EBU SA'İD-İ HUDRÎ

Sa'd bin Malik bin Sinan bin Ubeyd Eshab-ı Kiram'dan
A- A+

Eshab-ı Kiram'dan. İsmi Sa'd, nesebi Sa'd bin Malik bin Sinan bin Ubeyd bin Salebe bin Elcebr bin Af bin Haris bin Hazrec'dir. Kendisi ve babası sahabedendir. Babası Uhud Gazası'nda şehit oldu. Uhud'da on üç yaşında idi. Diğer gazalarda da bulundu, 64 (m. 683)'te Medine'de vefat etti. Kabrinin İstanbul'da Kariyye Camii yanında olduğu bildirilmekte ise de, kaynaklarda sabit olmamıştır.

Peygamberimizin hicretinden on sene önce doğdu. Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince annesi Üneyse ve babası Malik bin Sinan Müslüman oldular. Ebu Sa'id-i Hudrî, Müslüman anne ve babanın bulunduğu bir evde büyüdü. Bu sebeple İslamiyeti çocukluğundan itibaren kabul etmiş, İslam terbiyesiyle yetişmişti. Ebu Sa'id-i Hudrî Peygamberimizin hicretinden sonra yapılan Medine'deki Mescid-i Nebevî'nin inşasında çalışmıştı. Yaşı küçük olması sebebiyle Bedr ve Uhud gazalarına katılamadı. Bedr Gazası'na babası Malik bin Sinan katıldı. Şehit olmak için ön saflarda kahramanca çarpıştı. Ebu Sa'id-i Hudrî, Uhud Harbi'ne katılmak için babasıyla Peygamber Efendimize müracaat ettiler. Bu hadiseyi Ebu Sa'id şöyle anlattı: “Uhud günü Peygamber Efendimize arz olunduğum zaman on üç yaşında idim. Babam beni Resulullah'ın yanına götürüp “Ya Resulallah! Bu yavrumun yaşı her ne kadar küçükse de iri kemiklidir. Vücudu gelişkindir. İzin verirseniz, bizimle gelsin!” dedi. Peygamber Efendimiz beni yukarıdan aşağıya kadar süzdükten sonra; “Onu geri çeviriniz.” buyurdular.” Benim gibi yaşı küçük olanlar Medine'de kadınları ve çocukları korumakta vazifelendirildiler.

Uhud Gazası'ndan dönüşte Peygamberimizle nasıl karşıladıklarını Ebu Sa'id el-Hudrî şöyle anlatmıştır: “Annem ile birlikte Peygamber Efendimizi karşılamaya, O'nun mübarek cemalini görmeye gittiğimizde, babamın şehit olmakla şereflendiğini öğrenmiştik. Peygamberimize bakarken O da bizi gördü. Bana buyurdu ki: “Sen, Sa'd bin Malik misin?” Ben de; “Evet babam, anam sana feda olsun ya Resulallah!” dedim. At üzerinde idi. Yanına yaklaştım, mübarek dizlerinden öpmekle şereflendim. Bana; “Allahü teala, babana ecrini versin.” buyurdular.”

Babasının şehadetiyle evin bütün yükü Hazreti Ebu Sa'id'in omuzlarına yüklendi. Evin geçimini sağlayacak kimse olmadığı için, ailesi bir hayli sıkıntıya düştü. Annesi ile çok sabırlı olduklarından dertlerini, sıkıntılarını kimseye söylemezlerdi. Aç kaldıkları zaman karınlarına taş bağlayarak, açlıklarını gidermeye çalışırlardı. Bir gün annesi dayanamamış; “Evladım, Resulullah Efendimiz kendisine başvuranları hiç geri çevirmiyor, onlara yiyecek bir şey bulup veriyor. Sen de git, belki hakkımızda hayırlı olur.” diyerek Ebu Sa'id'i, Resulullah'a gönderdi. O'nu, eshabına nasihat verirken buldu. Oturup dinlemeye başladı. Bir ara Resulullah Efendimiz; “Kim Allahü tealadan başka her şeyden yüz çevirir ve her şeyi Allahü tealadan beklerse, Allahü teala onu gani eyler, zengin kılar. Sabırdan üstün bir rızık yoktur. Eğer sabra razı değilseniz, isteyiniz vereyim.” buyurdu. Bu mübarek sözleri işiten Ebu Sa'id el-Hudrî, Peygamber Efendimizden bir şey isteyemedi. Eve gelip durumu annesine olduğu gibi anlattı. Ebu Sa'id-i Hudrî'nin bu hareketinden sonra işleri yolunda gitti. Medine'nin en zenginlerinden oldular.

Ebu Sa'id-i Hudrî, Benî Mustalık Gazası'na, sonra da Hendek Gazası'na katılıp, gösterdiği kahramanlıkları Peygamberimiz pek beğenmişti. Ebu Sa'id-i Hudrî, Hendek Savaşı'nın hafiflediği bir öğle üzeri, Resulullah Efendimizden evine kadar gitmek için izin istedi. Peygamberimiz izin verip buyurdu ki: “Yanına silahını al. Benî Kureyza Yahudilerinin insana zarar vermelerinden korkarım.” buyurdu. Ebu Sa'id el-Hudrî de emir gereğince silahlarını alarak evine gitti. Hanımı kapıda duruyordu. Kıskançlık gayretiyle, hanımının içeride durması gerekirken niçin dışarıda beklediğini sorunca hanımı; “Niçin bana kızıyorsun? İçeriye gir de gör.” dedi. Eve girdiklerinde yatağın üzerinde kocaman siyah bir yılan yatıyor gördüler. Ebu Sa'id-i Hudrî mızrağını çekip yılana batırdı. Sonra yılanı yataktan kaldırınca, yatak üzerinde yılanın yerinde bir gencin yatmakta olduğu görüldü. Mızrağın ucundaki yılanı bahçeye çıkarıp attılar. Yılan titreyerek öldü. İçerde yataktaki genç de can çekişerek öldü. Yılanın mı, yoksa o gencin mi önce öldüğünü tespit edemediler. Ebu Sa'id-i Hudrî hemen gelip, Peygamber Efendimize hadiseyi bildirdi ve; “Ya Resulallah, onun dirilmesi için Allahü tealaya yalvarır mısınız?” dedi. Peygamber Efendimiz de; “O, Medine'deki Müslüman cinnilerdendir. Onlardan bir şey görürseniz, oradan gitmesi için üç gün müsaade ediniz. Bundan sonra, size tekrar görünecek olursa, onu öldürünüz. Çünkü o, şeytandır.” buyurdu.

Hendek Gazası'nda müşrikler çok şiddetli saldırıyorlardı. Ebu Sa'id-i Hudrî bir ara Peygamberimize yaklaşarak; “Ya Resulallah, yüreğimiz ağzımıza gelmiş bulunuyor, okuyacağımız bir dua var mıdır?” dedi. Peygamberimiz; “Evet! Var. Ey Allah'ım, açık ve korkulu yerlerimizi kapa, bizi, bütün korktuklarımızdan emin eyle, diyerek dua ediniz.” buyurdular. Hepimiz dua ettik, yalvardık. Çok geçmeden şiddetli bir fırtına esti, düşman karargahını alt üst ederek düşman hezimete uğradı, dağılıp gitti.

9 (m. 630) senesinde Alkame bin Muhrez'in emri altında küçük bir sefere çıktılar. Bu seferi Ebu Sa'id-i Hudrî şöyle anlattı: “Resulullah Alkame'yi bir sefere göndermişti. Ben de seferde bulundum. Hedefe yaklaştığımız sırada, kumandanımız askeri ikiye ayırdı. Bir kısmını Abdullah bin Huzafe'ye verdi. Ben de onunla birlikte idim. Abdullah bin Huzafe Bedr Gazası'na katılmış kahramanlardan olup, çok nüktedan bir kimseydi. Yolda bir yerde, dinlenme molası verildi. Ateş yakıldı. Kimimiz ateşle ısınıyor, kimimiz de ateşte bazı işlerimizi görüyorduk. Bir ara Hazreti Abdullah askerlere dedi ki: “Sizler bana itaat etmekle vazifelisiniz, öyle değil mi?” Onlarda; “Evet.” dediler. Hazreti Abdullah; “Öyleyse her dediğimi yapmalısınız.” deyince, onlarda; “Elbette yaparız.” dediler. Hazreti Abdullah; “Şimdi size emrediyorum. Hepiniz bu yanan ateşe giriniz.” dedi. Bunun üzerine, askerlerin çoğu hemen yerlerinden kalkıp ateşe atılmaya hazırlandılar. Hazreti Abdullah, yerlerinden kalkan bu askerlerin emre itaatteki gayretlerini görüp çok sevindi ve buyurdu ki: “Durunuz! Ben sizin itaatinizi denemek için böyle söyledim.” dedi. Bu seferden dönüşte, bu ateş hadisesini Peygamber Efendimize anlattık. Buyurdular ki: “Size bir günahı emredene itaat etmeyiniz.”

Ebu Sa'id-i Hudrî, 30 kişilik bir seriyyenin kumandanlığına getirildi. Bu seriyye Medine'den hareket etti. Yolda Müslüman olmayan bir Bedevî grubuna rastladılar ve onlara misafir olmak istedilerse de kabul etmediler. Müslümanlar orada istirahat ederlerken bu Bedevîlerin reislerini bir akrep soktu. Oradakiler reislerini kurtarmak için birçok çarelere başvurdularsa da şifa hasıl olmadı. Bedevîlerden bazıları; “Şu karşıda istirahat eden kafileye gidip, akrep sokmasına karşı yapılacak tedaviyi soralım. Belki bilen vardır.” dediler. Birkaç kimse Eshab-ı Kiram'a gelip; “Ey insanlar! Reisimizi biraz önce akrep soktu. Bildiğimiz çarelere başvurduk, fakat şifa hasıl olmadı, içinizde bu işi bilen var mı?” dediler. Ebu Sa'id-i Hudrî; “Evet ben bu işi halledebilirim. Fakat önce siz bizim talebimizi reddettiniz, bizi misafir kabul etmediniz. Buna karşılık olarak sizden bir sürü koyun alırız.” dedi. Reisin yanına vardılar. Ebu Sa'id-i Hudrî, reisin yarasına yedi defa Fatiha suresini okudu. Okuma biter bitmez, reis hemen ayağa kalkıp ileri-geri yürümeye başladı. Artık üzerinde hiçbir hastalık eseri kalmadı. Bedevîler, Eshab-ı Kiram'a anlaştıkları sürüyü verdiler. Sonradan bu sürüyü aramızda paylaşalım diyen Eshaba, Ebu Sa'id-i Hudrî, “Hayır! Peygamber Efendimize bu hadiseyi anlatırız, koyunları da kendilerine arz ederiz. Nasıl emir buyururlarsa öyle hareket ederiz.” dedi. Sefer dönüşünde, bu hadiseyi anlattılar. Peygamberimiz; “Fatiha'nın bu kadar tesirli bir dua olduğunu sana kim öğretti?” buyurarak iltifat ettiler.

Hazreti Ebu Sa'id-i Hudrî bu gazalardan başka Hudeybiye, Hayber, Mekke, Huneyn, Tebük gazalarına da iştirak etti. Peygamberimizle birlikte 12 gazaya katılmakla şereflendiği açıklanmıştı. Peygamber Efendimizin ahirete irtihalinden sonra Ebu Sa'id-i Hudrî, Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer, Hazreti Osman'ın halifelikleri zamanlarında Medine'de fetva ile meşgul oldu. 36 (m. 656) senesi Hazreti Ali'nin zamanında her türlü fitneden uzak olmaya çalıştıysa da bozuk fırkalardan Haricilerle yapılan Nehrevan harbine katıldı. Bu savaştan sonra Sevgili Peygamberimiz ile beraber olduğu günlerdeki bir hadiseyi hatırladı. Bir gün, Peygamberimiz Eshabına bir şeyler taksim ediyorlardı. Bir adam gelip; “Ya Resulallah! Adalet üzere hareket et.” dedi. Peygamber Efendimizde; “Ben adalet etmezsem, kim eder?” buyurdu. Bu hadise esnasında Hazreti Ömer de orada idi. Bu adama çok kızdı ve Resulullah'a dönerek; “Ya Resulallah! Müsaade buyurursanız, şu adamın kellesini uçurayım.” dedi. Resul-i Ekrem ona dönerek; “Hayır, bırak. Onun bir takım arkadaşları olacak ki, onlar sizin namazlarınızı, oruçlarınızı beğenmeyecek. Fakat onlar, bir ok, yayından nasıl çıkarsa, dinden öyle çıkacaklardır. Bunların içinde öyle bir adam bulunacak ki, memelerinden biri kadın memesi gibidir. Bunlar, insanlar fetret devrinde iken zuhur edeceklerdir (meydana çıkacaklardır).” buyurdukları sırada mealen; “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki, sen zekatı dağıtırken seni kaşla gözle muaheze ederler.” ayet-i kerimesi (Mutaffifîn suresi: 30) nazil oldu. Ebu Sa'id-i Hudrî; “Ben, Peygamberimizin işaret buyurduğu bu adamı, Hazreti Ali'nin öldürdüğünü gördüm. Bu adam aynen Peygamberimizin tarif ettiği gibiydi.” buyurdu.

Bir rivayete göre; Ebu Sa'id-i Hudrî, İstanbul'un fethi için yapılan sefere katılan asker arasında idi. Düşmanlarla çarpışırken Edirnekapı civarında şehit oldu. Kabrini, Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin hazretleri keşfetti. Kabri, eskiden kilise olup, camiye çevrilen Kariye Camii'nin bahçesindedir. Ancak bu rivayet kaynaklarda sabit olmamıştır. Kabul edilen rivayete göre de; 74 (m. 693) senesinde bir Cuma günü Medine'de vefat etti. Baki Kabristanı'na defnedildi. Rivayete göre vefatından bir süre önce oğlu Abdurrahman'ı Cennetü'l-Baki'ye götürerek, öldükten sonra gömülmeyi istediği yeri göstermiş ve kendisi için yas tutulmamasını vasiyet etmiştir.

Ebu Sa'id-i Hudrî hadis-i şerif ve fıkıh ilimlerinde çok üstün derecelere sahipti. 1170 adet hadis-i şerif rivayet etmiştir. Binden fazla hadis rivayet eden yedi Sahabiden biridir. Genç Sahabilerin en fakihi olarak bilinir. İmam ve Medine müftüsü olarak tanınır. Ebu Sa'id-i Hudrî ders verirken çevresinde büyük bir kalabalık hasıl olur, sorulan bütün suallere cevap verirdi. Talebelerinden biri şöyle anlattı: “Hocamın huzuruna gitmiştim. Çok kalabalıktı. Herkesin dağılmasını bekledim. Sonra huzuruna yaklaştım. Peygamber Efendimiz nasıl namaz kılardı diye sordum. Buyurdular ki: “Resulullah öğle namazına durdukları zaman birimiz kalkar evine gelir, abdestini tazeledikten sonra mescide döner, Peygamber Efendimizi daha birinci rekatte bulurdu.” Ebu Sa'id, Resulullah'tan işittiği hadisleri yazmadı. Talebelerine, Kur'an-ı Kerim ile karışmaması için yazdırmaz, ezberlemelerini isterdi. Hak ve hakikati müdafaa etmek hakkında duymuş olduğu bir hadis-i şerifi hemen her yerde rivayet ederdi. Fakat, hak ve hakikate hizmette kusur ederim endişesiyle ağlardı. Rivayet ettiği, herkes tarafından tanınmış olan bir hadis-i şerifte Peygamberimiz buyurdular ki: “İçinizden biri, bir münkeri (yasak edileni) görürse ve ona eliyle mani olabilirse, hemen ona mani olsun. Eliyle mani olamazsa diliyle, dili ile de mani olamazsa onu kalbiyle reddetsin. Bu da imanın en zayıfıdır.”

Ebu Sa'id-i Hudrî, doğru bildiği bir hususu söylemekten çekinmezdi. Çok cesur, fedakar ve sabırlı bir zat idi. Temiz ve sade bir yaşayışı vardı. Muhtaç olanlara yardım eder, onları evine alıp terbiye ederdi. Buyurdular ki: “Hazreti Peygamberimize bir kimse geldi. “Kardeşim ishal oldu. Ne yapayım?” diye sordu. Peygamber Efendimiz; “Bal şerbeti içir.” buyurdu. Soran kimse gidip, kardeşine bal şerbeti içirdi. Ertesi gün geri gelip, kardeşine bal şerbeti içirdiğini ama ishalinin arttığını söyledi. Resulullah Efendimiz yine; “Git ve ona bal şerbeti içir.” buyurdu. O kimse gitti ve ertesi gün tekrar gelip, kardeşine bal şerbeti içirdiğini ve ishalinin daha da arttığını söyleyince bu defa Peygamber Efendimiz; “Allahü tealanın kelamında yanlışlık olamaz. Kusur kardeşinin karnındadır. Git ve ona bal şerbeti içir.” buyurdu. O kimse bu defa da bal şerbetini içirince kardeşi iyi oldu.”

Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Yatağına girdiğinde üç kerre “Estağfirullahel azîm, elle zî lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyume ve etû bü ileyh” diyen kimsenin günahları deniz köpükleri veya Temim diyarının kumları veya ağaç yapraklarının sayısı veya dünyanın günleri kadar çok olsa da, Allahü teala onun günahlarını bağışlar.”

“İnsanların yaptıklarını yazan meleklerden başka melekler de vardır. Yollarda, sokak başlarında dolaşırlar. Allahü tealayı zikredenleri ararlar. Zikredenleri bulunca, birbirlerine seslenirler: “Buraya geliniz, buraya geliniz derler.” Kanatları ile, onları sararlar. O kadar çokturlar ki, göğe varırlar. Kullarının her işini bilici olan Allahü teala, meleklere sorarak; “Kullarımı nasıl buldunuz?” buyurur. “Ya Rabbî! Sana hamd ve sena ediyorlar ve senin büyüklüğünü söylüyorlar.” derler. “Onlar beni gördüler mi?” buyurur. “Hayır görmediler.” derler. “Görselerdi nasıl olurlardı?” buyurur. “Daha çok hamd ederlerdi ve daha çok tesbih ederlerdi ve daha çok tekbir söylerlerdi.” derler. “Onlar benden ne istiyorlar?” buyurur. “Ya Rabbî! Cennet'ini istiyorlar.” derler. “Onlar Cennet'i gördüler mi?” buyurur. “Görmediler.” derler. “Görselerdi nasıl olurlardı?” buyurur. “Daha çok yalvarırlardı, daha çok isterlerdi. Ya Rabbî! Bu kulların Cehennemden korkuyorlar. Sana sığınıyorlar.” derler. Allahü teala; “Onlar Cehennem'i gördüler mi?” buyurur. “Hayır görmediler.” derler. “Görselerdi nasıl olurlardı?” buyurur. “Görselerdi, daha çok yalvarırlardı ve ondan kurtulmak yoluna daha çok sarılırlardı.” derler. Allahü teala, meleklere; “Şahit olunuz ki onların hepsini affeyledim.” buyurur. “Ya Rabbî! O zikredenlerin yanında, filan kimse zikiretmek için gelmemişti. Dünya çıkarı için gelmişti.” derler. “Onlar benim misafirlerimdir. Beni zikredenlerle beraberim. Onların yanında bulunanlar da, zarar etmezler.” buyurur.”

“Sünnete uygun olarak ezan okuyan müezzinin sesini duyan, insan ve cinler, taşlar, ağaçlar, kıyamet günü o müezzin için şehadet ederler.”

“Bir kimse, hoşlandığı bir rüya görürse, o, Allah'tandır. Allah'a hamd etsin. Onu sevdiği kimseye anlatsın. Sevmediği bir rüya görürse, o da şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allah'a sığınsın. Bu rüyasını da hiç kimseye anlatmasın. Böyle yaparsa, görmüş olduğu kötü rüya kendisine zarar vermez.”

“Sizden evvelkiler içinde bir adam vardı. Doksan dokuz kişi öldürmüştü. Sonra; “Dünyanın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturdu. Ona bir rahip gösterildi. Bunun üzerine rahibin yanına gitti. “Doksan dokuz adam öldürdüm, tövbe etsem olur mu?” diye sordu. Rahip; “Tövben kabul olunmaz.” dedi. Bunun üzerine o adam, rahibi de öldürdü. Onunla yüzü tamamladı. Sonra yeryüzü halkının en büyük âlimini sorup araştırdı. Ona âlim bir kimseyi tavsiye ettiler. Âlime sordu. “Yüz adam öldürdüm. Tövbe etsem kabul olur mu?” Âlim; “Evet, senin tövbe etmene kim engel olabilir? Filan yere git, orada Allahü tealaya ibadetle meşgul olan insanlar vardır. Onlarla beraber Allahü tealaya ibadet et. Memleketine dönme. Zira orası fena bir yerdir.” dedi. Bunun üzerine adam yola çıktı. Yarı yola vardığında öldü. Rahmet melekleri ile azap melekleri bu adam hakkında münakaşa ettiler. Rahmet melekleri; “Bu adam candan tövbe ederek geldi.” dediler. Azap melekleri; “Bu adam hiçbir iyilik işlememiştir.” dediler. Bunun üzerine insan kıyafetinde bir melek bunların yanına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Melek şöyle dedi: “İki taraftaki mesafeyi mukayese ediniz. Hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafındır.” Mesafeyi ölçtüler. Adamı varacağı yere daha yakın buldular. Bundan dolayı onu rahmet melekleri aldılar.”

“Eshabıma dil uzatmayınız. Allahü tealaya yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd (2 avuç) hatta yarım müd sadakasına yetişemez.”

Ebu Sa'id-i Hudrî'nin azat ettiği bir kimse anlatır: “Ben, Ebu Sa'id ve Resulullah mescide girmiştik. Biri mescidin ortasında, dizlerini karnına yapıştırarak parmaklarını kenetlemiş, oturuyordu. Hazreti Peygamberimiz işaret etti ise de o kimse işareti fark edemedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ebu Sa'id'e dönerek; “Herhangi biriniz mescitte parmaklarını kenetlemesin. Çünkü, parmaklarını kenetlemek şeytanın işidir. Biriniz mescitte bulunduğu müddetçe, mescitten çıkıncaya kadar namazda sayılır.” buyurdu.”

“Sizden biriniz esnediği zaman, elini ağzına koysun. Çünkü şeytan ağzına girer.”

“Allah için tevazu edeni Allahü teala yükseltir. Kibirleneni de Allah alçaltır. Allah'ı çok zikredeni Allahü teala sever.”

“Mezar, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

“Giyiniz, yiyiniz, içiniz fakat, midenizi yarıya kadar doldurunuz. Çünkü, az yemek, nübüvvetten bir cüzdür.”

Biri, Resulullah Efendimizin ardında namaz kıldı. Peygamber Efendimizden evvel rükuya varıyor yine ondan evvel başını kaldırıyordu. Hazreti Peygamberimiz, namazdan sonra; “Bunu yapan kim idi?” diye sordular. O kimse; “Benim ya Resulallah.” dedi. Bunun üzerine; “Namazın noksan olanından sakınınız. İmam rükuya vardığında rükuya varınız. Başını kaldırdığında başınızı kaldırınız.” buyurdu.

“Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.”

“İki huy vardır ki, bir müminde bulunmazlar. Biri cimrilik, diğeri de kötü ahlâktır.”

“Hastaları ziyaret ediniz, cenazeleri de takip ediniz. Bu size ahireti hatırlatır.”

Ebu Sa'id-i Hudrî buyuruyor ki: Peygamber Efendimiz, neşelenip eğlenen bazı insanları görünce buyurdu ki: “Eğer ölümü düşünseydiniz, lezzetler size tatsız gelirdi ve bulunduğunuz şu hâlden ayrılırdınız.”

Hazreti Ebu Sa'id-i Hudrî anlatıyor: “Resulullah'ın huzuruna gittim. Kadife ile örtünmüş idi. Sıtma harareti o kadifeden çıkıp, his olunurdu. Elimizi, mübarek bedenine koyamazdık. Hayret ettik. Peygamberimiz buyurdu ki: “En şiddetli sıkıntı Peygamberlere olur. Ama Peygamberlerin sıkıntılara sevinmesi, sizin ihsanlara sevinmenizden fazladır.”

“Bir kul; “La ilahe illallah.” ve “Allahü Ekber.” dediği zaman, Allahü teala; “Kulum doğru söylüyor, ibadete layık olan ilah ancak benim.” der. Kul; “La ilahe illallahü vahdehu la şerike leh.” dediği zaman, Allahü teala; “Kulum doğru söylüyor. Benden başka ilah yoktur. Şerikim, benzerim, dengim yoktur.” der. Kul; “La ilahe illallah ve la havle ve la kuvvete illa billah.” dediği zaman, Allahü teala; “Kulum doğru söylüyor. Güç ve kuvvet benimdir.” buyurur. Bu kelimeleri ölüm anında söyleyen kimseyi Cehennem ateşi yakmaz.”

“İnsanlara teşekkür etmeyen Allahü tealaya şükretmiş olmaz.”

Ebu Sa'id Hazretleri kendisinden nasihat isteyen birine buyurdu ki: “Allah'tan kork. Çünkü her işin başı Allah korkusudur. Cihada sarıl, çünkü cihat, dünya zevk ve lezzetlerine kapılmama hissidir. Allahü tealayı zikretmeye ve Kur'an-ı Kerim okumaya devam et ki, seni gökte melekler, yerde insanlar arasında yaşatacak olan budur. Doğruyu söyle, bunun dışında da sükut et. Bunları yaparsan şeytanı yenersin.”

“Alıcı ile satıcı doğru söyleyip birbirine nasihat ettikleri zaman, alış-verişleri bereketlenir. Malın kusurunu gizleyip yalan söyledikleri zaman, alış-verişin bereketi kalkar.” Hadis-i şerif

Ebu Sa'id-i Hudrî hazretlerinin Bakî Kabristanı'nda bulunan kabri. Yanında Hazreti Ali'nin annesi Fatıma binti Esed hazretlerinin kabri vardır. İstanbul Kariye Camii girişinde hemen solda yer alan Ebu Sa'id-i Hudrî hazretlerinin makamı. Bahçesinde Ebu Sa'id-i Hudrî'nin makamının bulunduğu İstanbul Kariye Camii. Ebu Sa'id-i Hudrî'nin evinin yanında Hazreti Osman'a ait, 13 asırdır sağlam duran kuyunun tahrib edildikten sonraki hali. Bende-i Al-i Aba Seyyid Hasan Rıza Efendi hattıyla Ebu Said-i Hudrî hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifin yazılı olduğu levha. Ebu Sa'id-i Hudrî hazretlerinin Kitabü's-Sıdk adlı eserinin kapak sayfası.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları