HACI MUHAMMED SAMİ ERZİNCANÎ

Muhammed Sami bin İbrahim Son asırda Anadolu'da yetişmiş velîlerden
A- A+

Son asırda Anadolu'da yetişmiş velîlerden. Pîrî Sâmî diye de bilinir. Babası Erzincan'ın meşhûr Kırtıloğulları sülâlesinden İbrâhim Efendidir. 1246 (m. 1848) senesinde Erzincan'da doğdu. 1330 (m. 1912) senesinde Erzincan'da vefât etti. Kabri eski Erzincan'da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki dergâhının bulunduğu Akmezarlık'tadır.

Erzincan'ın Selüke köyünde dünyâya gelen Muhammed Sâmî Efendi, ilk tahsîlini köyünde yaptı. Köy hocasından Kur'ân-ı Kerîm okumayı öğrendi. Erzincan'ın “Eski Hükûmet” tâbir edilen medresesinde Arapça ve Farsça öğrendi. İlim tahsîlini devâm ettirmek üzere İstanbul'a geldi. Fâtih Medresesinde aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Buradaki tahsîlini tamamladıktan sonra, müderrislik icâzetnâmesi, diploması alarak Erzincan'a döndü. Bugünkü adıyla Karakaya olan Keleriç köyü câmiinde imâmlık ve hatiplik vazîfesine başladı. Kâdiriyye yolu mensuplarından Şeyh Abdurrahmân Efendinin ve Nakşibendiyye mensuplarından ve Terzi Baba halifelerinden Hacı Mustafa Fehmi Erzincânî'nin sohbetlerinde bulundu. Zaman zaman Erzincan'a giderek Câmi-i Kebirde yaptığı vaaz ve nasîhatlarıyla insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı. Birkaç yıl sonra Hınıs Rüşdiyesine muallim ve daha sonra Erzurum Rüşdiyesine muallim-i evvel tâyin edildi. Bu vazîfede dört yıl kadar kalıp talebe yetiştirdi. Erzurum'da bulunduğu sırada posta müdürlerinden İsmâil Efendi adında birisiyle tanıştı. İsmâil Efendi, Bitlis'in Nurşin köyünde bulunan büyük velî Abdurrahmân-ı Tâgî (Tâhî) hazretlerinin büyüklüğünü ona anlattı. İsmâil Efendi ile birlikte, hocası olan bu büyük zâtı ziyârete gittiler. Sâmî Efendi birkaç gün Abdurrahmân-ı Tâgî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Onun büyük bir velî olduğunu görerek, talebe olmaya karar verdi.

Bir gün sohbetten sonra, o zâtın elini öperek; “Efendim, kabûl buyurursanız memuriyetten istifâ edip, hizmetinizde bulunmak istiyorum.” dedi. Şeyh Abdurrahmân Efendi, ona âilevî durumunu ve borcu olup olmadığını sorduktan sonra; “Senin biraz borcun varmış. Bir yıl daha çalışarak borçlarını öde; anne ve babandan müsâade aldıktan sonra buraya gel.” diye emretti. Bunun üzerine, Erzurum'daki vazîfesine geri döndü ve bir yıl daha çalışarak borçlarını ödedi. Erzincan'da bulunan babası, annesi ve âilesinden izin alarak, vazîfesinden istifâ edip, Şeyh Abdurrahmân Efendinin hizmetinde bulunmak üzere Nurşin'e gitti. Şeyh Abdurrahmân Efendinin tekkesindeki talebelerle birlikte iki yıl kadar tasavvuf ilmini tahsîl etti. Abdurrahmân Efendi, sohbetlerini Arapça ve Kürtçe yapıyordu. Sâmî Efendi, hocasının ilminden istifâde etmek, sohbetlerinden bereketlenmek için orada bulunduğu sırada Kürtçe öğrendi. Türkçe, Arapça ve Farsçanın yanında, Kürtçeyi de ana dili gibi konuşur oldu. İki yıl sonunda kendisine icâzet, diploma verilerek; insanlara İslâmiyeti öğretmek, doğru yolu göstermek için memleketi Erzincan'a gönderildi.

