Meşhur tefsir âlimi.
İsmi Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî'dir. Künyesi Ebu Abdullah ve Ebü'l-Mealî, lakabı Fahreddin'dir. Fahr-i Razî ve İbn-i Hatibi'r-Rey (Rey hatibinin oğlu) diye de tanınmıştır. Soyu Kureyş kabilesine ulaşmaktadır. Aslen Taberistanlıdır. 544 (m. 1149) senesinde İran'da bulunan Rey şehrinde doğdu.
606 (m. 1209) senesinde Herat'ta vefat etti. Rey şehrinde doğduğu için oraya nisbetle kendisine “Hatibü'r-Rey” denilmiştir. Tefsir ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi olup, kelam, fıkıh, fizik, matematik ve tıp üzerinde çok kitap yazmıştır.
Fahreddin-i Razî önce, Muhyi's-sünne Muhammed Begavî'nin talebelerinden, gayet fasih, beliğ ve tesirli hutbe okuyan ve büyük bir âlim olan babası Ziyaeddin Ömer'den ders aldı. Mecd-i Cilî'den hikmet (fen bilgisi) okudu. Fıkıh ilmini Kemal Semnanî'den öğrendi. İmam-ı Haremeyn'in Şamil adlı kitabını ezberlediği söylenir.
ALLAH'TAN BAŞKASINDAN İSTEMEK
Fahreddin-i Razî'nin Köhne Urgenç'te bulunan türbesinin eski bir resmi (solda) ve kabri (üstte). Fahreddin-i Razî, Tahsilü'l-hak fî tafsili'l-Fark isimli eserinde, dinin usûl bilgilerini babasından öğrendiğini bildirmektedir. Bunlardan başka, asrının büyük âlimleriyle görüşmüş ve onlardan ilim almıştır.
Fahreddin-i Razî, tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere ulaştıktan sonra, bazı yolculuklar yaptı. Harezm'e gidip orada bozuk itikada sahip olan Mu'tezileye mensup kimselerle münazaralarda bulundu. Bu münazaralar neticesinde Harezm'den ayrılma lüzumunu gördü. Buradan Maveraünnehr'e gitti. Maveraünnehr'den sonra bir ara memleketi olan Rey şehrine döndü. Burada mütehassıs ve zengin bir doktor vardı. İki kızını, Fahreddin-i Razî'nin iki oğlu ile evlendirdi. Bir müddet sonra doktor vefat etti. Külliyetli miktardaki serveti Fahreddin-i Razî'nin ailesine geçti. Fahreddin-i Razî bu servetin büyük bir kısmını, Sultan Şihabeddin'e ödünç olarak verdi. Daha sonra, ödünç verdiği malını teslim almak için Gazne'ye gittiğinde, Sultan Şihabeddin kendisine çok ikram ve iltifatta bulundu.
İbn-i Sübkî de yine şöyle der: “İmam Fahreddin-i Razî tefsirinde buyurur ki: Hayatım boyunca tecrübe etmişim. Ne zaman bir işte, bir kimse, Allahü Teâlâ'dan başkasına itimat eylese, bu itimadı onun, bela, mihnet, sıkıntı ve zorluk çekmesine sebep olur. Ama Allahü Teâlâ'ya güvenip, yalnız ona dayanıp insanlara güvenip dayanmasa, istediği şey en güzel şekilde hasıl olur. İşte bu tecrübe, küçüklüğümden şu anda içinde bulunduğum elliyedi yaşına kadar devam etmiş ve kalbime iyice yerleşmiştir. İnsan için, Allahü Teâlâ'nın fadl ve ihsanından başka bir şeye güvenip itimat etmesinde, Allahü Teâlâ'dan başkasından istemesinde hiçbir fayda yoktur. Yani insan birisinden bir şey isterken, istediği şeyin o kimsede emanet olarak bulunduğunu, o şeyin hakiki sahibinin Allahü Teâlâ olduğunu hatırdan çıkarmamalı, ihtiyaçlarını Allahü Teâlâ'dan istemelidir.”
Buradan Horasan'a giden Fahreddin-i Razî ilimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultan-ı Kebir Alaeddin Harzemşah Muhammed'in sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyaretine giderdi. Bir müddet Herat'ta kalan Fahreddin-i Razî, bozuk inanca sahip olan Kerramiyye ve mensuplarının itikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispat etti. Bu hususta Müslümanları aydınlattı. Fahreddin-i Razî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamanının bütün ilimlerinde mütehassıstı. Bu sebeple, gittiği bütün yerlerde sultanların iltifat ve teveccühlerini kazandı. Sultan Gıyaseddin onun için, Herat'ta bir medrese yaptırdı. Kerramiyye itikadında olan halk, sultanın ona olan iltifatlarını çekemeyip fitneye sebep olduklarından buradan da ayrılmak zorunda kaldı.
Fahreddin-i Razî gittiği her yerde ilim ile meşgul oldu. İlim ve irfana susamış olanlar, âlimler, o nereye giderse peşinden gittiler. Ne zaman bir yere gitmek için atına binse, âlim ve talebelerden üçyüz kadar kimse beraberinde giderdi. Talebeleri kendisine çok hürmet ederlerdi. Onun yanında tam bi1r edep ve terbiye dairesinde bulunurlardı. Bütün talebelerinin kalbinde heybeti yerleşmişti. Hizmetinde kusur etmemek için çok gayret gösterirlerdi.
