Hindistan'ın büyük velîlerinden. İsmi Abdullah olup, babasınınki Şah Muhammed Ömer'dir. Lakabı Muhyiddin'dir. Çırağ-ı Nebevî ismi ile de meşhurdur. Dedesi, büyük âlim Abdullah-ı Dehlevî'nin halifesi Ahmed Said-i Farukî'dir. Ebü'l-Hayr, 1272 (m. 1856) senesinde Abdullah-ı Dehlevî Dergahında doğdu. 1341 (m. 1925) senesinde Dehli'de vefat etti. Kalabalık bir cemaat tarafından kılınan namazdan sonra büyük dedesi Ebu Said Farukî'nin yanına defnedildi. Kabri ziyaret mahallîdir.
Ebü'l-Hayr'ın babası Şah Muhammed Ömer'in çocuğu olmuyordu. Bir gün ağabeyi Muhammed Mazhar, babası Ahmed Said'in huzurunda iken; “Kardeşim Şah Muhammed Ömer'in bir çocuğu olması için dua buyursanız.” dedi. Ahmed Said-i Farukî de; “İnşaallah çocuğu olur. Allahü teala kerîmdir ve kadirdir. Dilerse bir çocuk ihsan eder.” buyurdu. Sonra Ahmed Said-i Farukî'nin tasavvur ve himmeti ile Muhammed Ömer'in evlenmesinden on sene sonra bir oğlu dünyaya geldi. Dedesi ona Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin lakabı olan Muhyiddin lakabını, Abdullah ismini ve hayırlı bir insan olması dileğiyle Ebü'l-Hayr künyesini verdi.
Onun doğumu ile ilgili olarak şöyle bir şiir yazılmıştır: “Ebü'l-Hayr, Said ve Ömer'in servi bahçelerinde, şerrin kökünü kazıyıcı hep hayır söyleyicidir. O, Allah ve Resulünü sever. Resulullah'ın hak saçan yolunun fedaisidir. Onun gönlü tevhid ile öyle doludur ki, başkası onda yer bulamaz. Onun gönlü hep Allahü tealayı anmakla meşguldür. Eğer onun lütuf gözü, nazarı erip olgunlaşmamış bir talibe düşse onu asrın kâmili yapar.”
Ebü'l-Hayr henüz iki yaşına geldiği sırada İngilizler Delhi'yi işgal etti. Bunun üzerine dedesi Ahmed Said-i Farukî, talebeleri ile Medine-i Münevvere'ye hicret etti. Ahmed Said hazretleri, torunu Ebü'l-Hayr'ı çok severdi. Ekseriyetle onun ile beraber Mescid-i Nebîye giderdi. Küçük bir çocuk iken dedesinin feyz ve bereketinden istifade etmeye başladı. Bir gün Ahmed Said-i Farukî, talebeleri ile sohbet ediyordu. Torunu Ebü'l-Hayr da yanında idi. Mecliste bulunanlardan birisi; “Efendim! Sizden sonra muhterem çocuklarınızdan hangisi yerinize geçecek?” diye sual etti. Ahmed Said hazretleri; “Allahü tealanın lütuf ve ihsanı ile üç oğlum da Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Üçü de âlim, veliyy-i kâmil ve takva sahibidir. Nakşibendiyye yolunda nihayete kavuşmuş, hilafet almışlardır. Bizim yerimize geçmeye üçü de layıktırlar. Fakat benden sonra halifem bu mübarek çocuk olacaktır.” buyurarak ellerini Ebü'l-Hayr Farukî'nin başına koydu.
