GAZNEVÎ, Ahmed bin Muhammed

Ahmed bin Muhammed bin Mahmud bin Sa'id el-Gaznevî el-Kaşanî el Hanefî Hanefî mezhebi fıkıh ve usul âlimi
A- A+

Hanefî mezhebi fıkıh ve usul âlimi. İsmi, Ahmed bin Muhammed bin Mahmud bin Sa'id el-Gaznevî el-Kaşanî el Hanefî'dir. Muhammed bin Yusuf el-Hüseynî, Alaeddin-i Kaşanî ve başka âlimlerden fıkıh ilmini tahsil etti. Hanefî mezhebinin önde gelen âlimlerinden oldu. 593 (m. 1197) senesinde Halep'te vefat etti.

Eserleri: İnsanların faydalanması için yazdığı eserlerinden bazıları şunlardır.

1- El-Mukaddimetü'l-Gazneviyye fî furui'lHanefiyye ismindeki kitabında; farzlar, vacipler, sünnet ve edepler, feraiz, ilim öğrenmek, imanın esasları, sular ve çeşitleri, istibra ve istincanın fazileti, abdest ve fazileti, misvak kullanmak, namaz, zekat, Ramazanı şerifin fazileti, İmam-ı A'zam'ın büyüklüğü, fazileti ve menkıbeleri anlatılmaktadır. Sekiz babdır. Bu kitap, hacmi küçük, fakat çok faydalıdır. Süleymaniye Kütüphanesi'nde otuza yakın nüshası vardır. Mesela, Ayasofya Kısmı, No: 1272, 1440; Fatih Kısmı, No: 2156 numarada kayıtlıdır. Bu kitabı el-İmam Ebü'l-Beka Muhammed bin Ahmed bin Ziya şerh ederek Diyaü'l-maneviyye ale'l-mukaddimeti'l-Gazneviyye ismini verdi.

2- El-Hâvi'l-Kudsî: Eser, Kudüs'te yazıldığı için Kudsî sıfatıyla anılmıştır. Fıkha dairdir ve üç bölümden meydana gelir. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi'nde çeşitli yazma nüshaları vardır. Mesela; Esat Efendi Kısmı, No: 660; Reîsü'l-küttab Mustafa Efendi Kısmı, No: 424, 425.

3- Akâidü'l-Gaznevî: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Bağdatlı Vehbi Efendi Kısmı, No: 2028/31'de kayıtlıdır.

4- Ehadîsü'l-ahkâm, 5- El-Müntekâ min Ravdati'l-mütekellimîn: Kaynaklarda adı geçmekle birlikte, günümüze kadar ulaşıp ulaşmadığı bilinmemektedir. Eser, kelamla ilgili olup, müellifin Ravdatü'l-mütekellimîn fî usüli'd-dîn adlı eserinin muhtasarıdır. 6- Ayrıca kaynaklarda mukayeseli hukuka dair Er-Ravda fî ihtilâfi'lulema ve usul-i fıkha dair iki eserinden bahsedilmektedir.

Gaznevî hazretleri, Mukaddimetü'l-Gazneviyye fî fürui'l-Hanefiyye isimli çok kıymetli kitabının mukaddimesinde buyuruyor ki:

“İnsanların, ilim öğrenme hususunda gevşek davrandıklarını, vakitlerini malayani ile uğraşarak geçirdiklerini ve kendilerini yoktan var eden yaratıcıya kavuşturacak şeylerden yüz çevirdiklerini görünce kısa ve öz olarak, ibadet konularını anlatan, hacmi küçük, içindeki bilgiler büyük olan bu kitabı hazırladım. Dinin emirlerini yerine getirmekle mükellef olan herkese lazım olan bilgileri zikrettim. Onların, Allahü tealanın rızasına ve rahmetine kavuşturacak amellerine yardımcı olmak istedim. Allahü teala niyetimizi hâlis eyleyip, kusurlarımızı affetsin. Rahmetine kavuştursun. Âmin.”

Ahmed bin Muhammed el-Gaznevî, ilim öğrenmenin fazileti babında buyuruyor ki: “İman bilgilerinden sonra ilimlerin en güzeli ve en üstünü, fıkıh ilmidir. Allahü teala Bakara suresi 269. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Hak teala dilediği kimseye faydalı ilim (hikmet) ihsan eder. Kime hikmet verilmişse muhakkak ona çok hayır verilmiştir. Bu ayet ve öğütleri, ancak kâmil akıl sahipleri anlar.” Kelbî, buradaki hikmetin fıkıh ilmi olduğunu bildirmiştir. Neml suresi 15. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “Biz, Davud ve Süleyman'a (hüküm ve kaza) ilmi verdik. Onlar da; “Allahü tealaya hamdolsun ki, (nübüvvet, kitap ve sair ilimler ve hikmetle) bizi (kendilerine bu hasletlerin verilmediği) Müminlerin çoğu üzerine üstün kıldı.” dediler.” [Tıbyan tefsirinde bildirildiğine göre, bu ayet-i kerime; ilmin şerefinin diğer, birçok nimetlerden üstün olduğuna işarettir. Kendilerine ilim verilenler, diğer Müminlerin çoğundan faziletli olurlar.] Mücadele suresi 11. ayetinin sonunda mealen buyuruluyor ki: “...Allahü teala kendilerine ilim verilen (ilimleriyle âmil olan) âlimlerin derecelerini yükseltir...” Allahü teala Zümer suresi 9. ayetinde mealen buyurdu ki:

“Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen, elbette kıymetlidir.” İlmin faziletine dair, daha birçok ayet-i kerime vardır.

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: “Allahü teala bir kuluna hayır murad ederse, onu dinde fakih kılar ve onu doğruya irşat eder.”

“Her kim Allahü tealanın dininde fakih olursa, Allahü teala ona, din ve dünya sıkıntılarında kâfidir.”

“Allahü teala, ilim öğrenmek için yola çıkan kimseye, Cennet yollarından bir yolu kolaylaştırır. Melekler, ilim talebesinin yaptığı şeyden razı olarak, kanatlarını onun üzerine gererler. Semada ve yeryüzünde bulunanlar ve denizlerdeki balıklar onun için istiğfarda bulunurlar.”

“Âlimin, âlim olmayan abide üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.”

“İlimsiz züht, kirişsiz yaya benzer.”

“Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, dirhem ve dinar miras bırakmadılar. Onlar, ancak ilmi miras bıraktılar. Kim ilim alırsa bol nasibe kavuşmuştur.”

“Allahü tealanın Cehennem'den azat ettiği kimseleri görmek isteyenler, ilim talep edenlere baksın. Muhammed'in (Aleyhisselam) nefsi, yed-i kudretinde olan Allahü tealaya yemin ederim ki, âlimin kapısına gidip gelen talebenin her adımına, Allahü teala bir senelik ibadet (sevabı) yazar ve her adımı için Cennet'te bir şehir bina ettirir. Yeryüzünde yürüdüğünde, yeryüzü, onun için istiğfarda bulunur. Akşam ve sabah mağfiret olunur.”

“Allah rızası için ilim öğrenen kimse, gündüzleri saim (oruçlu), geceleri kaim (gece namazı kılan kimse) gibidir. Kişinin ilimden bir bab (bir mesele) öğrenmesi, o kimsenin Ebu Kubeys Dağı kadar altını olup, onu Allah yolunda harcamasından daha hayırlıdır.”

Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Kıyamet gününde şehitlerin kanı, âlimlerin mürekkebi ile tartılacak. Şehitler diyecekler ki: “Âlimler, zamanlarının ışık kaynağıdır. Her âlim zamanının lambasıdır. İnsanlar âlimin vasıtası ile aydınlanırlar.”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Kıyamet günü Allahü teala abitlere (çok ibadet edenlere), mücahitlere (cihat edenlere), “Cennet'e giriniz.” buyurur. Âlimler derler ki: “Ya Rabbî! Bizim ilmimizle onlar ibadet ve cihat ettiler.” Bunun üzerine Allahü teala onlara buyurur ki:. “Benim indimde siz, melekler gibisiniz. Şefaat ediniz.” Onlar da şefaat edecekler, sonra Cennet'e gireceklerdir.”

Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Dinde, Allahü tealaya ibadet yönünden fıkıhtan daha efdal bir şey olmadı. Bir fakih (fıkıh âlimi), şeytana karşı bin abitten daha kuvvetlidir.”

Başka bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Her şeyin bir direği vardır. Dinin direği de fıkıhtır.”

“Âlim ve ilim öğrenen, sevapta birdir. İnsanlar ya âlimdir. Ya da müteallimdir (ilim öğrenendir). Bunlardan başkasında hayır yoktur.”

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “İnsanlar, öldüğü hâl üzere dirilecektir. Âlim, âlim olarak, cahil, cahil olarak dirilecektir.”

Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali'ye buyurdu ki: “Ya Ali! Ya âlim ol! Ya ilim talebesi ol! Ya da âlimi dinleyen ol! Dördüncüsü olma, helak olursun.” Hazreti Ali; “Ya Resulallah! Dördüncüsü kimlerdir?” diye sual edince; “Bilmeyenler, öğrenmeyenler, din ve dünya işlerini âlimlere sormayanlardır. Onlar muhakkak helak olacaklardır.” buyurdular. Resulullah, bu sözü üç defa tekrar ettiler.

Allahü tealanın rahmetine muhtaç bu fakir (yani bu kitabın müellifi olan Ahmed bin Muhammed) der ki: “İlmin üstünlüğü, âlimin derecesi böyle yüksek olduğuna göre, her akıllı kimsenin ilmin faziletine kavuşmak, âlimlerin bu mertebesine ulaşmak için ilim ve fıkıh öğrenmesi gerekir. Peygamber Efendimiz ilim öğrenmeyi emredip; “İlim, Çin'de de olsa onu alınız. Zira ilim öğrenmek (ilmihâlini öğrenmek), kadın erkek her Müslümana farzdır.” buyurmuştur.

Muaz bin Cebel buyuruyor ki: “İlim öğreniniz. Zira ilim öğretmek hasenedir. İlim talebi ibadettir. İlim müzakeresi tesbihtir, ilim öğrenmek için çalışmak, gayret etmek cihattır. İlmi bilmeyene öğretmek sadakadır, ilmi ehline vermek kurbettir, ibadettir, ilim, Cennet ehlinin meşalesidir. Yalnızlıkta en iyi arkadaş, gurbette en iyi dost, halvette (yalnızlıkta) en iyi konuşucu, sırlarda en iyi yol gösterici, zorlukta en iyi yardımcı, dostlara ziynet, düşmana karşı silah, ölüm anında doğruyu gösteren yardımcı, kabirde arkadaş, kıyamette şefaatçi, Cennet'e götürücüdür. Allahü teala bazılarını ilim ile yüceltir (yükseltir). Onları hayırlara vesile eder, dinde kendilerine ve eserlerine itimat edilen imamlar ve işlerinde kendilerine uyulan kimselerden yapar.

Kerem sahibi olan Allahü tealadan dileriz ki, ilim ve anlayış ile bizi rızıklandırsın, bizi ebrarın menziline ulaştırsın ve âlimler ile beraber haşretsin. Onların şefaati ile Cennet'e girmemizi nasip eylesin.

Resulullah Efendimiz buyuruyor ki: “Âlimler, sultanlarla görüşmedikçe, dünyaya dalmadıkça, Allahü tealanın kulları üzerinde eminidirler. Eğer sultanlarla görüşüp ve dünyaya dalarlarsa, Resulullah'a ihanet etmiş olurlar. Bunlardan uzaklaşınız ve onları sakındırınız!”

Peygamber Efendimiz yine bir defasında; “Bilmeyen kimselere veyl (yazıklar) olsun.” buyurdular. Bundan sonra da yedi defa; “Bildiği ile amel etmeyenlere de yazıklar olsun.” diye tekrar ettiler.

Ebüdderda hazretleri buyuruyor ki: “Kıyamet gününde; “Ya Üveymir (Ebüdderda) ne öğrendin?” diye sorulmasından korkmam. Ancak ben, kıyamet günü; “Ya Üveymir! Bildiğinle ne amel ettin?” diye sorulmasından korkuyorum.”

İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “Öğrenen, amel eden ve başkalarına öğreten kimse, semavat âleminde büyüklerden olarak çağrılır.”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Ağaçların çoğu meyve vermez. Meyvelerin hepsi tayyib (tatlı, temiz, yenebilir) değildir. Âlimlerin de hepsi mürşit (yol gösterici), ilimlerin hepsi faydalı değildir.”

Hazreti Ömer bin Hattab, Hazreti Abdullah bin Selam'a; “İlim erbabı kimdir?” diye sordu. O da; “Bildiği ile amel edendir.” dedi. Hazreti Ömer; “Âlimlerin gönlünden ilmi yok eden nedir?” diye sorunca, o da; “Tamahtır (Dünya lezzetlerini haram yollardan aramaktır.)” dedi.

Sehl bin Abdullah buyurdu ki: “Âlimler hariç, insanların hepsi ölüdür. İlmi ile âmil olanlar hariç, âlimlerin hepsi sarhoştur. Muhlisler hariç, ilmi ile âmil olanların hepsi mağrurdur. Muhlisler de, (ihlaslarını kaybetme hususunda) büyük tehlike üzerindedirler.”

Hazreti Ali buyurdu ki: “Âlim, ilmi ile amel etmezse; cahil, ondan ilim öğrenmekten geri durur.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Cahil yetmiş defa mağfiret olunur. Âlim bir defa bile mağfiret olunmaz (Çünkü âlim, bildiği hâlde günah işlemiştir).”

“Kıyamet günü insanlardan azabı en şiddetli olanı, Allahü tealanın ilmi ile ona fayda vermediği kimsedir.”

“Âlim, ilmi ile âmil olmadıkça âlim olamaz.”

“Ahır zamanda, cahil abitler, fasık âlimler bulunacaktır.”

“İlmi arttığı hâlde zühdü artmayan kimsenin, Allahü tealadan uzaklığı artmıştır.”

Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Âlimlerin cezası, kalbinin ölmesidir. Kalbin ölmesi de, dünyayı istemesidir.”

Malik bin Dinar buyurdu ki: “Bunu kitaplarda okudum. Allahü teala buyuruyor ki: “Âlim dünyayı sevdiği zaman, ona yapacağım şeylerin en ehveni; kalbinden, bana münacatın tatlılığını çıkarmaktır.”

İsa Aleyhisselam buyurdu ki: “İlim öğrenip de ilmiyle amel etmeyen kimse, gizlice zina eden, hamileliği ortaya çıkınca da, insanlara rezil, kepaze olan kadın gibidir. Allahü teala, kıyamet gününde böyle kimseleri gözler önünde rezil eder.”

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Her kim kendinde bulunan ilmi gizlerse, Allahü teala ona Cehennem gemlerinden bir gem takar.”

Hasan-ı Basrî hazretleri buyurdu ki: “Fakih, dünyadan uzaklaşmış, ahireti isteyen, dininde basiret sahibi, Rabbine ibadete devam eden kimsedir.”

Denilmiştir ki: “Âlimler helalinden mal toplarsa, avam şüpheli şeyleri yer. Âlim şüpheli şeyi yerse, avam haram yer. Âlim haram yerse, avam kâfir olur.”

Peygamber Efendimize insanların en kötüsünün kim olduğu sual edildiğinde; “Bozuldukları zaman âlimlerdir. Eğer âlimler bozuk olursa, âlem de onların bozukluğu ile bozulur.” buyurdu.

Allahü teala, ilimleri ile âmil olan âlimlere, ahirette çok sevap vereceğini vaat etti. Fakih Ebü'lLeys-i Semerkandî buyurdu ki: “Hakiki ilim sahiplerinde şu on haslet bulunur. Haşyet (Allah korkusu), nasihat, şefkat, tahammül, sabır, hilm, tevazu, insanların malından uzak olmak (insanların malında gözü olmamak), Allahü tealanın kitabını çok okumak ve az hicap (bu da kapısının herkese açık olması demektir). Allahü teala bizi, ilmi ile hâlis amel işleyip, sabır ve tevekkül edenlerden eylesin. Âmin.”

Biliniz ki, mükellef olan kimseye ilk ve birinci lazım olan şey; Allahü tealaya inanmaktır, bilmektir. Zira yaratan, şekil ve rızık veren O'dur.

ÂDİL OLMALI...

Ahmed bin Muhammed Gaznevî der ki: Mademki, ilimden maksat, ilmi ile amel etmektir. O hâlde, âlim olan kimsenin ilmi ile amel etmesi, sonra insanlara öğretmesi gerekir. Böylece ondan, başkaları da istifade ederler. Âlim, daima Allahü tealadan korkmalı, emirlerine itaat etmeli, nehylerinden (yasaklarından) kaçınmalı, kazasına rıza göstermeli, din-i İslam'ı kuvvetlendirmeli, ilmi yaymaya devam etmeli, sultanlarla görüşmekten, onların dünyasından uzaklaşmalı, Allahü tealanın verdiği rızka kanaat ederek, vakıf malından kaçınmalıdır. Allahü tealanın verdiğinden fazlasını istememeli, insanların elinde olana göz dikmemeli, o, mal için alçalmamalı, kendi ilmi ile ucba kapılmamalı, hâllerini murakabe ve azalarını muhafaza etmeli, sözünde sadık, işinde dürüst, hükmünde adil olmalı, doğru söze kulak vermeli, yumuşaklıkla ve insaf ile cevap vermeli, bir sınıfa meylederek diğer sınıfı terk etmemeli, insanlara nasihat etmeli, onları Allahü tealaya itaate davet etmeli, onlara iyiliği emredip, kötülükten sakındırmalı, aralarında doğru olarak hüküm vermeli, mazluma yardım etmelidir. Rüşvet almamalı, bazılarından menfaat bekleyerek, yanlış bir şeye doğru dememeli ve bazılarından da korkarak, doğru bir şeyi söylemekten çekinmemelidir. Bazıları, yanlış bir şeyi söylemesi için kendisini zorlasalar bile doğruyu söylemekten sakınmamalıdır. Kuvvetli ile zayıf arasında bir hüküm vermesi gerektiğinde, kuvvetlinin tarafına meyletmekten çok sakınıp, adalet ile hükmetmelidir. Sultana ve herhangi bir kimseye, fakire ve zengine hüküm verirken eşit davranmalıdır. Zengine ve mevki sahibine bu hâllerinden dolayı boyun eğmemeli, Allahü tealanın emrine boyun eğmelidir. İnsanlara, dünyalık, mevki ve makamlarına göre değil, o kimsenin Allahü tealanın indindeki üstünlüğüne göre kıymet vermelidir. Hayır sahiplerini sevmeli, onları daha çok hayırlara teşvik etmelidir. Kendilerinden kötülük meydana gelen kimselerin bu kötülüklerine buğz etmeli, onlara doğru yolu, saadet yolunu göstermelidir. Fitne çıkarmadan, zulme mâni olmaya çalışmalıdır. Kapısını herkese açmalı, kimseyi reddetmemelidir. İlim talebesine nasihat vermeli, onlara karşı tevazu göstermelidir. Onlara ilim öğretirken, sabır ve tahammül göstermeli, onları ilme teşvik etmelidir. Kendilerine şefkatle muamelede bulunarak, imkanları nisbetinde kendilerine ihsanda bulunmalıdır. İnsanlara ilim öğretmesi, sırf Allah rızası için olmalı şöhret için, mevki ve makam ele geçirmek için çalışmamalıdır. İlmin yayılması, âlimlerin çoğalması, cahillerin azalması, İslam'ın kuvvet bulması, Resulullah'ın sünnetinin yerine getirilmesi, helal ve haram olan şeylerin ayrılarak belli olması için gayret etmelidir.

Ahmed el-Gaznevî hazretlerinin naklettiği bir hadis-i şerifte, namazın fazileti hakkında; “Resulullah; “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, ya Resulallah.” dediler. “İşte beş vakit namazı kılanların da böyle küçük günahları affolur.” buyurdu.

Nitekim Allahü teala, Mümin suresi 64. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “Allahü teala sizi şekillendirdi. Şekillerinizi de güzel yaptı. Helal ve temiz şeylerle sizi rızıklandırdı. İşte bu Allah Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. İşte (şekil veren ve rızkı yaratan) Rabbiniz Allahü tealadır.”

Allahü tealayı, kendisini tavsif ettiği, bildirdiği gibi bilmek lazımdır. Allahü teala, İhlas suresinde mealen buyuruyor ki: “(Ya Muhammed! Sana Allahü tealadan sual edenlere) de ki, Allahü teala birdir. (Şeriki ve naziri yoktur.) Allahü teala Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Büyüklük O'nda nihayet bulmuştur. Bütün sıfatlarında kâmildir. Daim ve bakidir. Her ayıptan münezzehtir.) O, doğurmadı ve doğurulmadı. (Ana ve baba olmadı. Kimseden doğmadı.) Hiçbir şey O'na yakın ve denk olmadı.”

Nisa suresi 171. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Allahü teala ancak bizzat ilah ve ehaddir (birdir). Çocuğu olmaktan münezzehtir.”

Şûra suresinin 11. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “... O'nun benzeri (misli dengi) yoktur...”

Mükellef olan kimse Allahü tealaya imandan sonra, Allahü tealanın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allahü tealadan geldiğine inanmalı, peygamberler arasında fark gözetmemeli, hepsinin Allahü tealanın peygamberi olduğunu kabul edip inanmalıdır. Mükellef olan kimse bunları yaparsa, onun Müslüman olduğuna hükmedilir. Bundan sonra lazım oldukça, sırası geldikçe, ibadet bilgilerini öğrenmek ve yapmak gelir. İman bilgilerini öğrendikten sonra, kendisine lazım olan ibadet bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun amel etmek elbette lazımdır. Allahü teala, Zariyat suresi 56. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Ben, insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler (ve beni bilsinler) diye yarattım.”

Cebrail Aleyhisselam, Resulullah Efendimize; “İslam nedir?” diye sual ettiğinde, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İslam, Allahü tealadan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allahü tealanın Resulü olduğuna şehadet etmen, (kat'i olarak, görmüş gibi inanman, günde beş defa) vakti gelince namaz kılman, malının zekatını vermen, Ramazan-ı şerif ayında (her gün) oruç tutman ve gücün yetiyorsa, ömründe bir kere hac etmendir. (Kâbe-i Muazzama'yı ziyaret ve tavaf etmendir.)”

Allahü tealaya imandan sonra, din-i İslam da en mühim emir, birinci vazife; namaz kılmaktır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Namaz dinin direğidir. Kim namazı kılarsa, dinini ikame etmiş olur. Kim namazı kılmazsa, dinini yıkmış olur.”

Misvak bahsinde buyuruyor ki: “Misvak hususunda, Resulullah Efendimizden birçok hadis-i şerifler nakledilmiştir. Hadis-i şeriflerde mealen buyuruldu ki: “Misvak ağız için temizliktir. Ve Allahü tealanın rızasına kavuşmaya sebeptir.”

“Oruçluya helal olan şeylerin en hayırlısı, misvaktır.”

“Şayet ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz için misvak kullanmalarını emrederdim.”

“Kur'an'ın yollarını misvak ile temizleyiniz.”

“Abdest imanın, misvak da abdestin yarısıdır.”

“Kişinin misvak ile kıldığı iki rekat namaz, misvaksız kıldığı yetmiş rekat namazdan daha efdaldir.”

“Misvak kullanınız. Zira misvak kullanmakta on fayda vardır. Ağız kokusunu ve kirini temizler. Rabbin rızasına kavuşturur. Melekleri ferahlandırır. Gözleri cilalandırır. Dişleri parlatır. Diş etlerini kuvvetlendirir. Yemeği hazmettirir. Balgamı söker. Namazın sevabını kat kat arttırır. Kur'an'ın yolu olan ağzı temizleyip, ağız kokusunu giderir.”

Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali'ye; “Ya Ali! Misvak kullan! Zira misvakta, din ve beden için yirmidört fayda vardır.” buyurdu.

Kul, Allah rızası için misvak kullanmalı, Peygamber Efendimizin sünnetini yerine getirmelidir. Bu işe riya, gösteriş, menfaat karıştırmamalıdır. Ağzını misvak ile zahiren temizlediği gibi, gıybet, yalan, dedikodu, sövmek, yalan yere yemin etmek, iftira, haram yemek, yalancı şahitlik yapmak, fazla konuşmak gibi durumlardan koruyarak, manevî bakımdan da temizlenmelidir. Misvak kullanmak, dünyada birçok faydaya sebep olduğu gibi, ahirette de yüksek derecelere kavuşmaya vesiledir. Allahü tealadan yardım ister, dünya ve ahirette selamet üzere bulundurmasını niyaz ederiz.”

Abdestin fazileti hakkında buyuruyor ki: “Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Müslüman abdest alınca, günahları; kulağından, gözünden, elinden ve ayağından çıkar. Oturunca mağfiret olunmuş olarak oturur.”

“Sizden birisi abdest almaya başlayıp, ağza ve burna su verdiğinde, su azalarından çıktığı zaman, su ile beraber hataları da (günahları da) ağzından ve burnundan dökülür. Yüzünü, Allahü tealanın emrettiği şekilde yıkadığı zaman, hataları su ile beraber yüzünden dökülür. Kollarını, dirseklerle beraber Allahü tealanın emrettiği şekilde yıkadığı zaman, su ile beraber günahları da elinden ve parmaklarının etrafından dökülür. Sonra Allahü tealaya hamd-ü senada bulunup, kalkar iki rekat namaz kılarsa, günahlarının hepsi çıkar ve sanki anasından doğduğu gibi tertemiz olur.”

Abdestin böyle faziletleri olduğuna göre kulun, tazim, hürmet ve ihlas ile abdest alması ve devamlı olarak abdestli bulunması gerekir. Bu abdestle, sadece, Rabbine ibadet etmeyi, O'nun huzurunda abdestli olarak O'na münacatta bulunmayı niyet etmelidir. En iyi şekilde taharetlenmeli, bütün edeplerine riayet ederek, yasaklardan kaçınarak, mekruh ve bidatlerden sakınarak abdest almalı ve hep abdestli bulunmalıdır. Kul devamlı abdestli olursa, namaza karşı tembellikte bulunmaz. Namaz için camiye gidip, cemaatle namazını kılar. Allahü tealanın hıfzında, korunmasında olur. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Abdest Müminin silâhıdır. Abdest ile bedeni temizlediği gibi, tövbe ile de içini temizlemelidir. Zira Allahü teala, abdesti, bedenin zahiri için, tövbeyi de batın için temizleyici kıldı.”

İnsan, abdest almayı emreden, Maide suresinin 6. ayet-i kerimesiyle zahirini temizlemeye memur olduğu gibi, Tahrim suresi 8. ayet-i kerimesinde bildirilen; “Allahü tealaya tövbe-i nasûh ile tövbe ediniz!” mealindeki emri ile de batınını temizlemeye memurdur.”

Namazın fazileti bahsinde buyuruyor ki: “Resulullah; “Birinin evi önünde nehir olsa, her gün beş kere bu nehirde yıkansa, üzerinde kir kalır mı?” diye sordu. “Hayır, ya Resulallah.” dediler. “İşte beş vakit namazı kılanların da böyle küçük günahları affolur.” buyurdu.

Diğer bir hadis-i şerifte de buyurdu ki: “Mümin olan kul, namazını eda ederken, o namazın rüku ve secdelerini ve diğer rükünlerini iyi ve tamam eylese, o namaz nurlu olur. Melekler o namazı göğe çıkarırlar. O namaz da sahibine hayır dua edip der ki: “Sen beni muhafaza ettiğin gibi, Allahü teala da seni muhafaza etsin.” Namazı güzel ve tamam kılmazsa, o namaz karanlık olur. Melekler beğenmeyip, o namazı göğe yükseltmezler. Namaz da, kendini kılana beddua edip; “Beni zayi ettiğin gibi Allahü teala da seni zayi eylesin.” der.”

“Bir kimse kırk gün cemaatle namaz kılar ve bir rekat bile kaçırmazsa, onun için iki berat yazılır. Birincisi, nifaktan kurtuluş (beratı), ikincisi de, Cehennem'den kurtuluş beratıdır.”

“Her kim beş vakit namazı cemaatle kılmaya devam ederse, Allahü teala ona beş haslet verir: Ondan geçim darlığını kaldırır. Kabir azabını ondan kaldırır. Amel defteri sağından verilir. Sırattan şimşek gibi geçer ve Cennet'e hesapsız girer.”

“Amellerin en efdali, vaktinde kılınan namazdır.”

Namazın faziletleri bu kadar çok olduğuna göre, kul onu vaktinde (Gevşeklik ve tembellik göstermeden, seve seve) kılmalı, rükusuna, secdesine, kıraatine, tesbihlerine, tekbirlerine, teşehhüdüne ve bütün şartlarına riayet ederek kılmalı, mekruhlarından sakınmalıdır. Hazreti Huzeyfe, namaz kılan bir kimseyi gördü. O kimse, rüku ve secdeleri tam yapmıyordu. Ona buyurdu ki: “Şayet bu hâl üzere ölürsen, İslam fıtratı üzerine ölmüş olmazsın.” buyurdu. Resulullah Efendimiz birgün; “En büyük hırsız, kendi namazından çalan kimsedir.” buyurdu. “Ya Resulallah! Bir kimse kendi namazından nasıl çalar?” diye sual ettiler. “Namazın rükusunu ve secdelerini tamam yapmamakla.” buyurdu.

Namaz kılan kimse, bütün günahlarına tövbe etmeli, kalbini hıkddan, yani kendine nasihat edenleri aşağı görerek nefret etmekten ve ona düşmanlık beslemekten, hasetten, kibirden, hileden, yalan ve iftiradan, gıybetten, dedikodudan, husumetten (düşmanlıktan) korumalıdır. Gözlerini harama bakmaktan, midesini haram lokmadan, vücudunu haram giymekten ve ayaklarını Allahü tealanın razı olmadığı yerlere gitmekten korumalıdır. Namaz kılarken, zahiren ve batınen Allahü tealanın huzurunda ihlas ile durmalı, kıldığı namazı, en son namazını kılıyormuş gibi düşünerek, en güzel bir şekilde eda etmelidir. Allahü teala Bakara suresi, 238. ayet-i kerimesinde mealen buyuruyor ki: “Namazı Allahü tealaya itaatle (O'na itaat edici olduğunuz hâlde) kılınız.” Allahü teala, namazda huşu gösterenleri, namazlarını huşu ile kılanları övüyor ve Müminun suresi 2. ayet-i kerimesinde mealen; “Onlar, namazlarında, Allahü tealadan korkarak ve O'na tevazu ederek namazlarını kılarlar.” buyuruyor.

Namaz kılan kimse, Allahü tealanın huzurunda durduğunu, O'nun gizli ve açık her şeyi bildiğini, O'na hiçbir şeyin gizli olamayacağını, doğruluğu, nifakı, hakikati, mecazı bildiğini düşünmeli, O'ndan gafil olmamalıdır.

Hasan bin Ali, namaz için abdest almaya hazırlandığı zaman, rengi değişirdi. Sebebi sorulduğunda; “Allahü tealanın huzurunda (namaza) duracağım. Onun için böyle oluyorum.” buyururdu. Mescidin kapısına geldiğinde de başını kaldırır ve; “İlahî! Ben senin kulunum. Senin kapına geldim. Ey ihsan sahibi! Günahkâr olarak geldim. Sen ihsan sahibi, ben ise günahkârım. Sen bizim iyi olanlarımıza, kötü olanlarımızın kabahatlerini hoşgörmesini ve düzeltmesini emrettin. Sen ihsan sahibisin. Ben ise günahkâr. Ey kerim olan Rabbim! Senin indinde güzel olanların hürmetine kabahatlerimi affet!” diye münacatta bulunurdu. Bundan sonra mescide girerdi.

Hazreti Ali, namaza duracağı zaman sararır, rengi değişirdi. Sebebi sorulduğunda şöyle anlatırdı; “Allahü teala, Ahzab suresi 72. ayet-i kerimesinde mealen; “Biz emaneti; göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar o emaneti yerine getiremeyecekleri korkusuyla onu yüklenmekten kaçınarak, kendilerine bu ağır yükün verilmesini rica ettiler. O emaneti, insan yüklendi...” buyuruyor. Ben yüklendiğim bu emaneti hakkıyla ifa edebilecek miyim, edemeyecek miyim bilemiyorum. Bu sebeple yüzümün rengi değişiyor.”

Büyüklerimizin namazdaki huşuları çok fazlaydı. Bu büyüklerden Rabia-i Adviyye hazretleri namaz kılarken, üzerinde secde ettiği hasırdan bir parça gözüne batmıştı. Fakat o, namaz bitinceye kadar gözüne saplanan parçayı hissetmedi. Züht sahibi olan Hatim-i Taî hazretleri, birgün İsam bin Yusuf'un yanına vardı. İsam; “Ya Hatim! Güzel bir namazı nasıl kılıyorsun?” diye sual etti. Hatim cevabında şöyle anlattı: “Namaz vakti yaklaşınca, güzel bir abdest alırım. Sonra namaz kılacağım yerde, tam bir sükunet ve itminan ile otururum. Kâbe-i Muazzama'yı iki kaşım arasına ve makam-ı İbrahim'i göğsüm hizasına getiririm. Allahü tealanın kalblerdekini bildiğini düşünürüm. Yine düşünürüm ki, ayağımın altında Sırat Köprüsü, sağımda Cennet, solumda Cehennem ve arkamda can alıcı melek Azrail Aleyhisselam duruyor ve ben, en son namazımı kılıyorum. Namaz vakti girince, kalkıp niyet ederim. Güzel bir tekbir alıp, tefekkür ile kıraat ederim. Tevazu ile rüku, tazarru' (yalvarma ve yakarma hâli ile) secde ederim. Son olarak oturup, Allahü tealanın rahmetini düşünerek teşehhüd okurum. İhlas ile ve sünnete uygun olarak selam veririm. Namazım kabul oldu mu, olmadı mı diye ümit ve korku arasında kalkarım.” Bunun üzerine İsam bin Yusuf, otuz senedir namaz kılıyorum, bir defa senin kıldığın huşu ve ihlas ile namaz kılamadım.” dedi ve çok ağladı.

Zekat vermenin fazileti hakkında buyuruyor ki: “Müminun suresi, 4. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Onlar (gerçek Müminler) mallarından üzerlerine farz olan zekatı eda ederler.” Aynı surenin 11. ayet-i kerimesinde de mealen buyuruldu ki: “Onlar Firdevs Cennet'ine vâris olurlar ve orada ebedî kalırlar.” Mearic suresi 35. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Bunlar, Cennetlerde (hesapsız) nimetler ile ikram olunmuşlardır.” Bakara suresi 261. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin (harcayanların) hâli, her başağa yüz taneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allahü teala, dilediği kimseye daha kat kat verir (ki miktarını O'ndan başka kimse bilmez). Allahü tealanın fadlı ve ihsanı çok geniştir. O, her şeyi bilicidir.”

Yine Bakara suresi 274. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Allahü tealanın yolunda gece ve gündüz, gizli ve aşikâr mallarını infak ederler (sarf ederler). Onların ecirleri (mükâfatları), Rableri katında hazırdır. Onlar için gelecekte bir korku yoktur ve onlar, geçmişte ve gelecekte mahzun olmazlar.” Yine Bakara suresi 276. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Allahü teala, faiz ile elde edilenleri yok eder. İzlerini bile bırakmaz. Zekatları verilen malları arttırır.” Sebe' suresi 39. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Her neyi hayra harcarsanız, Allah onun arkasından (dünya ve ahirette) karşılığını verir...”

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki: “Her gün iki melek, Allahü tealaya nida ederek; “Ya Rabbî! Malını infak edenin, infak ettiği malının yerine yenisini koy (daha fazlasını ihsan eyle. Malını infak etmeyip, sımsıkı) tutanların ise, malını telef eyle!” derler.”

“Sadaka, Rabbin gazabını söndürür.”

“Bir hurma ile de olsa, (sadaka vererek) Cehennem'den korununuz.”

“Gece ve gündüz sadaka veren kimseyi, Allahü teala, yılan sokması sebebiyle ölmekten veya evin yıkılması sebebiyle ansızın ölmekten muhafaza eder.”

Sadakanın, sahibini 70 çeşit kötülükten koruyacağı bildirilmiştir. Zekat ve sadakanın faziletleri bu kadar çok olduğuna göre, kul, gücü yettiği kadar, az olsun, çok olsun, farz olsun, nafile olsun sadaka vermelidir. Zekat ve sadakayı verirken, en layık olana vermeye gayret etmelidir. Allahü teala, Tevbe suresi 34. ayet-i kerimesinde mealen; “Malı, parayı biriktirip, zekatını Müslüman fakirlerine vermeyenlere çok acı azap müjdele!” buyuruyor. Bu azabı, bundan sonraki ayet-i kerime şöyle bildiriyor: “Zekatı verilmeyen mallar, paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına mühür basar gibi bastırılacaktır.”

Âl-i İmran suresi 180. ayet-i kerimesinde mealen buyuruluyor ki: “Allahü tealanın fadl ve kereminden verdiği şeyi, Allah yolunda emrolunan şekilde infak etmeyip cimrilik edenler, zannetmesinler ki, o cimrilik kendilerine hayırlıdır. Bilakis onlar için şerdir. O cimrilik ettikleri mal, kıyamet günü boyunlarına ateşten halka olur.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü teala, bir kimseye mal verir de, o da zekatını eda etmezse, kıyamet günü malı kendisi için, çok zehirli bir yılan suretine dönecektir. Bu yılanın iki gözü üstünde, iki siyah nokta vardır. O kimsenin boynuna dolanarak onu her iki çene kemiğinden yakalayacaktır. Sonra; “Ben senin malınım, ben senin hazinenim.” diyecektir.”

“Malının zekatını vermeyen kimse, bütün malını helak etmiş olur.”

Eski âlimler yazmış ki, beş şeyi yapmayan, beş şeyden mahrum olur:

1- Malının zekatını vermeyen, malının hayrını görmez.

2- Uşrunu vermeyenin, tarlasında, kazancında bereket kalmaz.

3- Sadaka vermeyenin, vücudunda sıhhat kalmaz.

4- Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz.

5- Namaz vakti gelince, kılmak istemeyen, son nefeste Kelime-i şehadet getiremez.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, kul, sadaka vermeye rağbet etmelidir. Zira sadaka, malı temizler. Onu çoğaltır ve korur. Sadaka vermede, nimeti verene şükür, rızıkta genişlik, ömürde bereket, akrabaya iyilik, şeytana muhalefet vardır. Sadaka, Allahü tealanın rızasını, meleklerin muhabbetini kazandırır. İnsanların gönüllerine sevinci yerleştirir. Bedeninden hastalık ve belaları, malından afeti giderir. Günahları ve malı temizler. Allahü teala Tevbe suresi 103. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “Onların mallarından bir zekat al ki, onunla onları, (günahlardan, mala muhabbetten) temize çıkarmış olasın ve onunla mallarına bereket vermiş olasın...”

Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da hataları söndürür.”

Sadaka, Allahü tealanın rızası için ve başa kakmadan olmalıdır. Böyle olan sadaka sevaba ulaştırır ve fayda verir. Bakara suresi 264. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Sadakalarınızı, başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle iptal etmeyin (boşa çıkarmayın).”

Sadaka, helal maldan olmalıdır. Zulüm, gasp, hırsızlık, hainlik ve rüşvet gibi yollardan ele geçen mallardan sadaka olmaz. Bakara suresi 267. ayet-i kerimesinde mealen buyuruldu ki: “Ey iman edenler! Kazancınızın tayyib ve helal olanından infakta bulunun (sadaka ve zekat verin).” Allahü teala, maldan infak edenlerden eylesin. Âmin!”

Ramazan-ı şerifin faziletini anlatırken buyuruyor ki: “Bir hadis-i kutside mealen buyuruldu ki: “Âdemoğlunun yapmış olduğu haseneye (iyiliğe), on mislinden yediyüz misline kadar karşılık veririm. Ancak oruç bundan müstesnadır. Oruç benim içindir. Onun karşılığını ben veririm. Zira kulum, benim için yemesini ve içmesini terk etmiştir. Oruç kalkandır. Oruçlu için iki ferahlık vardır. Birisi iftar ettiğinde, diğeri de kıyamet günü Rabbine kavuştuğu andadır.”

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevabını Allahü tealadan beklerse, geçmiş günahları affolur.”

“Cennet'in, Reyyan adında bir kapısı vardır. Buradan ancak oruç tutanlar girecektir.”

“Cennet, seneden seneye Ramazan-ı şerifin gelmesi ile süslenir. Ramazanın ilk gecesi olunca, Arş'ın altından Mesire isminde bir rüzgâr eser. Cennet ağaçlarının yapraklarını bir birine vurur. Cennet kapısının halkalarını sallar. Bunlardan hiçbir zaman, hiçbir kimsenin duymadığı çok güzel sesler duyulur. Cennet hurileri köşklere çıkarlar. Burçlar arasında dururlar. Sonra; “Allahü tealadan, bizi isteyecek kimse yok mudur?” derler. Sonra (Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvan'a) “Ey Rıdvan! Bu hangi gecedir!” derler. Rıdvan; “Evet, bu gece Ramazan-ı şerifin ilk gecesidir ki, Allahü teala Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetinden oruç tutanlar için Cennet kapılarını bu gece açar.” der. Allahü teala da; “Ey Rıdvan! Cennet kapılarını aç! Ey Malik! (Cehennem meleklerinin reisi) Cehennem kapılarını, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetinden oruç tutanlara kapa! Ey Cebrail! Yeryüzüne in! Şeytanları bağla, zincire vur, denizlere sür. Habibimin ümmetinin oruçlarını bozmasınlar.” buyurur ve bir münadinin, Ramazan-ı şerifin her gecesinde; “İsteyen yok mudur? Vereyim. Mağfiret dileyen yok mu? Mağfiret edeyim. Tövbe eden yok mu? Tövbesini kabul edeyim.” diye nida etmesini emir buyurur.”

“Her kim Ramazan orucunu tutar, haramdan ve iftiradan kaçınırsa, Allahü teala ondan razı olur ve ona Cennetleri vacip kılar.”

Oruç için böyle faziletler ve oruçlular için böyle yüksek mertebeler bildirildiğine göre; kul, Ramazan-ı şerifin gelmesi ile ferahlanmalı ve onu ganimet bilmelidir. Bu aya tazim ve hürmette bulunmalıdır. Ramazan ayını oruçla, sadaka ile günahlara tövbe ile amellerde ihlas ile geçirmelidir. Kullara zulmetmekten kaçınmalı, yalandan, gıybetten, dedikodudan, iftiradan, harama bakmaktan, melahi (şarkı, türkü) dinlemekten uzaklaşmalıdır. Midesini, haram ve şüpheli yemekten, kalbini hasetten, hıkddan, kin ve düşmanlıktan, sair uzuvlarını hatalardan korumalı, bütün azaları ile oruç tutmalıdır. Taat ve hasenata devam etmeli, hayırlı işler yapmaya koşmalıdır. Kişi bunlara riayet ederek orucunu tutunca; “Oruç tutan çok kimse vardır ki, onların orucu, yalnız açlık ve susuzluk çekmek olur.” hadis-i şerifinde bildirilen kimselerden olmaz.

Oruç tutan kimse, aile efradına nafakasını bol bol verir. Emri altındakilere yumuşak davranır. Helalden kazanır. Alış verişte insanların haklarını gözetir, ölçüsünü, tartısını doğru tartar, insanların arasını bulur. Dargınları barıştırır. Borcu olanlara borçlarını öder. Gücü yetiyorsa, mescitleri mamur eder. Çok namaz kılar, sadaka verir. Çok hayır ve hasenatta bulunur. Malında, Allahü tealanın başkaları için hak kılmış olduğu şeyleri, hak sahiplerine verir. Akrabasına ziyarette bulunur. Bu ayda yapılan iyiliklere kat kat sevap verildiğini (ve bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olacağını) bildiği için, daha çok ibadet ve taat yapmaya ve daha çok iyilik ve ihsanda bulunmaya bilhassa gayret eder. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde buyurdu ki: “Ramazan ayında verilen bir sadaka, başka aylarda verilen bin sadakadan daha hayırlıdır.”

Oruç tutan kimse, layık-ı vechile oruç tutamadığını ve dolayısıyla orucunun kabul edilmeyeceğinden korkmalı, fakat Allahü tealanın lütfu ile merhameti ile kabul edeceğini de ümit etmelidir. Huşu ile Allahü tealanın rızası için, ahiret nimetlerine kavuşmak için amel etmeli, helalinden kazandığı temiz rızık ile iftar etmelidir. Yukarda bildirilen şekilde oruç tutarsa, işte o zaman Peygamber Efendimizin haber verdiği kimselerden olur. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: “Kim Ramazan-ı şerife yetişir, hürmetini bilir, gündüzünde oruçlu, gecesinde kaim (geceleri ibadet yapan) olur, malının zekatını verirse, Ramazan çıktığında, o kimsenin üzerinde, Allahü tealanın onu hesaba çekeceği hiçbir günah kalmaz. Allahü teala onu elbette, elbette, elbette mağfiret eder.”

Ramazan ayının hukukuna hakkıyla riayet etmekte bizi muvaffak kılmasını, Allahü tealadan niyaz ederiz.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası