Osmanlı Devleti'nin yedinci şeyhülislamı. İsmi Hamidüddin bin Efdalüddin el-Hüseynî'dir. Efdalzade Hamid Efendi adıyla meşhurdur. Doğum yeri ve tarihi bilinmemektedir. 903 (m. 1498) veya 908 (m. 1503) senesi Şubat ayında vefat etti. Eyüp Sultan Camii haziresine defnedildi.
Önce babası Efdalüddin Efendi'den, sonra zamanının âlimlerinden ilim tahsil etti. Daha sonra da Molla Yegan'ın hizmetine girdi. Molla Yegan'ın yanında tahsilini tamamladı. Bursa Kaplıca'daki Sultan Murad Han Medresesi müderrisi oldu. Burada talebe yetiştirirken, Fatih Sultan Mehmed Han zamanında vazifesinden alındı. Hamidüddin de İstanbul'a geldi. Fatih Sultan Mehmed Han bir gün İstanbul'da gezerken, Efdalzade Hamidüddin'e rastladı. Fatih'in yanında âlimler de vardı. Böyle ara sıra şehri gezmek Fatih Sultan Mehmed Han'ın âdetiydi. Karşılıklı selamlaştılar. Fatih; “Sen Efdalzade değil misin? Ben seni tanıdım. Yarın divanda hazır ol!” dedi. Ertesi gün Fatih odasına giren vezirlere, Efdalzade Hamidüddin'in gelip gelmediğini sordu. Vezirler de geldiğini söylediler. Görüşme sonunda, Bursa'daki Muradiye Medresesi'ne günlük elli akçe yevmiye ve imaretten de kâfi miktarda iaşe ile müderris tayin edildi. Fatih Sultan Mehmed Han'ın elini öptü ve duasını aldı. Fatih, Efdalzade'ye ilimle daha fazla meşgul olmasını tavsiye etti.
Efdalzade de bundan sonra kendini tamamen ilme verdi. Hatta çok çalışmasından dolayı sakalının döküldüğünü ve belinin büküldüğünü söylerler. Hidaye kitabını şerh eden Ekmelüddin'in şerhine haşiye yazdı. Daha sonra Fatih Camii etrafında bulunan Sahn-ı seman medreselerinden birine müderris oldu. Sahn-ı seman'da müderris iken ailesiyle civarda bulunan bir köye taşındı. Haftada dört gün medreseye gelir, normal derslerini verirdi. Medrese ile ikamet ettiği köyün arası uzak olmasına rağmen, derslerini hiç aksatmazdı. Fatih Sultan Mehmed bir gazadan dönünce âlimler karşılamaya çıktılar. Sultan, Efdalzade'yi görünce; “Duydum ki sen bir köyde otururmuşsun. Ta o köyden İstanbul'a gelip dört dersi büyük bir titizlikle okuturmuşsun. Sen üzerine düşeni yaptın. Biz de üzerimize düşeni yaparız.” dedi. Oradaki âlimlere savaş ganimetlerinden birer esir, Efdalzade'ye ise iki esir hediye etti.
Daha sonra Efdalzade Hamidüddin, İstanbul kadılığına getirildi. Bazı kaynaklar, Efdalzade'nin İkinci Bayezid zamanında İstanbul kadısı olduğunu söylerler. Hatta Edirne'de de kadılık yaptığı, Kasım Paşa'nın yaptırdığı caminin vakfiyesinden de anlaşılmaktadır. Efdalzade, Sultan İkinci Bayezid zamanında, 901 (m. 1495)'te Osmanlı Devleti'nin en yüksek ilmî makamı olan şeyhülislamlığa tayin edildi. Yedi sene kadar bu vazifede kaldı. Buna göre vefat tarihi 903 (m. 1497) olmayıp 908 (m. 1503) senesi olmaktadır.
Dinî ilimler kadar, fennî ilimleri de çok iyi bilirdi. Hatta eğer çeşitli ilimlere dair kitaplar kaybolsa bile, Efdalzade onların hepsini hafızasından yazabilir demişlerdir. Bu derece ilmi ile beraber, ahlâkı da çok güzeldi. Çok sabırlı olup hiç kızmazdı. Bir seferinde bir kadın, bir adamdan davacı oldu. Muhakeme sonunda kadın haksız çıktı. Buna tahammül edemeyen kadın, ileri geri konuştu. Efdalzade kadına dönüp; “Senin bu şekilde hareket etmekten maksadın hükmü değiştirmek ise bu imkansız, kanunlar neyi emrediyorsa o olur. Yok eğer beni kızdırmak istiyorsan, boşuna yorulursun.” diye cevap verdi.
Efdalzade Hamidüddin, pek çok hayır ve hasenat işlerdi. Edirnekapı yolu üzerinde Üçbaş Mescidi'ni, Fatih'te Keskin Dede Zaviyesi'nin yakınındaki Keskin Dede Mescidi'ni ve Şekerciler Hanı yakınında da bir medrese yaptırdı. İstanbul vakıfları tahrir defteri kayıtlarına göre medrese yapıldığında 200.000 akçe, çok sayıda kitap, medrese yanında; geliri 20.000 akçe olan 6 dükkân, Galata'da geliri 3440 akçe olan 3 dükkân ve dört mahzen ile bazı yerlerde odalar ve dükkânlar vakfetmişti. Bugünkü Malta'da olan Medrese yıkılmış ve yerine dükkânlar yapılmıştır. Oğlu Selahaddin Musa Çelebi de ilmiyeden yetişmiş, Sahn-ı Seman müderrisi olmuş ve 963 (m. 1556)'da vefat etmiştir.
Eserleri: Efdalzade, kıymetli kitaplar da yazmıştır. Bazıları şunlardır: Efdalzade, İnaye Haşiyesi'nden başka Mahmud İsfehanî'nin Metaliu'l-enzar alâ Tevalii'l-envar kitabına şerh (bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 156'da kayıtlıdır), Seyyid Şerif Cürcanî'nin Şerhi Muhtasari'l-Münteha'sına bir (bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kısmı No: 1277'de vardır) haşiye yazmış ve bu eserler asırlarca medreselerde okunmuştur.