Evliyanın meşhurlarından. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin torunlarından olup nesebi şöyledir: Şah Ebu Sa'id bin Safî bin Aziz bin Muhammed İsa bin Muhtesibü'l ümme Şeyh Seyfeddin bin Hace Muhammed Ma'sum ibni Müceddid-i elf-i sanî Ahmed Farukî. Ebu Sa'id-i Farukî'nin irşat faaliyetinde bulunduğu ve vefat edince defnedildiği Delhi'deki Müceddidî Dergahı'nın sokağı ve giriş kapısı. Serhendî. Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin meşhur talebelerindendir. 1196 (m. 1782) senesinde Rampur'da doğdu. 1250 (m. 1835)'te elli üç yaşında iken vefat etti. Dehli'ye getirilip hocası Abdullah-ı Dehlevî'nin yanına defnedildi.
Ebu Sa'id Farukî daha çocuk iken, salih ve kıymetli bir zat olacağının alâmetleri yüzünden okunuyordu. Çocukluğunda, çocukların düşkün oldukları oyun ve eğlenceler ile hiç meşgul olmamıştır. On yaşında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Kur'an-ı Kerim'i tertil üzere o kadar güzel okurdu ki dinleyenler kendilerinden geçerdi. Tecvid ilmini kıraat âlimlerinden olan Kâri Nesin'den öğrendi. Hacca gittiğinde Harem-i şerifte Kur'an-ı Kerim okumuştu. Dinleyenler hayran olmuşlardı. Kur'an-ı Kerim'i ezberledikten sonra aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye başladı. Önemli ders kitaplarını Müftî Şerefeddin'den okudu. Şah Veliyyullah Dehlevî'nin oğlu Şah Abdülaziz ve Mevlana Refiuddin'den hadis ilminde ders aldı. Kadı Beydavî tefsiri'ni, Sahih-i Müslim şerhini de ondan okudu. Sahih-i Buharî'yi ise yine Mevlana Refiuddin'den, hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinden ve kendi dayısı Sirac Ahmed'den okuyup rivayet ve nakletme icazeti aldı.
Ebu Sa'id Farukî hazretleri, aklî ve naklî ilimleri öğrendikten sonra tasavvuf ilmini öğrenip bu yolda yetişti. Tasavvufta, önce babasından feyiz aldı. Babası onu tasavvufta bir müddet yetiştirdikten sonra; “Ey oğlum! Senin himmet kuşun çok yükseklere uçmaktadır.” dedi. Bundan sonra Kadirî yolunun o zamanki meşhur şeyhi olan Şah Dergâhî'nin hizmetine gidip on iki sene, derslerine ve sohbetlerine devam etti. Nefsini ve kalbini ıslah etmek için çok mücahede ve riyazet çekti. Dünyadan yüz çevirdi. Çok oruç tuttu. Yetişmek için ne lazımsa yaptı. Nihayet hocası Şah Dergâhî ona Kadirî yolundan icazet ve hilafet verdi.
Ebu Sa'id Farukî, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ını okurken anladım ki tasavvufta bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemalat-ı Nisbet-i Ahmedî'ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehli'ye gittim. Oradan, Panipüt şehrinde bulunan Senaullah-ı Panipütî'ye bir mektup gönderip bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Bana cevaben gönderdiği mektupta, Şah Gulam Ali'nin yani Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı.”
1225 (m. 1810) senesinde Muharrem ayının yedinci günü Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuştu. Fevkalade izzet ve ikram gördü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, ondan talebe yetiştirmesini isteyince; “Efendim ben buraya bunun için değil, belki istifade etmek için geldim.” cevabını verdi. Ebu Sa'id-i Farukî'nin Dergah'ın içindeki Türbesinin görünüşü. Bunun üzerine daha ziyade iltifat ve teveccühe mazhar oldu. Birkaç ay sohbetlerinde bulunduktan sonra; Müceddidiyye, Çeştiyye, Kadirîyye yollarından icazet verip mezun eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havale etti. Mevlana Halid-i Bağdadî ve Seyyid İsmail Medenî gibi âlim zatlar, ondan istifade ettiler. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretleri talebelerine hitaben; “Talebenin iradesi (arzusu, isteği) Ebu Sa'id'in iradesi gibi olmalı. Zira hocalığı bırakıp talebeliği tercih etti.” buyurdu.
Ebu Sa'id-i Farukî hazretleri, tam on beş sene Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine devam etti. Onun vefatından sonra yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Hak aşıklarının, susamışların kalblerini Allahü tealanın marifeti ile doldurdu. Bütün ecdadı gibi İslam dinini yaymaya çalıştı. Bazı talebelerinin ricası üzerine yazdığı, Hidayetü't-talibîn kitabı Farisî olup pek kıymetlidir. Ebu Sa'id-i Farukî Ebu Sa'id-i Farukî'nin kabri (sağda) ve kitabesi (solda). Hazretleri, daha önce yaşamış insanların din ve dünya saadetleri için her şeylerini feda etmiş olan büyüklerin yaşayış ve ahlâkı ile ahlâklanmıştı.
