İstanbul'u, Fatih Sultan Mehmed Han'ın fethedeceğini müjdeleyen büyük âlim ve veli. İsmi, Nu'man bin Ahmed bin Mahmud olup, lakapları Hacı Bayram, Ahi Sultan, Şeyhü'r-Rum ve Hacı Paşa'dır. 753 veya 758 (m. 1352 veya 1357)'de, Ankara ilinin Çubuk çayı üzerindeki Zülfadl (Solfasol) köyünde doğdu. 832 veya 833 (m. 1430) senesinde Ankara'da vefat etti. Türbesi, Hacı Bayram Camii'nin kenarında ziyarete açıktır. Vefatında doksan yaşını aşkın olduğu rivayetleri nazara alınırsa, doğum tarihi daha önce de olabilir. Doğum tarihini 749 veya 751 senesi Kurban bayramının birinci günü (1 Mart 1349 veya 8 Şubat 1351) olarak verenler olduğu gibi; vefatını da 842 (m. 1438) olarak tesbit eden kaynaklar vardır. Fatih Sultan Mehmed'i çocukluğunda gördüğü menkıbe nazara alınırsa, vefatın 842 olması daha uygundur.
Babası Ahmed (bazı kaynaklarda Abdullah) Ankara'ya yerleşen Koyunlu Türkmenlerindendir. Soyunu İbrahim bin Edhem'e kadar götüren kaynaklar vardır. Dindar bir tacir olup, ehl-i tasavvuftan idi ve Şeyh Ali isminde bir zata bağlı idi. Hacı Bayram'ın tasavvuf ehli Safiyyüddin ve Ebdal Murad adında iki kardeşi daha vardı. Bayram ismi, Kurban bayramı günü doğduğundan veya hocası Somuncu Baba Hamideddin Aksarayî ile bir Kurban bayramı günü karşılaşmalarından dolayı verilmiştir. Hacı ismi de Anadolu'da âdet olduğu üzere hacca gitmeden evvel verilmiştir. Hacı Paşa lakabı ise babasının büyük oğlu olduğundan yahud resmi vazife veya müderrislik yaptığından verilmiştir. Anadolu'da babasının büyük oğluna paşa (başağa) demek âdettir. Ahi Sultan lakabı da o zamanlar Ankara'da çok güçlü bulunan Ahilik mesleğine dahil olup, ahilik prensiplerine göre yaşamasından dolayı verilmiştir. Anadolu'da Türklerden ilk mutasavvıf olması itibariyle Şeyhü'r-Rum denilmiştir. Rum, Anadolu demektir.
Rivayete göre annesi, Hacı Bayram Veli'ye hamile iken bir gün Açça deresinde çamaşır yıkıyormuş. Köy eşkiyalar tarafından basılmış. Eşkiyalar kadıncağıza tasallut etmişler. O sırada gaipten “Dokunmayın o kadına! O hatun bir velinin annesidir!” diye bir ses işitilmiş. Eşkiyalar korkup kaçmışlar. Kadın bir veliye hamile olduğunu anlamış. Yine rivayete göre annesinin karnında iken Allah diye zikredermiş. Babası bir gece rüyasında bir pirin kendisine “Ey Ahmed! Senin bir oğlun olacak. Adını Numan koy! Onu okut! Allahın fazlu inayeti senin ve onun üzerine olsun!” dediğini görür. Hacı Bayram'ın annesinin kabri Solfasol köyüne biraz uzak mesafede etrafı dört duvarla çevrilmiş bir mezardır. Mezar taşında “Ümmü Hacı Bayram-ı Veli” (Hacı Bayram Veli'nin Annesi) yazmaktadır. Rivayete göre bu mezarın üzerine türbe yapmak istemişlerse de, bina her defasında yıkılmıştır.
Sevenlerinin yazdığı manzum hilyelere nazaran Hacı Bayram Veli pembe ve son derece nuranî simalı, parlak alınlı, açık hilal kaşlı, iri gözlü, sarı saçlı, buğday benizli, üst tarafı seyrek sakallı, orta boylu, zayıfça idi. Hacı Bayram'ın Ahmedî Baba Sultan, Baba Edhem, Haydar, İbrahim ve Ali adında beş oğlu vardı. Soyu ilk üçünden devam etmiştir.
Nu'man, dört yaşında tahsile başladı. Çok zeki idi. bir defa öğretileni hemen öğrenip ezberlerdi. Ankara'da Şeyh İzzeddin'den Arapça okudu. Sonra Bursa, Kayseri, Aksaray gibi ilim merkezlerinde bulunan âlimlerin derslerine katılarak; tefsir, hadis, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde yetişti. Ankara'da Melike Hatun'un yaptırdığı Kara Medrese'de müderrislik yaparak, talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan bir kimse haline geldi. Bir ara kazasker tezkireciliği, Bursa'da müderrislik; Sultan Birinci Murad zamanında da kadılık yaptığı; Yıldırım Sultan Bayezid tarafından kapıcıbaşılık payesi verildiği rivayet olunur.
Hacı Bayram, Somuncu Baba diye de bilinen Şeyh Hamid-i Aksarayî hazretlerinin talebesi ve önde gelen halifelerinden oldu. Bayramiye tarikatini kurdu. Senelerce Anadolu'da feyz neşretti. Şeyh Hamid-i Veli'ye intisabı hakkında rivayetler değişiktir. Bu rivayetlerin her biri alâka çekici ve ibret vericidir. Onun için zikre değer görülmüştür:
Bir rivayete göre Ankara'da Yoğunduvar mahallesi imamı Muhsin Hoca, Hacı Bayram'ı mescid cemaatinden Şeyh Ali'ye götürdü. Şeyh Ali, aynı zamanda Hacı Bayram'ın babasının şeyhi idi. Bir gece sohbet ettiler. Bu sohbet Hacı Bayram'ı şiddetle cezbeye uğrattı. Sabah başı açık ayağı çıplak medresesine döndü. Sonra tekrar Şeyh Ali'nin peşine düştü. Şehir dışında Çayca denilen yerde bir kabristan kenarında Şeyh Ali'yi gördü. Şeyh Ali bir mezara işaret edip “Molla Bayram! Bu meyyit senin gibi molla değil idi. Çalışkan bir talebe idi. Şimdi hâline bir bak!” dedi. Şeyhin himmeti ile Hacı Bayram mezara bakınca meyyitin hâline muttali oldu. Bunun üzerine şeyhin ayağına düşüp kendisini irşat etmesini istedi. Şeyh; “Molla Bayram! Senin artık bizden nasibin yoktur! Bâkisini Aksaray'da Şeyh Hamid'den bulasın!' deyip Hacı Bayram'dan ayrıldı. Hacı Bayram bir müddet riyazete düştü. Bir yıl boyunca üç günde bir iftar eder oldu. İkinci yılda dört günde bir iftar eder oldu. Böylece dokuz yıl geçti. Bir yaşlı kadın kendisine acıyıp; “Niçin kendine eziyet edersin? Çokça ye, kendini zayıf düşürme!” dedi. Hacı Bayram “Anacığım, bağırsaklarım büzülmüştür. Artık taama (yemeye) kadir değilim.” dedi. Kardeşi Safiyyeddin ağabeyinin haline bakıp üzüldü. “Bu gidişle korkulur ki imansız gider, halkın hak yolu inkarına sebep olursun. Riyazet ile hak bulunsa, Molla Bayram bulurdu derler.” dedi. Hacı Bayram bu nasihatin tesiriyle tekrar Şeyh Ali hazretlerine geldi. Muhsin Hoca ve Abacı Dede vaziyeti öğrendi. Yedi kişi beraber Aksaray'a gittiler. Şeyh Hamid-i Veli'nin hangahının önüne oturdular. Şeyh girip çıkarken bunlara selam verir, ama başkaca iltifat etmezdi. Üç gün böyle geçti. Şeyhin dervişlerinden Selahaddin Bey bunlara acıyıp şeyhe iltimasçı oldu. “Sultanım bu Müslümanlar sizin için geldi.” dedi. Şeyh Hamid-i Veli, “Biliyorum ama bunların istediği bizde yok, ne yapalım?” dedi. Ancak bunlar teselli bulmayıp yedi gün daha kapıda beklediler. Şeyh yine bir gün dışarı çıkarken Hacı Bayram öne atılıp şeyhin ayağına kapandı. Şeyh de yine; “Sizin istediğiniz bizde yok.” dedi. Bunun üzerine Hacı Bayram “O zaman şu emanetten bari bizi kurtarın, size teslim edelim!” dedi. Hacı Bayram kazasker tezkirecisi iken birisi tezkire karşılığı birkaç akçe vermiş, Hacı Bayram almak istememişti. Adam; “Parayı kabul etmezsen, ben de tezkireyi almam.” deyince çaresiz alıp bir yerde saklamıştı. O akçeyi şeyhe arzettiler. Şeyh; “Emanete layık biri imişsin!” deyip yedisini birden müridliğe kabul etti. Birkaç gün sonra hâllerini sordu. Hacı Bayram “Heybetli bir ejder daima bana kasteder.” dedi. Şeyh; “Kendini ağzına atmaya çalış, iyileşince Rabbinden muradını iste!” dedi. Hacı Bayram, yine o hâl olunca kendisini ejderin ağzına attı. Kendine gelince; “Ya Rabbî! Bayram'ın ne kudreti var ki huzurunda söz söylesin. Sen sana layık olanı işle!” diye dua etti. Şeyh bunu öğrenince “Molla Bayram! Öyle bir şey istemişsin ki, ona ne helal, ne haram yeter!” dedi. Sonra beraber hacca gittiler.
Başka rivayete göre bir gün bir kimse Hacı Bayram'a gelerek; “İsmim Şüca-i Karamanî'dir. Hocam Hamideddin-i Veli hazretlerinin size selamı var. Kayseri'ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza gelmiş bulunuyorum” dedi. O da, Hamideddin ismini duyunca; “Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Şüca-i Karamanî ile Kayseri'ye gittiler. Kayseri'de Hamideddin-i Veli ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamid-i Veli; “İki bayramı birden kutluyoruz.” buyurarak, Nu'man'a Bayram lakabını verdi. Hamid-i Veli, Nu'man ile baş başa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zahirî ve batınî ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; “Hacı Bayram! Zahirî îlimleri ve bu ilimlerde yetişmiş âlimleri ve derecelerini gördün. Batınî ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyayı ve derecelerini de gördün. Hangisini murad edersen onu seç!” buyurdu. Hacı Bayram da, velilerin yüksek hâllerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamanının en büyük velilerinden oldu.
Bir başka rivayette ise, Şeyh Hamid-i Veli Aksaray'dan Ankara'ya geliyor diye haber verdiler. Hacı Bayram da Ankara'nın 500 akçelik mahkemesinde kadı idi. Gayet çok malı vardı. Şehir halkı, yedisinden yetmişine Şeyh'i karşılamaya çıktılar. Hacı Bayram da kadı sıfatıyla karşılayanlar arasında idi. Şeyhi güzel bir mekana indirip ağırladılar. Hacı Bayram her gün gidip gelip kendisini ziyaret etti. Bir gün; “Şeyhim, sizin yolunuz bana gayet hoş geldi. Beni hak yolunda mürid edinip irşat buyurunuz!” diye arzetti. Şeyh “Ya Hacı Bayram! Bu dervişlik güç olur. Sen bunun gibi izzeti ve unvanı terk edemezsin.” dedi. Hacı Bayram, “Ya şeyh! Zorluğun sonu kolaylıktır. Zira Hak teala Kur'an-ı Kerim'de; “İnne me'al usri yüsren” İnşirah suresi:5) buyuruyor. Ben müridlik zahmetini seçtim. Bana emir verin, bir hizmette bulunayım.” dedi. Şeyh “Var, dervişlerin ayak yolunu pak eyle!” dedi. Hacı Bayram derviş elbisesi giyip eline bir kürek bir de süpürge alarak helaları temizlemeye başladı. Kırk gün sonra Şeyh kendisine “Hizmetin tamam oldu, gel şimdiden geri emaneti teslim edelim!” buyurdu ve kendisine dua ederek hilafet verdi. Diğer dervişler şaşırdı. “Şeyhim, kimimiz otuz, kimimiz kırk yıl hizmetteyiz. Hacı Bayram'a kırk günde kutubluk verdi.” dediler. Şeyh, “Ey dervişler! Hacı Bayram kav ve çakmak getirdi, ben çaktım. Eğer sizin de kavınız ve çakmağınız varsa, getirin çakıvereyim.” dedi.
Bir diğer rivayette ise, Hacı Bayram Yıldırım Sultan Bayezid'in kapıcıbaşı idi. Padişah, Timur Han'a yenilip esir olunca, Hacı Bayram da Şeyh Hamid-i Veli'yi aramak üzere Ankara'dan ayrıldı. Şeyh Hamid de o sıralar Bursa'dan ayrılıp Adana'da Ceyhan suyu kenarında Sis kalesi civarında bir dağ köyünde Nebi Sofi adında bir alemdarın evinde misafir idi. Hacı Bayram'ın, Şeyh Hamid ile Bursa'da müderrislik yaptığı devirden aşinalığı vardı. Kıyafet değiştirip bezirgan (tacir) sıfatıyla şehir kasaba dolaşıp kendisini aradı. En sonunda kaldığı yeri buldu. Köy halkı, “O zat, fakirliği seçmiştir. Bu hâlinde huzuruna çıkamazsın.” dediler. Dinlemeyip huzuruna vardı. Elini öptü. Şeyh kendisine havadis sordu. “Yıldırım Sultan Bayezid vefat etti derler.” dedi. “Sultanıma malumdur.” dedi. Sonra Şeyh geliş maksadını sordu. “Sultanıma hizmet etmeye geldim” dedi. “Sen bizim yanımızda sığmazsın, eğer geri dönmek istersen yardım edelim.” dedi. Hacı Bayram: “Ey aziz, muradım sensin; başka muradım yoktur.” dedi. “Ya bu fetret zamanında bizimle nasıl olursun? Yanındaki yiğitler kimdir?” buyurdu. “Emrin ne ise o olsun. Bazısı kölem, bazısı maiyet askerimdir.” dedi. “Bunları Adana'ya götür, başlarının çaresine baksınlar. Dervişane kisve ile gel ki burada durabilesin.” dedi. Hacı Bayram denileni yaptı. Olanca elbisesini satıp köylü kıyafetiyle yaya köye geldi. Şeyh “Adını tebdil edelim.” buyurdu. “Siz bilirsiniz.” dedi. Kurban (hac) bayramının iki gün öncesi idi. bu sebeple Hacı Bayram dediler. Şeyh Hamid bayramdan sonra Hacı Bayram ile beraber Şam'a gitti. Oradan hacca geçtiler. Dönüşte mezkur köye uğrayıp Nebi Sofi ile beraber Aksaray'a geçtiler. Bir sene sonra Hacı Bayram'a izin verip kendisini Engürü'ye (Ankara) gönderdi. Giderken, “Sultanum, sanat bilmeyiz, ne iş yapalım?” diye arzetti. Şeyh Hamid, “Ekin ek!” buyurdu. “Ne ekelim?” diye sordu. “Burçak ek!” buyurdu. Hacı Bayram-ı Veli'nin hocasından Ankara'ya gidip tasavvuf faaliyetinde bulunma emrini alışı 815 (m. 1412) senesinde vaki oldu. Daha ayrılmadan hocası vefat etti. Hacı Bayram cenaze işleriyle meşgul olup, cenaze namazını kıldırdı. Aksaray'da vazifesini bitirdikten sonra Ankara'ya döndü. Böylece asıl rivayete göre 18 senesini (1393-1412) hocası ile beraber geçirdi.
Hacı Bayram, Edirne'de kaldığı süre içerisinde Sabunî Mahallesi'ndeki Veli Dede Dergahı'nda misafir oldu. Padişah ile sık sık sohbet etti. Padişahın arzusu üzerine Eski Cami'de vaazlar verdi. Edirneliler de onu çok sevdiler. Onun hangi camide nasihat edeceğini öğrenip, oraya akın akın giderlerdi. Padişah da onun Edirne'de kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Veli, Ankara'ya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devam etmek istediğini bildirdi. O zaman Sultan Murad, ondan nasihat istedi. Hacı Bayram, nasihat olarak buyurdu ki: “Teb'an içinde herkesin yerini tanı, ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı, gençlere sevgi göster. Halka yaklaş fasıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma. İnsanlığında kusur etme, sırrını hiç kimseye açma, iyice yakınlık peyda etmedikçe, kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Seninle başkaları arasında bir toplantı akdedilir veya insanlarla aranızda bazı meseleler görüşülürse, yahut onlar bu meselelerde senin bildiğinin hilafını iddia ederlerse, onlara hemen muhalefet etme. Sana birşey sorulursa, ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Sonra bu meselede şu veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu söyle. Senin bu türlü açıklamalarını dinleyen halk, hem senin değerini, hem de başka türlü düşünenlerin değerini tanımış olur. Sana bu görüş kimindir? diye sorarlarsa, fakihlerin bir kısmınındır, de. Onlar, verdiğin cevabı benimserler ve onu sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmet ederler. Seni ziyarete gelenlere ilimden birşey öğret ki, bundan faydalansınlar ve herkes, öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umumî şeyleri öğret, ince meseleleri açma. Onlara güven ver, ahbablık kur. Zira dostluk, ilme devamı sağlar. Ba'zan da onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını te'min et. Onların değer ve i'tibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et, müsamaha göster. Hiç bir kimseye karşı bıkkınlık gösterme, onlardan biri imişsin gibi davran.” Bu nasihattan sonra, yanlarında bulunan küçük Şehzade Mehmed'i (Fatih) kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu.
Ankara'da dinin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Ankara'ya dönerken hocasının büyük oğlu İzzeddin Yusuf Hakikî ile hocasının müridlerinden Kızılca Bedreddin'i de yanında getirdi. Onları irşat ederek süluklerini tamamlattı. Ankara Kalesi dışında bir tepe üzerinde eski bir Hıristiyan mabedi yanında tekkesini tesis etti. Burası bugün Ulus'ta Augustus Mabedi yanında halen ayaktadır. Talebeleri gün geçtikçe çoğaldı. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.
Bizans imparatoru Manuel II. Paleologos, askerleriyle beraber müttefik olarak Yıldırım Sultan Bayezid'in İsfendiyaroğulları üzerine çıktığı sefere katılmıştı. 1391 kışında Ankara'da bir müderrisin evinde bir ay misafir kaldı. Ev sahibiyle din üzerine ilmî müzakerelerde bulundu. 26 celselik bu müzakereleri diyaloglar halinde Dialoge mit einem “Perser” adıyla Yunanca bir kitap yapıp, küçük kardeşi Mora Despotu Theodor'a gönderdi. Osmanlı kaynaklarında bulunmayan fakat Papa'nın bile meşhur bir konuşmasında atıf yaparak İslam dünyasında büyük infial uyandırdığı bu diyalogların muhatabı olan müderrisin Hacı Bayram Veli olduğu rivayet olunur.
İsmi Muhammed, lakabı Akşemseddin olan bir genç, aklî ve naklî ilimlerde yetişip, Osmancık'da müderris olmuştu. Tıb ilmi üzerinde oldukça bilgisi vardı. Talebelerin dersini verdikten sonra, diğer vakitlerinde nefsini terbiye etmek için uğraşırdı. Ayrıca bu konuda kendisini yetiştirecek bir büyük veliyi de araştırıyordu. Ankara'dan gelen bazı kimselerden, Hacı Bayram-ı Veli'nin medhini duyarak medreseyi bıraktı ve Ankara'ya geldi. Hacı Bayram-ı Veli'yi kendi ölçülerine göre yaptığı incelemelerde yeterli bulmadı. Haleb'de, ismi Zeyneddin olan bir kimsenin evliyalıkta yüksek dereceler sahibi olduğunu işitti. Kararını vererek Haleb'e gitti. Zeynüddin hazretleri ile görüşmeden önce bir gece rü'ya gördü. Rü'yasında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankara'da Hacı Bayram-ı Veli'nin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayram'ın elinde idi. Bu rü'ya üzerine, Akşemseddin yaptığı hatayı anladı ve hemen Ankara'ya geri dönmek için yola çıktı. Ankara'ya geldiğinde Hacı Bayram-ı Veli'nin talebeleriyle tarlada ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Talebeler, aralarına yeni bir kimsenin geldiğini görünce, hocalarının mübarek yüzüne baktılar. Onun, o gence hiç iltifat etmediğini, dönüp bakmadığını görünce, onlar da iltifat etmediler. Akşemseddin, onlarla birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Veli, talebeleriyle yemek yemeğe başladı. Yine Akşemseddin'e hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddin yaptığı hatayı bildiği için, kendi kendine; “Ey nefsim! Sen, Allahü tealanın büyük bir veli kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin layık olduğun yer burasıdır.” diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla beraber yemeğe başladı. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, Akşemseddin'in bu tevazuuna dayanamayarak; “Ey Köse! Kalbimize çabuk girdin, gel yanıma.” buyurdu ve ona iltifat etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; “Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar.” diyerek, onun gördüğü rü'yayı, keramet göstererek anladığını bildirdi. Akşemseddin, kabul edildiğine çok sevindi ve hocasının gösterdiği kerametler ile ona bağlılığı daha da arttı. Artık hocasından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini hiç kaçırmayarak, kalblere şifa olan nasihatlerini zevkle dinlemeye başladı. Hacı Bayram-ı Veli'nin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten daha ileri gitti. Hatta yedi günde bir kaşık sirke içerek yaşamaya başladı. Nitekim bu hususta Hacı Bayram-ı Veli birgün; “Ey Köse! Bu şekilde riyazet ve mücahede ile, nefsin isteklerini yapmayıp istemedilerini yaparsan, nur olursun, vefat ettikten sonra seni kabrinde bulamazlar.” buyurdu. Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin'i bu şekilde çalıştırarak, evliyalık makamlarının yüksek derecelerine çıkardı. Akşemseddin'e icazet (diploma) verdiğinde, ba'zıları; “Efendim! Sizden yıllarca okuyan talebelere hilafet vermediğiniz halde, bu yeni gelen Akşemseddin'i kısa zamanda hilafet ile şereflendirdiniz?” dediler. Hacı Bayram-ı Veli de; “Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzat kendisi anladı. Fakat yanımda yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlıyamayıp bana sorarlar. Ona hilafet vermemizin sebebi işte budur.” diye cevap verdi.
Hacı Bayram-ı Veli, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde camide insanlara vaaz ve nasihat ediyordu. Herkes Hacı Bayram-ı Veli'nin vaazlarına koşuyor, bazı kerametlerini de görünce, ona daha çok bağlanıyorlardı. Bu şekilde Hacı Bayram'ın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bazı hased ediciler, valiye müteaddit şikayetlerde bulundu. Vali de bu şikayetleri zamanın padişahı Sultan II. Murad'a arzetti. Fetret devri yaşamış bir devletin hükümdarı olarak padişah nüfuzlu bir zatın ahiler memleketinde halkı hükümete karış teşkilatlandırmasından çekindi. Anadolu birliği bozulmuş ve çok zahmetli biçimde yeni yeni kurulmaktaydı. Hükümet en ufak hareketten şüphe edecek kadar hassastı. Padişah, Ankara'yı ve Hacı Bayram Veli'yi tanıyanları saraya çağırıp bilgi aldı. Bunlar Hacı Bayram müridlerinin kendi halinde çiftçiler olduğunu, işlerini imece usulüyle gördüklerini, kazançlarından artanı fakirlere ve ilim talebesine dağıttıklarını söyledi. Sultan rahatladı ise de, saraydan bir çavuşu her ihtimale karşı tedkikat ve Hacı Bayram Veli'yi Edirne'ye davet için Ankara'ya gönderdi. Çavuş, Hacı Bayram'ı tarlasında çalışırken buldu. Hacı Bayram ona kimi aradığını sorunca çavuş; “Hacı Bayram derler bir müddei varmış. Fesadatı arz olunmakla anı Darüssaltanat'a götürmeye geldim.” dedi. Hacı Bayram, “O kişi benim. Buyurun gidelim, fakat hünkara eli boş gidilmez. Şu salatalıklar yetişsin de alıp götürelim.” dedi. Böyle bir müddet beklemenin bahane olduğunu zanneden çavuşun gözleri önünde salatalıklar bir yandan dikilirken öte yandan yeşerip boy atıp olgunlaşmaya başladı. Çavuş bu keramet karşısında meselenin Hacı Bayram-ı Veli'ye kurulmuş bir düzen olduğunu anladı. Kendisinden özür diledi. Edirne'ye yalnız gidip vaziyeti padişaha izah edeceğini söyledi. Ama Hacı Bayram, çavuşun mesuliyeti üzerine almasına razı olmadı. Yanında talebesi Akşemseddin olduğu halde, çavuşlarla birlikte Edirne'ye doğru yola koyuldular. Hacı Bayram-ı Veli, yol boyunca çavuşlarla sohbetler etti, onlara nasihatlerde bulundu. Günler sonra Çanakkale boğazından geçip, Edirne'ye geldiler. Padişahın huzuruna çıktılar. Padişah, devletin selametine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıya beklerken, karşısında nur yüzlü, kâmil bir veli gördü. Hayretini hiç saklamayarak, onu baş köşeye oturttu. Çeşitli suallerle Hacı Bayram-ı Veli'nin hâlini anlamaya çalıştı. Onun manevî derecesi dikkatini çekti. Kendisine çok hürmet ve sevgi duydu. Sultan Murad, şehzadeliğinden beri ilme pek meraklı idi ve büyük bir âlim olarak yetişmişti. Hacı Bayram-ı Veli konuştukça, ilminin yüksekliğini, böyle kıymetli bir âlim ve evliyanın devlete baş kaldırmayacağını daha iyi anladı. Ta Ankara'dan buraya kadar zahmet çektirip getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de sevindi. Tasavvuftaki bazı müşküllerini Hacı Bayram-ı Veli'ye sordu. Aldığı cevaplardan ziyadesiyle memnun oldu. Onun ilmine hayran kaldı. Onu apar topar yerinden getirttiği için, nasıl gönlünü alacağını bilemiyordu. Pek çok ihsanda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram-ı Veli; “Sultanım! Bizim dünya malında gözümüz yoktur. Siz onları alıp, ihtiyacı olanlara veriniz.” diyerek nazikçe reddetti. Padişah ısrar edince de; “Mutlaka ihsanda bulunmak istiyorsanız, talebelerimizin, devlete vereceği bir takım vergilerden muaf tutulmasını arzu ederiz.” buyurdu. Padişah da memnuniyetle kabul etti. Hacı Bayram-ı Veli'yi günlerce sarayda misafir etti, izzet ve ikramda bulundu.
Hacı Bayram-ı Veli Sultan'dan izin ve verdiği fermanı alarak vedalaştı, yola koyuldu. Önce Gelibolu'ya geldi. Orada Yazıcızade Ahmed Bican ve Muhammed Bican kardeşler ile görüştü. Bir müddet onları yetiştirmek için orada kaldı. Onların Bayramiyye yoluna girerek, tasavvufta ilerlemelerine sebep oldu. Muhammed Efendi, yazmış olduğu eseri Muhammediyye'yi hocası Hacı Bayram-ı Veli'ye takdim ettiğinde; “Ey Muhammed! Bu kitabı yazacağına, kalbinin nurlanması için çalışsan, nefsini terbiye etmek için uğraşıp onu yola getirse idin daha iyi olmaz mı idi?” buyurduğunda, Muhammed Bican bir “Ahh!” çekti ki, o anda kitabın açık olan sahifesi “Ahh”ın ateşinden kararıp simsiyah oldu. Hacı Bayram-ı Veli, kısa zamanda bu iki kardeşe icazet (diploma) vererek, insanları yetiştirme vazifesini verdi.
Hacı Bayram Veli, hayatında iki defa daha Edirne'ye gitti. İkinci gidişi, Sultan İkinci Murad'ın Ergene Nehri üzerine köprü yaptırmak istediği zaman vaki oldu. Padişah, Hacı Bayram-ı Veli'yi temel atma merasimine davet etti. Emir Sultan da hazır bulundu. İkisi beraberce dua ettiler. Hacı Bayram Veli, bir gün bir gece Ergene'de kaldı. Sonra padişah ve diğer zevatla beraber Edirne'ye geçti. Burada sohbet etti.
Hacı Bayram-ı Veli'nin Edirne'ye üçüncü seyahati 833 (m 1429) tarihinde cereyan etti. Bursa'da bulunan Emir Sultan, ağır hastalandığı zaman, kendisini Hacı Bayram'ın yıkamasını, namazını kıldırmasını, defnetmesini vasıyet etti. Bunun üzerine Hacı Bayram Bursa'ya gidip bu vasiyeti yerine getirdi. Bu husustaki bir rivayet şöyledir. “Emir Sultan hazretleri son nefesinde iken sadık muhibleri huzuruna vararak vefatından sonra hangi muhlis muhibbi tarafından yıkanmasını istediğini işaret ve lütuf buyurmasını talep ettiler. Otuz yıl boyunca ikindi namazının sünnetini hiç kaçırmadan kılan birisinin yıkamasını vasiyet etti. Onun hastalığını işiterek Ankara'dan Bursa'ya hareket eden Hacı Bayram şehre ulaştığı gün Emir Sultan vefat etti. Dervişlerin kendi aralarındaki konuşmalarından Emir Sultan'ın vasiyetini işitir ve kendisinin otuz yıldan ziyade ikindi sünnetini hiç kaçırmadığını söyler. Vazife ona tevdi edilir, cenazeyi yıkar, namazını kıldırır ve toprağa defneder.” Oradan da talebesi Akşemseddin ile beraber Edirne'ye geçti. Padişah ile çok sohbette bulundu.
Hacı Bayram-ı Veli, son hastalığında talebelerini yanına çağırdı. Onlara nasihatte bulundu. Baş ucunda ve sağ tarafında en önde gelen talebelerinden Akşemseddin, biraz gerilerde yine gözde talebelerinden Bıçakçı Ömer Efendi bulunuyordu. Herkes Kur'an-ı kerim okuyup, sevablarını hocalarına bağışlıyorlardı. Bir ara talebeler; “Acaba hocamız son hastalıklarında yerine kimi vekil olarak bırakacak?” diye düşünürler iken, Hacı Bayram-ı Veli hazretleri gözlerini açıp; “Emir! Su getir” buyurdu. Talebelerden biri koşarak bir bardak su getirdi. Hacı Bayram suyu alıp, yanında bulunan çiçek saksısının içine döktü. Tekrar yatıp gözlerini yumdu. Bir müddet sessiz ve dalgın bir halde bekledi. Sonra tekrar gözlerini açıp; “Emir! Su getir” buyurdu. Yine bir bardak su getirdiler. Onu da alıp, saksıya döktü. Tekrar dalgınlaştı. Bir ara yine gözlerini açıp su istedi. O zaman Akşemseddin; “Ömer! Suyu sen getir” dedi. Bıçakçı Ömer Efendi, gidip bir bardak su getirdi. Suyu alan Hacı Bayram-ı Veli, biraz içip; “Kalanı sen iç ki, emanet-i kübraya nail olasın.” buyurdu. Ömer Efendi de bu suyu içti. Hacı Bayram-ı Veli tekrar dalgınlaştı. Bir ara gözlerini açtı. Bütün talebelerine teker teker bakarak sessizce vedalaştı ve “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abdühü ve Resulühü.” dedi ve mübarek gözlerini yumdu. Talebeler, Akşemseddin ve Ömer Efendi'nin riyaseti altında cenaze hazırlığına başladılar. Bunu işiten bütün Ankaralılar, Hacı Bayram-ı Veli'ye karşı son vazifelerini yapmak için koştular. Cenaze namazını Akşemseddin kıldırdı. Tekkesinin kıble duvarı önüne defnolundu. Kabri bugün de Ankara'nın en meşhur ziyaretgahıdır.
Hacı Bayram Veli hazretleri senelerce Ankara ve civarında insanları irşat etti. Ehli sünnet itikadını yaydı. Kendisi insanlara bizzat nümune oldu. Herkese elinin emeği ile geçinmesini tavsiye ederdi. bizzat kendisi ziraatla meşgul olur, nafakasını eliyle kazanırdı.
KURBAN ETMEM GEREK
Hacı Bayram-ı Veli, Ankara'ya Sultan Murad Han'ın verdiği ferman ile geldi. Fermanda, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin talebelerinin, yalnız ilim ile meşgul olmaları için, onların vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan birçok kişi, vergiden ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram-ı Veli'nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara'nın malî ve askerî düzeni bozuldu. Bunun üzerine Sultan, Hacı Bayram-ı Veli'den talebelerinin bir listesini istemek zorunda kaldı. Bunun üzerine Hacı Bayram-ı Veli, Ankara'nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve; “Bize intisab edenler burada toplansın.” diye ilan etti. Hacı Bayram-ı Veli'nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram-ı Veli; “Dervişlerim, müridlerim! Bana intisab eden talebelerimi bugün burada kurban etmem gerek. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin.” buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Hacı Bayram-ı Veli de, elinde keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram-ı Veli de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram-ı Veli buyurdu ki: “Anladık ki, bir buçuk talebemiz varmış.” buyurdu ve hükümete bu ikisinin ismini bildirdi.
BİZİM KÖSE İLE
Hacı Bayram-ı veli hazretlerinin ikinci Murad Han ile yaptığı sohbetlerin birinde padişah “Allahü tealanın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleri ile Kostantin'i almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bayezid Han bu işe girişti. Fakat şimdiye kadar kesin bir netice elde edemediler. Devlet-i Âl-i Osman'ın topraklarının ortasında bir Bizans devletinin olmasına hiç gönlüm razı değil. Sevgili Peygamberimizin de medhettiği bu Kostantiniyye bize lazım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum.” dedi. Murad Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Veli derin bir tefekküre dalmış hâlde dinliyordu. Söz bitince, tane tane şöyle konuştu: “Sultanım! Bu şehrin alınışı ne size, ne de bize nasip olacak. Kostantiniyye'yi almak, şu beşikte yatan yavrunuz Mehmed'e (Fatih Sultan Mehmed Han'a) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddin'e nasip olsa gerektir.” müjdesini verdi. Sultan Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzade Mehmed'e ve Akşemseddin'e artık başka bir nazar ile bakmağa başladı.
Hadis-i Kudsî
“Allahü teâlâ buyuruyor ki: İzzetim ve celâlim hakkı için İslâmda ihtiyarlayan erkek ve kadın kuluma azâb etmekten hayâ ederim.”
Bu fazileti müridlerine kazandırmaya muvaffak olmuştur. O da hocası Hamid-i Veli gibi vakıf kurmuş, kendisi ve tekkesi vakıf gelirleriyle geçinmiş değildir. Melamet (dünyaya düşkün olmamak), kanaatkarlık, cömertlik şiarıydı. Mübarek aylarda Ankara'nın zenginlerinden zekat ve sadaka toplayıp fakirlere dağıtırdı. Ayrıca ilim ile tasavvufu birleştirenlerden biri olarak gösterilir. Bu sayede bozuk itikad ve fikirlerin Anadolu tasavvufuna sızmasına engel teşkil etti. Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin, Allahü tealanın pekçok ihsanlarına kavuştuğunu, zamanının Kutb-i aktabı olduğunu pekçok âlim bildirmişlerdir.
Hacı Bayram Veli'nin yazılı eseri olmamakla beraber, Süleymaniye Kütüphanesi'nde yazma olarak mevcut bulunan ve vahdet-i vücuda dair iki tasavvufî mektup kendisine isnat edilmektedir. Ayrıca ilahî olarak halk arasında söylenegelen Yunus Emre tarzında söylenmiş tasavvufî şiirleri vardır. Şunlar çok meşhurdur:
Bilmek istersen seni,
Can içinde ara canı;
N'oldu bu gönlüm n'oldu bu gönlüm,
Derd ü gamınla doldu bu gönlüm.
Çalabım bir şâr yaratmış iki cihan arasında,
Bakıcak didar görünür ol şârın kenaresinde;
Hiç kimse çekebilmez pekdir feleğin yayı,
Derdine gönül verme bir gün götürür vayı.
Bunlardan Çalabım diye başlayan sembolik şiiri çok sayıda mutasavvıf şair tarafından şerholunmuştur.
Çok sayıda talebe yetiştirdi. 9 veya 14 halife bıraktı. Halifeleri Ankara ve dışında Bayramiyye yolunu devam ettirdiler. Beypazarı ve Göynük'te Akşemseddin ile Ömer Sıkkinî (Bıçakçı Ömer Dede), Gelibolu'da Yazıcıoğlu Mehmed ve kardeşi Ahmed Bican, Balıkesir'de Şeyh Lütfullah İsfendiyarî, Bursa'da Akbıyık ve Hızır Dede, Larende'de İnce Bedrettin, İskilip'te Muslihuddin Halife, Bolu'da Uzun Selahaddin ve Molla Zeyrek, Kütahya'da şair Şeyhi (Yusuf Sinan) irşadla meşgul olanların önde gelenleridir. İznik'te Eşrefoğlu Rumî, Ankara'da Baba Nahhas, ayrıca Yusuf Hakikî, Kızılca Bedreddin, Şeyh Ulvan Şirazî, Kemal Halvetî, Abdülkadir Isfehanî, Ahmed Baba (Hacı Bayram'ın oğlu), Şeyh oğlu Edhem Baba, Şeyh oğlu Edhem Baba'nın kardeşi Ferruh Dede, İzzeddin Aksarayî, Şeyh Ramazan Edirnevî, Abdurrahim Karahisarî (İbnü'l Mısrî), Şeyh Şamî (Hamza), Baba Yusuf Seferihisarî, Bünyamin Ayaşî, Muk'ad Hızır Dede, Abdal Murad, Alaeddin Arabî, Bardaklı Baba, Sünbüllü Baba talebeleri arasında sayılabilir. Mürid ve halifeleri Türk kültür tarihinde mühim isimler bırakmıştır. Yazıcıoğlu ile Eşrefoğlu'nun şiir ve eserleri yıllarca Anadolu halkı arasında sevilerek okunagelmiştir. Sadece Anadolu'da değil, Edirne, Selanik, Peç, Peşte, Mora, Mostar, Saraybosna, Vidin, Belgrad, Serez, Manastır, Üsküp, İştip, Tikveş, Ustrumca, Prizren, Doyran, Köprü, İskeçe gibi Avrupa'daki Osmanlı şehirlerinde de yayılmış; ayrıca Asya ve Afrika'da, bilhassa Şam, Mekke, Medine, Kahire'de bağlıları olmuştur.
Vefatından sonra “Bayramiyye yolu”nu, talebelerinden Akşemseddin ve Bıçakcı Ömer Efendi devam ettirdiler. Zühd, takva ve riyazete meyille olanlar Akşemseddin'e, cezbe, ilahî aşk, melamet mizaçlılar Ömer Sikkinî'ye tabi oldular. Bunlardan Ömer Sikkinî'ye tabi olanların teşkil ettiği yola Bayramiyye-i Melamiyye; Akşemseddin'e tabi olanların tuttuğu yola da Bayramiyye-i Şemsiyye dendi. Melamiler, zamanla Sünnî akideden uzaklaşan tavırları sebebiyle cemiyet nizamını tehdid eder göründüğünden hükümet tarafından takibata uğradılar. Şemsiyye yolu ise her zaman itibar gördü. Celvetiyye tarikati, Şemsiyye'nin devamıdır.
Hacı Bayram-ı Veli'nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağırıldı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hatıra bilezik ve küpeleri emanet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir kutucuğa koyup, Hacı Bayram-ı Veli'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyaret edip; “Ya Hazreti Hacı Bayram-ı Veli! Beni, vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hatıraları emanet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük kutuyu zatı alinize emanet olarak bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şayet dönmezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!” diye münacaat etti. Sonra kutuyu sandukanın kenarına koyarak ayrıldı. Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emanetini almak üzere Hacı Bayram-ı Veli'ye geldi. Ziyaretini yaptıktan sonra, kutuyu koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı. Orada türbeyi bekleyen türbedara; “Bu kutu benimdir. Askere gitmeden önce emanet bırakmıştım. Şimdi alıyorum.” dedi. Türbedar; “Tabi, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defasında bu kutunun yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim” dedi. Genç, kutunun yanına gelip, Hacı Bayram-ı Veli'ye teşekkür etti ve emanetini alarak köyüne döndü.
Hacı Bayram-ı Veli'nin talebelerine nasihatlerinden ba'zıları şunlardır:
- “İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda sık sık bulunmayınız.”
- “Hiddet ve kin, hakikatleri gören gözleri kör eder. Öfke, iyi düşünmeyi daraltır, yanıltır.”
- “Allahü tealaya isyan yolunda, hiçbir kimseye yardım etmeyiniz.”
- “Küçük çocukları seviniz, başlarını okşayınız. Onları sevindiriniz ki, Peygamber efendimizin emrini yerine getirmiş olasınız.”
- “Çarşıda ve cami avlusunda birşey yemeyiniz. Yol ortasında durmayınız. Ticaret erbabının dükkanlarında uzun müddet oturmayınız.”
- “Hiçbir günahı küçümsemeyin, çok çalışın. Boş gezenler, zengin dahi olsa, arkadaşları şeytan, kalbleri şeytanın konağı olur.”
- “Çok gülmeyiniz ki, kalbiniz kararmasın. Sakin ve ağırbaşlı olunuz ki, vekarınız bozulmasın.”
- “Nefsinizi daima kontrol altında tutunuz. Onu boş bırakmayasınız ki, sizi ateşe sürüklemesin.”
- “Helalinden kazanıp, ondan fakirlere cömertçe veriniz.”
- “Ölümü çok hatırlayınız, ölüm gelmeden hesabınızı yapınız. Tövbe ediniz ki, affa kavuşasınız.”
- “Âlim ve evliyanın kabirlerini ziyaret ediniz. Zira o büyükler, kendilerini ziyaret edenlere şefaat ederler.”
- “Dünya gamından, nefsin sıkıştırmasından hafifleyip kurtulmak istiyorsanız, kabristanları sık sık ziyaret ediniz.”
- “Ayıp ve kusurlarını gördüğünüz arkadaşlarınızın, komşularınızın, sırlarını ifşa etmeyiniz. Çünkü gördüğünüz bu sırlar, size emanettir. Emanete hiyanet ise, çirkin bir harekettir.”
Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, Yunus Emre ile aynı asırda yasamışdır. Yunus Emre'nin söylediği şiirlerin tarzında şiirler söylemiştir. Dilden dile söylenegelen şiirlerinin bazıları şöyledir:
N'OLDU BU GÖNLÜM?
N'oldu bu gönlüm, n'oldu bu gönlüm?
Derd-ü-gamınla doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,
Yanmada derman buldu bu gönlüm.
Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan!
Yanmadan oldu derdine derman.
Pervane gibi, pervane gibi,
Aşk ateşiyle yandı bu gönlüm.
Gerçi ki yandı, gerçeğe yandı,
Rengine aşkın, cümle boyandı.
Kendinde buldu, kendinde buldu,
Matlubunu hoş buldu bu gönlüm.
El fakru fahri, el fakru fahri,
Demedi mi ol alemler fahri?
Fakrını zikrin, fakrını zikrin,
Mahv-u fenada buldu bu gönlüm.
Sevad-ı a'zam, sevad-ı a'zam,
Bana gelipdür Arş-ı muazzam.
Meskeni canan, meskeni canan,
Olsa acep mi şimdi bu gönlüm?
Bayram'ım imdi, Bayram'ım imdi,
Bayram ederler, yar ile şimdi.
Hamd-ü-senalar, hamd-ü-senalar,
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm.
BİLMEK İSTERSEN SENİ
Bilmek istersen seni,
Can içinde ara canı.
Geç canından bul anı,
Sen seni bil, sen seni.
Kim bildi ef'alini,
Ol bildi sıfatını,
Anda gördü zatını,
Sen seni bil, sen seni.
Görünen sıfatındır,
O'nu gören zatındır,
Gayri ne hacetindir,
Sen seni bil, sen seni.
Kim ki hayrete vardı,
Nura müstagrak oldu,
Tevhid-i zatı buldu,
Sen seni bil, sen seni.
Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu,
Sen seni bil, sen seni.
İLLA HU
Benim maksudum bu alem,
Değildir, lakin illa Hu.
Bu benim derdime derman,
Değildir, lakin illa Hu.
Değildir ol, hur-i gılman,
Ne Cennet, köşk, ne de Rıdvan,
Bu benim, gönlüme sultan,
Değildir, lakin illa Hu.
Anın nakşı hayalinden,
Cihan bir zerre olmuştur.
Nazar etsen o zerreden,
Görünmez, lakin illa Hu.
Bu Bayram'ı, eğer idrak,
Edersen, sen bu âlemde.
Bu sının sırrına kimse,
Eremez, lakin illa Hu.
ÇALABIM ŞAR YARATMIŞ
Çalabım bir şar yaratmış,
İki cihan aresinde,
Bakıcak didar görünür,
Ol şarın kenaresinde.
Nâgehan ol şara vardum,
Ol şarı yapılur gördüm,
Ben dahi bile yapıldum,
Taş ü toprak aresinde.
Ol şardan oklar atılur,
Gelür ciğere batılur,
Arifler sözü satılur,
Ol şarın bazaresinde.
Şagirdleri taş yonarlar,
Yonup üstâda sunarlar,
Çalabun ismin anarlar,
Ol taşun her pâresinde.
Bu sözü ârifler anlar,
Cahiller bilmeyup tanlar,
Hacı Bayram kendi banlar,
Ol şarın menâresinde.
HİÇ KİMSE ÇEKEBİLMEZ
Hiç kimse çekebilmez,
Güçtür feleğin yayı,
Derdine gönül verme,
Bir götürür vayı.
Oynayu gelir adlar,
Çünkü eli çabuktur,
Bir bunculayın fitne,
Kande bulur arayı.
Bir fani vefasızdır,
Kavline inanma hiç,
Gâh bayı eder yoksul,
Gâh yoksul eder bayı.
Hayran kamu âlimler,
Bu mani'nin alında,
Kaf'tan kaf'a hükmeder,
Bilmez bu muammayı.
Vahittir o vahdette,
Kesrette kani tefrik,
Hızr ermedi bu sırra,
Bildirmedi Musa'yı.
Miskin Hacı Bayram sen,
Dünyaya gönül verme,
Bir ulu imarettir,
Alma başa sevdayı.