Fahreddin-i Razî, kitap mütalaa etmeyi çok severdi. Hatta yemek yerken kitap okumadan geçirdiği zamanlara pek çok acıdığını her zaman söylerdi. Tefsir, fıkıh, kelam ve usul-i fıkh gibi dinî ilimlerde pek derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik ve kimya, astronomi, tıp gibi zamanının fen ilimlerinde de söz sahibiydi. Zamanında İslam âleminde ortaya çıkmış olan bidat ve bozuk itikat sahiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruatına kadar tetkik etmiş, onların bozukluğunu ve yanlış olduğunu delilleriyle isbat etmiş, Müslümanları onların bozuk ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır. Fahreddin-i Razî de, İmam-ı Gazalî ve İmamı Beydavî gibi Selef-i salihîn'in mezhebinde yani Eshab-ı Kiram'ın ve Tabiîn'in yolundaydı. Bunların zamanlarında türeyen bidat fırkaları, ilm-i kelama felsefeyi karıştırdılar. Hatta imanlarının esasını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imam, bozuk fırkalara karşı Ehl-i Sünnet itikadını müdafaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütü2rken, onların felsefelerine de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i Sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak değildir. Bilakis, k3elam ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.
Fahreddin-i Razî'nin en meşhur eseri Mefatihu'l-gayb adlı ve Et-Tefsiru'l-kebir diye de bilinen eserinin Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 121'de kayıtlı bir nüshasının ilk iki sayfası (sağda), matbu nüshasının kapak sayfası (ortada) ve ilk sayfası (solda). İbn-i Uneyn, Fahreddin-i Razî hakkında şu manadaki şiiri söylemiştir: “Yaşamakta olup, sanki karanlıkları gitmeyecekmiş gibi olan bidatler, onun vasıtasıyla söndürüldü. Onun ile İslam kuvvet buldu, parlak devirlerinden birini yaşadı. Ondan başkası zayıfladı, pek sönük ve aşağılarda kaldı. Eğer Aristo onun bir tanecik bile sözünü dinleseydi, onun karşısında titremekten kendini tutamazdı. Vallahi Batlemyus, onun müşkül bir meselede getirdiği delilleri görmüş olsaydı, şaşırıp kalırdı. Eğer bunlar (ve meşhur filozoflar) onun yanında bulunsalardı, onun faziletlerini ve yüksekliğini kabul etmekten başka ellerinden bir şey gelmezdi.”
Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabiat ilimleri sahasında asrının bir tanesi idi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekan ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münasebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre itibarıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığı4na5 eşit bir kuvvete muhtaç olduğunu ve bu kuvvet devam ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delillendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kanunlarını da, gayet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vasıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana6 geldiklerini ve ışıksız cisimler7de herhangi bir rengin mevcut olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan 8da ses husule gelmektedir.
HİÇ ÜMİT KESME
Fahreddin-i Razî, vefatına yakın, talebelerinden İbrahim bin Ebu Bekr İsfehanî'ye şu nasihatta bulundu: “Her katı kalbi yumuşatan ahiret yolculuğu yaklaşmış ve dünya hayatının sonunda bulunan, Rabbinin rahmetini uman, mevlasının keremine güvenen bu kul Muhammed bin Ömer bin Hasan Razî der ki: Peygamberlerin, meleklerin en büyüklerinin yaptıkları, bildiğim ve bilmediğim, layık olduğu hamdler ile Allahü Teâlâ'ya hamd ederim. Allahü Teâlâ'nın rahmeti, Resulullah, diğer Resuller, Nebiler (aleyhimüsselam), mukarreb melekler ve salih kimseler üzerine olsun. İnsanlar derler ki: “İnsan vefat ettiği zaman, ameli kesilir. Dünya ile alakası kalmaz.” Bu söz, iki yönden sınırlandırılabilir. Birincisi, eğer vefat eden kimse dünyada insanlara faydalı şeyler bırakmış ise, bu ona dua yapılmasına vesile olur. Şartlarına uygun dua, Allahü Teâlâ'nın katında makbuldü9r. İkincisi, ev10lada ait olan husustur. (Salih evlat da ölen ana-babası için faydalı olur.) Biliniz ki ben, ilim aşıkı idim. Doğru olsun, yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için birçok şeyi öğrendim. Vallahi kelam, (akait) ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itikatları, filozofların görüşlerini tetkik ettim. Ancak Kur'an-ı Kerim'de bulduğum faydaya müsavi (denk) olacak bir faydayı hiçbirisinde görmedim. Çünkü Kur'an-ı Kerim, Allahü Teâlâ'nın yüce kudretini ve azametini teslim ve kabul etmeye teşvik ediyor. İtiraz ve karşı çıkmaktan, derin mücadele ve münazaradan menediyor. Çünkü beşer aklı, derin ve anlaşılması zor meseleler arasında boğulup gitmektedir. Bu sebeple dinimizin bildirdiklerini aynen kabul edip, üzerinde konuşmamak en salim yoldur. Ey Âlemlerin Rabbi! Mahlukatın, senin Ekremü'l-ekremîn, merhametlilerin en merhametlisi olduğunda ittifak etmektedir. Ya Rabbî! Bu Zayıf kuluna müsamaha eyle. Dilimi sürçmekten muhafaza buyur, bana yardım et. Hata ve kusurlarımı setreyle! Kitabım Kur'an-ı Kerim, yolum Resulullah'a uymaktır. Ya Rabbî! Senin hakkında hüsn-i zan sahibiyim. Rahmetin hakkında çok ümitliyim. Çünkü sen hadis-i kutsîde; “Kulum beni zannettiği gibi bulur.” buyurdun. Ya Rabbî! Ben hiçbir şey getirmesem de, sen ganisin, kerimsin, ümidimi boşa çıkarma. Duamı geri çevirme. Beni ölümden önce ve sonra azabından kurtar. Ölüm sırasında can çekişirken bana kolaylık ver. Çünkü sen Erhamü'r11-rahiminsin. Kitaplarıma gelince, onlarda çok şeyler yazdım. Onları mütalaa edip okuyan, ihsan ederek iyi dua ile beni ansın. Eğer böyle bir duada bulunmazsa, hiç olmazsa hakkımda kötü sözde bulunmasın. Benim meseleleri geniş yazmaktan maksadım, mevzuyu genişletmek, derinlemesine ele almak, zihinleri açmaktır. Bütün bunlarda, Alla12hü Teâlâ'ya güvenip, dayandım.”
Daha birçok şeyleri vasiyet eden İmam-ı Razî, sonra; “Talebelerime ve üzerinde hakkım olanlara şunu vasiyet ediyorum: Ben vefat edince, benim ölümümü her tarafa yaymasınlar. Dinin emirlerine uygun olarak beni defnetsinler. Beni defnettikleri zaman, okuyabildikleri kadar bana Kur'an-ı Kerim okusunlar. Sonra; “Ya Kerim! Sana fakir ve muhtaç birisi geldi, ona lütuf ve ihsanda bulun.” desinler”sözleriyle vasiyetini bitirdi.
Zamanındaki filozoflar, onun için ne muazzam bir insan demekten kendilerini alamamışlardır. İnsaf sahibi kimse, onun sözleri hakkında “Min ledün Hakim” (Allah vergisidir) derdi. İbn-i Sina bile, ondan çok aşağılarda olduğunu yeminle söylemiştir. Fahreddin-i Razî'nin vaaz-ü nasihattaki şöhreti ise, ilmî şöhretinin de üstünde idi. Pek tesirli vaaz ederdi. Vaazlarında coşardı. Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken, çok defa gözlerinden yaşlar akardı. Birgün vaaz ediyordu. Sultan Şihabeddin Gaznevî de orada bulunuyordu. Yine vecd (coşma) hâli gelip şöyle dedi: “Ey Dünyanın sultanı! Ne senin saltanatın kalır, ne de Razî'nin bu hâli.” deyip, mealen; “Hepimizin dönüşü Allahü Teâlâ'yadır.” (Gafir suresi: 43) ayet-i kerimesini okudu. Fahreddin-i Razî'nin kitaplarını okuyanlar, hep onunla meşgul oldular. Onun ilminin yüksekliğine hayran kaldılar. Herat'ta kendisine Şeyhülislam denirdi.
Edip Şerefeddin Muhammed Uneyn şöyle anlatır: “Gençliğimde bir defasında Fahreddin-i Razî'nin dersinde bulundum. O gün soğuk bir kış günüydü. Çok kar yağmıştı. Bu sırada, İmam'ın yakınına bir güvercin düştü. Onu yırtıcı bir kuş kovalamıştı. Güvercin yanımıza düşünce, o yırtıcı kuş geri dönüp gitti. Fakat güvercin uçamıyordu. Çünkü çok korkmuştu. Hava da soğuktu. İ13mam dersi bırakıp ayağa kalktı ve o güvercinin yanında durdu. Güvercinin bu hâline acıyıp eline aldı.” (Bir rivayette de; güvercin, kendini kovalayan yırtıcı kuştan kaçıp kendisini Fahreddin-i Razî'nin meclisine attı. Kaftanının koluna girdi. Böylece kurtuldu.) İbn-i Uneyn der ki: “Bu hadise üzerine ben şu şiiri söyledim: Süratli kanadıyla ölüm saçan hayvandan, Vaktin Süleymanına şikayete geliyor. Korkanların melcei sensin, yok inanmayan, Güvercin haberi, bunu teyid ediyor inan.” Ondan sonra İbn-i Uneyn, Fahreddin-i Razî'nin yakınlarından oldu.
Mevlana Musannifek “Tuhfe-i Muhammediyye” isimli eserinde şöyle der: “Fahreddin-i Razî, Sultan Muhammed Harzemşah'a mektup yazıp, bazı salih kimseler hakkında istirhamda bulundu. Mektubunda şöyle diyordu: “Bu mektubumu zahirde sebep siz olduğunuz için size gönderdim. Fakat bu durumu, hakikatte hep var olan ve yokluğu mümkün olmayan Allahü Teâlâ'ya arz etmiş bulunmaktayım. İsteğimi verirseniz, hakikatte veren Allahü Teâlâ'dır. Bu vesile ile siz de teşekkür edilmeye müstehak olmuş olursunuz ve sevap kazanırsınız, vesselam.” Bu fakir derim ki: Fahreddin-i Razî'nin hâli ve sözü, işlerinde tevhit mertebesine eriştiğinin delili ve şahididir.”
Ebu Abdullah Hasan Vasıtî de der ki: “Herat'ta bulunduğum sırada imamı dinledim. Zaman zaman minberde, sitem şeklinde halka şu beyti okurdu: “Diri iken insanı gerçi herkes tahkir eder. Zor olur ayrılığı, ol dem ki, dünyadan gider.”
Fahreddin-i Razî, Herat'a gittiği zaman, orada bulunan âlimler, salihler ve devlet ileri gelenleri, onun ziyaretine geldiler. Kendisine pek çok hürmette bulundular. İmam bir gün; “Acaba görüşmediğimiz kimse kaldı mı?” diye sordu. Yanında bulunanlar; “Evet salih bir zat var, o gelmedi.” dediler. “Ben Müslümanların imamı olayım, herkesin bana hürmeti vacip olsun da, o beni niçin ziyaret etmesin.”diye hayretini ifade etti. Bu durumu, o salih zata ulaştırdılar. Fakat o zat hiç cevap vermedi. Şehrin ileri gelenlerinden birisi, Fahreddin-i Razî ile o salih zatı bir yemeğe davet etti. Onlar da bu daveti kabul ettiler. Ziyafet bir bahçede verildi. Orada İmam, o salih zata; “Niçin ziyaretime gelmediniz?” diye sorunca, o salih zat şöyle konuştu: “Ben fakir bir kimseyim. Bu sebeple, ziyaretinize gelip gelmemem, sizin şerefinizi ne arttırır, ne de ondan bir şey eksiltir.” Bunun üzerine İmam; “Bu söz edep sahiplerinin yani ehl-i tasavvufun sözüdür. İşin iç yüzünü bana anlat da merakım gitsin.” dedi. O salih zat; “Seni ziyaret hangi bakımdan vaciptir?” dedi. İmam; “Ben Müslümanların hürmet etmeleri lazım olan birisiyim.”dedi. Bunun üzerine o salih zat; “Mademki ilimle iftihar ediyorsun, ilmin neticesi marifetullahtır. Şimdi sana soruyorum; Allahü Teâlâ'yı nasıl tanıdın ve matlubuna nasıl yol buldun?” dedi. İmam; “Yüz burhan ve delil ile ilim ve yakîn elde ettim.” dedi. O zaman o salih zat; “Burhan, şüpheyi gidermek içindir. Allahü Teâlâ benim kalbime öyle bir nur verdi ki, onun olduğu yerde şüphe bulunmaz. Nerede kaldı ki, burhan ve hüccete ihtiyaç duyulsun.” buyurdu.
Bu söz, İmam'a çok tesir etti. O mecliste, herkesin gözü önünde, o salih zatın elini öpüp tövbe etti. O zata tâbi oldu. Çok yüksek mertebelere ulaştı. Ondan sonra “Tefsir-i Kebir” adlı eserini telif eyledi. Bu salih zat, Necmeddin-i Kübra hazretleri idi. Fahreddin-i Razî, Necmeddin-i Kübra hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Ondan çok istifade etti.
Fahreddin-i Razî hakkında müstakil eserler yazılmıştır. Onun büyük bir allame olduğunu herkes tasdik eder. Hatta tefsir kitaplarında “Kale'l-allame” denilince, Fahreddin-i Razî kastedilir. Fahreddin-i Razî'nin yazdığı meşhur tefsirinin ismi, “Mefatihü'l-gayb”'dır. “Tefsir-i Kebir” diye bilinir. Önce, oniki veya onüç cilt olarak tertip edilmiş, fakat daha sonra sekiz büyük cilt hâline getirilmiş, çok defalar basılmıştır. Otuziki ciltlik bir baskısı da vardır. İlim sahipleri arasında çok yaygın bir tefsirdir.
Kadı İbn-i Şühbe, Fahreddin-i Razî'nin bu tefsirini tamamlayamadan vefat ettiğini söyler. Vefeyatü'l-a'yan kitabının sahibi İbn-i Hallikan da böyle der. Öyleyse, bu tefsiri kim tamamladı ve Fahreddin-i Razî bu tefsirini nereye kadar yazdı? Bu suallerin kesin cevabını vermek gayet zordur. Çünkü âlimler, bu mevzuda değişik şeyler söylemişlerdir. İbn-i Hacer-i Askalanî, “Ed-Dürerü'l-kamine” kitabında şöyle der: “Fahreddin-i Razî'nin tefsirini tamamlayan Ahmed bin Muhammed bin Ebu Hazm Mekkî Necmeddin el-Mahzumî el-Kumulî'dir. 727 (m. 1326) senesinde vefat etmiştir ve Mısırlıdır.”
Ancak son yapılan çalışmalar göstermiştir ki, tefsirin tamamı Fahreddin-i Razî tarafından yazılmıştır. Zaten bu tefsiri okuyan kimsenin dikkatini çeken husus; tek bir elden çıkmış gibi, aynı üslup üzere olduğudur. Tefsir, baştan sona kadar, tek bir üslup ile yazılmıştır. Okuyan, asıl ile, tekmile arasını ayıran farklı bir şey görmemektedir. Ne kadar asıl, ne kadar tekmile, buna vâkıf olmak çok güç, sanki mümkün değildir. Bu tefs1ir, âlimler arasında çok meşhur olmuştur. Çünkü diğer tefsirlere göre hem çok geniş ve hem de çeşitli ilimleri ihtiva etmektedir. Bu sebeple İbn-i Hallikan; “Fahreddin-i Razî bu tefsirinde her türlü garip bilgiyi topladı.” dedi.
Fahreddin-i Razî bu tefsirinde kendisine has bir usul takip etti. “Mefatihü'l-gayb”'ın hususiyetlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Fatiha suresinin tefsirini bir cilt tutacak derecede geniş yazmıştır. Bunun sebebini Fahreddin-i Razî şöyle anlatır: “Bir mecliste, Fatiha suresinin faydalarıyla ilgili onbin meselenin çıkarılabileceğini söylemiştim. Bunun zor bir iş olduğunu söyleyenler oldu. Ben de bu tefsirime uzunca bir mukaddime yazarak, bunun mümkün bir şey olduğunu ortaya koymuş oldum.” Bu mukaddime pek kıymetli bilgileri içerisinde bulundurmaktadır. Fahreddin-i Razî'nin, ilimdeki yüksekliğine büyük bir delildir.
2- Razî tefsiri hem rivayet ve hem de dirayet yolunu kendisinde toplamıştır. Ayet-i kerimeler izah edilirken, hem Eshab-ı Kiram'dan, hem Tabiîn'den ve hem de diğer büyük âlimlerden nakledilen tefsir şekilleri bildirilmiş, dirayet yoluyla açıklamalar ve tahliller yapılmıştır.
3- Ayet-i kerimelerin ve surelerin kendi aralarındaki münasebetleri en güzel şekilde açıklanmıştır. İmam çok defa tek münasebet ile yetinmemiş, birkaç münasebet zikretmiştir.
4- Fahreddin-i Razî, fıkıh bakımından Şafiî, itikatça da Eş'arî olduğu için fıkıh ve kelam ile ilgili meselelerde Şafiî mezhebi üzere yürümüştür.
5- O, ahlâk, ilahiyat, felsefe ve astronomi ile ilgili mevzuları, okuyanları yormayacak bir şekilde ele almıştır. İslam âlemine, daha önce girmiş olup her tarafa yayılmış olan felsefî nazariyeler, fikirler tesir etmeye başlamıştı. Fahreddin-i Razî, filozofların İslamiyete muhalif olan fikirlerini ele alarak onları reddetmiş ve Müslümanların yanlış fikirlere düşmelerini önlemiştir. İlahiyat mevzularında, delilleri Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadına göre getirmiştir. Yine, eski hey'et (astronomi) âlimlerinin Kur'an-ı Kerim'in bildirdiklerine zıt olan nazariyelerini de delilleriyle çürütmüştür.
6- Fahreddin-i Razî'nin bu tefsiri, birçok tasavvufî hakikatleri ihtiva etmektedir. Bu itibarla Nur suresi 35. ayet-i kerimesini tefsir ederken, İmam-ı Gazalî'nin “Mişkatü'l-envar” ismindeki kitabı tamamen buraya alınmıştır.
7- Kelam meselelerinde bozuk bir itikada sahip olan Mu'tezile'nin sözlerini reddetmiştir.
Fahreddin-i Razî'nin yazdığı ve El-Muhassal fî usuli'd-din diye de bilinen Muhassalu Efkarü'l-mütekaddimin ve'l-müteahhirin mine'l-ulema ve'l-hükema ve'l-mütekellimîn adlı eserin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüshası Köprülü Kütüphanesi Fazıl Ahmed Kısmı No: 851'de kayıtlıdır.
8- Ahkâm ayetlerine geldiği zaman, orada müçtehitlerin o mesele ile ilgili içtihatlarını da bildirmiştir: Ancak kendisi Şafiî mezhebinde olduğu için, delilleri kendi mezhebi üzere açıklamıştır.
9- Yine, zaman zaman usul, nahiv ve belagat ile ilgili meselelere girmiş, fakat riyaziye (matematik) ile ilgili ilimler ve varlıklarla ilgili meselelerdeki gibi derine dalmamıştır. Bu bilgilere kısaca yer verdiği tefsirinde, fen ilimleri ile ilgili hususlara geniş olarak yer verilmiştir. Bu husus bazıları tarafından yadırganmıştır. Ancak bu tefsirden çeşitli ilimlere dair kaydedilen mevzular çıkarılsa bile, yine eseri tefsir olma özelliğini korumaktadır. Hatta diğer tefsir kitaplarının birkaçına denk olabilecek büyüklüktedir. Bu tefsir, fen ilimleri ile uğraşanlar için de doyurucu bilgileri ihtiva etmektedir.
Fahreddin-i Razî'nin kitaplarından seçmeler:
İmam-ı Fahreddin-i Razî, Âl-i İmran suresinde, altmışbirinci ayet-i kerimeyi tefsir ederken buyuruyor ki:
“Harezm şehrinde idim. Şehre bir Hıristiyanın geldiğini işittim. Yanına gittim. Konuşmaya başladık. “Muhammed Aleyhisselam'ın Peygamber olduğunu gösteren delil nedir?” dedi. Şu cevabı verdim: “Musa'nın, İsa'nın ve diğer Peygamberlerin (aleyhimüsselam) harikalar, mucizeler gösterdiği haber verildiği gibi, Muhammed Aleyhisselam'ın da mucizelerini okuyor ve duyuyoruz. Bu haberler söz birliği hâlindedir. Mucize göstermek, Peygamber olduğunu isbat etmez diyecek olursanız, diğer Peygamberlere de inanmamanız lazım gelir. Diğerlerine inandığınız için, Muhammed Aleyhisselam'ın da Peygamber olduğuna iman etmelisiniz.”
Hıristiyan: “İsa Aleyhisselam peygamber değildir, ilahtır, tanrıdır.” (Tanrı, mâbut demektir. Tapılan şeylerin hepsine tanrı denir. Allahü Teâlâ'nın ismi, Allah'tır, tanrı değildir. Hak olan, doğru olan tanrı, yalnız Allahü Teâlâ'dır. Allah yerine tanrı demek, yanlıştır ve çok çirkindir.)
Fahreddin-i Razî: “İlah, tanrı, her zaman var olması lazımdır. O hâlde madde, cisim, yer kaplayan şeyler tanrı olamaz. İsa Aleyhisselam cisim idi, yok iken var oldu ve size göre öldürülmüştür. Önce çocuk idi, büyüdü. Yerdi, içerdi, bizim gibi konuşurdu. Yatardı, uyurdu, uyanırdı, yürürdü. Her insan gibi yaşamak için birçok şeye muhtaç idi. Muhtaç olan, gani olur mu? Yok iken sonradan var olan bir şey, ebedî sonsuz var olur mu? Değişen bir şey, devamlı, sonsuz var olur mu? İsa Aleyhisselam kaçtığı, saklandığı hâlde, Yahudiler yakalayıp astı diyorsunuz. İsa Aleyhisselam'ın o zaman çok üzüldüğünü söylüyorsunuz. İlah veya ilahtan parça olsaydı, Yahudilerden korunmaz mı, onları yok etmez mi idi? Niçin üzüldü ve saklanacak yer aradı? Üç türlü söylüyorsunuz: 1- O ilah imiş, tanrı imiş. Öyle olsaydı, asıldığı zaman yerlerin tanrısı ölmüş olurdu. Bu âlem tanrısız kalacaktı. Yahudilerin, yakalayıp öldürdüğü âciz, kuvvetsiz kimse, âlemlerin tanrısı olabilir mi? 2- O tanrının oğludur diyorsunuz. 3- O tanrı değildir. Fakat tanrı ona hulul etmiş, yerleşmiştir diyorsunuz. Bu inanışlar da yanlıştır. Çünkü ilah, cisim ve a'raz değildir ki, bir cisme hulul etsin. Cisme hulul eden şey cisim olur ve hulul edince, iki cismin maddeleri birbirine karışır. Bu da, ilah parçalanıyor demektir. Eğer ilahın bir parçası onda hâl oldu derseniz, ona hulul eden parça tanrı olmakta tesirli ise, bu parça ilahtan ayrılınca ilahlığı bozulur. Hem de o doğmadan önce ve öldükten sonra kıymeti tam olmazdı. Eğer tanrılık kıymetinde değilse, tanrının parçası olmamış olur. Sonra İsa Aleyhisselam ibadet ederdi. İlah kendi kendine ibadet eder mi?”
Hıristiyan: “Ölüleri dirilttiği, anadan doğma körlerin gözünü açtığı ve Baras denilen derideki çok kaşınan beyaz lekeleri iyi ettiği için o tanrıdır.”
Fahreddin-i Razî: “Bir şeyin, delili, alameti bulunmazsa, o şey de bulunmaz denilir mi? Bulunmaz, o şey de var olmaz dersen, ezelde, hiçbir şey yoktu deyince, delil, alamet de yoktur demek olur. Yaradanın varlığını reddetmen lazım gelir. Bir şey delilsiz var olabilir dersen, sana sorarım ki; tanrı, İsa Aleyhisselam'a hulul ederse, bana ve sana ve hayvanlara, hatta otlara ve taşlara hulul etmediğini nereden biliyorsun?”
Hıristiyan: “Onda mucizeler bulunduğunu söylemiştim. Bizde ve hayvanlarda bulunmadığı için, başkalarına hulul etmediği anlaşılmaktadır.”
Fahreddin-i Razî: “Bir şeyin delili, alameti bulunmazsa, o şeyin bulunmaması lazım olmaz demiştik. Mucizeler bulunmayınca, hulul edemeyeceğini niçin söylüyorsun. O hâlde kediye, köpeğe, fareye de hulul ettiğine inanman lazım gelir. İlahın, bu aşağı mahluklara hulul ettiğini inandırmaya varan bir din, çok adi, pek bozuk bir din değil midir? Asâyı, bastonu ejder, yılan yapmak, ölüyü diriltmekten daha güçtür. Çünkü baston ile yılan, hiçbir bakımdan birbirine yakın değildir. Musa Aleyhisselam'ın asâyı ejdere çevirdiğine inanıyorsunuz da, ona tanrı veya tanrının oğlu demiyorsunuz, İsa Aleyhisselam'a niçin tanrı veya şöyle böyle diyorsunuz?”
Hıristiyan, bu sözüme karşı diyecek bir şey bulamadı, susmaya mecbur oldu.
Tefsir-i kebir'de şöyle buyurdu: “Ebu Bekr-i Sıddîk'ın cenazesini, vasiyeti üzerine, Resulullah Efendimizin kabri şeriflerinin yanına getirdiler. Selam verip, kapına gelen Ebu Bekr'dir, ya Resulallah, dediler. Türbenin kapısı açıldı, içeriden; “Sevgiliyi sevgilinin yanına koyunuz.” sesi işitildi.”
Fahreddin-i Razî, Metalibü'l-aliyye ve zadü'l-Me'ad adlı eserinde buyurdu ki: “Ziyarete gelen insanın ruhu ile kabirdeki zatın ruhu birer ayna gibidir. Birbirinin karşısına gelince, her birinin nuru ötekinde aks eder, yansır. Gelen kimse o toprağa bakıp, Hak Teâlâ'nın büyüklüğünü, öldürmesini, diriltmesini düşünüp, kaza ve kaderine razı olup, nefsi kırılırsa, ruhunda marifet, feyiz hasıl olur. Bunlar, o zatın ruhuna sirayet eder. Bunun gibi, o zat öldükten sonra ruh âleminden ve Rahmet-i İlahî'den ona gelmiş olan ilimler, kuvvetli eserler onun ruhundan, ziyaretine gelen kimsenin ruhuna sirayet eder, geçer.”
Kitabının onsekizinci faslında da buyuruyor ki: “Ruhu olgun, nefsi pak ve tesiri kuvvetli bir velinin kabri yanına gidip, bir müddet durulur ve o topraktaki veli düşünülür ise ruhu o toprağa bağlanır. Meyyitin ruhu da, bu toprağa bağlı olduğu için, gelen insanın ruhu ile velinin ruhu buluşmuş olurlar. Bu iki ruh karşılıklı iki ayna gibi olur. Her birinde olan mearif, kemalat, ötekine aks eder, yansır, ikisi de çok faydalanır.”
Fahreddin-i Razî, Bakara suresi 29. ayet-i kerimenin tefsirinde buyurdu ki: “Hidaye fizik kitabının ve İsagucî mantık kitabının yazarı olan Esirüddin-i Ebherî, Batlemyus'un (Poteleme'nin) Necisti adındaki astronomi kitabını okuturdu. Bunu okutmasını hoşgörmeyen biri, Müslüman çocuklarına böyle ne okutuyorsun diye sorunca Kaf suresi, altıncı ayet-i kerimesindeki; “Yerleri, gökleri, yıldızları, bitkileri ne güzel yarattığımızı görmüyorlar mı?” Allah kelamını tefsir ediyorum, diyerek cevap vermiştir.” İmam-ı Razî, Ebherî'nin bu cevabının doğru olduğunu tefsirinde yazmakta, Allahü Teâlâ'nın mahluklarını inceleyen fen adamları, O'nun büyüklüğünü iyi anlar, demektedir.
Enbiya suresi 33. ayetinin tefsirinde; “Ayın, güneşin, yıldızların felekte yani mihverleri ve yörüngeleri (mahrekleri) etrafında döndüklerini, Dahhak ve Kelbî'nin de söylediklerini bildirmektedir.
Fahreddin-i Razî, tefsirinde şöyle bildirmektedir: “İnsanın ruhu bedenden ayrılıp, dünya bilgisinden kurtulunca, melekler âlemine, kudsî makamlara gider. O âleme mahsus kuvvetler kendinde hasıl olur. Birçok şeyler yapabilirler. İnsan, hocasını rüyada görüp, bilmediklerini sorup öğrenir.”
Alaeddin-i Attar hazretleri buyurdu ki: “Evliyanın kabirlerini ziyaret edene onları anladığı ve bağlandığı miktarda fayda hasıl olur. Fakat ruhlarına bağlanmak, onları sevmek, hatırlamak daha faydalıdır. Çünkü uzak ve yakın olmanın bunda bir tesiri yoktur.”
