Hadis âlimi. İsmi Ali bin Ebu Bekr bin Süleyman el-Heysemî'dir. Künyesi Ebü'l-Hasan olup lakabı Nureddin'dir. 735 (m. 1335) senesi Recep ayında Mısır'da Fustat ile Mukattam Dağı arasındaki Sahra'da doğdu. Oradaki Ebü'l-Heysem köyüne nisbetle Heysemî diye tanındı. 807 (m. 1405) senesi Ramazan ayının yirmi dokuzuncu gecesi vefat etti. Ertesi gün Kahire'de Berkukiye kapısı dışına defnedildi.
Heysemî daha küçük yaşta iken, kısa sürede Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. On beş yaşında Kahire'ye gitti. Zeyneddin Irakî'nin sohbetlerinde bulundu. İbn-i Baba, Takıyyüddin Sübkî, İbn-i Şahitü'l-Ceyş'ten ilim öğrendi. Zeyneddin Irakî onu çok sever, gerek yolculukta, gerek yolculuk haricinde onu yanından hiç ayırmazdı. Hatta hacca giderken bile beraberinde götürdü.
Heysemî, Zeyneddin Irakî ile; Kahire, Haremeyn, Kudüs, Şam, Ba'lebek, Halep, Humus, Hama Trablus gibi yerlere gitti. Zeyneddin Irakî, kızı Hadice'yi Heysemî ile evlendirdi. Ona çok güveniyordu. Şam'a göç ettiği zaman, hanımını ve çocuklarını onunla gönderdi. İşlerini Heysemî'den başkasına emanet etmezdi.
Heysemî Mısır'da; Ebü'l-Feth el-Midumî, İbn-i Müluk ve İbn-i Katruvan'dan, Şam'da; İbn-i Hibban, İbn-i Hamevî, İbn-i Kayyım ez-Ziyaiyye ve birçok âlimden hadis-i şerif dinledi ve rivayette bulundu.
Heysemî; takva sahibi, zahit, ibadet etmekte ve hocasına hizmette çok gayretli, ilimde ikbal sahibi, günlük işlerde insanlarla tartışmaktan ve münakaşa etmekten kaçınan, hadis ilmini ve hadis âlimlerini çok seven, yumuşak huylu, çok hayır yapan bir zattı. Hocası Zeyneddin Irakî'nin vefatından sonra onun yolunu devam ettirdi. Irakî'den hadis okumaya gelenler, Heysemî'den de faydalanmışlardır. Bunlar arasında İbnü'l-Irakî, Ebu Zür'a Veliyyüddin, Takıyyüddin Fasî, Hafid ibni Mezruk gibi âlimler sayılabilir. İbn Hacer Askalanî de Irakî'den okuyacağı birçok ilmi Heysemî'den okumuştur.
Eserleri:
Ebü'l-Hasan Heysemî, hadis ilmine dair birçok eser yazdı. Bunlardan bazıları şunlardır:
1- Gayetü'l-maksad fî zevaidi Ahmed: Hocası Irakî'nin tavsiyesi ile Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde bulunup Kütüb-i Sitte'de bulunmayan hadisleri bir araya getirmiştir. Eser 1988'de Mekke'de yayına hazırlanmıştır.
2- Keşfü'l-estar an zevaidi'l-Bezzar: Bu eserinde de Kütüb-i Sitte'de yer almayan 3698 hadis-i şerifi bablarına göre sıralamıştır. Eser 1985'te Beyrut'ta dört cilt halinde basılmıştır.
3- El-Maksadü'l-ali fî zevaidi Ebî Ya'la Musulî: Musulî'nin Müsned'inde bulunup Kütüb-i Sitte'de bulunmayan 2030 hadis-i şerifin tasnifi ile meydana getirilmiştir. Eser son olarak 1993'te dört cilt olarak Beyrut'ta basılmıştır.
4- Mecmau'l-bahreyn fî zevaidi'l-Mu'cemeyn: Bu eserinde de Taberanî'nin eserlerinde yer alıp da Kütüb-i Sitte'de yer almayan hadisleri toplamıştır. Ayrıca Tirmizî'nin Şemail'inde, Nesaî'nin Es-Sünenü'l-kübra, Amelü'l-yevm ve'l-leyle, et-Tefsir gibi eserlerinde bulunup da Kütüb-i Sitte'de yer almayanları da ilave etmiştir. Eser 1992'de Riyad'da dokuz cilt olarak basılmıştır.
5- Mecmau'z-zevaid ve menbau'l-fevaid: Yukarıdaki eserlerinden sonra bunları birleştiren bir eser olarak kaleme alınmıştır. En meşhur eseridir. Birçok defa basılmıştır. Mesela 1994'te Beyrut'ta 10 cilt olarak yayınlanmıştır.
6- Mevaridü'z-zam'an ila zevaidi İbn-i Hibban: İbn-i Hibban'ın Zevaid'inde yer alıp Buharî ve Müslim'de yer almayan 2647 hadis-i şerifi ihtiva eder. Eser dokuz cilt hâlinde 1993'te Şam'da basılmıştır.
7- Zevaidü İbn-i Mace ale'l-Kütübi'l-hamse,
8- Bugyetü'l-bahis an zevaidi Müsnedi'l-Haris: Haris bin Ebu Üsame'nin Müsned'inin Kütüb-i Sitte'de bulunmayan 1136 rivayetini toplamıştır. Eser 1992'de Medine'de basılmıştır.
9- El-Bedriü'l-münis fî zevaidi'l-Mu'cemi'l-kebir: Eserin günümüze ulaşıp ulaşmadığı belli değildir.
10- Takribü'l-buğye fî tertibi ehadisi'l-Hilye: İsfehanî'nin Hilyetü'l-evliya adlı eserindeki hadis-i şerifleri bablara göre tertip etmiştir. Müsvedde hâlinde iken vefat etmiş, İbn-i Hacer Askalanî eseri gözden geçirmiştir.
11- Tertibu Sikati'l-Iclî: Iclî'nin eserini alfabetik olarak düzenlemiş, bazı ilaveler yapmıştır. Bu eser 1985'te Medine'de iki cilt hâlinde basılmıştır.
12- Tertibü Sikati İbn-i Hibban: 1983'te Haydarabat'ta basılmıştır.
13- Zevaidü'l-firdevs.
Mecmau'z-zevaid adlı eserinden bazı bölümler:
Heysemî, Rebî bin Hıras'tan şöyle rivayet etti: “Abdullah bin Abbas, Hazreti Muaviye'nin huzuruna girmek için müsaade istedi. Kureyş büyükleri, Hazreti Muaviye'nin yanında bulunuyorlardı. Sağında Sa'id bin As oturuyordu. Hazreti Muaviye; “Ya Sa'id! İbn-i Abbas'a cevap veremeyeceği sorular soracağım.” dedi. O da; İbn-i Abbas gibi bir zat mı senin sorularını cevaplayamayacak?” diye karşılık verdi. İbn-i Abbas içeri girip oturduğu zaman, Hazreti Muaviye ona; “Ebu Bekr hakkında ne dersin?” diye sorunca İbn-i Abbas şöyle cevap verdi: “Ebu Bekr'e Allahü Teâlâ rahmet eylesin. Allahü Teâlâya yemin ederim ki o, Kur'an-ı Kerim'i okur, gece ibadet eder, gündüz oruç tutardı. Allahü Teâlâdan çok korkardı. Dinini çok iyi bilirdi. Batıla meyletmekten berî idi. Herkese iyiliği emrederdi. Her hâle şükrederdi. Sabah akşam Allahü Teâlâyı zikrederdi. Halkın menfaati için kendisini feda ederdi. Takva, kanaat, züht, iffet, iyilik ve ihtiyatta, Allah rızası için aza kanaatte, arkadaşlarından üstündü. Kıyamete kadar hainlerin sevmediği kimseyi, Allahü Teâlâ onun yerine tayin etti.”
Hazreti Muaviye; “Ömer hakkında ne dersin?” diye sorunca İbn-i Abbas şöyle cevap verdi: “Ömer'e Allahü Teâlâ rahmet eylesin. Allahü Teâlâya yemin ederim ki o, İslam'ın dostu idi. Yetimlerin ve zayıfların gerçek koruyucusu idi. Halkın kalesi, insanların yardımcısı idi. İyi insanlar, onun etrafında toplanırdı. Kötü söz karşısında vakur idi. Gerek sıkıntı, gerekse bolluk içinde olduğu zaman, Allahü Teâlâya şükrederdi. Ülkeler fethedip din-i İslam'ı hâkim kılıncaya, Allahü Teâlânın ism-i şerifi, ülkelerde, yaylalarda, dağlarda ve köylerde anılıncaya kadar, Ömer vazifesini sabırla yerine getirdi. Her an Allahü Teâlâyı zikrederdi. Kıyamete kadar hainlerin buğz ettiği kimseyi, Allahü Teâlâ onun yerine tayin etti.”
Hazreti Muaviye sonra; “Osman bin Affan hakkında ne dersin?” diye sordu. O da; “Allahü Teâlâ Osman'a rahmet etsin. Allahü Teâlâya yemin ederim ki İslam'a çok bağlıydı. Çok sabırlı bir asker idi. Geceleri Allahü Teâlâyı zikretmek için uykusuz kalır ve gözyaşı dökerdi. Ömrünü iyilik yapmakla geçirmiştir. Peygamber Efendimizin iki kızını alarak damadı olmuştur. Kıyamete kadar kötülerin küfrettiği kimseyi, Allahü Teâlâ onun yerine tayin etti.” diye cevap verdi.
Yine Hazreti Muaviye; “Ali bin Ebu Talib hakkında ne dersin?” diye sorunca İbn-i Abbas şu cevabı verdi: “Allahü Teâlâ Ali'ye rahmet eylesin. Allahü Teâlâya yemin ederim ki o, hidayet sancağı idi. Gece karanlığında şeref aydınlığı idi. Herkese öğüt verirdi. Takva denizi, akıl küpüydü. Şüpheli yollardan çok sakınırdı. Hac ve sa'y yapanların en üstünüydü. Peygamberler ve Muhammed Mustafa müstesna, dünyanın en büyük hatibiydi. Kadınların en hayırlısının kocası idi. Gözlerim onun gibisini görmedi. İki Peygamber torununun babası idi. Allahü Teâlânın ve kullarının laneti, kıyamete kadar, ona lanet edenlere olsun.”
Daha sonra Hazreti Muaviye ona; “Talha ve Zübeyr hakkında ne dersin?” diye sordu. O da; “Allahü Teâlâ her ikisine de rahmet etsin. Rabbime yemin ederim ki her ikisi de iffetli, Müslüman, madden ve ma'nen temiz, şehit, âlimdiler.” dedi.
Hazreti Muaviye; “Abbas hakkında ne dersin?” deyince o, şu cevabı verdi: “Allahü Teâlâ Abbas'a da rahmet eylesin. Beni yaratan Allah'a yemin ederim ki o, Resulullah'ın babasının kardeşidir. Allah dostunun gözbebeğiydi. Amcaların efendisiydi. Bütün işlerde ileri görüşlüydü. İlmin süsüydü. Onu, görgüsü ve bilgisi yerinde olan Abdülmuttalib yetiştirdi. Kureyş'in askerlerinin en üstünü idi.”Böylece Hazreti Muaviye'nin bütün sorularını gayet güzel cevaplandırdı.
İbn-i Abbas şöyle anlatır: “Peygamber Efendimiz, amcası Hazreti Hamza'nın katili Vahşî bin Harb'i İslamiyete davet etti. Vahşî bin Harb, Peygamber Efendimizin huzuruna geldi ve; “Ya Muhammed! Sen beni nasıl İslam'a davet ediyorsun? Halbuki sen, adam öldürenin, şirk koşanın, zina yapanın azaba uğrayacağını, Cehennem'de ebedî kalacağını söylüyorsun. Ben bunların hepsini yaptım. Bana da kurtuluş yolu var mı?” diye sordu. Bunun üzerine; “Ancak tövbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimseler müstesnadır. Çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliğe çevirir. Allah Gafur'dur, Rahim'dir.” mealindeki, Furkan suresi 70. ayet-i kerimesi nazil oldu. Vahşî bin Harb; “Ya Muhammed! “Ancak tövbe eden ve iman edip de salih amel işleyenler.” hükmü çok ağırdır. Belki ben bunu yapamayacağım.” dedi. Bunun üzerine; “Allahü Teâlâ, şirki elbette affetmez. Dilediği kimselerin şirkten, yani imansızlıktan başka günahlarını affeder.” mealindeki, Nisa suresi 48. ayet-i kerimesi nazil oldu. Vahşî bin Harb; “Ya Muhammed! Anlıyorum ki bu da Allahü Teâlânın dilemesine bağlıdır. Beni affedip etmeyeceğini bilmiyorum. Bundan başka bir şey yok mu?” diye sorunca; “Ey (günah işlemekle) nefislerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah'ın rahmetinden (sizi bağışlamasından) ümit kesmeyiniz. Çünkü Allah (şirk ve küfürden başka, dilediği kimselerden) bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki o, çok bağışlayıcı ve merhametlidir.” mealindeki, Zümer suresi 53. ayet-i kerimesi nazil oldu. Vahşî bin Harb, bu ayet-i kerimeyi dinleyince; “Şimdi tamam!” diyerek Müslüman oldu. Orada bulunan Eshab-ı Kiram: “Ya Resulallah! Vahşî'nin nail olduğuna biz de nail olduk değil mi?” diye sordular. Peygamber Efendimiz; “Evet bu, bütün Müminler içindir.” buyurdu.”
Hazreti Fatıma'nın, babasının hâline ağlaması:
“Peygamber Efendimiz, bir gazadan dönmüştü. Mescide girdi ve iki rekat namaz kıldı. Her gazadan döndükten sonra böyle yapar, sonra önce kızı Fatıma'ya, daha sonra da hanımlarına uğrardı. Yine âdeti üzere namaz kıldıktan sonra Hazreti Fatıma'ya uğradı. Hazreti Fatıma, babasını ağlayarak kapıda karşıladı. Resul-i Ekrem ona; “Niçin ağlıyorsun?” buyurdu. Hazreti Fatıma da; “Ya babacığım! Seni rengin solmuş, elbisen eskimiş bir vaziyette gördüm de onun için ağlıyorum.” dedi. Bunun üzerine Server-i âlem; “Ey Fatıma! Ağlama, Allahü Teâlâ babanı bir vazife ile görevlendirdi. İstenilse de istenilmese de dünya üzerinde insanın yaşayabildiği her yere bu din yayılacaktır. Benim vazifem de bunu temin için çalışmaktır.” buyurdu.
Temim-i Darî şöyle rivayet etti: “Resul-i Ekrem, bir gün şöyle buyurdu: “Bu din, gece ve gündüzün hüküm sürdüğü her yere mutlaka ulaşacaktır. Allahü Teâlâ, bu dinin şerefle veya zorla girmediği hiçbir şehir ve köy bırakmayacaktır. Allahü Teâlâ, orada İslam dinini ve Müslümanları muzaffer, küfrü de zelil ve hakir kılacaktır.” Ben bunu kendi ailem içinde müşahede ettim. Ailemden Müslüman olanlar, hayra ve şerefe kavuştu. Küfürde ısrar edenler ise zelil ve hakir kaldılar.”
