Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Mustafa bin Yusuf bin Salih, künyesi babasının tacir olması sebebiyle Hocazade'dir. O zaman tacirler hoca (hace) ünvanıyla anılırdı. Babası Benderli olup, Bursa'ya yerleşmişti. Bursa'da 838 (m. 1434) seneleri civarında doğdu. 893 (m. 1488) senesinde Bursa'da vefat etti. Emir Sultan Türbesi civarında medfundur.
Babası, ticaretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccar idi. Ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Hocazade, babasının mesleğini terk edip ilim öğrenmeye yöneldi. Babası bu isteğine razı olmadı. Bu yüzden babasının gözünden düştü. Kardeşleri bolluk ve ni'metler içerisinde yaşadığı halde, Hocazade sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsiline devam etti. Kitap almaya bile parası yoktu. Ucuz kağıtlara kitapları istinsah ederek (çoğaltarak) çalışır; başkalarına ücretle kitap istinsah ederek de hayatını devam ettirirdi. Babası ona hiç yardım etmiyordu.
Bir gün Emir Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Veli Şemseddin'in sohbetinde, Hocazade'nin babası Hoca Yusuf diğer oğullarıyla birlikte bulunuyordu. Şeyh Veli Şemseddin hazretleri, diğer oğullarının güzel giyimli ve sevinçli, Mustafa adındaki oğlunun sefil giyimli ve üzüntülü olduğunu görüp, Hoca Yusuf'a; “Bunlar kimdir?” diye sordu. Hoca Yusuf; “Bunların hepsi benim oğullarımdır” dedi. Şeyh Şemseddin; “Bu oğulların sevinçli, bu oğlun neden üzüntülü?” diye sorunca, babası; “O benim istediğim ticaret yolunu terk edip, kendi isteğine gittiği için gözümden düştü.” dedi. Şeyh Şemseddin, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye nasihat ettiyse de, Hoca Yusuf kabul etmedi. Babası gittikten sonra, Şeyh Şemseddin Hocazade'yi yanına çağırıp; “Bu perişan hâline bakıp ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir.” diye teselli edip, nasihat etti. Hocazade birçok sıkıntı içerisinde ilim tahsiline devam etti.
Hocazade, Isparta Agros (Atabey) medresesinde Ayasoluğ (Selçuk) kadısının oğlu Ayasoluğ Çelebisi Mehmed Efendi'den usul, meani ve beyan ilimlerini okudu ve onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Bursa Sultaniye medresesinde Hızır Çelebi'nin hizmetinde yetişip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hocasının muidi (asistanı) oldu. Hızır Çelebi'nin en sevdiği talebesi oldu. Kendisine bir sual sorulduğu zaman, “Akl-ı selime müracaat ediniz.” diyerek onları Hocazade'ye havale ederdi. Hızır Çelebi onu Sultan İkinci Murad Han'a gönderip, medresede ders verebileceğini bildirdiyse de, Sultan seferle meşgul olduğundan, gerektiği gibi onunla alâkadar olamadı. Onu Kestel kadılığına; seferden dönünce de Bursa'da Esediyye Medresesi müderrisliğine tayin etti.
Bu medresede altı sene ilim öğretti. Burada Seyyid Şerif Cürcanî'nin Şerh-i Mevakıf adlı eserini ezberledi. Zencanî'nin metnini okudu ve şerh etti. Sultan İkinci Murad'ın huzurunda yapılan ilmî mübahaselere iştirak etti. Bunlardan birinde Ali Kuşçu ile münazara yaptı. Ali Kuşçu, Timur Han huzurunda Seyyid Şerif ile Teftazanî'nin münazaralarından bahisle Teftazanî'yi, Hocazade de Seyyid Şerif'i müdafaa etti. Neticede Ali Kuşçu Hocazade'ye hak verdi ve padişahın huzurunda onu övdü.
Fatih Dönemi âlimlerinden Hocazade'nin Bursa'daki kabri. Fatih Sultan Mehmed Han tahta çıkınca, bütün âlimleri etrafında toplamaya teşebbüs etti. Bu meyanda Hocazade de Bursa'dan İstanbul'a gitmek istedi. Ancak yol parası olmadığından kendi hizmetkarından sekiz yüz akçe borç aldı. At ve elbise tedarik edip İstanbul'a gitti. Vezir Mahmud Paşa tarafından padişaha takdim edildi. Padişah huzurunda ilmî münazaralara iştirak etti. Molla Zeyrek ve Molla Seyyid Ali'ye verdiği cevaplarla dikkat çekti. Bunun üzerine Sultan Fatih, onu kendisine hoca tayin etti. Ondan, Izzeddin Zencanî'nin sarf ilmine dair Metnu'z-Zencanî adlı eserini okudu. Sultan'a son derece yakın olması, bazı kimselerin hasedine sebep oldu.