Sâmî Efendinin iki yıl gibi kısa bir zamanda icâzet alıp halîfe oluşu, tekke içinde hizmette bulunan diğer talebeler arasında bir takım dedikodulara sebeb oldu. Uzun zamandır orada bulunup, icâzet alamayan talebeler vardı. Bu durum hocalarına bildirilince; “Hacı Sâmî Efendinin hocaları, lambasının şişesine gazını koymuş, fitilini takmış, bize yalnızca bir kibrit çakmak vazîfesi kalmıştı. Biz de onu yaptık.”buyurdu.

Hocasının elini öpüp, duâsını aldıktan sonra Erzincan'a gelen Sâmî Efendi, önceden imâmlık yaptığı Keleriç köyüne gitti. Orada eski talebesi Beşir Efendi ile birlikte on kişi hizmetine girdi. Bir müddet kendi köyü Selüke'ye gelerek altı ay kadar kaldı ve kışı orada geçirdi. Sonra babasından izin alarak Erzincan'a gitti. Selüke köyündeki bir kısım mal varlığını satarak Erzincan şehir kıyısında daha sonra Mecidiye-yi kebîr adı verilen bir mahallede, Keçioğullarından altmış dönümlük bir tarla satın aldı. Bu tarla üzerine kendisi için bir mesken ve bitişiğine de gelen misâfirlerin kalması için iki katlı bir bina, evlerin yanına bir de câmi yaptırdı. Sâmî Efendi, işte bu binada hocasının emir buyurduğu şekilde insanları terbiye etmeye başladı. Allahü teâlânın dînini insanlara öğretti. Yanlış yollara gitmelerine mâni oldu. Az zaman içinde, sözünden, sohbetinden, hâl ve hareketlerinden lezzet alan halk, akın akın gelerek ona bağlanıp istifâde ettiler.

Hacı Sâmî Efendi geriye Nusreddîn, Fahreddîn, Şeyhaddîn, Selâhaddîn, Eşref ve Hacıbayram adında altı erkek; Hâlise ve Muhlise adında iki kız bırakarak 1912 (H. 1330) senesinde kurban bayramı akşamı vefât etti. Eski Erzincan'da Terzi Baba Mezarlığına giden yol üzerindeki câminin ve dergâhının bulunduğu Akmezarlık diye bilinen yerde defnedildi. Câmi ve dergâhının çevresinde ağaç yetiştirmiş, bunların gelirleriyle câminin, dergâhın ve diğer kısımların ihtiyâcı için dört takım ev, ayrıca çeşitli yerlerde sekiz-dokuz değirmen yaptırmıştır. Dergâhının bulunduğu yerde bugün kendi kabri bulunmaktadır. 1939 yılındaki büyük depremde câmii, dergâhı ve üç bine yakın kitabı olan kütüphânesi harâb olmuştur. Halîfeleri Hahlı Hacı Abdurrahmân Efendi (v. 1955), Göksekili Hasan Efendi ile Keleriçli Beşîr Efendilerdir.

1324 (H.1908) senesi Ramazan ayında Erzincan'dan atlarla Giresuna doğru yola çıkıldı. Conur köyünden Hüseyn Ağa da teşyi edenler arasındaydı. Hüseyn Ağa yanına azık almıştı. Teşyi ettikten sonra yerim, nasıl olsa seferîyim, diye içinden geçirdi. O sırada Pîri Sâmî hazretleri “Aşikare oruç yiyenin imanı gider. Ermeniler bile aşikare oruç yemez.” buyurdu. Giresun'dan İstanbul'a, oradan da vapur ve trenle Hicaz'a gidildi. Bu hac seyahati gerek Pîri Sâmî tekkesine mensûb zâtlar, gerekse bu havâli için çok mühim bir hâdisedir. İlk defa bu kadar çok kimse beraberce hacca gitmişlerdir. Mühim hâdiseler, bu meşhur hac seyahatine göre tarihlenmektedir. Beş ay yolda, bir ay da Hicaz'da geçmiştir. Hac seyahati sırasında konakladıkları bir şehirde, Pîri Sâmî hazretleri, “Burada bir nisbet var” buyurdu. O sırada bir esnaf, bunları dükkânına dâvet etti. Sohbet ettiler. Pîri Sâmî hazretleri sonradan “Bu zât bir an Allah'dan gâfil değil”, buyurdu.

Kemah'ın Kerer köyünden Hacı İskân da bu kâfiledeydi. Hacı İskân'ın iki oğlu, babaları hacdayken kıskançlık sebebiyle birbirlerini vurdular. Hacı İskân tam bu esnada Hicaz'da, Pîri Sâmî hazretlerinin huzurunda idi. Pîri Sâmî bir an onun yüzüne bakarak “innâ lillah ve innâ ileyhi râciûn.” dedi. Başka bir şey söylemedi. Bu sözden kimse bir şey anlamadı. Hacı İskân, memlekete döndüğünde bu müessif hâdiseye muttali oldu. Tam Pîri Sâmî hazretlerinin istircâ söylediği anda vuku bulduğu anlaşıldı. Zamanla Erzincan, Refahiye, Kemah ve Kelkit civarı hep Pîri Sâmî Efendinin ihvanından, talebelerinden oldular.

Pîri Sâmî hazretleri çok mütevazı idi. Aklı fikri hep dinin yayılmasında, Ehl-i sünnet itikadının kuvvetlendirilmesinde idi. Yaz demez, kış demez köyleri kasabaları dolaşır; İslâmiyyeti anlatırdı. Kimseyi kırmaz, davet edenlerin hepsine giderdi. Refahiye'nin Gökseki köyünde Hacı Hasan Efendi isimli bir âlim vardı. Vaaz verir, talebe okuturdu. Bir öğlen vaaz için kürsüye çıktığında cemaatten kimsenin bulunmadığını gördü. Neredeler diye araştırdı. Meğerse Gazören köyüne Erzincanlı Pîri Sâmî hazretleri gelmiş, onu ziyârete gitmişlerdi. Çok hiddetlendi. “Kırtıloğlu millete inek tasması taktı ha”, dedi. Bir de ben gidip bakayım dedi. Gazören yakındı. Yolda terledi, canı ayran istedi. Geri dönmeyi gözü kesmedi, yoluna devam etti. Gazören'e vardı, Pîri Sâmî hazretlerinin bulunduğu evi öğrendi. Doğruca o evin kapısını çaldı. Ev sâhibleri onu misâfir odasına aldılar. Pîri Sâmî hazretleri buyur etti ve yanına oturttuktan sonra ev sâhibine dönerek “Efendiye ayran verin, canı istemiştir” dedi. Hasan Efendi şaşırdı. Biraz oturduktan sonra Pîri Sâmî hazretleri elini Hasan Efendinin dizine koyarak, “Bir aşir okur musunuz, dinleyelim” dedi. Hasan Efendi “Hah, benim kıymetimi anladı” diye düşünerek hay hay diye cevab verdi. Fakat Besmele bile çekemedi. Baktı ki hâfızasında tek bir âyet bile yok. Bu sırada Sâmî Efendi elini çekiverdi, Hasan Efendinin hâfızası geri geldi ve okumaya başladı. Bunun üzerine Sâmî Efendiye talebe oldu, kısa bir müddet sonra hilâfet aldı. Pîri Sâmî efendi, “Olgun armudun düşmesi böyle tez oluyor, ben kal (ham) armudla uğraşıyorum” dedi.

Kelkitli Hayri Efendi vardı. Pîri Sâmî Efendi onu Kelkit'te vazifelendirdi; bir müddet sonra da kendisi yanına gitti. Tabiî herkes, Pîri Sâmî hazretlerine çok hürmet gösterdi; ikinci planda kalan Hayri Efendinin canı sıkıldı. “Beni buraya gönderdi, kendisi niye geldi ki?” diye bir an içinden geçirdi. O anda bütün mertebesini kaybetti. Bunu hisseden Pîri Sâmî Efendi, “Bizim buraya gelmemizin hikmeti zâhir oldu”, buyurdular. Bir kaç köyün içinde bulunduğu bir havâliye Ali Efendi adında bir halîfesini gönderdi ve vazife sahasının hududunu göstererek “Sakın dışına çıkmayasın” diye tenbihledi. O zât gittiği yerde çok tanındı ve tutuldu. Kürsüye çıktığında herkes ağzına bakıyordu. Tekkesi dolup boşalıyordu. O hududun dışındaki köylerden ısrarla çağırdılar. Sonunda dayanamayıp gitti. Kürsüye çıktı. Fakat aklına hiç bir şey gelmiyordu. Tek kelime söylemeden kürsüden inmek mecburiyetinde kaldı. Rezil oldu. Köylü bunu taşladılar. Kendi köyüne döndü. Oradakiler de bu hâdiseyi işittiği için yüz vermediler.

Çâresiz tekkeye döndü. Hocasının sözünü dinlememenin bedelini böylece ağır ödemiş oldu.

Bir kış günü Sâmî Efendi Refahiye'nin Gazören köyüne gitmişti. Yolda kar çok olduğu için kızakla çıkardılar. Bir müddet köyde kaldı. “Dönüşte bununla gitmeyiz” buyurdu. Dönerken yine kızağı koşmak istediler. Baktılar, kızak kırılmıştı. Bu kızağı Kelur köylüleri tepede görüp köylerine götürdüler. Yıllarca sakladılar. Hatta civardaki şiî köyleri bile, bir hayvan hastalığı yayıldığı zaman bu kızağı alır, köyün içinde bir kere dolaştırarak Pîri Sâmî Efendinin ruhâniyetinden istimdâd ederler.

Refahiye'nin Melikşerif köyünden ve aynı âileden üç kişi, Dursun Bey, Hâşim Ağa ve Alaeddin Ağa, Pîri Sâmî hazretleriin ününü duydular. Gidip ziyâret edelim, bakalım hakikaten mürşid-i kâmil mi? Dediler. Üçünün de babaları Pîri Sâmî hazretlerinin hocası sayılan Terzi Babaya müntesib idi. Yolda giderken Dursun Bey dedi ki, kendi fincanıyla bana kahve ikrâm ederse, ben ona şeyh derim. Alaeddin Ağa da dedi ki, eğer iki palut odunuyla pişmiş yaprak sarması ikrâm ederse, ben ona şeyh derim. Hâşim Ağa da dedi ki, üzüm ikrâm ederse ben ona şeyh derim. Halbuki üzüm mevsimi değildi. Dergâha vardılar. Pîri Sâmî hazretlerinin huzuruna kavuştular. Biraz oturduktan sonra kahve geldi. Önce Pîri Sâmî hazretlerine ikrâm ettiler. O da kendi kahvesini Dursun Beye uzattı. Sonra yemek yiyelim buyurdu ve sofra kuruldu. Yemekte yaprak sarması vardı. Yemeği yerken Pîri Sâmî hazretleri Alaeddin Ağaya dönerek, “palut meşesinde pişirmişler, buyurun” dedi. Biraz oturduktan sonra da dervişlerden birisine “kileri bir karıştırın, belki üzüm vardır. Getirin de yiyelim” dedi. Üzüm geldi. Sonra da Alaeddin Ağaya dönüp gülerek “insana bu kadar da zahmet verilmez ki” diye latife etti. Üçü de bu kerâmetler karşısında hemen Pîri Sâmî hazretlerine intisâb ettiler.

Aynı zamanda Refahiye'de müstantik (sorgu hâkimi) olan Dursun Bey, Pîri Sâmî hazretlerini Melikşerif'e getirdi. Akşam güvendiği kimseleri çağırdı. Pîri Sâmî hazretleri sohbet buyurdu. Gelenler intisâb ettiler. Bu arada amcazâdesi Niyazi Bey kızdı. “Allah var, peygamber var, şeyhe ne hacet?” dedi. Ticaret maksadıyla Şebinkarahisar'a gidip geldiği için, oranın görgüsü üzerine banyolu, helası içinde iki katlı bir ev yaptırıyordu. Ertesi günü Dursun Bey, Pîri Sâmî ile ikindi namazına giderken bu inşaatın önünden geçtiler. Pîri Sâmî hazretleri “Bu kim?” diye sordu. Dursun Bey, “Amcazâdem Niyazi” dedi. “Akşam gelenler arasında var mıydı?” diye sorunca, Dursun Bey başını önüne eğerek, “Yoktu” dedi. “O gelmedi ise biz gidelim” dedi. Gittiler. Niyazi Bey kireç eliyordu. Hiç oralı olmadı. Pîri Sâmî hazretleri bir teveccüh edip ayrıldı. Bu teveccühün tesiriyle kendinden geçen Niyazi Bey, hemen Pîri Sâmî hazretlerinin ardından koşup ayaklarına kapandı. Bilahare en sâdık talebesi oldu. Bu evi ve değirmeni hocasına hediyye etti. Değirmeni kabul etti, evi geri verdi. Bilahare başkasına satılan bu değirmen, Refahiye'nin 15 kilometre girişinde hâlâ Şeyhin Değirmeni olarak bilinir.

Sâmî Efendi bir gün talebeleriyle Melikşerif köyünde gezerken, bundan haberi olmayan bir kadın evinin önünü süpürüyordu. Bir yandan da,

PADİŞAHIN DAVETİ

Tut elmanın beşini,

Topla entârinin peşini.

Ben yalnız yatamam,

Yollayın benim eşimi,

diye türkü söylüyordu. Talebeleri kadını ayıpladılar. Kadın da farkına varıp utandı. Pîri Sâmî Efendi, “İlişmeyin, bu hanımın sözleri beni irşad etti. Tut elmanın beşini demek, İslâmın beş şartını yerine getir demek. Topla entârinin peşini ise, ölüme dâimâ hazır ol demek. Ben yalnız yatamam, yollayın benim eşimi demek de, kabir karanlıktır, orada bana ancak sâlih amellerim yoldaş olur demektir”, buyurdu.

Pîri Sâmî Efendi, Dursun Beye, “her kimin evine gitsem, yine sende rahat ediyorum” dedi. Dursun Bey latifeyi severdi. “Efendim, bir gelinin peçesini nerede açarsan orada rahat eder. Ben de sizin peçenizi burada açtım, ondan” diye cevâb verdi.

Pîri Sâmî hazretleri Melikşerif köyünü çok sever ve sık sık gelir, “benim köyüm” derdi. Herkes onu misafir etmek için yarışırdı. Hatta bu köyün en ileri gelenlerinden Hacı Şevket Beyin, Pîri Sâmî hazretlerine tahsis ettiği bir odası vardı. Gelince açılır, gidince kilitlenirdi. Melikşerif bugün de inâbeli köy olarak anılır ve muhafazakârlığı ile bilinir.

Melikşerif köyünden yukarıda ismi geçen Alaeddin Ağa hastalanmıştı. Birgün tekke arkadaşı ve amcazadesi Niyazi bey ile oturuyordu.

Bir ara bütün Erzincan, Kelkit, Gümüşhâne havâlisi Pîri Sâmi hazretlerine bağlanmıştı. Hasedciler, İstanbul'a şikayet ettiler. Sultan Hamid Sâmî Efendiyi İstanbul'a dâvet etti. Birkaç talebesiyle beraber Giresun'a kadar atlarla, oradan vapurla İstanbul'a gittiler. Saraya çıktılar. Padişah, Sâmî Efendiyi bizzat huzuruna kabul etti, talebeler dışarıda uygun bir yerde beklediler. Padişah önceden bu zata üç tane suâl hazırlamış, cevap verebilirse hakikî bir mürşiddir, hürmetini gözetiriz; değilse sahtekârdır, îcabına bakarız diye düşünmüştü. Daha bu üç suâli sormadan sohbet öyle bir mecrâya döküldü ki, Sâmî Efendi bu üç suâlin cevâbını da verdi. Bunun üzerine padişah hakikî maksadını ifşâ ederek, “sizi yorduk, hakkınızı helâl edin” dedi. Sâmî Efendi, “Bilakis, ben çok memnûn oldum. Siz halîfe-i müslimînsiniz. Teb'anızın maslahatını gözetmek mecbûriyetindesiniz. Yol kesicileri tâkip edip cezâlandırmak vazifenizdir. Tahtına sâhib olamayan, memlekete sâhib olamaz” dedi. Bunun üzerine padişah, kendisine bir mevki, mansıb teklif etti. Kabul etmedi. “Dergâhınıza yardım edeyim” dedi; “Dergâhımızın vakıfları vardır, kendi yağıyla kavrulur, atıyyeye alışmasın” dedi. “O hâlde sizi hacca göndermek isterim” dedi. “Niyyetim var” buyurunca, ertesi sene 1324 (H.1908) Surre alayına ilhâken Pîri Sâmî hazretlerini talebeleriyle beraber hacca gönderdi. Pîri Sâmî Efendi, “Halîfede yedi evliyâ kuvveti vardır. Allahü a'lem, Sultan Hamid'de yetmiş evliyâ kuvveti var” derdi.

“Niyazi, bana birşey olursa, çocuklarım Allah'a emânet” dedi. Sonra da “Bana Sâlih Baba Divan'ını oku. Ben de dersimi çekeyim” dedi. Nikâbını yüzüne örtüp tesbihini eline aldı. Niyazi bey de okumaya başladı. Arada bir hastaya bir göz atıyordu. Bir an tesbih sallayan elinin yavaşlayarak durduğunu gördü. Vefat ettiğini anladı. Sonradan Pîri Sâmî hazretlerine bu hal arzedilince, “O el kıyamete kadar böyle tesbih çeker. Bir insan nasıl ölürse, öyle haşredilir.” buyurdu. “Son sözü ne oldu?” diye sorunca da böyle böyle diye arzetti. “O söz, çocuklarım sana emânet demektir. Alaeddin Ağa, Allah varken kula güvenmek olmazdı. Ama âdetullah böyledir” dedi. Niyazi bey, Alaeddin Ağanın çocuklarına sâhip çıktı.

Bağlılarının bulunduğu havâlide Pîri Sâmî hazretleri çok sevildi ve sayıldı. Herkes onun sâyesinde dinini doğru olarak öğrendi ve yaşadı. Bu köylerin çoğunda câmi yoktu, olanlar da basit kerpiç yapılardı. Hepsini gayrete getirip câmi yapılmasını temin etti. Bu kampanya 1314 (H.1898) tarihini taşır. Bu câmilerin çoğu Ermeni ustaları tarafından inşa edilmiştir. Bu câmiler tamamlandığında Pîri Sâmî hazretleri tek tek ziyaret edip küşadında açılışında bulunmuş ve mevlid-i şerif okutulmuştur.

Pîri Sâmî hazretlerinin tesiri ve nüfuzu o kadar çoktu ki, bir sözü emir telakki edilerek hemen yerine getirilirdi. Önceleri bu havâlide tandır yakılarak ekmek ve yemek pişirilirdi. Birgün tandıra bir çocuk, arkasından da onu kurtarmak isteyen annesi düştü. İkisi de yanarak can verdiler. Bunun üzerine Pîri Sâmî hazretleri “Artık kimse tandır kullanmasın, tandırlara patates doldurun, ekmeğinizi de fırında pişirin” dedi. O gün bu gündür inâbeli köylerin çoğunda tandır yakılmaz.

Eskiden düğünlerde tilkici âdeti vardı. Düğünlerde erkek evi kız evine gelin almaya geleceklerin isimlerini ve bu arada kuzu eti gibi yiyecek hediyeleri tilkici adı verilen, becerikli birisiyle gönderir. Tilkici, yolda kimseye yakalanmadan oğlan evine varırsa, bahşiş alır; yakalanırsa suya basılırdı. Bunun için çoğu zaman kıyafet değiştirerek giderlerdi. Bir defasında Kemah'a yollanan bir tilkici yakalanarak Fırat'a basılmış, hava soğuk olduğu için zatürree olup vefat etmişti. Bu âileler arasında yıllar sonra vuku bulan bir izdivaç münâsebetiyle Kemah'tan yollanan tilkici de Refahiyelilerce yakalanmış, ancak mevsim yaz olduğu için dereler kuru olduğundan araba tekerleğine bağlanarak dere yatağından aşağı bırakılmış; tilkici paramparça olmuştu. Bu kötü âdeti ve ayrıca düğünlerde davul zurna çalınmasını da Pîri Sâmî hazretleri men etmiştir. Cemaatle namazın kılınmasına çok ehemmiyet verirdi. O zamanlar ikindi ezânı padişah fermanıyla, şehirlerde asr-ı evvel, köylerde ise asr-ı sânide okunurdu. Pîri Sâmî hazretleri “Ezânî saatle 9.5'dan evvel ikindiyi kılmayın. Çifte çubuğa gidenler de cemaate kavuşsun”, buyururlardı.

“Allahü teâlâ katında arkadaşların en hayırlısı, arkadaşına en hayırlı olanıdır. Komşuların da en hayırlısı, komşusuna en hayırlı olanlarıdır.”

Hadis-i Şerif

“(Hocasının sözüne ve işlerine) lime (niçin) diyen, mürid olamaz” derdi. Tüfekçi Sâlih Baba önde gelen müridlerindendi. Sesi çok güzeldi. Pîri Sâmî hazretlerinin huzurunda kaside ve ilahî söylerdi. Pîri Sâmî hazretleri sesini çok beğenirdi. Kendisini ruhâniyyet kapladığı zaman, “Hele Sâlih söyle” buyururdu. Bunun, Râbıta-ı Nakşi Hayalî adlı divanı matbudur.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
Rehber İnsanlar Sayfası