Abdullah-ı Dehlevî hazretleri vefatı hastalığında, Luknov'da bulunan Ebu Sa'id Farukî'yi Dehli'ye çağırmak için birkaç mektup yazdı. Maksatları onu kendi makam ve yerlerine oturtmak idi. Bu mektuplardan biri şöyledir: “Sahibzade, nesebi ve hasebi yüksek, Şah Ebu Sa'id Sahib hazretleri. Allahü teala size selamet versin. Esselamü aleyküm ve rahmetullah! Bu günlerde kaşıntım, zayıflığım ve nefes darlığım arttı. Oturmak ve kalkmak çok güçleşti. Ayrıca bel ağrıları da bunlara eklendi. Namazları ayakta kılamıyorum. Şu anda ağır hastayım. Oturmaya dahi takatim yoktur. Sizin gelmeniz çok uygun olur. Mevlevî Beşaretullah Sahib, evindekiler hasta olduğu için evine gitti. Gelip gelmeyeceği belli olmaz. Bundan önce yine sizi buraya çağıran birkaç mektup yazıp göndermiştim. Buraya gelmeyi düşünmediğinize hayret ettim. Fakirin görünüşe göre düzelmesi, sıhhat bulması imkansız gibidir. Çok yazık ki siz bu kadar gecikebiliyorsunuz. Mısra: “Bu işte güzeller naza çekerler.” Görüyorum ki bu yüksek hanedanın makamına oturmak bizden sonra size verildi. Önceki hastalığım esnasında görmüştüm ki siz bizim makamımızda oturuyorsunuz ve kayyumluk size verildi. Bu garip teveccühlere kabiliyetli sizden başka biri yoktur. Bu mektubumu alır almaz bu tarafa hareket ediniz ve olgun oğlumuz Ahmed Sa'id'i, orada kendi yerinize bırakınız.”
Ebu Sa'id Farukî hazretleri, hocasının bu emri üzerine kendi yerine oğlu Ahmed Sa'id Farukî'yi bırakıp Delhi'ye gitti. Hocası Abdullah-ı Dehlevî'nin vefatından sonra yerine geçip irşat makamına oturdu. Dokuz yıl kadar taliplerin irşat ve hidayeti ile meşgul oldu. Güzel yollarının icabı olan acıları, şiddetleri, yoksulluk ve darlıkları hep çekti. 1249 (m. 1833) senesinde hacca gitti. Oğlunu, yani Şah Ahmed Sa'id'i kendi yerine bıraktı. Her uğradığı şehir halkı, gelişini şeref, nimet ve bereket bilip huzur ve sohbetine koştular. Ramazan-ı şerifte Bander Münebbî'de idiler. Burada teravih namazında bir hatim okudu. Şevval'in başında gemiye binip Zilhicce'nin başında Cidde'ye ulaştılar. Mevlana Muhammed Can o zaman sanki Harem'in en büyük âlimiydi. Karşılamaya geldi. Zilhicce'nin ikisi veya üçünde Mekke'ye gitti. Haremeyn halkı, kadıları, müftüleri, ümera ve uleması ile birlikte son derece tazim ve hürmetle huzuruna geldiler. Şeyh Abdullah Sirac, Şafiî müftüsü Şeyh Ömer, Müftî Seyyid Abdullah Mirganî Hanefî, amcası Şeyh Yasin Hanefî, Şeyh Muhammed Abid Sindî ve diğer meşhur zatlar onunla görüşmek için geldiler.
Haremeyn-i şerifeyni ziyaretten sonra vatanına dönmek üzere yola çıktı. Yolda hastalığı yine gün be gün şiddetlendi. Ramazan-ı şerifin ilk günü oruç tutup zarar vermezse hepsini tutarım buyurdu. O gün hastalığı arttı. Fidye verelim dedi ve; “Gerçi hastaya ve misafire fidye yoktur. Ama tabiatım istiyor ki fidye vereyim.” buyurdu. Ramazan'ın yirmi ikisinde Tunk beldesine geldi. Nevvab Vezirüddevle çok hürmet ve ikram gösterdi. Bayram günü sekerat hâli görüldü. Öğle namazından sonra hafızın Yasin-i şerif okumasını emretti. Üç defa dinledi. Sonra; “Yeter.” buyurdu. Az kaldı dedi ve; “Bugün Nevvab eve gelmesin. Ümeranın gelmesinden zulmet hâsıl oluyor.” buyurdu. Ebu Sa'id-i Farukî'nin Dergahı'nın içerden bir görünüşü. Ramazan bayramı günü öğle ile ikindi arası vefat eyledi. Günlerden Cumartesi idi. Nevvab ve şehir halkı gelip toplandılar. Mevlevî Habibullah Sahib ve kafilede olan diğerleri gasl işi ile meşgul oldular. Şehrin kadısı Mevlevî Halilurrahman imam oldu. Cenaze namazını kıldırdı. Cenazesini Dehli'ye naklettiler. Kırk gün sonra mübarek naaşını sandıktan çıkarıp kabre koydular. Henüz yıkanmış gibi taze hâlde duruyor gördüler. Hiç değişme ve bozulma olmamıştı. Hocası Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin batı tarafına defnedildi. Vefatında, “Mate kutbü'l-vera” (insanların kutbu Allahü tealanın emri ile vefat etti) manasında bir cümle, ebcet hesabına göre vefat tarihi olarak düşürüldü. Ebu Sa'id hazretlerinin üç oğlu vardı. Birincisi Ahmed Sa'id'dir. İkincisi Abdülganî Müceddidî, üçüncüsü de Abdülmugnî'dir.