Hatta Fatih Sultan Mehmed Han Edirne'de bulunduğu sırada, Vezir Mahmud Paşa, padişaha Hocazade'nin kazasker olmak istediğini söyledi. Sultan da; “Bizi sohbetinden mahrum etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak, daha sonra onu Edirne'ye kazasker olarak tayin etti. Hadisenin aslından haberi olmayan Hocazade kabul etmek istemediyse de Mahmud Paşa reddetmenin hürmetsizlik olacağını söyleyerek kabul ettirdi. Böylece padişahın yanından uzaklaştırılmış oldu.
Hocazade'nin babasına, oğlunun kazasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyaret etmek için, Bursa'dan Edirne'ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hocazade, babasını âlimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hocazade'den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince; “Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık.” diyerek, babasına güzel muamelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyafet hazırladı.
Hocazade'nin kabir taşı.
Ziyafet sofrasının baş tarafına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve âlimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyaç halinde olmadıkları halde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesileyle, ilim ehline verilen önem ortaya konulmuş oldu.
Daha sonra kazaskerlikten ayrıldı. Fatih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesi'ne, daha sonra da İstanbul'daki Sahn-ı Seman Medresesi'ne müderris olarak tayin edildi. İstanbul'da Fatih Sultan Mehmed kendisinden ve Alaeddin Ali Tusî'den felsefecilerin tutarsızlıklarına dair bir eser yazmasını istedi. Hocazade dört ay içinde Tehafütü'l-Felasife adlı eseri yazdı. Alaeddin Ali Tusî aynı mealdeki eserini altı ay sonra tamamladı. Hocazade'nin eseri daha kıymetli bulundu. Mamafih padişah her ikisine de 10 bin dirhem verip, ayrıca Hocazade'ye kaftan hediye etti.
Hocazade 871 (m. 1466) tarihinde Edirne ve 872 (m. 1467) senesinde de Molla Hüsrev'in yerine İstanbul kadılığı ve müftiliğine tayin olundu. Alaeddin Ali Tusî'nin talebelerinden Karamanî Mehmed Paşa vezir olunca, İstanbul'un havasından rahatsız olduğu bahanesiyle Hocazade'yi İznik kadı ve müderrisliğine tayin ettirerek uzaklaştırdı. Hocazade ilmî çalışmalarına mani olmasın diye kadılık yapmadı, ancak ders verdi. Fatih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik'de kaldı.
Bir defasında Karamanî Mehmed Paşa kendisini İstanbul'a zamanın meşhur âlimlerinden Hatibzade ile münazaraya çağırdı. Hatibzade, Alaeddin Ali Tusî ve Hızır Çelebi'nin talebesi olup, Hocazade ile ders arkadaşı idi. İznik müderrisliğinden Fatih medresesine tayin olunmuş; hace-i sultaniliğe getirilmişti. Bu münazarada Hocazade, Hatibzade'yi mağlup etmiş, vezir de mahcup olmuştur.
Sultan İkinci Bayezid tahta çıkınca, kendisini Bursa Sultaniye Medresesi'ne müderris tayin etti. Ardından da Bursa müftisi yaptı. Molla Zeyrek, Efdalzade, Hayalî, Hatibzade ve Ali Kuşçu gibi âlimlerle ilmî münazaralarda bulundu. Tevhid mevzuunda Molla Zeyrek ile padişahın huzurunda yaptığı münazara tam altı gün devam etti. Molla Hüsrev bu münazarada hakem idi. Zamanla Hocazade'nin şöhreti her tarafı tuttu. Türkistan hükümdarı Hüseyin Baykara, kendisinden ders almak üzere Horasanlı bir âlim gönderdi.
Hocazade bu esnada felç geçirdi. Ancak sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu halde, Sultan İkinci Bayezid'in isteğiyle Şerh-i Mevakıf adlı esere bir haşiye yazdı. Eser tamamlanınca daha temize çekemeden vefat etti. Bursa'da Emir Sultan türbesinde defnolundu.
Ali Kuşçu'nun kızı Ayşe Hatun ile evli bulunan Hocazade'nin Mehmed (Şeyh Çelebi), Abdürrahim ve Abdullah adındaki üç oğlundan Mehmed, Çendik müderrisi ve Kite kadısı idi. Babasının sağlığında vazifeyi bırakıp Zeyniyye tarikatından Hacı Halife'ye intisap etmişti. 902 (m. 1496) senesinde vefat etti. Abdürrahim ve Abdullah ise genç yaşta talebe iken vefat etti. Hocazade'nin Zahide adında bir de kızı vardı.
Hocazade zamanının ve belki de bütün devirlerin en büyük kelam âlimlerindendir. Ayrıca fıkıh, tefsir, mantık, sarf, nahiv, matematik, astronomi gibi ilimlerde de zamanında benzeri yoktu. Çok sayıda talebe yetiştirdi. Molla Behaeddin, Molla Siraceddin. Yarhisarlı Molla Mustafa Muslihüddin, Yusuf bin Hüseyn Kirmastî, Nureddin Yusuf Karesî, Zeyrekzade Ahmed Rükneddin, Kadızade Kutbüddin Mehmed, Mirim Çelebi, Paşa Çelebi ve Gıyaseddin Kutbî bunların önde gelenleridir.
İlme rağbeti fevkalade olup, ilim öğrenmek için, gençliğinde servet nimetinden mahrum olmayı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeğe engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi. Devlet ricalinin entrikalarına maruz kalmamış ve resmi vazife de almamış olsaydı, kendisinden çok daha istifade edileceği şüphesiz idi. Titiz ve dikkatli bir ilim adamı idi. Sultan Fatih gibi müstesna bir padişahın, onu kendisine hoca yapması, eser talep etmesi, ilmi seviyesinin yüksekliğini göstermeye kafidir.
Hocazade'nin en meşhur eseri Tehafütü'l-Felasife'nin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Köprülü Kütüphanesi No: 798'de kayıtlıdır. İmam-ı Gazalî'nin başlattığı tehafüt geleneğinin önde gelen numunelerindendir. Sultan Fatih'in arzusu ile yazılmıştır. Yirmi iki meselede filozofları tenkit eder. Tez ve antitezi açık fikirli bir objektiflikle ortaya koyar.
Hocazade Osmanlı âlimlerinin en büyüklerindendir. Devrin mehazlarında Fahrü'l-ulema, İftiharü'l-ulemai'l-ızam, Vahidu'l-fudala gibi lakaplarla övülmektedir. Kendisinden Türk, Arap ve Acem uleması istifade etmiş; kitapları yüksek medreselerde okutulmuştur. Sultan Fatih Ali Kuşçu'ya “Hocazade'yi nasıl buldun?” diye sormuş; o da; “Hocazade'nin Rum'da ve Acem'de emsali yok.” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed de, “Arap'ta dahi eşi yoktur.” diye ilave etmişti.
Tabakat kitaplarında Hocazade'nin ilmî ciddiyeti şöyle tasvir edilir: “Bildiği meselelerde bile fetva kitaplarını karıştırmadan cevap vermezdi. Hatta bir günde aynı mesele iki defa sorulsa, yine kitaba bakıp cevabını öyle verirdi. Eğer bilgime güvenip bakmasam, gönül tembelliğe alışır, bir meseleyi aynı ile bulmasa, başka meselelere benzetip ona göre hüküm veririm derdi. Aklına gelen hâl tarzlarının en uygunu ile fetva verirdi. Bir gün gayretli çalışmasının tek maksadının boşlukları kapatmak olduğunu söylerdi. Bunun üzerine talebelerinizden en yakını, nasıl muvaffak oluruz diye sordu. O da tedkikatı tamamlasam, kimseden korkmam. Ama tedkikatım eksik ise, en basit bir softadan (medrese talebesinden) çekinirim demiştir.” Münazaralara hazırlanmadan çıkmazdı. Çıktıktan sonra da önünde kimse duramazdı.
Molla Alaeddin Ali Tusî, Acem diyarına gittiği zaman, Ali Kuşçu ile karşılaştı. Alaeddin Ali Tusî, Ali Kuşcu'ya; “Nereye gidiyorsun?” dedi. O da; “Rum diyarına gidiyorum” dedi. Alaeddin Ali Tusî ona; “Orada Hocazade ile olan münasebetine dikkat et.” dedi. Ali Kuşçu İstanbul'a geldiği zaman, Hocazade'nin de içinde bulunduğu âlimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezir hadisesini anlattı. Hocazade, med-cezir hadisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti.
Haşiye ala Şerhi Hidayeti'l-Hikme li-Mevlanazade adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 269/1'de kayıtlıdır. Konu, Timur Han'ın huzurunda Seyyid Şerif Cürcanî ile Sadeddin Teftazanî'nin karşılıklı münazarasına gelince, Ali Kuşçu, Teftazanî tarafını tercih etti. Hocazade ise; “Ben bu konuyu tahkik ettim, Seyyid Şerif Cürcanî'nin haklı olduğu kanaatine vardım.” dedi. Ali Kuşçu, Hocazade'nin yazdığı hususları mütalaa etti.
Hoca Sadeddin Hocazade'nin talebeleriyle olan, ilme olan iştiyakını ve ilmî güvenini ortaya koyan bir konuşmasını aktarır: “Seyyid Şerif Cürcanî'nin Adud şerhine yazdığı haşiyeye Havass-ı Zatiyye bölümünde kimi hatırlatmalarda bulunup birkaç havass okuyup ögrencisine demiş ki, eğer Seyyid Şerif sağ olsa, bende bu hatırlatmalarımı bildirsem bir an beklemez kabul ederdi. Ama benim bu sözlerimden bir üstünlük ya da denklik iddiasında olduğumu sanma. Sadece bil ki, o her konuda üstad değildir. Ben bu mertebeye onun bütün yazdıklarını dikkatle inceleyerek ulaştım. Seyyid hazretleri de vaktini boş konulara ayırmamakla o ulu rütbeye ulaşmıştır. Bende de gerçi onun titiz çalışmasına benzer bir istek vardı. Ama sağlığımın elvermemesi ve haricinde aldığım vazifeler bu isteğimi gerçekleştirmeme engel oldular. Eğer bu engeller tökezletmeseydi onun derecesine ulaşmak mümkündü.”
Eserleri:
1- Tehafütü'l-Felasife: Hocazade'nin en meşhur eseridir. İmam-ı Gazalî'nin başlattığı tehafüt geleneğinin önde gelen numunelerindendir. Sultan Fatih'in arzusu ile yazılmıştır. Yirmi iki meselede filozofları tenkit eder. Tez ve antitezi açık fikirli bir objektiflikle ortaya koyar. Delillerini ileri sürerek önceki âlimlerden birinin görüşünü tercih eder. Hatta İmam-ı Gazalî'yi bile ilmen tenkitten çekinmez. Kitabında yeni sayılacak bir görüş yoktur. Bununla beraber büyük kelam âlimi Celaleddin Devanî, kendisine Müeyyedzade Abdurrahman Efendi tarafından takdim edilen bu eseri gördükten sonra, çok beğenip “Bu konuda bir kitap yazmak benim fikrimde vardı. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı.” demiştir. Kazvinî ile İbn-i Kemal buna haşiye yazmıştır. Tehafüt, çok yazma nüshaları bir yana, 1302 ve 1321 tarihinde Kahire'de tab edilmiştir.
2- Haşiye ala Şerhi Hidayeti'l-Hikme li-Mevlanazade: Esirüddin Ebherî'nin eserine Mevlanazade Ahmed el-Herevî nin yazdığı şerhin haşiyesidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, Serezli Kısmı, No: 187'de kayıtlıdır.
3- Haşiye ala Şerhi'l-Mevakıf li-Seyyid Şerif el-Cürcanî: Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Bağdatlı Vehbi Kısmı no: 826'da kayıtlıdır.
4- Haşiye ala Şerhi't-Tavalî li'l-İsfehanî: Kadi Beydavî'nin kelama dair eserine İsfehanî'nin şerhinin haşiyesidir. Süleymaniye Kütüphanesi Şehid Ali Paşa, No: 1597 ve Hüsrev Paşa, No: 122/2'de nüshaları vardır.
5- Risale fi'l-İ'tirad ala Delili İsbati Vücudiyyeti'l-Bari: Allah'a cihet isnadının caiz olmadığına dairdir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2350'de kayıtlıdır.
6- Risale fi't-Tevhid: Allah'ın sıfatları üzerinedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı No: 2206'da kayıtlıdır.
7- Risale fî Bahsi'l-İlle ve'l-Ma'lul: Nasıreddin Tusî'nin Tecridü'l-Kelam adlı eserindeki illet ve ma'lul bahsini açıklamaktadır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi kısmı No: 1161/6'da kayıtlıdır.
8- Risale fî Enne kelamallahi kadim: Allah'ın kelam sıfatına dair olup, lafız ile mana arasındaki münasebet ortaya konulup kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî hakkında malumat verir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 3782'de kayıtlıdır.
9- El-Cezrü'l-Esam: Hüsn ve kubh meselesi üzerinde durulur. Hatibzade'nin buna reddiyesi vardır. Hocazade'nin eserinin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Esad Efendi Kısmı No: 1143'de kayıtlıdır.
10- Şerhu'l-İzzi fi't-Tasrif: İzzeddin ez-Zencanî'nin sarf dair meşhur eserinin şerhidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Antalya Tekelioğlu Kısmı No: 628'de kayıtlıdır.
11- Haşiye ala Şerhi Telhisi'l-Miftah: Kazvinî'nin eserine Teftazanî'nin şerhinin haşiyesidir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Antalya Tekelioğlu Kısmı No: 838'de kayıtlıdır.
12- Mukaddimat Seb' fi Ma'rifeti Kavsi Kuzah: Işığın kırılması ve gökkuşağının astronomik hususiyetlerinden bahseder. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Kılıç Ali Paşa Kısmı No: 1040'da kayıtlıdır.
13- Takriru'l-Mir'at: 639 sahife olarak 1297'de İstanbul'da basılmıştır.
14- Haşiye ale'l-Mutavvel: Bir nüshası Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi No: 42 Y 4965'de kayıtlıdır.