Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerinden. Künyesi, Ebu İshak olup; adı, İbrahim bin Muhammed bin İbrahim bin Mihran el-İsferainî'dir. Kendisine, dinin temeli demek olan Rükneddin de dendi. Ebu İshak; kelam, fıkıh, usul-i fıkıh ve diğer ilimlerde de âlimdi. Ebu İshak, zamanının üç büyük kelam âliminden biriydi. Diğerleri Kadı Ebu Bekr Bakıllanî ve İmam Ebu Bekr bin Fûrek idi. Dostları ve düşmanları, bu üç zatın büyük olduklarını kabul edip methettiler.
Ebu Hatem el-Abdevî şöyle anlatır: Ebu İshak bir gün; “Ölümümün Nişabur'da olmasını arzu ediyorum. Bu beldenin kıymetli insanları namazımı kılsınlar.” dedi. Beş ay sonra, 418 (m. 1027) yılındaki aşure günü vefat etti. Cenaze namazını İmam el-Muvaffak kıldırdı. Ebu İshak'tan; Ebu Bekr İsmailî, Da'lec bin Ahmed es-Sicsî, Ebu Tayyib Taberî, Hakim en-Nişaburî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ebü'l-Hasan Abdülgafir el-Farisî; “Ebu İshak, Kitap ve Sünneti, usul, kelam, fıkıh ve Arapçanın inceliklerini bilmesi ve bu ilimlerde zirveye çıkması, imamlık şartlarını taşıması ile içtihat derecesine ulaşan âlimlerdendir.” demiştir. Hakim Ebu Abdullah en-Nişaburî Tarih-i Nişabur adlı eserinde, Ebu İshak hakkında; “Ebu İshak, usul-i fıkıh ve kelam âlimidir. Züht sahibi olup, dünyaya hiç kıymet vermezdi. Nişabur'da kendisinin ders vermesi için, emsali olmayan büyük bir medrese yapıldı. Orada ders okuttu. Yüzlerce âlim yetiştirdi. O, içtihat derecesine yükseldi. Çok ibadet eder, haram ve şüphelilerden kaçardı.” demektedir. Şeyh Ebu Amr bin Salah ise; “Ebu İshak, Usul-i fıkıh ilminde çok mahirdi. Çözülemeyen meseleleri kolaylıkla hallederdi.” demiştir.
Ebu İshak hazretleri buyurdu ki: “İman; açıkça bildirilmiş olan şeylere yalnız kalb ile inanmaktır. Dil ile söylemek ve ibadetleri yapmak iman değildir.” Ebu İshak hazretlerine; “Oruçlu bir kişi, kendi araştırması ile güneşin battığını zannetse, iftar edebilir mi?” diye sual edilince; “O kişi, kesin olarak güneşin battığına kanaat sahibi olmadıkça iftar edemez.” dedi. Diğer âlimler de; “O kişi, mademki kendisi araştırdı ve güneşin battığını zannetti, o hâlde o kişinin iftar etmesi caizdir.” dediler.
Eserleri: Ebu İshak İsferainî'nin eserlerinden bazıları şunlardır:
1- Akide: Eser iki bölümdür. Birinci bölümde, iman esasları tafsilatlı olarak anlatılmış, ikinci bölümde ise birinci bölümde anlatılanların delilleri verilmiştir. Bu eserin Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Hasan Hüsnü Paşa, No: 1160/5 kısmında bir nüshası vardır. Muhammed bin Ca'fer es-Sanhâcî bu eser üzerine bir şerh yazmıştır. Bu şerh de Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, No: 1724 kısmında mevcuttur.
2- El-Cami' fî usuli'd-din ve'r-reddü ale'l mülhidîn
3- Nuru'l-ayn fî meşhedi'l-Hüseyn: Eser, Hulefa-yi Raşidin'in meşruiyeti, Hazreti Muaviye'nin, oğlu Yazid'e Ehl-i Beyt hakkındaki vasiyeti, Hazreti Hüseyin'in Kerbala'ya gidişi ve Yezid'in ordusu ile mücadelesi gibi konuları Ehli Sünnet açısından ele alır. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi'nde çeşitli yazma nüshaları vardır. Eser basılmıştır.
4- Edebü'l-Cedel: Şerhu Edebi'l-cedel adıyla kayıtlı bir nüsha Kayseri Raşid Efendi Kütüphanesi'nde 9329 numarada mevcuttur.
5- Şerhu'l-füru.
Ebu İshak İsferainî'nin kaynaklarda geçen fakat ele geçmeyen eserlerinden bazıları da şunlardır:
1- Şerhü'l-İtikad,
2- Ta'cîcü'l-Mu'tezile,
3- El-Muhtasar fi'r-reddi alâ ehli'l-i'tizâl ve'l-kader,
4- El-Muhtelef fî usuli'l-fıkh. Ebu İshak İsferainî İtikad Risalesi'nde itikat konusunda buyuruyor ki: Biliniz ve itikat ediniz ki; âlem, Allahü tealadan başka olan şeydir. Yine itikat ediniz ki, âlemi bir yaratan vardır. Bu yaratıcı kadimdir. Mahlukattan hiçbir şeye benzemez. Zihinlerde, vehimlerde kabul edilebilecek bir sıfat olarak tasavvur edilemez. O'nun için başlangıç ve nihayet muhâldir (imkansızdır). O, cevher, cisim, a'raz değildir. O, ağyârdan müstagnîdir. Bazı âlimler, Allahü tealanın ağyârdan müstagnîdir ifadesini; keyfiyetten, kemiyetten, nerede ve niçin suallerine muhatap olmaktan uzak olduğuna inanmak lazımdır, diye açıklamışlardır. Yine inanmalıdır ki, Allahü teala Haydır (diridir ölmez), Âlim'dir, Kâdir'dir, Mürit'tir (dileyici), Semi'dir (işitici), Basir'dir (görücü), Mütekellim'dir (konuşucu).
O'nun Hayat, İlim, Kudret, İrade, Semi', Basar, Kelam ve Tekvin sıfatları ezelidir ve ebedidir. Allahü teala bu sıfatlar ile muttasıftır. Bu sıfatlardan hiçbiri mahlukların sıfatlarına benzemez. Sıfatları O'nun aynıdır veya gayrısıdır denilemez. Yine sıfatları O'ndan ayrılır veya beraber bulunur veya O'na muhaliftir veya O'na muvafıktır demek muhâldir. Bu sıfatlar O'nunla kaimdir. O'nun kudreti, bütün makduratı (kudret verilmiş olanları), ilmi de bütün malumatı içine alır. Yine itikat etmelidir ki, Allahü tealadan başka ilah yoktur. O'ndan başka bir yaratıcı yoktur. O birdir, vehimde kısımlara, akıllarda cüzlere ayrılmaz. Bu ehadü's-samedin tefsiridir. Yine itikat etmelidir ki, muhdes (sonradan yaratılmış) olanlara caiz olan şeyler veya Allahü tealayı muhdes zannettirecek şeylerin O'na isnadının caiz olmadığına inanmak lazımdır. Bunun manası Allahü tealaya, hareket, sükun, bir araya gelme, ayrılma, bir hizada durma, karşı karşıya durma gibi fiiller isnat edilemez. Kısaca, Allahü tealayı hadis (sonradan olma) zannettirecek hiçbir şey O'na nisbet edilemez.
Adem (yokluk), O'na sahih değildir. Yine itikat etmelidir ki, Allahü teala zatı ile kaimdir. Mekandan, O'na hulul edecek cisimden ve zamandan münezzehtir. O'nun için cihetler (ön, arka, sağ, sol, üst, alt) yoktur. Allahü teala bu cihetlerden münezzeh olarak Cennet'te görülecektir. Yine Allahü tealaya zevce, çocuk, ortak, benzerleri isnat etmek muhâldir (imkansızdır). O'nun kendinden başka her canlıyı öldürmeye kâdir olduğuna, O'ndan başka her şeyin yok olabileceğine inanmak lazımdır. Yine Allahü tealanın, cisimleri benzeri ile kusursuz yaratacağına, dilediği zaman canlıları yaşatıp, diriltip, öldüreceğine itikat etmelidir. Yine inanmak lazımdır ki, Resullerin doğruluğuna delil mucizelerdir. Mucizenin yalancılar elinde ortaya çıkması mümkün değildir. Yine inanmalıdır ki, peygamber gönderilmeden önce hiçbir kimseye, hiçbir vecibe yoktur. Eğer peygamber gönderilmeden önce bir şey yaparsa, ondan sevabı kesilmez, ona bir ceza da verilmez. Yine biliniz ki, peygamber göndermek, peygamberlere kitaplar indirmek, emir ve nehyeleri, vaat ve vaitler, peygamberlerin emrettikleri şeylerin hepsi haktır. O'ndan haber verdikleri şeyin hepsi doğrudur. Peygamberlerin söylediklerini terketmesi caiz değildir.
Yine inanmalıdır ki, Muhammed Aleyhisselam, Allahü tealanın peygamberidir. O'nun mucizesi Kur'an-ı Kerim'dir. Dini, İslam'dır. Resulullah, haşr ve neşri, kabir azabını, taat (ibadet) ehlinin sevabını, mâsiyet (günah) ehlinin azabını (cezasını), iman ile ölenin; tövbe ile veya şefaat ile Cennet'e gireceğini haber verdi. Yine inanmalıdır ki, Ümmet-i Muhammed'in doğruluğunda icma ettikleri şey haktır. Batıl olduğunda icma ettikleri şey fasittir. Beş ibadet, İslam'ın temelidir. Bunlar: Kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekat ve hacdır. Yine inanmalıdır ki, dinî bir hususta kendisine müşkil gelen bir meseleyi, din hususunda kendisinden daha fazla bilene ve içtihat mertebesine ulaşan âlimlere, amelinde daha vera sahibi olana müracaatın vacip olduğuna itikat etmelidir. Bundan sonra meseleyi onlara arzetmeli, ondan sonra da, onların verdiği fetva ile amel etmelidir. Bütün bu saydıklarımıza itikat eden kimse, iman sahibi olmaya hak kazanmış ve ehl-i şefaatten olmuştur.
Onun gideceği yer Cennet'tir. Ehli tahkik demişlerdir ki: Bu bildirdiğimiz şekilde inanan kimse, taklidî imandan çıkarak ariflerin cümlesine dahil olur. Ebu İshak İsferainî'nin Eshab-ı Kiram'ın üstünlüklerini anlattığı Kitabu nurü'l-ayn fî meşhedi Hüseyin adlı eserinden bazı bölümler: İbn-i Abbas'tan rivayet edildi: “Asırların en iyisi, Resulullah'ı görüp iman eden Eshab-ı Kiram'ın asrıdır. Çünkü Allahü teala Kur'an-ı Kerim'de mealen; “(Ey Muhammed'in ümmeti!) Siz, beşeriyet için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allahü tealaya imanınızda devam edersiniz.” (Âl-i İmran suresi: 110) buyurdu.” Eshab-ı Kiram'dan sonra, en hayırlı olanlar, onlardan sonra gelenlerdir (Tabiîn). Onlardan sonra en hayırlı olanlar, onlardan sonra gelenlerdir (Tebe-i tabiîn). Çünkü Buharî ve Müslim'de Resulullah'ın şöyle buyurduğu bildirilmektedir: “Sizin en hayırlınız, benim asrımda bulunanlardır. Sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler.” Bu üstünlük, iman yönündendir. Bu kesindir. Çünkü kâfirlerin azılılarının çoğu, Resulullah'ın yaşadığı birinci asırda idi. Onlar iman etmedikleri için, Resulullah'ı görmeleri onlara bir fayda vermedi. “Karn”ın (asrın) ne olduğu üzerinde âlimler farklı izahlar yaptılar. Karn için, nesil olduğu söylendi. Âlimlerin bir kısmı bunu tercih etti. Buna göre birinci nesil, Eshab-ı Kiram neslidir. İkincisi, Tabiîn, üçüncüsü, Tebe-i tabiîndir. Yine Karn'dan maksat, senelerdir diyenler de oldu. Fakat ne kadar seneye Karn denilir, bunda ihtilaf vardır. Ancak en doğrusu: Karn'ın yüz seneye tekabül ettiğidir.
Bu üç asırdan sonraki asırlar birbirine müsavi midir? Yoksa birbirine üstünlükleri var mıdır? Bu hususta da âlimler farklı söylemişlerdir. Eshab-ı Kiram Resulullah Efendimize; “Acaba bizden daha iyi olanlar var mı?” diye sorunca, Resulullah; “Sizden sonra gelecek olan bir topluluk vardır ki, onlar iki kapak arasında bir kitap bulurlar. Onda bulunanlara iman ederler. Halbuki onlar beni görmemişlerdir. Onlar, benim Allahü tealadan getirdiğim her şeyi kabul ederler. Onlarla amel ederler. İşte onlar sizden daha hayırlıdır.” buyurdu. Eshab-ı Kiram'den sonra gelecek olan o kavmin üstünlüğü bir yöndendir. Onların bir bakımdan üstünlüğü, mutlak üstünlüklerini gerektirmez. O hâlde, Eshab-ı Kiram'ın ümmetin en üstünü olduğuna inanmak kesinlikle lazımdır. Sahabi, Resulullah ile görüşüp, Müslüman olarak ölen kimseye denir. Eshab-ı Kiram'ın hepsi adildirler. İbn-i Abbas buyurdu ki: Resulullah altmış üç yaşında vefat etti. Resulullah Efendimizden sonra, hilafeti Hazreti Ebu Bekr üzerine aldı.
Hazreti Ebu Bekr, hem ilk Müslümanlardan ve hem de, Hudeybiye antlaşmasında, Bedr Harbi'nde bulunan Eshab-ı Kiram'ın, Aşere-i Mübeşşere'nin (Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd, Sa'id, Abdurrahman bin Avf, Ebu Ubeyde Amr bin Cerrah), dört halifenin, dolayısıyla bütün Eshab-ı Kiram'ın en üstünüdür. Dört halife de, üstünlük bakımından birbirinden farklıdırlar. Bunların en üstünü Hazreti Ebu Bekr'dir. Çünkü, o hem Resulullah'tan sonra ve hem de Eshab-ı Kiram'ın icması ile halife oldu. Hazreti Ebu Bekr, Resulullah Efendimiz gibi, altmış üç yaşında vefat etti. Dört halife içinde üstünlük sırasında ikinci olarak Hazreti Ömer gelir. O da halifeliği Eshab-ı Kiram'ın icması ile aldı. Altmış üç yaşında vefat etti. Fazilette üçüncü sırada Hazreti Osman gelir. Eshab-ı Kiram'ın icması ile halife oldu. On üç sene hilafette kalmıştır. Kur'an-ı Kerim okurken şehit edildi. Dördüncü derecede, Hazreti Ali gelir. Eshab-ı Kiram'ın icması ile halife oldu. Hilafeti dört senedir. Bir rivayette beş senedir. Kûfe'de şehit edildi. Şehit eden Abdurrahman bin Mülcem'dir. Kûfe mescidinin mihrabına defnedildi. Dört halifenin hilafetlerine, Resulullah Efendimiz şöyle işaret buyurmuşlardır.
“Benden sonra hilafet otuz senedir. Sonra melik-i adud olur.” Sonra gelen bazı âlimler bu hususta kitaplarında geniş bilgi vermişlerdir. Tuhfe kitabında: “Bir kimsenin halife olacağı nass ile yani ayet-i kerimelerde veya hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş ise, buna “Hilafet-i Raşide” denir. Dört halifeye, bunun için “Hulefa-i Raşidîn” denilmektedir. Halife olacağı akıl ile, nassın işareti ile anlaşılıyorsa, buna (Hilafet-i adile) denir. Halife olacağı açıkça veya işaretle bildirilmemiş olan kimsenin, kuvvet zoru ile hükümeti ele geçirmesine “Hilafeti Caize” denir. Bu kimsede “Melik-i Adud” olur.” Şah Veliyyullah-ı Dehlevî'nin İzaletü'l-hafa kitabının beş yüz yirmi sekizinci (528) sahifesindeki hadis-i şerifte; “Biz bu işe, peygamberlikle ve Allah'ın rahmeti ile başladık. Bundan sonra, hilafet ve rahmet olur. Ondan sonra melik-i adud olur. Ondan sonra da ümmetimde zulüm, işkence ve fesat olur.” buyuruldu.
Bu hadis-i şerifte Hazreti Muaviye'nin güç kullanarak hükümeti ele geçireceği, fakat zulmün ve fesadın onun zamanında değil, daha sonra başlayacağı bildirilmektedir. Hazreti Muaviye, Hazreti Hasan hilafeti kendisine teslim ettikten ve Eshab-ı Kiram onun için kabul oyu verdikten sonra, (Halife-i adil) olmuştur. Bu bakımdan, bu yüce Sahabiye melik-i adud demek ve bu kelimeye zalim, azgın kral ve buna benzer yanlış, kaba ve çirkin manalar vermek büyük bir iftiradır. Gayrimüslimlerin devlet başkanlarına kral denir. Vaktiyle Fransa kralı, İngiliz kralı böyleydi. Bir İslam melikine, Müslümanların halife diyerek saydıkları ve sevdikleri mübarek bir zata kral demek çok hatalı bir sözdür. Resulullah Efendimiz, Hazreti Muaviye'ye melik buyuruyor. Milyonlarca Müslüman da melik ve halife diyor. Hazreti Muaviye'nin melik olacağına hadis-i şeriflerde işaret vardır. Hazreti Muaviye halife olup, hükmü bütün İslam memleketlerinde geçerli olunca; Hazreti Hüseyin, kardeşleri, kendisinin ve kardeşinin çocukları, büyük küçük bütün akrabaları Şam'da yanında kaldı. Onlara pek çok ikramlarda bulunuyordu. Onlara gayet iyi muamele edilmesi, gönüllerinin alınması için devamlı tenbih ve ikazlarda bulundu. Onun yanında, Hazreti Hüseyin'in elinden üstün bir el, onun emrinin üstünde bir emir yoktu.
Askerlerden önce onlara sarfiyatta bulunuyordu. Kürsüde Hazreti Hüseyin'in yanına oturuyordu. Vefatına yakın Muaviye çok hastalandı. Artık vefat edeceğini anlayınca, oğlu Yezid'i çağırttı. Yezid yanına gelince ona; “Herkesin muayyen bir eceli vardır. İnsanın eceli geldiği zaman, Allahü teala onu asla geciktirmez. Her nefis ölümü tadacaktır. Artık ölümüm yaklaştı. Bütün emir ve hüküm Allahü tealanındır.” dedi. Yezid bu arada; “Babacığım! Senden sonra kim halife olacak.” dedi. Hazreti Muaviye; “Sen olacaksın. Fakat söyleyeceklerimi iyi dinle. Sana şunları tavsiye ederim. Maiyetinde olanlara ve halka iyi muamele et. Çünkü melikler, yarın kıyamet gününde hesap vermesi için, Allahü tealanın huzurunda, Cennet ile Cehennem arasında bulunan bir köprü üzerinde durdurulurlar. Allahü teala, dünyadaki adaleti sebebiyle dilediğini Cennet'e kor, dilediğini de, dünyada haksızlık ve zulmü sebebiyle Cehennem'e atar. Ey oğlum! İnsanları huzurunda üç kısma ayır. Senden büyük olanları baban yerinde kabul et, küçükleri çocukların yerine koy, orta yaşlarda olanları kardeşin say. Oğlum! Maiyetine adaletle muamele et. Bütün işlerinde Allahü tealadan kork. Kıyamet günündeki durumun için Allahü tealadan kork. Ey oğlum! Hazreti Hüseyin, çocukları, kardeşleri, kardeşlerinin çocukları, bütün akrabası ve Haşimoğullarını sana ısrarla tavsiye ederim.
Ey Yezid! Hüseyin ile müşavere etmeden, halk hakkında hiçbir iş yapma. Senin yanında, onun emrinden daha yüksek emir, onun elinden daha yüksek bir el olmasın. Onsuz, onun çoluk çocuğu olmadan bir şey yeme ve içme. Ona ve onun çoluk çocuğundan önce, ne askerine ne de kendi çoluk çocuğuna bir sarfiyatta bulunma. Onu ve onun çoluk çocuğundan önce kimseyi giydirme. Ey oğlum! Biz sadece onun, babasının ve dedesinin köleleriyiz. Ey oğlum! Bir harcama yaparsan, yarısı Hüseyin için olsun. Onun gazabından çok sakın. Onun gazabı, Allahü tealanın ve Resulünün sana gazabetmesine sebep olur. Çünkü onun dedesi (Resulullah Efendimiz), önce gelenler ve sonra gelenler hakkında şefaat edecektir. Bütün insanlar ve cinler hakkında en büyük şefaati o yapacaktır. Onun babası (Ali bin Ebu Talib kerremallahü vecheh), kıyamet gününde Kevser havzının suyundan dağıtacaktır. Liva-i Hamd onun elindedir. Annesi Fatımatü'z-Zehra kadınların efendisidir. Büyükannesi, Hatice-i Kübra'dır. Onlar bu dine hizmet ettiler, yardımcı oldular. Allahü teala, onlar sebebiyle bizi doğru yola iletti. Ey oğlum! Öyleyse onların gazabından pek çok sakın. Çünkü onların gazabı, Allahü teala ve Resulünün gazabına sebep olur. Onlara ve çoluk çocuğuna, herkesin iyilik etmelerini tavsiye et. Onları razı et. Hazreti Hüseyin, çoluk çocuğu, akrabaları ve Benî Haşim hakkında ileri gitme. Eğer böyle yapıp onları gazaplandırırsan, senden dünyada ve ahirette beri (uzak) olurum. Kıyamet günü Cehennem'de mücrimlerle beraber haşrolunursun!” dedi. Bunları dinleyen Yezid; “Bana yaptığın bütün tavsiyelerine uyacağıma söz veriyorum.” dedi. Hazreti Muaviye, oğlu Yazid'e, Hazreti Hüseyin'in hakkında gerekli tavsiyeleri yaptıktan kısa bir müddet sonra; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” diyerek vefat etti.