Beş yaşına girince, babası, Ebü'l-Hayr'ı elinden tutup Ahmed-i Said-i Farukî'nin huzuruna götürdü ve ona biat ettirdi. Böylece küçük yaşta dedesine talebe olmakla şereflendi. Ahmed-i Said-i Farukî hazretleri bu hadiseden kısa bir süre sonra 1277 (m. 1860) senesinde vefat etti. Dedesinin vefatından sonra babası ayrılık acısına dayanamayıp, ailesi ile birlikte Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Ebü'l-Hayr dokuz yaşına geldiğinde Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. On bir yaşına geldiğinde nahv ilminden İbn-i Hacib'in Kafiye kitabını, on üç yaşında Hafız Abdullah Darirî'den sarf ilmine dair olan Şafiîyye kitabını okudu. Ebü'l-Hayr hazretleri Delail-i Hayrat'ın başına şu tavsiyeleri yazdı:
“Havanın ağarmaya başlamasından bir saat önce olan teheccüt, seher vaktinde uyanık olup, birkaç rekat namaz kılmalıdır. Sonra bir müddet Allahü tealayı zikretmeli, havanın ağarmaya başladığı vakitte ise sabah namazını kılmalıdır. Bundan sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ını, Mevlana Celaleddin-i Rumî'nin Mesnevi'sini, İmam-ı Gazalî hazretlerinin İhyau Ulumiddin'ini, Molla Camî'nin Nefehat'ını ve İmam-ı Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediyye'sini mütalaa etmelidir. Yemek yedikten sonra bir müddet kaylule yapmalıdır. Sonra bir mikdar zikirle meşgul olmalı ve her gün en az altı sahife Kur'an-ı Kerim okumalıdır. Her talebe planlı ve programlı bir şekilde bu işleri zevkle yerine getirmelidir.”
Ebü'l-Hayr, on beş yaşına gelince Resulullah Efendimizin kabr-i şerifini ve amcalarını ziyaret için Medine'ye gitti. Bu ziyareti sırasında amcasından hadis ilminde icazet, diploma aldı. Böylece ilim tahsilini tamamladıktan sonra 1888 senesinde Hindistan'a dönerek Delhi'deki Abdullah-ı Dehlevî dergahına yerleşti. Dergahın tamir işlerini tamamladıktan sonra birkaç sene dergahtan dışarı çıkmadı. Sonra insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlatmaya başladı.
NİÇİN KENDİNİ PERİŞAN EDİYORSUN?
Ebü'l-Hayr Farukî'yi sevenlerden Hafız Abdülhakim Dehlevî ticaretle uğraşıyordu. Ticaretinde zarar etmişti. Bu durum ona mânen de zarar vermişti. Bir gün Ebü'l-Hayr dükkanın önünden geçerken, içeri girdi. Hafız Abdülhakim'in omuzuna elini koydu. İltifat göstererek; “Ey aziz! Niçin kendini perişan ediyorsun? Niçin keder, üzüntü ve sabırsızlıkla vakitlerini geçiriyorsun. Allahü teala sana mal, hanım, çoluk-çocuk, sıhhat, şeref ve itibar gibi pek çok nimet ihsan etmiş. Bunlar içerisinde maldan bir kısmı zayi olsa ne olur sanki? Şayet Allahü teala kalanını da alırsa ne yapacaksın?” buyurdu. Bu sözler Hafız Abdülhakim'in kalbindeki derde şifa oldu. Kalbi şaşılacak derecede sükunet ve huzur buldu, bütün manevî kirlerden ve bulaşıklardan temizlendi.
Ebü'l-Hayr Farukî, hediye kabul etmekte ihtiyatlı idi. Haram işleyen ve itikadı bozuk kimselerden hediye kabul etmezdi. Aldığı hediyeleri evinde hususî bir köşeye bırakırdı. Eğer kalbinde bir sıkıntı, bulanıklık meydana gelirse, ertesi gün o hediyeyi getiren şahsa iade ederdi. Sevenlerinden Afganlı bir zat, bir mikdar yağ getirmişti. Ertesi gün yağı geri gönderdi ve; “Bana bu yağdan haram kokusu geliyor.” buyurdu. O şahıs hayret içinde kaldı. Koyunları helal para ile satın almış, hanımı da yağı kendi eliyle çekmişti. Evine dönünce yağın durumunu araştırdı. Koyunlarından bazısı bir ara başkalarının arazisine giderek orada otlamış. Yağdaki haramlık kokusunun buradan geldiğini anladı.
Mevlevî Bereketullah ilk talebelerinden idi. Bir gün Ebü'l-Hayr'ın huzuruna gelip, bir mikdar para hediye etti. Bir iki gün dergahta kaldıktan sonra, memleketine geri döndü. Ebü'l-Hayr arkasından şöyle bir mektup yazdı: “Sizin dönmek üzere izin aldığınız gün ikindiden sonra kalbime hakkınızda bir lütufsuzluk, hoşnutsuzluk vasıl oldu. Hemen sizi aradık, fakat gitmişsiniz. Hediyeniz geri gönderildi. Çünkü sizin hâliniz şüphelidir. Eğer durumunuz iyi olsa idi, kalbimde size karşı hoşnutsuzluk meydana gelmezdi. Biz her şahsın hediyesini almadığımız gibi, herkes de bizden nasibdar olamaz. Size düşen tövbe etmenizdir.”
