkında olduğunu bildirmektedir. İbn-i Cinnî, ona şerh yaptı.
5- El-Maune fi'l-Cedel,
6- El-Mülahhas fi'l-cedel: İbn-i Hılligan, cedel ilmi hakkında olduğunu bildirmektedir.
7- El-Lum'a fî usuli'l-fıkh: El-Hedbanî ve daha başkaları bu esere şerh yazdılar.
8- Şerhü'l-Lum'a fî usuli'l-fıkh,
9- Nushu ehli'l-ilm,
10- Tabakatü'l-fukaha.