Evliyanın büyüklerinden. İsmi, Fadlullah bin Ebü'l-Hayr Muhammed Mihenî; künyesi, Ebu Sa'id'dir. 357 (m. 967) senesi Muharrem ayında Horasan'da, Havaran bölgesi, Meyhene (Mihene) şehrinde doğdu. 440 (m. 1049) da Şaban'ın 4. günü Cuma gecesi orada vefat etti.
Ebu Sa'id küçük yaşta babasının yanında veli zatların sohbetlerine giderdi. Kur'an-ı Kerim okumaya başladığı zaman babası onu Cuma namazlarına götürmeyebaşladı. Bir seferinde yolda zamanın büyük alimlerinden ve tasavvuf büyüklerinden Ebü'l-Kasım Bişr ile karşılaştılar. Ebü'l-Kasım onları görünce, Ebü'l-Hayr Muhammed'e; “Bu çocuk kimindir?” diye sordu. “Bizimdir.” cevabını verdi. Bunun üzerine gözleri dalan Ebü'l-Kasım; “Evliyalık makamının boş kalacağını, bu dervişlerin, talebelerin bizden sonra zayi olacaklarını görürken bu dünyadan gönül huzuru ile nasıl ayrılabilirim diye düşünürdüm! Şimdi bu çocuğu görünce gönlüm rahatladı. Zira velilik makamı buna nasip olacak. Namazdan çıkınca, çocuğu bizim yanımıza getir.” dedi.
Namazdan çıkınca Ebü'l-Kasım Bişr'in yanına gittiler. O büyük zat Ebu Said'in babasına; “Ebu Sa'id'i tutuver. Şu yüksekçe yerde ekmek vardır. Onu uzanıp alsın.” dedi. Babası kaldırınca, Ebu Sa'id oradan ekmeği aldı. Ekmek arpadan olup, sıcaktı. Sıcaklığını elinde hissediyordu. Ebü'l-Kasım ekmeği alıp, yarısını Ebu Sa'id'e verdi ve; “Ye!”dedi. Yarısını da kendisi yedi. Bunun üzerine babası; “Efendim bu ekmekten bana vermeyişinizin hikmeti nedir?”diye sordu. Ebü'l-Kasım Bişr; “Ey Ebü'l-Hayr! O ekmeği otuz sene önce oraya koymuştum. Bize; “İnsanların manen ihyası, irşatları, doğru yolu bulmaları bu ekmeğin elinde sıcak olduğu kimse ile olacaktır.” diyebildirildi. Müjdelenen kimse senin bu çocuğundur.” buyurdu. Sonra Ebu Sa'id'e dönerek; “Bu kelimeleri hatırında tut. Daima söyle. Sübhaneke ve bihamdike ala hilmike ba'de ilmike subhaneke ve bihamdike ala afvike ba'de kudretike.” Ebu Sa'id Mihenî bu sözleri ezberleyip devamlı söylerdi.
Ebü'l-Kasım Bişr'in sohbetlerine giden babası, yanında Ebu Sa'id'i de götürürdü. Bir gün Ebü'l-Kasım Bişr; “Ey Ebu Said! Tamah ve dünyaya düşkünlükten kurtulmaya gayret et. Çünkü insanda tamah varken, ihlas yani her şeyi Allahü teala için yapma arzusu bulunmaz. Kulluk, ihlas ile olur. Şu hadis-i kudsiyi unutma! Allahü teala mirac gecesi Resulullah Efendimize buyurdu ki: “Kulum farzları yapmakla bana yaklaştığı gibi başka şeyle yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri yapınca, onu çok severim. Öyle olur ki, benimle işitir, benimle görür, benimle her şeyi tutar, benimle yürür. Benden her ne isterse veririm. Bana sığınınca onu korurum.””
Fıkıh ilmini, Merv şehrinde, Şafii mezhebi fıkıh âlimlerinden Ebu Abdullah el-Husrî'den öğrendi. Onun vefatından sonra Ebu Bekr-i Kaffal'dan ders aldı. Merv şehrinde ilim öğrenmek için on sene kaldıktan sonra, Serahs şehrine geldi. Yüksekçe bir tepe üzerinde Lokman-ı Mecnun'u gördü. Yanına gitti, kaftanını yamıyordu. Ebu Sa'id onu seyrederken kendi gölgesi, Lokman'ın kaftanının üzerine düşüyordu. Lokman-ı Mecnun, yamayı kaftanına dikince buyurdu ki: “Ey Ebu Sa'id! Biz seni bu yama ile bu kaftana diktik.” Sonra elinden tutup, Ebü'l-Fadl-ı Serahsî hazretlerinin huzuruna götürdü. Ona; “Ey Ebü'l-Fadl! Bunu sakla ki, bu sizdendir.” dedi. Ebü'l-Fadl-ı Serahsî Ebu Sa'id'in elinden tutup yanına oturttu ve; “Maksadımız, insanlara Allahü tealanın yolunu göstermektir. İnsanlara gönderilen yüz yirmi dört binden ziyade peygamber, onlara “Allah” dedirtmek ve O'na ibadet ettirmek için geldiler.” buyurdu. Ebu Sa'id, Ebü'l-Fadl'ın kalblere hayat veren bu güzel sözlerini, kendinden geçmiş bir hâlde dinledi. Ebü'l-Fadl, kendisini talebeliğe kabul etti ve; “Kendinden geçerek geri kalma amelden, bu büyük devleti, sakın çıkarma elden.”buyurdu.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr tasavvufta çok yüksek mertebeye ulaştı. Zamanındaki bütün evliyanın sultanı, baş tacı oldu. Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr, bütün Müslümanların matlubu, sevdiği idi. Tasavvuf yolunun bütün inceliklerine vakıf olup, ayrıca; fıkıh, tefsir, hadis ve başka ilimlerde de çok yüksek âlimdi. Oruç tutulması caiz olmayan günler hariç, senenin bütün günlerini oruçlu olarak geçirirdi. Sade bir ekmek ile iftar eder, gece gündüz ibadetle meşgul olurdu. Bütün ibadetlerde, bilhassa namaz hususunda çok hassas ve ihtiyatlı hareket ederdi. Kendi hâlinde her an Allahü tealayı hatırlar, hep; “Allah, Allah” derdi. Ne zaman uyku basacak olsa, elinde ateşten mızrak bulunan çok heybetli bir kimse karşısında zuhur eder; “Allah de!” derdi. Böylece, vücudundaki bütün zerrelerde zikir eder hale geldi. Geceleri herkes uyuduktan sonra kalkar ibadet ederdi. Kendini ayıplı ve kusurlu görmekte, nefse muhalefet etmekte, nihayette idi. Tevazusu çoktu.
Konuşmalarında o, ben ve biz demez, hep onlar yani o büyükler derdi. Mübarek sözleri o kadar hoş ve tesirliydi ki: “Ebu Sa'id'in sözünün ulaştığı bir yerde, bütün kalbler neşelenirler.” denilmiştir. Aklı, zekası, anlayışı, hafızası fevkaladeydi. Nakledilir ki, daha çocuk iken otuz bin Arabî beyt okumuştu. Kerametleri, hikmetli sözleri her tarafa yayılmıştır. Fakat o, meşhur olmak, parmakla gösterilmek istemez, bütün hâllerin, İslamiyetin emir ve yasaklarına tam uymakla kıymetli olacağını söylerdi.
Bir gün kendisine sordular. “Filanca kimse su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz?” “Bunun kıymeti yoktur, ördek ve kurbağa da suda yüzer.” dedi. “Filan adam havada uçuyor.” dediler. “Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var.” dedi. “Filan kimse, bir anda şehirden şehre gidiyor.” dediler. “Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir. Fakat, bir an Rabbini unutmaz.” buyurdu. Çocukluğundan beri şu şiiri okurdu:
Ben sensiz bir an karar kılamam. Senin ihsanlarını tek tek sayamam. Bedenimdeki her kıl gelse de dile, Şükrünün binde birini yapamam bile.
Babası şöyle anlatıyor: “Her gece odasını kontrol eder, uyuduğuna iyice kanaat getirdikten sonra bende uyurdum. Bir gece geç vakitte uyandım. Baktım yerinde yoktu. Araştırdım, kendisini bulamadım. Birkaç gece böyle takip ettim. Bizim uyuma vaktimiz geldikten sonra, o çıkıp gidiyor. Sabah ezanından biraz önce geri geliyordu. Nihayet kapısına zincir vurdum. Artık çıkamaz diyordum. Fakat gene çıktı. Zincir aynen duruyordu. Nasıl çıktığını anlayamadım. Nereye gittiğini takip ettim. Bir mescide vardı. Kapıyı kapatıp arkasından sürgüledi. Pencereden kendisini gözetledim. Namaza durdu. Mescidin bir köşesinde bir kuyu vardı. Namazdan sonra kuyunun yanına vardı. Kuyunun ağzına bir ağaç koydu. Bir iple ayaklarını bu ağaca bağladı. Sonra kendisini baş aşağı gelecek şekilde kuyuya astı. Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. Seher vaktine doğru hatmetti. Sonra dışarı çıkıp abdest aldı. Ben kestirme yoldan hemen eve gidip yattım. Biraz sonra o da gelip odasına girdi. Fakat zincirler bağlı olduğu hâlde nasıl girdiğini gene anlayamamıştım. Biraz vakit geçtikten sonra namaz vakti oldu. Kendisini kaldırdım. Beraberce camiye gidip cemaatle namaz kıldık. Bundan sonra dikkat ettim. Bir mâni olmadıkça aynı şekilde hareket ediyordu.”
Kendisi anlatır: “Bir dağın yamacında sarp kayalarda mağaralar vardı. Ona bakanın, dizinin bağı çözülürdü. Bir gün bu mağaralardan birine çıkıp, hemen kenarında namaz kılmaya başlardım. Namazdan sonra da nefsime; “Ey nefsim, eğer burada uyursan, kendini aşağıda ölmüş görürsün. Burada Kur'an-ı Kerim'i hatmedinceye kadar uyumak yok!” dedim. Sonra Kur'an-ı Kerim'i okumaya başladım. Bir müddet sonra uyumuşum. Uyandığımda, boşlukta ve hızla yere inmekte olduğumu gördüm. “İmdat!” diye bağırdım. Bu sefer de, kendimi yukarı çıkar vaziyette gördüm. Allahü teala imdadıma yetişmişti.”
Ebu Sa'id Mihenî'nin babası ile Sultan Gazneli Mahmud birbirlerini çok severlerdi. Babası Meyhene'de bir köşk yaptırdı. Günümüzde Üç Şeyhin Sarayı diye meşhurdur. Sarayın duvarına Sultan Mahmud'un komutanlarının, fillerinin ve gemilerinin isimlerini yazdırdı. Küçük bir çocuk olan Ebu Sa'id, babasına; “Bu köşkte bana aid bir yer tahsis et.”dedi. Babası sarayın üst katında ona bir yer yaptırdı. Tamamlanınca, Ebu Sa'id oranın duvar ve tavanına hep Allahü tealanın ism-i şerifinin yazılmasını emretti. Bunu gören babası; “Oğlum! Böyle ne yapıyorsun?” diye sorunca; “Herkes kendi evinin duvarlarına kendi emirinin ismini yazıyor. Bende Rabbimin ism-i şerifini yazdırıyorum.”dedi. Onun bu sözleri babasının çok hoşuna gitti. Hemen köşkün duvarlarına yazdırdıklarının hepsini sildirdi.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr bir mescitte vaaz edip, hocasını ilk gördüğü gün kendisine işaret buyurduğu şekilde, insanlara Allahü tealanın yolunu göstermek için nasihat ederdi. Halk kendisini çok sever, manen mübarek sözlerinden, tatlı sohbetlerinden istifade etmek için can atardı. Bir gün Ebu Ali Dekkak'ın kızı, Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr hazretlerinin vaazına gitmeyi arzu etti. Babası çok arzu ettiğini görünce; “Başına eski bir örtü al, kimse seni tanımasın.” diyerek izin verdi. O da babasının dediği gibi giyinerek kadınların bulunduğu üst kata çıkıp oturdu. Ebü'l-Hayr hazretleri vaazında bir ara; “Bu sözü, Ebu Ali Dekkak'tan duydum ve şimdi onun bir parçası buradadır.” buyurdu. Bu sözü duyan o kız, kendisinden geçip üst kattan aşağı düştü. Ebü'l-Hayr hazretleri; “Ya Rabbî! Bu hanımı tekrar eski yerine çıkar!” diye niyazda bulundu. Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu. Onu sevenler kullandığı eşyalardan bir şeyi yanlarında bulundurup bereketlenmek için çok gayret ederlerdi.
Kendisini tanıyamadıkları için, büyüklüğünü inkâr edenler oldu ise de, bunların da çoğu hatalarını anlayıp tövbe etmişlerdir. Büyüklüğünü inkâr edenlerin sözleri, hakaretleri kendisine ulaştıkça gizliden bir ses; “Rabbin sana kâfi değil mi?” (Fussilet suresi: 53) mealindeki ayet-i kerimeyi okurdu. Ebü'l-Kasım isminde birisi, Ebu Sa'id'in büyüklüğünü inkâr eder, aleyhinde konuşurdu. Bir gün vaaz ettiği kürsüde; “Kim Ebu Sa'id'in meclisine giderse, birçok şeylerden mahrum kalır.” dedi. O gece rüyasında, Peygamber Efendimizi yolda yürürken gördü. “Ya Resulallah! Nereye gidiyorsunuz?” diye sordu. “Ebu Sa'id'in meclisine gidiyorum.” buyurdu. O kimse uyanıp, hayretler içinde kaldı. Hatasını anladı. Ertesi gün Ebu Sa'id'in huzuruna vardı. Ebu Sa'id, Ebü'l-Kasım'a evindeki ve yolda gelirken olan bazı gizli hâllerini haber verdi. Bunun üzerine Ebü'l-Kasım'da bazı değişiklikler oldu. Kalbinde bulunan Ebu Sa'id'in büyüklüğünü inkâr hâli kaybolup, kendisine sevgi başladı. Bundan sonra aralarındaki muhabbet daha da fazlalaşıp, birbirlerini ziyaret eder oldular. Ebü'l-Kasım bir gün kürsüde vaaz ederken; “Kim Ebu Sa'id'in meclisine gitmezse, evliyalığa ait birçok şeylerden mahrum olur. Önceden ben bu sözün aksini söylemiş idim. Lakin hatamı anlayıp tövbe ettim. Şimdi böyle söylüyorum.” buyurdu.
Ebu Sa'id'i çekemeyen, büyüklüğünü inkâr edenlerden, kendisine hakarette daha ileri gidip, çok lanet eden, Ebu Hasan Tunî isminde bir kimse vardı. Bunun Ebu Sa'id hazretlerine
HER ŞEY LAYIKINI BULUR
Ebu Sa'id-i Ebü'l-Hayr'ın büyüklüğünü inkâr edenlerden birisi onun; Ebu Sa'id'in; “Âlemde hiç kimse helal lokma bulamayıp hep haram yeseler, biz haram yemeyiz.” sözünü duymuştu. Kendisini imtihan etmek istedi. Helal para ile bir oğlak satın aldı. Haram para ile de, birincisine çok benzeyen başka bir oğlak aldı. Bunları kızarttırıp hizmetçisi ile Ebu Sa'id'e gönderdi. Kendisi de önden gidip, onların bulunduğu yerde oturdu. Hizmetçi kızarmış oğlakları getirirken karşısına iki sarhoş çıkıp, haram para ile alınmış olan oğlağın bulunduğu tepsiyi alıp oğlağı yediler. Hizmetçi, elinde kalan ve helal lokma ile alınmış olan oğlağı, Ebu Sa'id'in önüne koydu. Oğlakları gönderen kimse durumu öğrenip anlayınca, o sarhoşlara çok kızdı. Fakat bu hâlini açıktan belli etmedi. Hazreti Ebu Sa'id o kimseye dönerek; “Kendini boşuna üzme! Haram olan haram yiyenlere gider, helal olan da helal yiyenlere gelir.” buyurdu. O kimse çok mahcup olup, hâline tövbe etti ve bu hadiseden sonra o büyük zatın aleyhinde bulunmadı.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr hazretlerinin, günümüzde Türkmenistan sınırları içinde kalan Meyhene şehrinde içinde türbesinin de bulunduğu külliyenin genel görünüşü (solda). Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr hazretlerinin türbesi (ortada) ve türbe içinde kabrinin üzerini örten kabir taşı (sağda).
Ebu Hasan Tunî ismindeki bir kimsenin hürmetsizliği o kadar fazlaydı ki, onun bulunduğu mahalleye dahi girmezdi. Ebu Sa'id bir gün; “Atımı eyerleyip hazırlayınız. Ebu Hasan Tunî'nin yanına gideceğiz.” buyurdu. Birçokları bunun hikmetini anlayamayıp hayret ettiler. “O gerçekten bizim yanlış yolda olduğumuzu zannediyor ve Allah rızası için, yanlışa lanet ediyorsa bu lanet sebebiyle Allahü teala ona rahmet eder.” buyurdu.
Talebelerinden birkaç kişi ile yola çıktılar. O kimsenin bulunduğu yere yaklaşınca, talebelerden birini gönderip, kendisiyle görüşmek için geldiğini haber verdi. Ebu Hasan Tunî bu hâli haber alınca; “Onun burada ne işi var. O, kiliseye gitsin. Onun yeri orasıdır.” dedi. O talebe mecburen bu haberi hocasına getirince; “Bismillah! Mademki öyle diyor, biz de oraya gideriz.” buyurup kiliseye gittiler. O sırada kilisede Hıristiyanlar ayin için toplanmışlardı. Acaba niye geldi diye merak edip onun etrafında toplandılar, içeri girdi. Duvarda, Hazreti İsa ve Hazreti Meryem'in resimleri diye çizilmiş iki büyük tablo vardı. Ebu Sa'id resimlere bakıp; “Ey Meryem oğlu İsa! Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilah edinin diye insanlara sen mi söyledin?” (Maide suresi: 116) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu ve; “Muhammed Aleyhisselam'ın dini hak ise, şu anda bu iki resim de secde etsinler.” buyurdu. Allahü tealanın izni ile o iki resim yere düştü. Yüzleri Kâbe tarafında olup, secde hâlini aldılar. Orada bulunan Hıristiyanlar feryat ettiler. Kırk tanesi hemen Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu. Bu hâl Ebu Hasan Tunî'ye ulaşınca hatasını anlayıp, pişman oldu, tövbe etti. Hemen Ebu Sa'id hazretlerinin yanına gelip özür diledi ve sadık talebelerinden oldu.
Hasan Müeddeb isminde birisi, ticaret için Ebu Sa'id'in bulunduğu şehre gelmişti. Onun şöhretini duyduğundan meclisine gitti. Aslında tasavvufu ve bu yolun büyüklerini inkâr ediyordu. Ebu Sa'id kendisini görünce; “Gel! Seninle işimiz var.” buyurdu. Bir miktar sohbetten sonra, fakir bir derviş için elbise istedi. Hasan Müeddeb sarığını vermek istedi. Sonradan vazgeçip; “Bu bana hediye geldi. Hem de on altın kıymetindedir.” diye düşündü. Üstad tekrar istedi. O yine sesini çıkarmadı. Nihayet üçüncü defa istedi. O yine sesini çıkarmadı. Onun yanında oturan kimse bu sırada Hazreti Ebu Sa'id'e; “Ya üstad! Allahü teala kulu ile konuşur mu?” diye sordu. Buna cevabında; “Allahü teala, yanında oturan kimse ile, bir sarık için üç defa konuştu. O ise; “Veremem, hediye geldi. On altın kıymetindedir.” diyor.” buyurdu. Bu sözü duyunca, Hasan Müeddeb'e bir hâl oldu. Bir titreme başladı. Kalkıp, Ebu Sa'id'in huzuruna yaklaştı. Sarığını çıkarıp kendisine teslim etti. Tövbe etti. Kalbinde bu büyüklere karşı inkâr kalmadı. Bütün malını da, Ebu Sa'id ve talebeleri için sarf etti. Tam bir teslimiyet ile kendisine talebe oldu. Hocasının hususi hizmetçisi oldu.
Bir gün Ebu Sa'id Mihenî, talebelerinden Hasan Müeddeb'i yanına çağırarak; “Dışarı çık. Sağ elini aç. Önüne kim çıkarsa, elini ona uzat ve; “Neyin varsa buraya koy!” de.” diye emretti. Hasan Müeddeb bu emir üzerine dışarı çıktı. Yolda bir Mecusî ile karşılaştı. Ona yaklaşıp, elini uzatarak, hocasının emrini yerine getirdi. Mecusî; “Önce bir Müslüman olayım. Beni hocanın huzuruna götür.” dedi. Ebu Sa'id Mihenî'nin huzuruna varınca; “Efendim! Bana İslam'ı anlatınız.” dedi. Ebu Said Mihenî ona İslam'ı anlattı. Mecusî anlatılanları dinledikten sonra Müslüman oldu ve sahip olduğu her şeyi hocasının hizmetine sarf etti.
Ebu Sa'id Mihenî, Nişabur'da bulunuyordu. Sultan Tuğrul'un veziri Ebu Mansur vefatına yakın hastalandı. Bu sırada Ebu Said Mihenî ile İmam-ı Kuşeyrî'yi yanına davet etti ve; “Sizi çok severim. Size çok yardımlarım oldu. Şimdi ise, sizden bir dileğim var. Vefat ettiğimde, cenazem de bulunup, defnolunduktan sonra hizmetinizle, sual meleklerinin sorgusundan kurtuluncaya kadar, kabrimin başında kalınız.” dedi. Her ikisi de, bu ricasını kabul ettiler. Vezir Ebu Mansur vefat edince, ikisi de cenazesinde hazır bulundular. Definden sonra İmam-ı Kuşeyrî, Ebu Sa'id Mihenî'ye; “Ben cemaatle gideyim. Siz artık vezirin vasiyetini yerine getirirsiniz.” dedi. Ebu Sa'id seccadesini serip, bir müddet kabrin başında bekledi. Sonra İmam-ı Kuşeyrî'nin yanına varınca; “Vezirin vasiyetini yerine getirdiniz mi?” diye sordu. Ebu Sa'id Mihenî; “Vezir defnolununca, iki sual meleği geldiler. Birisi sual sormaya başlayınca, diğeri ona; “Görmüyor musun? Kabrin başında kim oturuyor.” dedi. Bunun üzerine kalkıp gittiler. Onlar gidince ben de kalkıp geldim.” dedi.
Ebu Sa'id'in sohbetlerine devam eden bir tüccar vardı. Bir gün sohbet esnasında, Hazreti Ebu Sa'id, ihtiyacı olan bir talebesi için oradakilerin yardımda bulunmasını istedi. O tüccarın bir dinarı vardı. Bir dinar da borcu vardı, önce hatırına, bu bir dinarı fakire vereyim, sonra gidip evden bir dinar alırım, onunla da borcumu öderim diye geldi. Sonra bu düşüncesinden vazgeçip, bu bir dinarı borcuma vereyim diye düşündü. O bir dinarı borcuna verdi. Sonra Ebu Sa'id hazretleri bu tüccara; “Sen Allahü teala ile münazaa (çekişme) mi yapıyorsun? O sana bir dinarı fakire ver dedi. Sen ise gidip borcuna verdin.” buyurdu. O tüccar, o büyük zatın bu kerameti karşısında bir şey diyemedi. Kalbe ilk gelen hayırlı düşüncenin, Allahü teala tarafından geldiğini, geciktirmeyip hemen yapmak icabet ettiğini, aksi hâlde şeytan ve nefsin vesvese verip o hayırlı işi yapmaya mâni olacaklarını, bu hadise ile daha yakînen anladı.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr bir güçlükle karşılaşırsa, Serahs şehrinde bulunan evliyanın büyüklerinden olan Ebu Fadl'a gelirdi. Müşkülünü sorup hâllederdi. Bir gün Ebu Fadl'ın talebelerinden biri hocasına; “Ebu Sa'id-i Ebü'l-Hayr uçarak geliyor efendim!” deyince, Ebu Fadl; “Sen onu uçarken gördün mü?” diye sordu. Talebe; “Evet efendim.”deyince, hocası; “Bu senin âmâ olmadan ölmeyeceğine işarettir.” buyurdu. Hakikaten o talebenin, ömrünün sonuna doğru gözleri görmez oldu.
Gencin birisi, ticaret için bir kervan ile sefere çıkmıştı. Çok uykusuz olduğu için, kervanın konakladığı bir yerde istirahat edip, ondan sonra yola devam etmeyi düşündü. Kervan mola verince, yolun kenarına uzandı. Uyuyakalmıştı. Uyandığında vaktin çok geçmiş, yol arkadaşlarının çoktan gitmiş olduklarını anladı. Issız sahrada, arkadaşlarının izlerini de bulamadı. Ne tarafa gittiğini bilmez bir hâlde koştu. Fakat kimseyi bulamadı. Bilmediği bir tarafa doğru gitmeye başladı. Sıcak bastırmış, açlık ve hararet başlamıştı. Sabretti. Ertesi gün oldu. Buralarda kalıp öleceğini anladı. Bu sırada son bir ümit ile etrafı gözetledi. Çok uzaklarda bir yeşillik vardı. Bütün gücünü toparlayıp oraya koştu. Çeşme vardı. Hemen abdest alıp serinledi. Sonra namaz kıldı. Biraz bekledi, öğle vakti olmuştu. Uzaklardan, birisi geldi. Uzun boylu, heybetli, gür sakallı, beyaz tenli, çok hoş bir zattı. Abdest aldı. Namaz kıldı ve gitti. Genç, kendisi ile konuşmaya cesaret edemedi. İkindi vakti olunca o zat gene geldi. Namazdan sonra genç ona hâlini anlatıp, kendisinden yardım istedi. Bu esnada bir arslan geldi. O zat, arslanın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Sonra da genci arslanın sırtına bindirip; “Gözlerini kapa! Arslan nerede durursa, orada inersin.” dedi. Genç; “Peki.” deyip ayrıldı. Bir miktar gidince arslan durdu. Genç de indi. Gözlerini açınca arslanın gitmiş olduğunu gördü. Memleketi olan Buhara'ya gelmişti. Birkaç gün sonra, Ebu Sa'id hazretlerinin Buhara'ya geldiğini haber aldı. Kendisini merak edip görmek istedi. Bir de baktı ki, kendisini arslana bindiren zattı. Birisi; “O'nu nerede arayayım?” dedi. Bunun üzerine; “Nerede aradın da bulamadın? Eğer, istek yolunda, sıdk ile bir adım attınsa, baktığın her şeyde O'nu görürsün.”buyurdu.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr hazretlerinin bir oğlu vardı. Küçük iken mektebe gitmekten çok çekinir, korkardı. Bir gün Ebu Sa'id; “Talebelerin geldiğini haber veren kimsenin her arzusunu yerine getireceğim.” buyurdu. Bu sözü duyan oğlu hemen dama çıkıp misafirleri gözetledi. Bir zaman sonra, uzaklardan beklenen misafirlerin gelmekte olduğunu görüp, hemen babasına haber verdi. Babası; “Ne dilersen dile!” buyurdu. “Beni mektebe gönderme!” dedi. Ebu Sa'id; “Peki gitme.” buyurdu. Çocuk; “Hiç gitmeyeyim mi?” dedi. Ebu Sa'id başını eğip, bir müddet düşündükten sonra; “Hiç gitme. Ama Fetih suresini mutlaka ezberle.” buyurdu. Çocuk sevinerek kabul etti. Kısa zamanda Fetih suresini ezberledi.
VAKTİ ZAMANI GELİNCE...
Ebu Sa'id'in vefatından sonra, Ebu Tahir adındaki bu oğlu çok fakir ve borçlu oldu. İsfehan hâkimi Hace Nizamülmülk'ün yanına gitti. O kendisini tanıdığı için, çok izzet ve ikramda bulunup hürmet etti. İhtiyaçlarını temin etti. Ebu Tahir'i sevmeyen birisi bu durumu görünce; “Öyle birisine yardım yapıyorsun ki, dinî ilimlerden haberi yok, Kur'an-ı Kerim okumasını dahi bilmiyor.” dedi. Hace Nizamülmülk buna üzülüp; “Onu çağıralım. Senin istediğin bir sureyi okusun, eğer okuyamazsa, o zaman senin söylediklerini kabul ederim. Biz kendisini din işleriyle, dine hizmetle meşgul olaraktan tanıyoruz.” dedi. Büyük zatların bulunduğu bir meclise Ebu Tahir'i çağırdılar. Nizamülmülk o kimseye dönerek; “Hangi sureyi okumasını istiyorsun?” diye sordu. O da; “Fetih suresini okusun.” dedi. Ebu Tahir ağlayarak Fetih suresini okudu. O iddiacı kimse mahcup, Nizamülmülk çok memnun oldu. Nizamülmülk, Kur'an-ı Kerim'i okurken ağlayıp çok gözyaşı dökmesinin sebebini sordu. O da babasının kendisine Fetih suresini ezberlemesini söylediği hadiseyi anlatınca, Nizamülmülk; “Öyle büyük bir zat ki, evladının yetmiş sene sonra karşılaşacağı sıkıntının çaresini ta o zamandan bildiriyor. O zatın derecesini anlamaktan biz âciziz.”dedi. Bundan sonra, o büyüklere olan muhabbeti daha da arttı.
Müslümanlardan birinin Yahudi bir ortağı vardı. Ortağını ne kadar İslam'a davet etti ise, Müslümanlığı kabul etmedi. Hatta bu ortağına; “Eğer Müslüman olursan, malımın üçte birini sana veririm.” dedi. Yahudi yine kabul etmedi. O Müslüman başka bir gün; “Eğer Müslüman olursan, malımın yarısını sana veririm.” demesine rağmen yine kabul etmedi. Müslüman tüccar bir süre sonra; “Eğer Müslüman olursan, malımın üçte ikisini sana veririm.” dedi. Yahudi yine kabul etmedi. Müslüman tüccar artık ortağının Müslüman olmasından ümidini kesmişti. O Müslüman, bir gün Ebu Sa'id Mihenî'nin dergahının yanından geçiyordu. Yahudi ortağı da yanında idi. Bu sırada dergaha girdi. Ebu Sa'id Mihenî bu sırada sohbet ediyordu. Yahudi ortağı da kendi kendine; “Ben de mescide gireyim, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk arasında kabul görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahudi olduğuma dair üzerimde herhangi bir işaret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz.” dedi. Yahudi, gizlenerek mescide girdi. Bir direğin arkasına oturdu. Ebu Sa'id Mihenî sohbet esnasında bir ara Yahudinin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek; “Ey Yahudi! Direğin arkasından ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin.” dedi. Yahudi gayriihtiyari ayağa kalktı. Ebu Sa'id Mihenî'nin yanına vardı. Ebu Sa'id hazretleri ona Müslüman olmasını söyleyince, bu daveti kabul edip, Müslüman oldu. Ebu Sa'id hazretleri ona; “Şimdi ortağının yanına git. Sana Müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamanı gelince olur. Ondan önce olmaz. Zamanı gelince Müslüman olmak için malın üçte birini, yarısını ve üçte ikisini vermeye hacet kalmaz.” buyurdu.
Ebu Sa'id, bir zaman Tus şehrine bir yolculuğa çıktı. Bir dağı aşması gerekiyordu. Orayı geçinceye kadar, ayakkabıları içinde ayakları sanki donmuştu. Yanında bulunan kimsenin kalbine; “Üzerimde bulunan kumaştan bir parça vereyim de ayaklarına sarsın.” diye bir düşünce geldi. Biraz gittikten sonra, kumaşın kıymetli ve kaliteli olmasını düşünerek önceki niyetinden vazgeçti. Nihayet Tus'a vardılar. Ebu Sa'id hazretlerinin yanında bulunan kimse bir ara kendisine; “Efendim, Hakkın ilhamı ile şeytanın vesvesesini açıklar mısınız?” diye sordu. Buna cevaben; “Sana, Ebu Sa'id'in ayaklarının üşümemesi için, o kumaşın bir parçasını yırtıp kendisine ver demeleri ilham, bunu yapmana mâni olan bozuk düşünce ise vesvesedir.” buyurdu. O kimse bu cevaptan çok müteessir olup, kalbe gelen iyilik arzusunun hemen tatbik edilmesi lazım olduğunu ve bozuk düşüncelerin de hemen atılması icap ettiğini bu hadise ile daha yakînen anladı.
Şu rubaîyi Ebu Sa'id söylemiştir: Nefsine uymak doğru değildir elbet, Bas nefse ayağını, himmeti yükselt. Ey dost, Allah yolunda çok eyle gayret, Yılanla ol da, nefsinle etme sohbet.
Ebu Sa'id Ebü'l-Hayr buyurdu ki: “Tasavvuf; başındaki sevdayı atmak, elindeki dünyayı dağıtmak ve vaki olanda karar kılmaktır.”
“Allahü teala baki ve kâfidir. O'ndan başkası boştur. O'ndan gayri her şeyden nefsini uzak eyle!”
“Allahü teala ile kullar arasında perde, yer ve gök değildir. Arş ve Kürsi de değildir. Perde, insanın benliğidir. Bu aradan kaldırılırsa Allahü tealaya kavuşulur.”
“Allahü tealanın dört kitabından, şu dört söz seçilmiştir:
- Tevrat'ta; “Kanaat eden doyar.”
- İncil'de; “Uzlet eden (insanlardan ayrı yaşayan) kurtuldu.”
- Zebur'da; “Susan, az konuşan kurtuldu.”
- Kur'an-ı Kerim'de de; “Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah'u teala yeter.” (Nisa suresi: 81)
“Zikir, Allahü tealayı anıp, hatırlamak, O'ndan başkasını unutmaktır.”
“Allahü tealadan ihlası, her şeyi O'nun rızası için yapmayı isteyiniz. İhlasta, dünya ve ahirette kurtuluş vardır.”
“Vakit, iki nefes arasındadır. Biri geçti biri henüz gelmedi. O halde dün gitti, yarın nerede. Gün bugündür. Vakit keskin bir kılıçtır.”
“Allah, bazı kullarına dünyada çok nimet vermiştir. Bunları kullarına faydalı olması için yaratmıştır. Bu nimetleri Allah'ın kullarına dağıtılırsa, nimetleri azalmaz. Bu nimetleri Allah'ın kullarına ulaştırmazlarsa, Allah nimetlerini bunlardan alır. Başkalarına verir.” Hadis-i şerif
“Kim kendini iyi zannederse o kendisini bilmiyordur.”
“Kul, Allahü teala için neyi terk ederse, Allahü teala ona karşılık daha hayırlısını verir.”
“Kişinin helakı, Allahü tealadan başkasına gönül bağladığı şeydir.”
Ebu Sa'id-i Ebü'l-Hayr hazretlerinin eserleri tam olarak bilinmemekle beraber, hikmetli şiirleri ve "Çihil Makam" adlı risalesi günümüze ulaşmıştır.