Allahü teala Ebü'l-Hayr hazretlerinin bütün işlerini ve vakitlerini güzel hoş eylemişti. Mişkat kitabında geçen bir hadis-i kudside; “Ey Ademoğlu! Kendini bana ibadete ver. Böyle yaparsan gönlünü zenginlik ile doldurur, ihtiyacını gideririm. Eğer böyle yapmazsan elini meşguliyetle doldururum. İhtiyacını gidermem.” buyrulmaktadır. Ebü'l-Hayr hazretlerinin bu hadis-i kudsiye uygun şekilde Allahü tealanın lütuf ve ihsanı ile gönlü masivadan, dünya düşüncelerinden temizlenmişti. Onların her anı böyle saf ve temiz idi. Kalbi her an Allahü tealayı zikrederdi.
Ebü'l-Hayr'ın birkaç sene dergahtan dışarı çıkmamaları yüzünden sıhhatlerinde bozukluk görüldü. Bunun üzerine sevenlerinden bir zat dışarı çıkıp, biraz gezinmelerini tavsiye etti. O günden itibaren böyle dolaşmaya başladı. Ekseri yanlarında iki kişi bulunurdu. Bunlardan birisi Hafız Münirüddin diğeri Mevlevî Abdüssübhan idi. Hafız Münirüddin devamlı Kur'an-ı Kerim okurdu. Ebü'l-Hayr okunan ayet-i kerimelerin tefsirini yaptığı zaman, Mevlevî Abdüssübhan çok lezzet alırdı.
Bir gün Hafız Münirüddin, Lut kavmi ile alâkalı olan ayet-i kerimeleri okudu. Ebü'l-Hayr bu ayet-i kerimeleri öyle açıkladı ki, Allah korkusundan Mevlevî Abdüssübhan'ın gözlerinden yaşlar aktı. Ebü'l-Hayr hazretlerinin bâtını, iç dünyası Allahü tealanın aşkı ile yanardı. Bazan bu aşk dışına da vurur ve görenler vücudundan buhar çıkıyor zannederlerdi. Yazın sıcak günlerinin harareti de eklenince, onun ince ve zayıf vücudu bu hararete dayanamaz ve hastalanırdı. Sevenlerinden Hakim Abdülhakim bir yaz mevsiminde kendilerine serin bir yere gitmelerinin iyi olacağını bildirdi. Bunun için Belücistan'da Kuita'nın uygun olduğunu arz etti. Burası Ebü'l-Hayr hazretleri için yeni bir yerdi. Tanıdık kimsesi yoktu. 1318 (m. 1900) senesinde çoluk çocukları ile beraber Kuita'ya gidip orada bir ev kiraladılar. Beraberinde yalnız Hindli bir hizmetçi vardı. Ebü'l-Hayr hazretleri ne Afgan ne de Beluci dillerini biliyordu. Buna rağmen Allahü teala oradaki insanların kalblerini ona meylettirdi. Onu herkese sevdirdi.
Nitekim Mişkat kitabında Sahih-i Müslim'den alınan bir hadis-i şerifte buyrulduğu gibi: “Şüphesiz Allahü teala bir kulundan razı olup, onu sevdiğinde, Cebrail aleyhisselamı çağırır ve ona buyurur ki: Ben falan kulumu seviyorum sen de onu sev. Cebrail aleyhisselam onu sever. Sonra semada seslenip der ki: Allahü teala falan kulu seviyor, siz de onu sevin. Semadakiler onu sever. Sonra onun sevgisi yerdekilerin gönüllerinde yerleşir.”