Tabakatü'ş-Şafiiyye'de şöyle der: “İmam-ı Fahreddin-i Razî, İsra suresinin tefsirinde cemadatın (cansız varlıkların) ve mükellef olmayan canlıların Allahü Teâlâ'yı lisan-ı hâl ile tesbih ettiklerini ifade etmiştir. Sübkî, sonra şunları söylüyor: “Âlimlerden bir grup, her canlının ve büyüyen varlıkların tesbih ettiğini, bunların haricindekilerin tesbih etmediğini söyler, İkrime'nin, Ağaç tesbih eder, direk, sütun tesbih etmez sözü bu mana üzerinedir. Yezid Rakkaşî ile Hasan yemek yiyorlardı. Önlerine sofra geldi. Yezid Rakkaşî, Hasan'a; “Bu sofra tesbih eder mi ya Eba Sa'id?” dedi. Hasan; “Meyve zamanında ve yerde dikili ağaç iken tesbih eder, fakat şimdi tesbih etmez.” dedi. Bunun delili şudur: İbn-i Abbas şöyle bildirdi: Resulullah iki kabre uğradı. “İkisi de azap görüyorlar.” buyurdu. Resulullah yaş bir hurma dalı istedi. Onu ikiye bölüp her birini bir mezara dikti. Ve buyurdu ki: “Umulur ki, bunlar kurumadıkça, Allahü Teâlâ, onlara azabı hafif kılar.” Burada, o iki hurma dalının yaş kaldıkları müddetçe tesbih ettikleri, kurudukları zaman cansız oldukları anlaşılmaktadır. Bir grup âlim de, canlı cansız, hepsinin söz ile tesbih ettiklerini söylemektedirler ki, bize göre tercih edilen budur. Çünkü bunda imkansız bir durum yoktur. Bu hususta birçok delil vardır. Sa'd suresi 18. ayet-i kerime, Meryem suresi 90-91 ayet-i kerimeleri buna delildir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Müezzinin sesini işiten, cin, insan, ağaç, taş ve her şey kıyamet günü onun için şahit olur.”
Sahih-i Buharî'de bildirildi ki: Eshab-ı Kiram, Resulullah'ın yanında yemek yerlerken, yemeğin tesbih ettiğini işitirlerdi. Sahih-i Müslim'de ise, Resulullah Efendimizin; “Ben, bir taş biliyorum ki, Peygamber olarak gönderilmeden önce bana selam verirdi.” buyurduğu bildiriliyor. İbn-i Mübarek Rekaik adlı eserinde şöyle nakleder: İbn-i Mes'ud buyurdu ki: “Dağ, dağa der ki, bu gün sana Allahü Teâlâ'yı zikreden birisi uğradı mı? Eğer, evet uğradı derse, o soran dağ sevinir. Bu hususta haber çoktur. Yine ayet-i kerimede (İsra suresi: 44) umum üzerine buyurulmuştur. Ancak bu bizim duyacağımız bir tesbih değildir. Bunun duyulması mucize olarak meydana gelir. Resulullah'ın huzurlarında yemeğin konuşması gibi veya keramet olarak meydana gelir.”
Eserleri:
1- Mefatihü'l-gayb: Tefsir-i kebir diye bilinir. Burhaneddin Nesefî, bu tefsiri telhis etmiş (kısaltmış) ve Vadıh ismini vermiştir. Muhammed bin el-Kadı Ayasolug da telhis etmiştir. Çeşitli baskıları vardır. Mesela Kahire'de 1278'de basılmıştır.
2- Muhassalu Efkarü'l-mütekaddimin ve'l-müteahhirin mine'l-ulema ve'l-hükema ve'l-mütekellimîn: Kahire'de tarihsiz basılmıştır.
3- İrşadü'n-Nüzzar ila letaifi'l-esrar, 4- Uyunü'l-mesail, 5- El-Mahsul: Riyad'da 1981'de basılmıştır. 6- El-Burhan fi'r-Reddi alâ ehli'z-Zeygi ve's-sagyat, 7- Nihayetü'l-İcaz fî dirayeti'l-İcaz: Beyrut'ta 1985'te basılmıştır. 8- Me'âlimü usuli'd-din: Kahire'de tarihsiz basılmıştır. 9- Kitabü fedaili's-Sahabe, 10- Kitabü'l-ahlâk. 11- Şerhü Vecizü'l-Gazalî, 12- Menakıbu İmam-ı Şafiî: Beyrut'ta 1986'da basılmıştır. 13- Tehzibü'd-Delail, 14- Kitab-ı Esrarü'l-kelam, 15- Şerhü Nehcü'l-belaga, 16- Kitabü'l-kaza ve'l-kader, 17- Kitabü tacizi'l-felasife, 18- Kitabü'l-Berahimi'l-Behaiyye, 19- Kitabü'l-hamsin fî usuli'd-din, 20- Kitabü'l-hak ve'l-ba's. 21- Kitabü ismeti'l-enbiya, 22- Risaletün fi'n-nübüvvat, 23- El-Esrarü'l-mevedde fî ba'dı süveri'l-Kur'ani'l-kerim, 24- Kitabü'l-firaseti, 25- Kitabün fî zemmi'd-dünya, 26- Kitabü'z-Zübde, 27- El-Mulehhas, 28- El-Metalibü'l-aliyye: Beyrut'ta 1987'de basılmıştır. 29- Kitabün fi'l-hendese, 30- Kitabü'l-Camiu'l-kebir, 31- Kitabü musaderet-i Oklides, 32- Kitabün fi'l-kabz, 33- Risaletün fi'n-nefs, 34- Kitab-ı Umdetü'n-nezzar ve zinetü'l-efkar, 35- Risaletün fi't-tenbih alâ ba'd, 36- El-Mesailü'l-hamsun fî usuli'd-din: Kahire'de 1989'da basılmıştır. 37- Mübahasatü'l-Meşrikiyye.