Hazreti Muaviye şöyle anlattı: “Bir gün babam Ebu Süfyan, binek hayvanının terkisine hanımı Hind'i alarak kırlara doğru çıktı. Ben de onların önünde, eşeğimin üzerinde gidiyordum. O zaman çocuktum. Peygamber Efendimizin sesini işittik. Ebu Süfyan bana; “Muaviye, sen in de Muhammed binsin.” dedi. Bineğimden indim. Resul-i Ekrem bindi. Biraz önümüzden gitti. Sonra bize dönerek; “Ya Eba Süfyan bin Harb, ya Hind bin Utbe! Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâya yemin ederim ki bir gün mutlaka öleceksiniz. Sonra dirileceksiniz. İyilik eden Cennet'e, kötülük yapanlar Cehennem'e girecekler. Ben size hakkı söylüyorum. Siz ilk uyarılanlarsınız.” buyurdu. Sonra da Fussilet suresi 1. ayet-i kerimesinden, on birinci ayet-i kerimesine kadar okudular. Ebu Süfyan; “Bitirdin mi ya Muhammed?” dedi. Resul-i Ekrem de; “Evet.” buyurdu. Sonra Resul-i Ekrem bineğimden indi. Ben, tekrar bindim. Hind bin Utbe, Ebu Süfyan'a döndü ve; “Bu sihirbaz için mi oğlumu bineğinden indirdin?” diye çıkışınca Ebu Süfyan; “Hayır, vallahi O, ne sihirbaz, ne de yalancıdır.” diye karşılık verdi.”
İyas bin Muaz'ın Müslüman oluşu:
“Abdüleşheloğullarından bir grup Mekke'ye geldi. Aralarında İyas bin Muaz da vardı. Hazrec kabilesine karşı, Kureyş'le anlaşma yapmak için gelmişlerdi. Resul-i Ekrem, onların geldiğini haber alınca yanlarına gitti ve onlara; “Sizi, aradığınızdan daha hayırlısına davet edeyim mi?” buyurdu. Onlar; “O nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz de; “Ben, Allahü Teâlânın Resulü ve elçisiyim. Allahü Teâlâ, beni kullarına gönderdi. Kullarını kendisine ibadet etmek, O'na hiçbir şekilde şirket koşmamak üzere Allahü Teâlâya imana davet ediyorum. Allahü Teâlâ bana bir kitap indiriyor.” buyurdu. Sonra onlara İslamiyeti anlattı ve Kur'an-ı Kerim okudu. En gençleri olan İyas bin Muaz; “Ey kavmim! Vallahi bu, aradığımız şeyden daha hayırlıdır.” dedi.
Bu söz üzerine Ebü'l-Heysem, yerden bir avuç toprak alarak İyas bin Muaz'ın yüzüne attı ve; “Sen bize karışma, biz başka şey için geldik.” dedi. İyas bin Muaz sustu. Server-i âlem de oradan ayrıldı. Abdüleşheloğulları da Medine'ye döndüler. Çok geçmeden Evs ile Hazrec arasında savaş yapıldı. Savaştan sonra İyas bin Muaz vefat etti. Vefatını, kavminden birisi şöyle anlattı: İyas bin Muaz ölürken, Kelime-i tevhit ve tekbir getiriyordu. Allahü Teâlâyı tesbih ve tenzih ediyordu. Akrabaları da onun söylediklerini dinliyordu. Onun Müslüman olarak öldüğünde şüpheleri yoktu. Mekke'deki toplantıda, Allahü Teâlânın Resulünün sözlerini duyunca İslamiyete ısınmış ve Müslüman olmuştu.”
Rabia bin Ubbad şöyle anlatır: “Ben genç yaşta iken, babamla beraber Mina'da bulunuyorduk. Resul-i Ekrem, Arap kabilelerinin konakladıkları yerlerde duruyor ve onlara; “Ey falan oğulları! Ben Allahü Teâlânın size gönderdiği elçisiyim. Size Allahü Teâlâya kul olmanızı, O'na hiçbir şeyi ortak yapmamanızı, O'nun dışında kulluk ettiğiniz bu putları terk etmenizi, bana iman edip tasdik etmenizi, Allahü Teâlânın bana vazife olarak tevdi ettiği dini tebliğ edinceye kadar beni korumanızı emrediyorum.” buyuruyordu. Arkasında ise kurnaz, saçlarını ikiye ayırmış, şaşı ve Aden kumaşından güzel bir elbise giymiş bir adam vardı. Resul-i Ekrem sözünü bitirdiği zaman, o; “Ey falan oğulları! Bu adam, Lat ve Uzza'yı, cin dostlarınızı terke, kendi getirdiği dalalete davet ediyor. O'na uymayın. O'nu dinlemeyin.” diyordu. Babama: “Babacığım, O'nu takip edip de söylediklerine karşı çıkan kimdir, öğrenelim.” dedim. Babam da; “Bu, amcası Ebu Leheb'dir.” dedi.”
Hazreti Ali şöyle anlattı: “Önce en yakın akrabalarını (Allah'ın dinine davet ederek, kendilerine öğüt ver de Cehennem azabı ile) korkut.” mealindeki, Şuara suresi 214. ayet-i kerimesi nazil olunca Resul-i Ekrem beni yanına çağırarak; “Ey Ali! Bir koyun budu al ve yemek yap. Sonra da Haşimoğulları sülalesini de yemeğe davet et.” buyurdu. Gelen misafirler kırk kişi civarındaydı. Resul-i Ekrem onları yemeğe buyur etti ve yemeği ortalarına koydu. Aralarında bir kuzuyu tek başına yiyecek olanlar bulunmasına rağmen yiyip doydular. Sonra süt dolu bir maşrapa geldi. Hepsi kanıncaya kadar sütten içtiler. Sonra içlerinden biri; “Böyle bir sihir görmedik.” dedi. Bunu söyleyen, Resul-i Ekrem'in amcası Ebu Leheb idi.
Resul-i Ekrem, bana yine; “Ya Ali! Bir koyun budu ile yemek yap. Bir bakraç da süt hazırla.” buyurdu. Ben ertesi gün de söylenilenleri hazırladım. Yine Haşimoğullarını davet ettik. İlk gün gibi, gelenler, et yemeğinden yediler ve sütten içtiler. Yemek ve süt, o kadar kişiye yetti ve arttı bile. İçlerinde biri yine; “Bugüne kadar böyle büyük bir sihir görmedik.” dedi. Resul-i Ekrem bana; “Ya Ali! Bir koyun budu ile bir tencere yemek yap. Bir bakraç da süt hazırla.” buyurdu. Ben yine emredileni yaptım. Sonra bana; “Ya Ali! Bana Haşimoğullarını topla!” buyurdu. Onları çağırdım. Onlar hazırlanan yemekten yediler ve sütten içtiler. Resul-i Ekrem onlara; “Hanginiz, benim tebliğ ettiğim dini yaymada bana yardım edecek?”buyurdu. Bütün topluluk, ben dahil susuyorduk. Server-i âlem sözünü tekrarladı. Bunun üzerine ben; “Ben yardım ederim ya Resulallah.” dedim. O da; “Sen mi ya Ali? Sen mi ya Ali?” buyurdu. Ben, o zamanlar sülalemin en çelimsiziydim.
Heysemî, İbn-i Sa'd'ın şöyle bildirdiğini naklediyor: “Babamdan duydum, şöyle anlattı: Resul-i Ekrem, Medine'ye hicretleri sırasında, Ebu Bekr ile beraber bana geldiler. Resul-i Ekrem, Medine'ye en kısa yoldan gitmek istiyordu. Ben, Server-i âleme; “Bu yol Rakube'den giden yoldur. Fakat bu yolda Mühanan denilen iki hırsız vardır. İsterseniz bu yoldan gidebiliriz.” dedim. Fahr-i Âlem; “Tamam, oradan gidelim.” buyurdu. Hemen yola çıktık. Yolda Mühanan denilen iki kişiye rastladık. Resul-i Ekrem onları çağırdı ve onlara İslamiyeti anlattı. Onlar da Müslüman oldular. Sonra Resul-i Ekrem onlara isimlerini sordu. Onlar; “Biz Mühananlıyız, iki sevimsiz kimseyiz.” deyince Resul-i Ekrem; “Siz iki sevimli kimsesiniz.”buyurarak, Medine'ye gelmelerini emretti.”
Amcası Ebu Talib vefat ettiği zaman, Resul-i Ekrem Taiflileri İslam'a davet etmek için yaya olarak Taif'e gitti. Onlar davetini kabul etmediler. Çocuklar, mübarek bedenini taşladılar. Mübarek ayakları kanadı. Geri dönerken, bir ağaç gölgesinde istirahat edip iki rekat namaz kıldıktan sonra şöyle dua etti: “Allah'ım, ben kuvvetimin azlığını, insanların beni hakir görmesini sana arz ediyorum. Sen, ey en çok merhametli olan! Senin verdiğin sıhhat ve afiyet, benim için en büyük nimettir.”
Gazabına uğramaktan, ona düçar olmaktan, karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahireti nizama koyan zatına sığınırım. Ancak senin rızanı talep ederim. Ta ki sen razı ol. Güç ve kuvvet ancak senindir.”
Ebu Ümame anlatır: “Resul-i Ekrem beni kendi kavmime gönderdi. Onları Allahü Teâlâya iman etmeye davet ediyor, İslam dininin esaslarını arz ediyordum. Kavmimin yanına, develerini sularken ve sütlerini sağıp içerken vardım. Beni görünce; “Hoş geldin ya Eba Ümame! Duyduk ki sen de Muhammed'in dinine girmişsin.” dediler. Onlara; “Ben Allah'a ve Resulüne iman ettim. Resul-i Ekrem beni, size İslamiyeti anlatmak için gönderdi.” dedim. Sonra onlar, orada bir çanak yemek getirip yemeye başladılar. Bana da; “Buyur ye.” dediler. Ben de; “Yazıklar olsun size! Ben size bu yediğinizi haram kılanın yanından geldim. Ancak bu, size, Allahü Teâlânın emrettiği şekilde kesildiği zaman helaldir.” dedim. “Onun söylediği nedir?” diye sorduklarında, onlara;
“Size şunlar haram kılındı: (Eti yenen hayvanlardan boğazlanmaksızın ölen) ölü hayvan, akmış kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına boğazlanan hayvan, bir de henüz ölmemiş iken yetişip kesmediğiniz boğulmuş, vurulmuş, yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından boynuzlanmış, canavar tarafından parçalanmış hayvanlar, dikili taşlar üzerinde (cahiliyet devrinde taşlar için) kesilenler, fal okları ile kısmet aramanız. İşte bunlar yoldan çıkıştır. Bugün kâfirler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın. Yalnız benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçtim. Her kim son derece açlık hâlinde çaresiz kalırsa, günaha meyil kastı olmaksızın, canını kurtaracak kadar haram etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” mealindeki, Maide suresi 3. ayet-i kerimesini okudum ve onlara İslam dinini anlatmaya başladım.
Onlar kabul etmediler. Ben de onlara; “Yazıklar olsun size! Bari bana içecek az bir su verin. Çok susadım.” dedim. Onlar bana su vermeyerek; “Seni susuzluktan ölüme terk edeceğiz.” dediler. Başımda bulunan sarığı katlayıp yastık yaptım. Başımın altına koyup kızgın kumlar üzerinde yatıp uyudum. Uykumda birisi bana, cam kâse içinde, insanların tatmadığı bir şerbet getirdi ve bana verdi. O şerbeti içtim, içer içmez de uyandım. O andan sonra ne susadım, ne de susuzluk diye bir şey hissettim.”
Misver bin Mahreme şöyle anlatır: “Resul-i Ekrem, Eshabının yanına geldi ve onlara; “Allahü Teâlâ, beni bütün insanlığa rahmet olarak gönderdi. İslamiyeti yaymak için bana yardımcı olun. Benim sizi davet ettiğim şeyin aynısına davet ettiği zaman, İsa Aleyhisselam'a karşı ihtilafa düşen havariler gibi birbirinize düşmeyin. İsa Aleyhisselam'a uzak olanlar onu fena tanıdılar. Bu hususu İsa Aleyhisselam, Allahü Teâlâya şikayet etti. Bunun üzerine Allahü Teâlâ, havarilere davet için gidecekleri kavmin dili ile konuşma kabiliyeti verdi. Bu hadise üzerine İsa Aleyhisselam, havarilerine; “Bu, Allahü Teâlânın sizden istediği bir iştir. Bunu hemen yerine getirin.” dedi.” buyurdu.
Bunun üzerine Eshab-ı Kiram; “Ya Resulallah! Biz sana her hususta yardımcı olacağız! Bizi istediğin yere gönder!” dediler. Bundan sonra Eshab-ı Kiram'dan Abdullah bin Huzeyfe'yi, İran kisrâsına; Salit bin Amr'ı, Yemame Valisi Hevze bin Ali'ye; A'lâ bin el-Hadramî'yi, Hacer Valisi Münzir bin Savî'ye; Amr bin As'ı, Umman Meliki Cündeyoğulları Ceyfer ve Abbad'a; Dıhye-i Kelbî'yi, Bizans Kayseri'ne; Amr bin Ümeyyetü'd-Damrî'yi, Habeş Hükümdarı Necaşî'ye; Hatib bin Ebu Beltea'yı, İskenderiyye Hükümdarı Mukavkıs'a; Şüca' bin Vehb'i de Gassan Hükümdarı Haris bin Ebu Şemir'e gönderdi. Bu elçilerden birisi hariç, hepsi Resul-i Ekrem hayatta iken geri dönmüşlerdi.”
Bizans İmparatoru'na elçi olarak gönderdiği Dıhye-i Kelbî şunları anlattı: “Resul-i Ekrem benimle, Bizans İmparatoru'na bir mektup gönderdi. Yanına girdiğim zaman, Resul-i Ekrem'in mektubunu ona verdim. İmparator'un yanında kızıl suratlı, yumuk gözlü, uzun kafalı bir yeğeni vardı. “Allah'ın elçisi Muhammed'den, Rum ülkesinin sahibi İmparator Herakl'e...” cümlesiyle başlayan mektup okununca İmparatorun yeğeni kızgınca soluyarak; “Bugün bu okunmaz.” dedi. Kayser; “Niçin?” diye sorunca o; “Bir kere, önce kendi ismini yazmış. Sonra Rum ülkesinin sahibi diye yazmış da Rumların kralı yazmamış.” dedi. Kayser ona hiç aldırmayarak, okumalarını emretti.
Mektubun tamamının okunması bitince İmparatorun yanında bulunanlar ayrıldılar. Beni yanına çağırıp müsteşarı olan patriğe haber verdi. Patrik gelince durumu ona anlattı ve mektubu okuttu. Mektubu dinleyen Patrik; “İşte beklediğimiz ve İsa Aleyhisselam'ın bize müjdelediği Peygamber.” dedi. İmparator ona; “O hâlde şimdi ne yapmalıyız?” diye sorunca; “Seni bilmem, ben O'nu tasdik edip O'na tâbi olacağım.”cevabını verdi. Heraklius; “Ben senin dediğin şeyi çok iyi biliyorum. Fakat O'na tâbi, Müslüman olmaya gücüm yetmez. Çünkü hem hükümdarlığım gider, hem de beni öldürürler.” dedi.
Bunun üzerine yanlarından ayrıldık. Heraklius, Hazreti Peygamber hakkında araştırmaya başladı. Şam valisine emir verip Peygamber Efendimizin soyundan bir kişiyi muhakkak bulmalarını emretti. Bu arada kendisinin dostu olan ve İbranice bilen Roma'daki bir âlime de mektup yazıp bu meseleyi sordu. Roma'daki dostundan, bahsettiği zatın ahir zaman peygamberi olduğunu bildiren bir mektup geldi.
Bu arada Şam valisi, ticaret için Şam'a gelen bir Kureyş kervanını buldu. Kervanda Ebu Süfyan da vardı. Şam valisi, Ebu Süfyan'ı Heraklius'a gönderdi. Heraklius, Ebu Süfyan'a; “Sizin memleketinizde peygamberlik davası ile ortaya çıkan kimdir? Bana anlat?” dedi. Ebu Süfyan; “Genç birisi!” dedi. Heraklius; “Aranızdaki soyu nasıldır?” diye sordu. Ebu Süfyan; “O, zamanın en iyi soylusudur. Soy bakımından en seçkinimizdir.” dedi. Kayser; “Nasıl, doğru birisi midir?” diye sorunca Ebu Süfyan; “Yalan söylediği görülmemiştir.” dedi. Kayser; “İşte bir peygamberlik alameti. O'nun dinine girdikten sonra beğenmeyerek veya kızarak dininden dönen kimse var mı?” diye sordu. Ebu Süfyan; “Hayır, yoktur!” dedi. Kayser yine; “Bu da peygamberliğinin alametidir.” dedikten sonra; “Arkadaşlarının arasında savaşırken, cepheyi terk ettiği olur mu?” diye sordu. Ebu Süfyan; “Hayır, savaştan korkmaz. Bir kere O bizi yendi, bir kere de biz O'nu yendik.” dedi. Heraklius; “İşte peygamberliğinin delillerinden biri daha!” dedi.
Bu konuşma sona erince beni tekrar yanına aldı ve bana; “Efendine söyle, ben O'nun gerçek peygamber olduğunu biliyorum. Fakat saltanatımı terk edemem.” dedi. Patrik ise daha önceleri her Pazar kilisede toplanan halka vaaz ve nasihatta bulunuyordu. Fakat sonraları Pazar günleri halkın önüne çıkmamaya başladı. Ben onun evine gidip geliyordum. Bana birçok şeyler soruyordu. Yine bir Pazar Patrik vaaz vermeye gitmeyince halk; “Ya bizim yanımıza gel veya biz gelip seni öldüreceğiz! Biz bu Arap geldiğinden beri hâlini hiç beğenmiyoruz.” diye haber göndererek, tehdit ettiler. Patrik bana; “Bu mektubu al, efendine git ve O'na selamımı söyle! Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet ettiğimi O'na haber ver. Ben O'na iman ettim, O'nu tasdik ettim ve O'na tâbi oldum. Fakat bu adamlar bunu inkâr ettiler. Gördüklerini O'na anlat!” dedi ve dışarı çıktı. Halk, hemen patriği öldürdü.”
Sa'id bin Ebu Raşid şöyle anlatır: “İhtiyarlığımda, Bizans İmparatoru Heraklius'un elçi olarak Resul-i Ekrem'e gönderdiği Tenuhî'yi gördüm. Ondan Heraklius'un Peygamberimize, Peygamberimizin de Heraklius'a gönderdiği mektupları anlatmasını istedim. O da şöyle anlattı:
“Resul-i Ekrem'in, Dıhye-i Kelbî ile gönderdiği mektubu okuyan Heraklius, din adamlarının ileri gelenlerini yanına çağırdı ve kapıları kapalı bir yerde onlara şu konuşmayı yaptı: “Bildiğiniz gibi, Arabistan'daki bir kişi peygamber olarak ortaya çıktı. Bana gönderdiği mektupta, üç şeyi kabule davet ediyor. Dinine girmemizi teklif ediyor, bunu kabul etmezsek cizye vermemizi istiyor. Bunları yapmadığımız takdirde bizimle harp edeceğini bildiriyor. Allah'a yemin ederim ki sizler de kendi kitaplarınızda okuduklarınızdan, O'nun şu anda bulunduğumuz toprakları alacağını biliyorsunuz! Gelin, ya O'nun dinine girelim veya topraklarımızda sulh içinde oturmamıza karşılık O'na cizye verelim.” Bu konuşma üzerine oradakiler homurdanmaya başladılar. Bir kısmı salonu terk etmek istedi ise de kapılar kapalı olduğu için çıkamadılar. İçlerinden biri; “Sen bizi, hıristiyanlığı küçük görmeye ve Hicaz'dan gelen şu Bedevîye köle gibi olmaya mı çağırıyorsun?” dedi. Kayser bu söz üzerine, onların bu vaziyette dışarı çıkmaları hâlinde fesat çıkaracaklarını ve saltanatının elinden gideceğini anladı. Onlara; “Benim biraz önce söylediğim sözler, sizlerin dininize olan bağlılığınızı ölçmek içindi. Dininize bağlılığınızı ve beni sevindiren davranışlarınızı gözlerimle gördüm.” dedi.
Daha sonra Hıristiyan Araplardan birini çağıran Heraklius ona; “Bana Arapçayı iyi bilen ve sır saklayan birisini bul. Onunla şu Peygamberin mektubuna cevap vereyim.” dedi. Beni çağırdılar. Heraklius bana, kürek kemiği üzerine yazılmış bir mektup verdi ve bana; “Bu mektubu O'na götür! O'nun sözlerini dikkatle dinle! Sana söyleyeceği üç şeyi iyi ezberle. Dikkat et! Bana gönderdiği mektuptan hiç bahsedecek mi? Mektubumu dinleyince geceyi hatırlayacak mı? İyice bak, O'nun sırtında seni şüpheye düşürecek bir şeyler var mı?” dedi.
Ben mektubu alarak yola koyuldum. Tebük'e geldim. Resul-i Ekrem bir su başında Eshab-ı Kiram'la oturuyordu. Oradakilere; “Sizin efendiniz nerededir?” diye sordum. Onlar da Resul-i Ekrem'i gösterdiler. O'nun yanına vardım ve mektubu verdim. Mektubu alıp koynuna koydu. Sonra bana; “Sen nerelisin?” diye sordu. “Tenuhluyum.” cevabını verdim. “Atanız İbrahim'in dini olan Hanif dininden misin?” diye sorunca; “Ben bir kavmin elçisiyim. Elçisi olduğum milletin yanına dönmedikçe dinlerini de terk etmeyeceğim.” diye cevap verdim.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem; “Sen sevdiklerine yol gösteremezsin. Fakat Allahü Teâlâ, dilediğini hidayete kavuşturur ve onları bilir. Ey Tenuhlu kardeşim! Ben İran Kisrâ'sına bir mektup yazdım. O onu parçaladı. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâya yemin ederim ki Allahü Teâlâ onu ve mülkünü çiğnetecektir. Sizin imparatorunuza da bir mektup yazdım. O, mektuba cevap vermedi. Kralın, insanların rahatlarını temin ettiği müddetçe, onlar ona bağlı olacaklar.” buyurdu. Kendi kendime; “Bu, bana tenbih edilen üç şeyden birinin cevabıdır.” diyerek, bir ok ile bu sözleri kılıcımın üzerine yazdım.
Sonra Resul-i Ekrem mektubu okuması için Muaviye'ye verdi. Mektupta Heraklius; “Müttekîler için hazırlanmış olup yeri ve göğü kaplayan Cennet'e beni çağırıyorsun. Cehennem nerede?” diye yazmış. Bu söz üzerine Resulullah; “Sübhanallah! Peki gündüz olunca gece nerededir?” buyurdu. Bu sözü de ok ile kılıcımın üzerine yazdım. Mektubun okunması bitince Resul-i Ekrem bana; “Hakkın var. Sen gerçekten bir elçisin. Eğer yanımızda sana hediye edebileceğimiz bir şeyler olsaydı, seni mükâfatlandırırım. Fakat şu anda biz seferdeyiz. Yiyeceğimiz bile tükendi.” buyurdu. Bu sırada orada bulunanlardan birisi; “Ben onu mükâfatlandırabilirim.” diyerek, torbasından Safuriye işi bir elbise çıkararak, bana verdi. Ben onun kim olduğunu sordum. Orada bulunanlar; “Osman bin Affan.” dediler. Sonra Resulullah; “Bu misafiri kim ağırlayacak?” diye sorunca Ensar'dan bir zat; “Ben.” diyerek yerinden kalktı. Ben onu takip ettim. Tam o meclisten uzaklaşacağımız sırada, Hazreti Peygamber arkamdan; “Ey Tenuhlu!” diye seslendi. Ben de geri dönüp yanlarına kadar yürüdüm. Mübarek sırtlarından kaftanını çıkararak; “Buraya bak! İşte sana sorulan burada.” buyurdu. Sırtına baktım, iki kürek kemiğinin arasında yuvarlak bir mühür vardı.”
Ebu Bekr anlattı: “Resul-i Ekrem'e Peygamberliği bildirildiği zaman, Acem kisrâsı, Yemen Valisi Bazen'a bir mektup gönderip; “Senin hükmün altında olan topraklar üzerinde peygamber olduğunu iddia eden birisi ortaya çıkmış. O'na bu iddiasından vazgeçmesini bildir, yoksa oraya, O'nu ve milletini öldürecek bir ordu gönderirim.” diye yazmıştı. Bazen'ın elçisi Resul-i Ekrem'in huzuruna geldi ve Kisrâ'nın bu sözlerini O'na nakletti. Resulullah Efendimiz ona; “Beni, aziz ve celil olan Allahü Teâlâ göndermiştir. Eğer bu işi kendim için yapsaydım, bu davadan vazgeçerdim.” buyurdu. Elçiler, o gün Medine'de kaldılar. Ertesi gün Server-i âlem; “Benim Rabbim, Kisrâ'yı öldürdü. Bu günden sonra Kisrâ yoktur. Kayser'i de öldürdü. Bu günden sonra artık Kayser de yoktur.” buyurdu. Elçi, Resul-i Ekrem'in bu sözleri söylediği vakti, günü ve ayı yazdı. Sonra Bazen'ın yanına döndü. Hakikaten Kisrâ ölmüş, Rum Kayseri de öldürülmüştü.”