Nitekim Ebü'l-Hayr hazretleri Kuita bölgesine gittiği zaman buradaki âlimler, salihler onun sohbetine koştular. Devrin âlimlerinden olan Mir Hasan Sahibzade, Kuita'ya uzak bir yerde oturuyordu. Küçük oğlu Seyyid Abdülhalim'i çağırıp; “Mübarek bir zatın Dehli'den teşrif ettiğini duyduk. Kuita'ya git. Onun ahvalini, durumunu öğrenip bize haber getir.” dedi. Abdülhalim Kuita'ya gelip Ebü'l-Hayr'ı ve hâllerini sordu. Yakınlarından da onun hakkında bilgi aldı. Dönüp babasına şöyle anlattı: “O zat, iyi bir âlim ve Kur'an-ı Kerim hafızıdır. Herkesle görüşmüyor. Kendini açıkça günah işleyenlerden uzak tutuyor. Kimse hakkında kötü konuşmuyor. Yolda yürürken ayaklarına bakarak yürüyor. Onun meclisi ilim meclisi olup, yalnız ilimden konuşuluyor. Talebelerini uygun olmayan şeylerden men ediyor.” Bunları dinleyen Mir Hasan Sahibzade; “Ey oğlum! Anlattığına göre o zat muhakkak Allahü tealanın velîlerindendir. Onların huzuruna varmak saadettir.” dedi. Daha sonra Ebü'l-Hayr'ı ziyaret etmek için Kuita'ya gitti ve sohbetlerinde bulundu.
Ebü'l-Hayr hazretleri çok sevdiği Kuita'da 1328 (m. 1910) yılında bir ev satın aldı. Ertesi sene Kuita'den Dehli'ye geldi. 1333 (m. 1915)'te ise çoluk çocuğu ile birlikte Rampur'a gitti. Rampur'da çok güzel bir bahçe vardı. Şeyh hazretleri bazan ferahlamak ve dolaşmak için oraya giderlerdi. Yolda giderken her gün okudukları zikir kelimelerini ve esma-i hüsnayı söylerlerdi. Genellikle içlerinden okudukları hâlde bazan da yanındakilerin duyacağı kadar yüksek sesle okurlardı. Bir gün yine böyle yüksek sesle zikrederek giderken kendilerinden manevî bir hâl meydana geldi. Yolda kimse yoktu. Karanlık bir gece idi. Etrafta derin bir sessizlik vardı. Bir anda Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdular ki: “Ey ağaçlar! Ey kırık dökük taşlar! Ey yer! Yarın kıyamet gününde bir kul bu yolda Allahü tealayı zikrederek, anarak giderdi diye şahitlik ediniz.” dedi. Bu esnada gözlerinden yaşlar geliyordu.
Molla Tayyib, Ebü'l-Hayr Efendinin talebelerinden idi. Ebü'l-Hayr, onun Kur'an-ı Kerim okumasını çok beğenirdi. Bir gün sohbet esnasında Ebü'l-Hayr Efendi; “Acaba Molla Tayyib vefat mı etti?” dedi. Orada bulunanlar o gün ve tarihi yazdılar. Birkaç gün sonra Molla Tayyib'in vefat haberi geldi. Araştırdıklarında Molla Tayyib'in, Ebü'l-Hayr Efendinin; “Acaba Molla Tayyib vefat mı etti?” buyurduğu gün vefat ettiği öğrenildi.
Ebü'l-Hayr Efendi bir gün dergahda oturmuştu. Yanında bazı talebeleri vardı. Bu sırada gökyüzüne baktı ve; “Melekler salih birisini götürüyorlar.” buyurdu. Oradaki talebelerinden birisi kimin vefat ettiğini araştırdığında, yüzücü bir pehlivanın vefat ettiğini öğrendi. Gerçi o şahıs salih ve gönül ehli birisi değildi. Ancak, Şah Cihan kalesinin yanındaki nehir taştığı zaman yüzlerce insanı boğulmaktan kurtarmıştı.
Hafız Fazlurrahman, Paniputlu idi. Kur'an-ı Kerim'i gayet güzel okurdu. Ebü'l-Hayr sohbetlerinde Kur'an-ı Kerim'i ona okuturdu. Bir gün Ebü'l-Hayr Efendi bir yere gitmişti. Orada birisi Kur'an-ı Kerim okuyordu. Fakat tecvide vâkıf olmadığından doğru okumuyordu. Bunun üzerine Ebü'l-Hayr Farukî onu Kur'an-ı Kerim okumaktan men etti ve Hafız Fazlurrahman'a seslendi. Fazlurrahman o sırada bir işi için Paniput'a gitmişti. İşini bitirmiş, dinlenmek için bir yerde otururken uyuyakalmıştı. Uykuda Ebü'l-Hayr Farukî'nin sesini işitti. Hemen kalkıp Dehli'ye doğru yola çıktı. Akşamdan sonra Dehli'ye vardı. Durumu arkadaşlarına anlatınca, onlar da; “Gündüz hocamız sana seslenmişti.” dediler.
Ebü'l-Hayr Farukî, talebelerinin ahlâkını güzelleştirmek için çok gayret gösterirdi. Onları benlik ve ucub, kendini beğenme girdabından çekerdi. Buyururdu ki: “Kötü ahlâk yok olmadıkça kalb kemâle gelmez.”
Fadl Ömer Dehlevî, Ebü'l-Hayr Farukî'nin Hindistan'daki en yakınlarından ve halis bağlılarından idi. Fadl Ömer vefat ettiği sırada Ebü'l-Hayr Efendi Kuita'da idi. Dehli'ye döndüklerinde hemen Fadl Ömer'in kabrini ziyarete gitti. Beraberinde sevenleri ve Fadl Ömer'in akrabaları da vardı. Ebü'l-Hayr Farukî kabrin başında Fatiha okuduktan sonra orada bulunanlara; “Bakınız! Fadl Ömer'in kabrinde bulunan toprağın her zerresi Allahü tealayı zikretmekte.” buyurdular.
Ebü'l-Hayr Farukî'yi sevenlerden birisinin çocuğu olmuyordu. Muhaccer-i Mübarek denilen yerde bulunduğu esnada kalbinden; “Ebü'l-Hayr hazretleri dua buyursalar da bir çocuğum olsa, muradıma kavuşsam.” diye geçti. O anda karşısında Ebü'l-Hayr Farukî'yi gördü. Yanına yaklaşıp; “Niçin Ecmir'e gidip, Muinüddin-i Çeşti'nin kabrini ziyaret edip dua etmiyorsun?” dedi. O zat, Muinüddin-i Çeşti'nin kabrini ziyaret edip dua etti. Allahü teala o büyük zatın hürmetine duasını kabul ederek, bir çocuk ihsan etti.
Ebü'l-Hayr Farukî, seyyidlere çok hürmet ederdi. Bir gün Abdülkadir-i Geylanî'nin soyundan gelen Seyyid Süleyman Şerif ile Habiburrahman Şirvanî, Ebü'l-Hayr'ı ziyarete geldiler. Habiburrahman Şirvanî, Süleyman Efendinin seyyidlerden ve Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin soyundan olduğunu söyleyince, Ebü'l-Hayr Farukî onu her zaman nasihat için oturduğu yere davet ederek, oturmasını rica etti. Seyyid Süleyman Efendi de; “Efendim orası irşad makamıdır. Oraya siz layıksınız.” deyince, Ebü'l-Hayr Efendi; “Siz seyyidsiniz. Size hürmet etmek lazımdır. Bize bir şeyler anlatınız da onunla amel edelim.” buyurdu.
Şakir Ahmed Ensarî bir gün Habibullah Panipütî ile beraber Ebü'l-Hayr Farukî'nin huzuruna gitmişlerdi. Ebü'l-Hayr Farukî o sırada üzerinde iki şal olduğu halde taht gibi bir şeyin üzerinde oturuyordu. Ebü'l-Hayr Farukî'yi bu halde görünce, Habibullah'ın kalbinden; “Şeyh olan birisi iki şala bürünüp böyle taht üzerinde nasıl oturur? Bu, sultanlara mahsus bir hâldir.” diye geçti. Ebü'l-Hayr Efendi başını kaldırıp; “Eğer şeyh olan kimse eski bir elbise giyip, kül üzerinde otursa, fakat kendini bir şey zannetse, o hiçbir şey değildir. Başka şeyh de iki şala bürünüp, taht üzerinde otursa, fakat kendini hiçbir şey olarak görse, bil ki o esas şeyhdir.” buyurdu. Habibullah bu durumu arkadaşlarına anlatınca, arkadaşı; “Onlar Allahü tealanın izni ile kalbden geçeni bilirler. Onun için bizler, onların yanına kalbimizi vesveselerden temizleyerek girelim.” dedi.
Ebü'l-Hayr Farukî, Dehli'de hacca gitmek için yola çıkanlara şöyle tavsiyede bulundu: “Yolculuğun meşakkat ve güçlüklerine zevkle, şevkle katlanmalıdır. Sabırsızlık, sıkıntı, rahatsızlık sözlerini ağıza almamalıdır. Eğer bir kimsenin sıkıntı ve meşakkatlere katlanmaya gücü yoksa, ona bu sefere izin vermek doğru değildir.”
Dehli'de Hacı Zafirüddin isminde temiz kalpli bir zat vardı. Bir gün Ebü'l-Hayr hazretlerine; “Efendim! Nefsanî arzu ve istekler biz insanların tabiatında, yaratılışında var, bunlardan korunamayız ki.” deyince; “Allahü teala insanda bu nefsin isteklerini yarattı. Fakat onları def edecek kuvveti de verdi. İnsan bu kuvvetleri kullanarak, meşru yollarla, nefsin isteklerini gidermeye çalışması, Allahü tealanın emirlerini yerine getirmesi ve yasaklarından sakınması lazımdır. İşte dindarlık da budur.”
Ebü'l-Hayr Farukî, bir gün Emir Ahmed Han ile karşılaştı. Emir Ahmed Bağdat'ta Sir Seyyid Abdurrahman'a bağlanmış, müridi olmuştu. “Sir” (sör) ünvanını ona İngiliz devleti vermişti. Çünkü I. Dünya Savaşı'nda Seyyid Abdurrahman İngilizlere yardım etmiş, Irak'ı İslam halifesinin (Osmanlı devletinin) elinden alıp İngilizlere vermişti. Şah Ebü'l-Hayr bu durumu biliyordu. Emir Ahmed Han Bağdat'ı ve Seyyid Abdurrahman Nakîb'i anlattı. Şah Ebü'l-Hayr sessiz kaldı. Emir Ahmed tekrar ondan bahsetmeye devam edince başını kaldırdı ve öfkeyle Emir Ahmed'e şöyle dedi: “Ey habîs! Benim yanımda bu adamı anlatıyorsun. O şahıs Müslümanların sultanına (Osmanlı padişahı olan halifeye) hâinlik etti, İngilizlerle dost oldu, İslam memleketini kâfirlere verdi. Akıllı ol, benim yanımda bir daha bu hâinleri anma.”
Birisi Dehli civarında bulunan çok yüksek bir tepeye çıkmış, kendini oradan aşağıya atıp intihar etmek istiyordu. Tam kendisini dağdan aşağı atacağı sırada arkasından birisi onu kuvvetle tuttu. Dönüp baktığında, kendisini tutanın Ebü'l-Hayr Farukî olduğunu gördü. Ebü'l-Hayr Farukî buyurdu ki: “İntihar etmeye utanmıyor musun? İraden kadınlardan da aşağı imiş.” Sonra ona birkaç dirhem verip; “Al şu balta ile ipi; odun satarak helal kazan.” dedi. O şahıs yaptığına tövbe etti ve talebelerinden oldu.
Ebü'l-Hayr Farukî, kabir ziyaretlerine gider, mânen istifade ederdi. Kabir ziyareti için sefere çıkmak caizdir buyururdu. Serhend ve Pani-püt'e oradaki kabirleri ziyaret için gitmişti. Din büyüklerinin kabirlerini ziyarete gidince tam bir edeb üzere bulunurdu. Ayakkabılarını çıkarıp, ellerini bağlar, başını önüne eğerek, kabrin yanına giderdi. Yüzünü kabre dönerlerdi. İki dizi üzerine oturarak Kur'an-ı Kerim okurdu. Edeb ve hürmetle geri geri giderek kabrin yanından ayrılırdı.
Ebü'l-Hayr Farukî, sohbetlerinde sık sık şöyle nasihat ederdi: “Din bilgisini öğreniniz. Geliş-gidişlerinizde, oturup kalkmalarınızda, kısaca her vakit, kalbinizi Allahü tealayı anmak ve hatırlamakla meşgul ediniz. Böylece daima Allahü tealayı anma ve hatırlama hâli, melekesi hasıl olur.” “Çok istiğfar ve la havle vela kuvvete illa billah, okuyunuz. Kalbdeki vesveselerden ve günahlardan uzaklaşmak için çok faydalıdır.” “Musibet ve sıkıntı zamanlarında sabırlı olunuz. Böyle vakitlerde Allahü tealayı anmakla meşgul olmak kalbe rahatlık verir. Allahü tealayı çok anınız. Bu dünyaya gelen bir gün mutlaka buradan göç edecektir. Saadetli o kimsedir ki, tövbe edip zikr ile meşgul olarak vefat eder.” “Taatler, ibadetler için çok gayretli olunuz. Kıymetli ömür sermayesini zayi etmeyiniz. Sıkıntı ve kederden kendinizi uzak tutunuz. Gıybetten ve yalan söylemekten çok sakınınız. Kötü huylardan sakınmakta çok gayret ediniz.”
SULTAN ABDÜLHAMİD HAN
Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdu ki: “Bir gece Resulullah Efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübarek yüzlerinde keder ve üzüntü görülüyordu. Anam-babam sana feda olsun ya Resulallah! Üzüntü ve kederinizin sebebi nedir? diye sordum. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: Bugün Abdülhamid Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim.” Ebü'l-Hayr hazretleri rüyasını naklettikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle buyurdu: “Bu yüz sene içerisinde Sultan Abdülhamid Han gibi takva sahibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Mütteki ve ilmi seven bir sultandı. Hocam Rahmetullah Efendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul'a yanına davet etmiş, çok ikram ve iltifatta bulunmuştu. Hatta kendi eliyle ona namaz için seccade sermişlerdi. O yüce Hakana bu muameleyi reva görenlerin sonları pek feci olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyorum.”
“Hocasının huzurunda sağa sola bakan, kalben hazır bulunmayan edepsizlik etmiş olur. Nefislerinin esiri olanlar ölüdürler. Kalb ehli ise diridirler. Ey Allah'ın kulu! İnsanlara karşı mütevazi ol. Kibirli ve inad olma. Halka tevazu ederek, başını önüne eğ. Fakir kimse gibi yürü. Emir gibi, ihtişamlı yürüme. Din büyüklerine hizmet et. Dünyada nefsi ölen bir daha ölmez. Seher vakti kalkıp namaz kılmakla, Kur'an-ı Kerim ve istiğfar okumakla meşgul olanlara ne mutlu. Zikirlerin en üstünü “La ilahe illallah.” söylemektir.”
“Ey aziz! Fırsat ganimettir. Hadis-i şerifte; “Sonra yaparım diyenler helak oldu.” buyruldu. Uzun emel, uzun arzular ile kıymetli vaktinizi zayi etmeyiniz. Kötü düşüncelerden kalbinizi uzak tutunuz. Vesveselerden, boş düşüncelerden zihninizi temizleyiniz. Her gün belli bir vakitte Kur'an-ı Kerim okuyunuz. İyilerin yolu budur. Dünya gam ve kederinde kalmak, eline dünyalık geçmedi diye üzülmek, akıllıların işi değildir. Dünyalık için üzülmekten ele ne geçer? Zamanı iyi işlerde harcamak gerekir. Ticaret ve ziraat iyi işlerdendir. İhlasla Allahü tealayı anmak en büyük nimettir.”
Dünyalık elde etmek ve zengin olmak için yanına gelenlere, kendisinden dua isteyenlere ise şöyle buyururdu: “Dünyevî maksatlar için benim yanıma gelmeniz ve benden bir şey taleb etmeniz ahmaklıktır. Allahü teala kitaplarını, dünyevî kazanç yollarını bildirmek için indirmemiş, Peygamberlerini bunun için göndermemiştir. Bilakis onları kullarına dini öğretmek için göndermiştir. Dünyalık kazanmak için kitap ve peygambere ihtiyaç yoktur. Kitap ve peygamber olmadan da dünyalık kazanılabilir. Cenab-ı Hak bu hususta dinli dinsiz bütün yaratıklarının rızıklarına kefildir. Bir kimse uygun bir mürşid-i kamil, rehber elinde kemalin zirvesine ulaşırsa, Peygamber Efendimizin vekili olur. Peygambere dünyayı kazanma yollarını öğretmesi lazım değil iken onun vekillerine niye lazım olsun. Pir-i kamilin duasıyla dünyalık elde etmek makbul değildir. Bid'at ve gaflet ehli böyle şeylere müptela olmuş, tutulmuştur. İşin özü şudur ki: Bir kul namaz, oruç, Kur'an-ı Kerim okumak ve zikri bu maksatla yaparsa, dünyalık bakımından onun durumu iyi olur. Fakat ahiret sevabından mahrum kalır. Nitekim ayet-i kerimede mealen şöyle buyrulmaktadır: “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse, onlara yaptıklarının (çalıştıklarının) karşılığını burada tam olarak veririz. Bu hususta bir eksikliğe de uğratılmazlar. Onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Dünyada yapageldikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapageldikleri şeyler hep boştur.” (Hud suresi: 15-16)”
Yine buyurdu ki: “Her söylediğinizi kalb huzuru ile ihlasla, Allahü teala için söyleyiniz. Gafletten, Allahü tealayı unutmaktan, kötü ve bozuk ahlâktan uzak durunuz.”
İSTEKLERE KAVUŞMAK...
“Kur'an-ı Kerimi okumanın üç derecesi vardır. En aşağı derecesi, yalnız tecvid ile okumaktır. Orta derecesi tecvidle ve manâsını anlayarak okumaktır. En üstün derecesi ise, tecvidle ve manâsını anlayarak ve tadını kalbinde duyarak okumaktır.” “Yabancı kadın, bid'at sahibi ve fasıkla beraber olmaktan çok sakının.” “Bedenin sıhhati şu üç şeye bağlıdır: İyi gıda, vücutta bozuk zararlı bir madde bulunmaması ve zararlı şeylerden uzak durmak. Kalbin sıhhati ise şunlara bağlıdır: 1) Salih amel; kalbin ve ruhun gıdasıdır. 2) Kin, kibir gibi kötü ahlâktan sakınmak; bunlar bedendeki bozuk maddeler gibidir. 3) Günahlardan sakınmak.” “Manevî perdelerin, kalb gözünün açılması, herkese nasib olmaz. Allahü teala bunu dilediğine ihsan eder. Allahü tealanın lütuf ve ihsanına kavuşmadıkça, bu saadet, pazu kuvveti ile ele geçmez.”
“Bir kimse ihlasla, her şeyi Allahü tealanın rızası için yapmakla, ona saadet kapıları açılır. Bir zat, okuma-yazma bilmezdi. Fakat Allahü tealaya ve Resulullah Efendimize o kadar aşık idi ki, bu hâli bütün bedenine sirayet etmişti. Okuma-yazması olmadığı için Kur'an-ı Kerimi okuyamazdı, ancak Kur'an-ı Kerime olan sevgisinden kıbleye doğru oturur, Kur'an-ı Kerimi bir rahle üzerine koyar, her satırı parmağı ile okuyormuş gibi takib ederdi. Sonra sevgi ve ihlasla; “Allah'ım! Ne hoş buyuruyorsun.” derdi. Her gün belli vakitlerde öyle Kur'an-ı Kerimle meşgul olurdu. Bir müddet sonra kendisinde yüksek hâller meydana geldi ve muradına kavuştu.”
Ebü'l-Hayr Farukî, Dehli'de vefat etti. Kalabalık bir cemaat tarafından kılınan namazdan sonra dedesi Ebu Said Farukî'nin yanına defnedildi. Kabri ziyaret mahallîdir. Oğullarından Ebü'l-Hasan Zeyd Efendi dergahda uzun seneler ders vermiştir.
“Ey oğlum! Temennileri bırak. Gece-gündüz dünya malı toplar, amel yapmazsan, hiçbir isteğine kavuşamazsın. Yalnız yaptıklarının meyvesini bulursun. Gece gündüz dünya için çalışırsın, sonra da dindarların kavuştuğu derecelere kavuşmayı beklersin. Ne kadar uzak. İşin sonunda kurtuluş, sizin temenni ve arzularınıza bağlı değildir. Bilakis iman ve amele bağlıdır. Kötü amel yapan herkes onun cezasını görür. Hiç kimsenin Allahü tealadan başka hakikî yardımcısı yoktur. İman edip, iyi amel işleyenler Cennet'e girerler. Büyüklerimiz; “Allahü tealadan ve sevdiklerinden başkasına tutulmuş olandan ne hayır beklenir.” buyurmuşlardır.”
Ebü'l-Hayr Farukî istasyonda tren beklerken bir köşede oturuyordu. Yanında da Hafız Hafizüddin isminde bir talebesi vardı. Bu talebenin birden kalbine; “Böyle büyük bir zatın talebesiyim, fakat nasipsizim.” diye geldi. O anda Ebü'l-Hayr Efendi onu yanına doğru çekerek; “Ey kardeşim! Hem dine, hem de dünyaya kavuştun. Allahü tealanın lütuf ve ihsanından başka ne istersin.” buyurdular. Bir müddet sonra cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ihsanı ile hem manevî derecesi arttı, hem de dünyevî makam, mevki, mal ve servete kavuştu.