Ebu Sa'id Farukî'nin kerametleri pek çoktur. Bunlardan bazıları şöyledir: Ebu Sa'id Farukî hazretlerinin talebelerinden birinin karşısına bir gün bir aslan çıktı. Hemen hocasını hatırlayıp imdadına yetişmesini istedi. Ebu Sa'id Farukî hazretleri birdenbire gözüküp elinde tuttuğu bir sopa ile aslana vurup oradan uzaklaştırdı. Nevvab Ahmed Yâr Han'ın hanımının hiç çocuğu olmazdı. Çocuğu olması için Ebu Sa'id Farukî hazretlerinden dua istedi. Duası bereketiyle birçok çocuğu oldu. Ebu Sa'id Farukî hazretleri, bir kimseye evinin yanacağını işaret etmişti. Gerçekten evi yandı. Ebu Sa'id Farukî hazretleri bir defasında Rampur'dan Senbel'e gidiyordu. Yolu gece vakti sahile ulaştı. Karşıya geçmek için gemi kalmamıştı. Kendisini oraya kadar bir arabacı götürmüştü. Kiraladığı arabanın sahibi gayrimüslim idi. Sahile gelip durduklarında arabacıya; “Arabayı suya sür.” buyurdu. O da heybeti karşısında korkup arabayı suya sürdü. Ebu Sa'id Farukî hazretlerinin kerametiyle araba suya batmadı. Normal bir yolda olduğu gibi sürüp karşıya geçtiler. Gayrimüslim arabacı onun bu kerameti karşısında hayret edip Müslüman oldu.
Ebu Sa'id Farukî hazretlerinin sohbetlerine devam eden Hakim Ferruh Hüseyin, bir defasında uygunsuz sözler söyleyerek onu üzdü. Bunun üzerine gazaplanıp; “Bu yaptığının cezasını çekersin.” buyurdu. Neticede öyle oldu ki yolsuzluk sebebiyle töhmet altında kaldı ve oradan gizlice kaçtı. Ebu Sa'id-i Farukî'nin Türbesi'nin içindeki kabirler. Bunlar Mazhar-ı Can-ı Canan, hocası Abdullah-ı Dehlevî, kendisi ve torunlarından Ebü'l-Hayr Farukî'dir.
Meyan Ahmed Asgar anlatır: “Bazen uyuyup kalır, teheccüd namazım geçerdi. Bu hâlimi Ebu Sa'id Farukî hazretlerine arz ettim. Buyurdu ki: “Bizim hizmetçiye söyleyin, teheccüd zamanında bize hatırlatsın, sizi kaldıralım. Bu kadarı bize, diğeri size ait olsun.” Bundan sonra teheccüd saati gelince sanki birisi gelip beni kaldırırdı. Bir daha teheccüd namazımı kaçırmadım.”
Şah Ebu Sa'id Farukî hazretleri buyurdu ki: “Allahü tealanın sonsuz ihsanı, kullarından birine eriştiği zaman, o kulunu kendi dostlarından birinin hizmetine ulaştırır. O da nefsinin isteklerine uymamayı ve ona ağır gelen şeyleri yapmayı, yani İslamiyete uymayı emir buyurur. Böylece onun bâtınını yani kalbini ve nefsini temizler. Bu zamanda talebenin hizmetleri kusurlu ve dağınık olduğu için bu yolun büyükleri önce talebeye zikretmeyi, yani Allahü tealayı kalbi ile anmayı emrederler. Amel ve ibadetlerde ve her işte orta yolda olmayı emredip nice kırk günlük çilelere bedel olan teveccühlerini daima talebeleri üzerinde bulundururlar. Talebelerine, Ehl-i Sünnet itikadına göre inanmayı, sünnet-i seniyyeye uymayı bütün bidatlerden sakınmayı emrederler. Mümkün oldukça azimetle amel edip ruhsatlara kapılmamalarını tenbih ederler.”
Hadikatü'l-evliya; sh. 134 Hadaiku'l-verdiyye; sh. 218 Makamat-ı Ahyar; sh. 64 Hediye-i Ahmediyye; sh. 84 Makamat-ı Mazhariyye; sh. 167 Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi) Yeni Rehber Ansiklopedisi; cilt-6, sh. 126