EBU CA'FER HADDAD EL-KEBİR

EBU CA'FER HADDAD EL-KEBİR İbadete düşkünlüğü ile tanınan büyük ve meşhur veli.
A- A+

Dünyaya değer vermemesi ve ibadete düşkünlüğü ile tanınan büyük ve meşhur veli. Çok ibadet edenlerin ve zahidlerin, dünyaya düşkün olmayanların reislerindendir. Hicrî üçüncü asırda yaşamıştır. Cüneyd-i Bağdadî ve Ebu Türab-ı Nahşebî hazretleriyle sohbet etti. Aslen Bağdadlıdır. Şam, Mısır ve Mekke'de bulundu. Ömrünü ibadet ve riyazetle geçirdi. İbadet ve cömertliği son derecede idi. Çarşıda demircilik yapar, günde bir dinar on akçe kazanınca işi bırakırdı. Eline geçen parayı akşamla yatsı namazları arasında fakirlerin kapısını tek tek çalarak dağıtırdı. Kendisi günlerce bir şey yemezdi. Oruç tutmak haram olan Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban bayramının dört günü hariç, yıl boyu hep oruç tutardı. Akşam olunca Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin kapısına gelir, bir iki parça kuru ekmekle iftar ederdi. Kendinde olanı dağıtır kimseden bir şey istemezdi. Tasavvufta yetişip yüksek hâllere kavuşmuştu.

Bir hâlini şöyle anlatır: “Bir defasında Kazvin Mescidi'nde yirmi gün kaldım. Çok kar yağmıştı. Kuşlar bir köşeye sığınmışlardı. Hiç biri uçamıyordu. Yiyecek bir şey de bulamıyorlardı. Ben bu kuşlar gibi garib ve azıksız bir hâlde idim. Yirmi gün böylece kaldık. Sonra hava açıldı. Kuşlar uçup gitti. Ben de oradan ayrılıp gittim.” Yine şöyle demiştir: “Ebu Mansur el-Cemşiyarî'nin kendi el yazısı ile şöyle yazmış olduğunu gördüm: “Muhammed bin el-Ferra'ya; fütuhat, kalb gözünün açılması hasıl olunca, insanın hâli nasıl olur? diye sordum. O; “Kimseden bir şey istemez. Kimseye hâlini söylemez. İstemeden kendisine bir şey verilirse, helalinden kendisine yetecek kadar alır. Fazlasını almaz.” diye cevap verdiler.

Bir hâlini de şöyle anlatmıştır: “Sa'lebiye'ye gitmiştim. Orası harap olmuş bir vaziyette idi. Yedi günden beri hiçbir şey yememiştim. Son derece aç idim. Bir kümbetin içine girip oturdum. O sırada Horasan'dan bir grup insan kümbetin yanına gelmişti. Onlar da açlıktan bitkin bir hâlde idiler. İçinde bulunduğum kümbetin yanında yığılıp kaldılar. Bu insanlar çaresiz bir hâlde iken bineği üzerinde bir atlı çıkageldi. Açlıktan kıvranan insanların önüne bir miktar hurma dökünce, hurmaları yediler. Bana hiçbir şey söylemediler. Hurmaları verip giden atlı beni görmedi. Atlı, ayrılıp gittikten bir müddet sonra geri geldi. Oradakilere; “Burada sizden başka biri daha var mı?” diye sorunca; “Evet var.” dediler ve künbetin içine işaret ederek beni gösterdiler. Atlı içeri girip bana; “Sen kimsin? Neden konuşmazsın ve hâlini bildirmezsin? Buraya uğrayıp ayrıldıktan sonra yolda karşıma bir kimse çıktı. Benimle çekişti ve, “Geride bir kimse bıraktın, ona yiyecek bir şey vermedin.” dedi. Seni doyurmadan gitmem mümkün olmadı. Halbuki ben uzun yolculuktan yorgun düşmüş bir hâldeyim.” diyerek bana bir miktar hurma verip gitti. O gittikten sonra kümbetin yanında bulunan Horasanlıları da çağırdım. Hurmaları beraberce yedik.”

Ebu Cafer Haddad hazretleri, gıybetin insanı felakete düşüreceğini gösteren bir hadiseyi şöyle nakletmiştir: “Yanımızda çok çalışan, çok ibadet eden bir genç vardı. Bu genç, başkalarını çok gıybet ederdi. Bir ara kayboldu. Bir müddet sonra onu kötü kimselerin yanından çıkarken gördüm. Niye bu hâle düştüğünü sordum. O da; “Gıybet beni bu hâle düşürdü. Bu kötü insanlardan birine tutuldum. O manevî hâllerin hepsini elimden kaçırdım. Şimdi bunların yanından ayrılamıyorum. Dua et de, bu hâlden kurtulayım.” dedi. Buyurdu ki: “Firaset, karşısına çıkan bir şey hakkında hatırına gelen ilk şeydir. Eğer hatırına aynı cinsten başka şeyler de gelirse, o nefsten gelen sözlerdir.”

Ebu Cafer-i Kebir hazretlerinin talebelerinden ve Mekke'de komşularından olan Ebu Cafer Haddad es-Sagir başka olup, Mısırlıdır. İbn-i Ata ve zamanın büyükleriyle sohbet etti. Hocası Ebu Cafer-i Haddad el-Kebir gibi o da zahit ve abid olup, kazancını fakirlere sadaka vermek, Allahü tealaya ibadet ve kullarına yardım etmekle meşhurdu.

ALLAH İÇİN TRAŞ

Ebu Cafer el-Haddad hazretleri anlatır: “Mekke'de saçlarım uzamıştı. Yanımda traş aletim de yoktu. Bir berberi gördüm. İyi bir insan olduğunu tahmin ettim ve; “Beni Allahü tealanın rızası için traş eder misin?” diye sordum. “Evet.” deyip, yanındaki müşterisini gönderdi. Beni oturtup traş etti. Hem para almadı, hem de harçlık verdi. Ben de elime geçen ilk şeyi getirip Müzeyyin ismindeki o berbere ikram etme niyeti ettim. Mescidde bir adam yanıma gelerek; “Basra'dan bir dostun gönderdi.” deyip önüme bir kese bıraktı. İçinde üç yüz dinar para vardı. Hemen kalkarak ahdimi yerine getirmek niyetiyle Müzeyyin'in yanına vardım; “Al bunu! İhtiyaçların için kullanırsın.” dedim. Fakat kabul etmeyip; “Ey mübarek insan! Hem bana geliyor, Allah rızası için beni traş et diyorsun, sonra da gelip para veriyorsun, hiç böyle şey olur mu? Haydi işine git, Allah senden razı olsun.” dedi.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları