Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Seyyid Abdülhakim Arvâsi hazretlerinin yetiştirdiği salâhiyetli bir ehl-i sünnet âlimidir. Bazı kitaplarında M. Sıddîk Gümüş müstear ismini kullanmıştır. 1329 (21 Mart 1911) tarihinde İstanbul-Eyüp Sultan'da doğdu. 9 Şa'ban 1422 (m. 26 Ekim 2001) tarihinde İstanbul'da vefat etti. Eyüp Sultan'da Kaşgârî Dergâhı yanında âile kabristanına defnedildi.
Babası Said Efendi (1854-1929) ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne'nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Aişe hanım (1887-1954) ve annesinin babası Hüseyin Ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhacir olarak İstanbul'a gelip, Eyyup Vezirtekke'ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefat etti. Eyüp Sultan kabristanında medfundur. Annesi Aişe Hanım, 1954'te Ankara'da vefat etti. Bağlum kabristanındadır.
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Camii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şah Sultan ilk mektebine başladı. Burada Kur'an-ı Kerim'i hatmetti. 1342 (m. 1924) senesinde aynı yerdeki Reşadiye Numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya'dan İstanbul'a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askeri Lisesi giriş imtihanlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi, ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdirler alarak 1348 (m. 1929)'da askeri liseyi birincilikle bitirdi ve askeri tıbbiyye mektebine seçildi.
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince, Hüseyin Hilmi Efendiye tekrar ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca daha iyi anlıyoruz”derlerdi.
Lisede okurken, mukaddesatına saldıranları görünce, hayal kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, beraber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftiralara aldanarak, ibadetten vazgeçtiler. Namaz kılan, oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, onsekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı, yatağından fırladı. Düşüncelerinde, imanda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultan'ın, yani Halid bin Zeyd Ebû Eyyüb-ül Ensâri'nin türbesine karşı, Haliç'in ışıklı dalgaları, sanki ona, “Üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Ya Rabbi! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı.
Allahü Teâlâ, bu masum ve halis duasını kabul buyurdu. Kerametler, harikalar hazinesi, ilim deryası Abdülhakim Arvasî “rahmetullahi aleyh”, önce rüyada, sonra camide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.
Hüseyin Hilmi Efendi, bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bayezid Camiine gitmişti. Namazı kıldı. O sırada Caminin Bayezid Meydanı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok kalabalıktı. Orada nur yüzlü bir zât oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. “Evliya kabirleri nasıl ziyaret edilir?” konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merak ettiği şeylerdi. O sırada cami içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitabı kapayıp, “Bu kitap Allah rızası için bu küçük efendiye hediyem olsun.” diyerek arkasına yani Hüseyin Hilmi Efendi'ye uzattı. Kalkıp namaza başladı. Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitabı alınca, caminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitabın kapağında Rabıta-i Şerife ve altında Abdülhakim yazılı idi. Yanındakine sorup, kitabı verenin Abdülhakim Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Camiinde vaaz verdiğini öğrendi.
Cuma gününü bekledi. Cuma günü, Cuma namazından sonra, büyük camide hocayı aradı. Göremedi. Oradakilere sordu. “O, başka camide imamdır. Namazı orada kıldırıp, buraya gelir. Dışarıda bekler”dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitapçı sergisinin yanında duruyor gördü. Cemaat camiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, caminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturdu. Dikkatle dinlemeye başladı. Hiç işitmemiş olduğu, çok merak ettiği din ve dünya bilgilerini zevkle dinledi. Define bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakim Efendi'den hiç ayırmıyor, onun sevimli, nurlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünya işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu.
Daha ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendi'yi mest etmişti. “Fenâ” denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hasıl olmuştu. Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendi'ye bir an gibi gelmiş, rüyadan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, “Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezarlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!” dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakim Efendi idi.
O gece, Hilmi Efendi, rüyasında “Bulutsuz, parlak mavi bir sema gördü. Etrafı, cami kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakim Efendi olduğunu gördü.” Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyasında, “Hazreti Halid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı.”
Artık sık sık Abdülhakim Efendi'nin evine gitmeye başladı. Bazan sabah namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Her sohbette her şeyi âdeta unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirahatte, bir yere gitmekte, Abdülhakim Efendi'den hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakikanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Camilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakim Efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okutmaya başladı. Emsile, Avamil, Sima'î masdarlar. Emalî kasidesi, Mevlana Halid Divanı ve İsagucî denilen mantık kitabını ezberletti.
Seyyid Abdülhakim Efendi'nin Hüseyin Hilmi Efendi'ye ilk verdiği vazife, İmam-ı Begavî'nin kaza-kader hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, “Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti” buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp Sultan'da Kaşgârî mescidine gitti. Abdülhakim Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, “Sen doktor olma. Eczacılığa naklet! Çok iyi olur” buyurdu. Hilmi Efendi, “Ben sınıfın birincisiyim. Eczacılığa geçmek için izin vermezler” deyince: “Sen istida (dilekçe) ver. Allahü Teâlâ inşaallah nasip eder” buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczacı mektebi ikinci sınıfına geçti. Abdülhakim Efendi'nin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczacı mektebini ve sonra Gülhane hastahanesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askeri tıbbiye mektebine müzakereci tayin edildi.
1934 senesinde soyadı kanunu çıkınca, Abdülhakîm Efendi'nin, “Işık ismi çok iyidir” sözü üzerine Hilmi Efendi, Işık soyadını aldı. Bu arada yine hocasının emriyle Kimya Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Gross'dan teknik kimya okudu. Kimya profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdirlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, Phenylcyan-nitromethan'ın nitron esteri cisminin sentezini yaparak, bunun her molekülü içinde yirmibir adet atom bulunduğunu tesbit etmiştir. Dünyada ilk olan bu başarılı travayı, Fen Fakültesi Mecmuasında ve Almanya'da çıkan Zentral Blatt kimya kitabının 1937 tarih ve 2519 sayısında “H. Hilmi Işık” isminde yazılıdır.
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimya Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimya yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimya sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada onbir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimya doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, her fırsatta İstanbul'a, hocası Abdülhakim Arvasî hazretlerinin yanına giderdi. Bu ziyaretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakim Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: “Pekçok sevilen Hilmi ve Sedad! Sevimli mektubunuzu aldık. Sena ve şükre bais oldu. Avamil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifade eder. Sedad istifade eder. Avamil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vasıta ile gönderirim. Zaten nahiv itibariyle kafi olur. Sonra kimya mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zatında makbul olduğu gibi, nadir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbul olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azimeye nail olmak için olmuş. Selamlar ve düalar ederiz.” (Mektupta ismi geçen Sedat; Mehmed Sedat Işık olup, Hilmi Efendi'nin küçük kardeşidir.)
Başka bir mektupta, “Hilmi, mektubunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyanıza en ziyade yarayan ve din-i İslam'da misli telif edilmiş olmayan Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî kitabını okuyup bazısını anlamanın çok ziyade bir fadl ve ihsan olduğunu bilmelisin!...”
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ve oğlu Muhammed Ma'sum hazretlerinin üçer cilt Mektubat'larının Müstekımzade tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak altı cilt kitaptan, harf sırası ile özet çıkardı. Bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakim Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitap olmuş. “İsmini Kıymetsiz Yazılar koy”, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, “Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?” dedi. (Osmanlı Türkçesi ile hazırlanan bu kitap, latin harfleri ile, 1994 de, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır.)
1940 senesinde, Abdülhakim Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanımefendi ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şafi'î mezheplerine göre Abdülhakim Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine dua etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, “Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin” dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevî oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1943 senesi sonbaharında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakim Efendi'nin yeğeni Faruk Beyin oğlu avukat Nevzad Işık gelip, “Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor” dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Faruk Beyin Hacı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendi'nin İstanbul'da Eyüp Sultan'da, Kaşgarî dergâhındaki evinden alınıp, emniyete, oradan İzmir'e götürülüp, oradan da Ankara'ya getirildiğini ve burada mecburî ikamete tabi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü.
Hüseyin Hilmi Efendi, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle **“Kule'uzü”**leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyarete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hüseyin Hilmi Efendi'yi her zaman yatağının içine oturtur, hafifçe bir şeyler söylerdi. Birgün sessizce; “Hilmi! Arş-ı ilâhîyi gördüm. Ne güzel, ne güzel. Aklım başımda, şu'urum yerinde!” buyurdu. Bu sözlerini Hilmi Efendi'den başkası işitmemiş idi.
Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendi'nin emri ile, Hüseyin Hilmi Işık Efendi kabre girip, dini vazifeleri yaptı. Yine Mekkî Efendi, “Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkini Hilmi okusun!” buyurdu ve bu şerefli vazifeyi de Hüseyin Hilmi Efendi yerine getirdi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabrine koydurdu. Van'da Seyyid Fehim hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettah Akrî ve Muhammed Emin Tokadî'nin kabirlerini de tamir ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaçi'yi ziyaret etti. Panipüt şehrinde, Senaullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Can-ı Canan'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhafazasını temin etti.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1929'dan 1936 senesine kadar yedi sene, fırsat buldukça Seyyid Abdülhakim Arvasi'nin derslerine devâm etmiştir. 1936'da Ankara'ya naklolmuş, 1943 senesine kadar da Ankara'dan sohbetlerine, derslerine gelmiştir. Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Seyyid Abdülhakim Efendi'nin vefatlarından sonra, mahdum-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftisi, faziletli Seyyid Ahmed Mekki Efendi'nin halka-i tedrisine kabul buyuruldu. Büyük bir şefkat ve maharet ile, fıkh, tefsir, hadis, ma'kul ve menkul, usul ve füru' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazan-ı mübarek 1953 (H. 1373) pazar günü icazet-i mutlaka ile, tedrise mezun eyledi.
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Ankara'daki Mamak Kimyahânesi lağvedilince, Bursa Askeri Lisesi'nde kimya muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. 1951'de Kuleli Askerî Lisesi'ne tayin olunmuştur. 1951'den 1958'e kadar Beylerbeyi'nde ikamet etti. 1958'den sonra kayınpederi ve kayınvalidesi vefat edince Fatih Müstekimzade Sokak'taki hanelerine taşındı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefa Lisesi'nde, Fatih İmam Hatip okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimya hocalığı yapıp çok sayıda imanlı genç yetiştirdi. 1962 senesinden itibâren, Yeşilköy'de Merkez Eczahanesi'nin sahip ve mesul müdürü olarak, uzun seneler (1996 senesine kadar) halkın sıhhatine hizmet etmiştir.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 1956 senesinde Seadet-i Ebediyye kitabını neşretti. Seadet-i Ebediyye kitabını okuyanların teşviki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitap, temiz gençlikte, İslamiyet'e karşı, öyle bir alâka ve cazibe uyandırdı ki, sual yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevaplandırmak için, muteber kitaplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilavelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitabı, 1963'de bir araya getirip, Tam İlmihal adını verdi. Devamlı sualler sebebi ile, kitabının her baskısına yeni ilaveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, “Endless Bliss” adıyla Hakikat Kitabevi tarafından bastırıldı.
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitabevi'ni, sonra da Hakikat Kitabevi'ni ve 1976 yılında, İhlas Vakfı'nı kurdurdu. Türkçe hazırladığı ondört kitap ile, bunlardan tercüme edilen, Almanca, Fransızca, İngilizce, Rusça, Urduca, İspanyolca, Boşnakça, Arnavutça, Hintçe, Bulgarca, Özbekçe, Türkmence kitaplar ile ve ofset ile hazırladığı Arabî, Farisî, ikiyüze yakın kitabı dünyanın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakim-i Arvasî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslam âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, Seyyid Abdülhakim Efendi'nin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, “Şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hatırladığım zamanlardır!” derdi. “O zamanları hatırladıkça, hasretinden, firak ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor” der, şu beyti sık sık okurdu:
“Zi-hicr-i dositan, hun şüd derun-i sine can-ı men, Firak-ı hem-nişinan suht magz-ı istehan-ı men!”(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, ruhum kan ağlıyor, Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslam âlimlerinin kitaplarından okur, İmam-ı Rabbanî'nin ve Abdülhakim-i Arvasî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. “Kelam-ı kibar, kibar-ı kelamest” derdi. “Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür” demektir.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, 9 Şaban 1422 (26 Ekim 2001)'de vefat etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da Kaşgâri Dergâhı yanında âile kabristanına defnedildi. Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu vardı. Oğlu Abdülhakim Bey 1945 yılında tevellüd etti. Babasından yedi ay önce 2001 yılında Hakk'ın rahmetine kavuştu. Kızı Ayşe Dilvin hanım 1950 yılında tevellüd etti. Enver Ören bey ile evlendi. Enver Ören bey İhlas Holding'in ve Türkiye Gazetesi'nin sahibidir. Onun da oğlu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.
Hüseyin Hilmi Işık'ın zevcesi Nefise Siret Hanım, 1925 yılında tevellüd etti. 28 Şubat 2009 tarihinde İstanbul'da vefat ederek, zevcinin yanına defnolundu. Damadı Enver Ören de Eylül 1938'de Denizli'de tevellüt etti. Askerî liseye girebilmek için doğum tarihini 10 Şubat 1939 olarak değiştirdi. 22 Şubat 2013'de İstanbul'da vefat etti. Hocası Hüseyin Hilmi Işık'ın yanına defnedildi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyet'e hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Siyasete asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce talebesi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. “Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır” derdi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” son derece vefakar idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. “Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık” derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendi'nin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi. “En büyük keramet istikamet üzere olmaktır” buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, ısrarla, “Namaza mâni olan işte hayır yoktur”, derdi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı. Şöyle anlatmıştır:
“Hiçbir zaman kendi görüşümü, kendi fikrimi yazmaya cesâret etmedim. Dâimâ Ehl-i sünnet âlimlerinin, anlayabilenleri hayran bırakan kıymetli yazılarını Arabîden ve Fârisîden tercüme ederek genç kardeşlerime sunmaya çalıştım. Bu korkunun çokluğundan, kitap yazmayı düşünmedim. Savaiku'l-Muhrika'nın ilk sahifesinde yazılı olan, 'Fitne yayıldığı zaman, hakikati bilen, başkalarına bildirsin! Bildirmezse, Allah'ın ve bütün insanların la'neti ona olsun!' hadis-i şerifini görünce, düşünmeye başladım. Bir taraftan, Ehl-i sünnet âlimlerinin, din bilgilerindeki ve kendi zamanlarında bulunan fen bilgilerindeki anlayışlarının ve akıllarının üstünlüğünü ve ibâdet ve takvâlardaki gayretlerini öğrendikçe, küçüklüğümü anlayıp, O büyük âlimlerin ilim deryâları yanında, kendi bilgilerimi bir damla gibi gördüm. Bir yandan da, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyup anlayabilecek sâlih kimselerin azaldığını ve câhil, sapık kimselerin din adamları arasına karışarak, bozuk, sapık kitaplar yazıldığını görerek üzüldüm. Hadîs-i şerîfte bildirilen la'net tehdidinden dehşet duydum. Kıymetli genç kardeşlerime olan şefkat ve merhametim de, beni hizmete zorlayarak, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından seçtiğim yazıları tercüme etmeye başladım ve de, Reşid Rıza'nın, Türkçeye tercüme edilen 'Muhâverât' kitabuna reddiye yazdım!”
Hakiki bir tevazuya sahip idi. Hüseyin Hilmi Efendi şöyle anlatır:
“Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin yanına sabah namazı vakti gelir, yatsıdan sonrasına kadar kalır; dergahtan en son ayrılırdım. Her şeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olurdum. Yemekte, namazda, istirahatta, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendi'den hiç ayrılmazdım. Hareketlerine dikkat ederdim. Hep onu dinler, bir dakikanın boş geçmemesi için çırpınırdım. Tatil günlerinde, boş kaldığım zamanlarda, hep oraya giderdim. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmazdım. Başkaları dergâha gelir, onlar bahçede oturur, oynarlardı. Ben ise hiç bahçeye çıkmazdım. Efendi'nin yanından ayrılmazdım. Mübarek anlatır anlatır giderdi. Ben utanır, beni görmesin diye, karşısında oturanların en arkasında dizlerimin üzerinde saatlerce otururdum, öyle ki ayaklarım uyuşurdu. Her Çarşamba, Abdülhakîm Efendi ve kendisini seven birkaç kişiyle beraber Boğaziçi'ne gezintiye giderdik. Hem denize girilip yemek yenir, hem de Abdülhakîm Efendi ders yapardı. Birkaç defa beraber denize girdik. Bir defasında denizdeki kumlara oturduk. Efendi hazretleri denizin içinde bana Zilzal sûresini tefsir etti. Yarım saat sürdü. 'Su içinde ders yapmak hoş olur. Abdülhâlık Gocdüvânî hazretleri, Buhârâ'da büyük havuzda Hızır aleyhisselâm ile tanıştı. Hızır aleyhisselam orada ona zikr telkîn etti. Zikr-i kalbî nasıl yapılır, nefes nasıl hapsedilir, öğretti. Ben de sana ders veriyorum. Biz de Hızır aleyhisselâm gibi su içinde ne güzel tefsir okuduk' buyurdu. Efendi hazretleri bir yere giderken, bazen icab ettikçe vapura binerdi. Vapurda kimseyle konuşmaz; hep bana ders verirdi. Ben de not ederdim. Bir gün Efendi hazretleri ile Kaşgârî dergâhının bahçesindeki kanepede oturuyorduk. Mübarek, düşünüyordu. Bana şöyle baktı da, 'Beni dinleyen kazanır. Ama dinleyen yok' dedi. Sonra benim üzüldüğümü görünce, 'Ama sen dinlersin değil mi!' buyurdu. 'Evet efendim' dedim. Tebessüm etti. 1935 senesinde birgün Kaşgârî Dergâhı'ndaki köşkte yalnızlardı. Ellerini öpmek istedim. Öptürmediler. 'El öpmek yasak bilmiyor musun?' buyurdu. Heybetinden ve edebimden mübarek yüzüne hiç bakamıyordum. Efendi hazretleri düşünceli idi. Birden bire İngilizlerin İslâm düşmanlığından, Mısır Vâlisi Mehmed Âli Paşa'nın dindarlığından ve sonra gelenlerin zayıflığından, Mason cemiyeti âzâsı Abduh'un Câmi'ül-Ezher'in başına getirilişinden ve müslümanları bir nevi imhaya başladığından, Reşid ve Âli Paşa'dan, Cemaleddin Efgânî'den, Osmanlı Devletinin bu siyasetle yıkılışından bahsettiler. Efgânî ve Abduh ismini ilk defa işitiyordum. Bilahare Efendi hazretlerinin senelerce süren çeşitli sohbetlerinde, İngilizlerin İslâm düşmanlığındaki siyasetlerini ve yaptıklarını, Abduh ve çömezlerinin İslâmiyeti içeriden yıkmaktaki davranışlarını pekiyi ve geniş olarak öğrendim. Kendi incelemelerim ile de bilgim iyice arttı.”
Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine “Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım” derdi. Evine gelen misafirlere layıkıyla hizmet ederdi.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakim Efendi'den de hakîki İslâm ahlâkını edinmiş idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münakaşa etmez, edebi gözetir, ekseriya iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edep dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendi'yi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, “Hilmi Beyden edep öğrenin edep!” demişti.
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca, babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendi'ye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi “Babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim” dedi; ve ziyaret etti.
Hüseyin Hilmi Işık'ın “rahmetullahi aleyh”, sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günaha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesur idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, “Korkulacak yalnız Allahü Teâlâdır” der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez, derdi. Sık sık “Vatan sevgisi imandandır” hadis-i şerifini okurdu.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden Abdülhakim Arvasi hazretlerinin oğlu, eski Kadıköy müftüsü Ahmed Mekkî Efendi. Hüseyin Hilmi Işık Efendi, hocası Abdülhakim Arvasi hazretlerinin vefatından sonra Ahmed Mekki Efendi'nin halka-i tedrisinden me'zun olmuştur. Olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak söylediğinden, hikmet konuşan, yani her sözünde dünyevî veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.
Din düşmanlarının tuzaklarına düşmemek için ilmin lazım olduğunu hep anlatırdı. Bu hususta Peygamberimiz buyuruyorlar ki: “Nerede ilim var ise orada Müslümanlık vardır. Nerede ilim yoksa orada kafirlik vardır.” O halde kafirliğe, kafirlere aldanmamak için dinimizi öğrenmekten başka çare yoktur. İlmi nereden öğreneceğiz? Yine Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Allahü Teâlânın çok sevdiği kimse, dinini öğrenen ve başkalarına öğretendir.” “Dininizi islam alimlerinin ağızlarından öğreniniz!” Hakiki âlim bulamayan, Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarından öğrenmeli ve bu kitapların yayılmasına çalışılmalıdır. İlim, amel ve ihlas sahibi olan Müslümanlara İslam âlimi denir. Bu üçünden biri noksan olup da kendini âlim tanıtana kötü din adamı, yobaz denir. İslam âlimi insanı, saadet kapılarını açan sebeplere kavuşturur, dinin bekçisidir. Yobaz, insanı, felakete sürükleyen sebeplerin içine düşürür, şeytanın yardımcısıdır. İstiğfar duasını okumak dertlere sıkıntılara mâni olan sebeplere kavuşturur. İstiğfar duası, (Estağfirullahel'azim, ellezi la ilahe illa hüv el hayyel kayyume ve etubü ileyh) dir.
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akait hususunda, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat inancını sade bir dille açıklayıp, bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Malikî, Şafi'î ve Hanbelî mezheplerinden birinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alameti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zaruret ve ihtiyaç halinde, hak olan dört mezhepten birinin taklit edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu. Seadet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihya etti. “Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihya edene yüz şehit sevabı verilir.” hadis-i şerifini hep göz önünde tutarak, farzları, vacibleri, sünnetleri, hatta müstehabları uzun uzun yazdı.
Dünyanın her tarafındaki insanlara İslamiyyeti doğru, aslına uygun olarak tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve methedilen yüzlerce Arabî ve Farisî eseri, Hakikat Kitabevi vasıtasıyla dünyanın her tarafına yaydı. Bütün bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları ve dinden ayrılmış olanları ve İslâmın düşmanlarını bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dini tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu. Seyyid Abdülhakim Efendi'nin; bir zaman gelecek din Hilmi'den sorulacak, buyurmaları yapılan hizmetlerle gerçekleşmiş oldu.
Bilhassa Hindistan'daki Ehl-i sünnet âlimleri ile yakın dostluk kurdu. Bunların ziyaretlerini kabul etti. Kendileriyle mektuplaştı. Kitap teâtisinde bulundu. Delhi'de İmam Rabbanî hazretlerinin torunlarından ve Abdullah Dehlevî tekkesi şeyhi âlim Zeyd Farukî ile görüştü. Kendisiyle vefatına kadar devam edecek bir dostluk kurdu. Müceddidiye şeyhi Züvvâr Hüseyin; İmam Rabbanî hazretlerinin Afganistan'daki torunlarından Şeyh İbrahim Müceddidî; Doğu Türkistan'daki torunlarından şeyh Abdülhalil Efendi ve daha nice din âlimi ve tasavvuf büyüğü ile ahbablık kurdu; bizzat görüştü veya mektuplaştı.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, aynı zamanda çok kudretli bir şair idi ve târihi de iyi bilirdi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır. Abdülhakim Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; “Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekisin, beş yüz kere okusan ezberlersin”, derdi. Doksan yıllık hayatının sonuna kadar, hafıza ve zekasından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dair, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seadet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilave etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi. Fıkhı ve astronomiyi birleştirerek, hakîki fen ve din âlimlerinin anlıyacağı şekilde namaz vakitlerini yazdı.
Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh”, iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi. Harâmı tasvip etmesi düşünülemezdi. Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. “İslamiyet, her safhası ile, itikadı ile, ameli ile, ahlâkı ile, yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur” derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. “Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür”; “Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir”; “Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur” derdi. “Sıhhat için paraya acınmaz” buyururdu.
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı. Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, “Eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını satın alır, çalışırdım” buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani “Sonra yaparım diyenler helak oldu”, hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim cevabını verirdi. “Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli, güler yüzlü olmalıdır” buyururdu. Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlat, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.
BİZİM ÂŞIK GELMİŞ!
Hüseyin Hilmi Efendi Seyyid Abdülhakim Efendi'ye kavuştuğu günleri şöyle anlatır: Her Cum'a sabah namazından evvel, Abdülhakîm Efendi'nin evine giderdim. O sıralarda Cuma tatildi. Eyyüb'den Fatih'e taşınmıştık. Bazen kimse kalkmamış, kapılar açılmamış olurdu. Duvarın üstüne çıkıp, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin divanından, “Ez gubâr-ı nâka-i Leylâ ki Mecnûn sâlehâ, Çeşm-i ber reh dâşt-i gird zin beyâbân ber nehast.” diye başlayan beyitleri okurdum. Mânâsı Mecnûn, Leylâ'nın devesinin tozunu görmek için yıllarca gözünü çöle dikti, ama oradan yukarıya hiç toz kalkmadı.
O sırada dergâhın ışıkları yanardı. Abdülhakîm Efendi, “Bizim âşık gelmiş” deyip, müezzini göndererek, kapıyı açtırırdı. Bazen de şu beyiti okurdum: “İn nilte yâ rîhe's-sabâ yevmen ile'l-ardı'l-harem, Belliğ selâmî ravdaten fihe'n-Nebiyyel muhterem.” Ma'nâsı: Ey sabah rüzgârı, bir gün yolun Harâmeyne, Mekke ve Medine'ye uğrarsa, orada bir ravda vardır, o ravdaya benden selâm söyleyin. Ey yeryüzünü dolaşan melekler, yolunuz Mekke ve Medine'ye uğrarsa, O Resûle benden selâm söyleyin.
VASİYETİ:
Hüseyin Hilmi Işık'ın “rahmetullahi aleyh”, 1 Receb-ül-ferd 1394 (21 Temmuz 1974) Pazar günü hazırlamış olduğu Vasıyetnamesinde şöyle buyurmaktadır: Aklı olan herkes, dünyada rahat ve huzur içinde yaşamak, ahirette de, azaptan kurtulup, sonsuz nimetlere kavuşmak ister. İşte bunun için, Seadet-i Ebediyye kitabımı yazdım. Dünyanın her yerindeki her çeşit insana seadet yolunu göstermek için uğraştım. Önce, kendim öğrenmek için çok çalıştım. Senelerce, yüzlerle kitap okudum. Tarihi, tasavvufu çok inceledim. Fen bilgileri üzerinde çok düşündüm. İyi anladım ve inandım ki, dünyada rahata ve ahirette sonsuz iyiliklere kavuşmak için, “Salih Müslüman” olmak lazımdır. Salih olan mümin, Ehl-i sünnet itikadındadır. Ehl-i sünnet itikadında olana Sünnî denir. Ehl-i sünnetin dört mezhebinden Hanefî, Malikî, Şafi'î, Hanbelî'den birine uyar. Böylece, her hareketinde İslamiyet'e tabi olur. İbadetlerini kendi mezhebine göre yapar. Haramlardan sakınır. Bunlarda bir kusuru olursa, şartlarına uygun tövbe eder. Salih Müslüman Cehenneme hiç girmez.
Salih Müslüman olmak için, din bilgilerini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenmek lazımdır. Cahil olan kimse, salih değil, Müslüman bile olamaz. Salih Müslümanın nasıl olacağını Seadet-i Ebediyye kitabımda uzun bildirdim. Kısacası: 1- Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği gibi inanmalıdır. 2- Dört mezhepten birinin fıkıh kitabını okuyarak, din bilgilerini doğru öğrenip, buna uygun ibadet yapmalı ve haramlardan sakınmalıdır. Dört mezhepten birinde olmayan veya dört mezhebin kolay yerlerini ayırıp bir araya toplayan, yani mezhepleri birbirine karıştıran kimseye mezhepsiz denir. Mezhepsiz olan sapık olur.
3- Çalışıp para kazanmalıdır. Dine uygun yolla kazanmalıdır. Fakir kimse, bu zamanda, dinini, namusunu, hakkını bile koruyamaz. Bunları korumak ve islamiyete hizmet edebilmek için, fennin bulduğu yeniliklerden, kolaylıklardan faydalanmak da lazımdır. Helal kazanmak ve cihad etmek, büyük ibadettir. Namaza mâni olmayan ve haram işlemeye sebep olmayan her kazanç yolu, hayırlıdır, mûbarektir. İbadetlerin ve dünya işlerinin faydalı, mübarek olması, yalnız Allah için yapmakla, yalnız Allah için kazanmakla ve yalnız Allah için vermekle, kısacası, ihlâs sahibi olmakla olur. İhlâs, yalnız Allahü Teâlâyı sevmek ve yalnız Allah için sevmektir. Mürşidi kamillerden, Allah dostlarından feyz almak isteyenlerin salih Müslüman olmaları lazımdır.
Ehl-i sünnet itikadında olmayan, mesela Eshab-ı kiramdan herhangi birine dil uzatan ve dört mezhepten birine uymayan, haramdan sakınmayan, mesela zevcesini, kızını açık gezdiren ve çocuklarının İslam bilgisi, Kur'an-ı Kerim öğrenmeleri için çalışmayan bir kimse salih bir Müslüman olamaz. Peygamberimiz de “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Benim yolumda ve benden sonra dört halifemin yolunda olunuz!”buyurdu. Dört halifenin yolunda olan İslam âlimlerine “Ehl-i sünnet âlimi” denir. Görülüyor ki, Allahü Teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olduğu gibi îmân etmek ve bütün sözleri, işleri, onların bildirdiklerine uygun olmak gerekiyor. Allahü Teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenin, böyle iman etmesi ve böyle yaşaması lazım olduğu anlaşılıyor.
Bir insanda bu ikisi olmazsa, o salih Müslüman olamaz. Dünyada ve ahırette rahata ve huzura kavuşamaz. Bu ikisi, ya mürşidi kamillerin kitaplarından okuyarak öğrenilir, yahut, bir mürşid-i kamilden görerek elde edilir. Mürşid-i kamilin sözleri, bakışları ve teveccühleri insanın kalbini de temizler. Kalb temiz olunca, îmânın, ibadetlerin tadı duyulur. Haramlar, acı, çirkin ve iğrenç görünürler.
Allahü Teâlâ, kullarına merhamet ettiği zamanlar, Mürşid-i kamiller çok bulunur ve tanınmaları kolay olur. Kıyamet yaklaştıkça, Allahü Teâlânın kahrı, gadabı daha çok zuhur edecek, Mürşid-i kamiller azalacak, tanınmayacaklardır. Cahiller, sapıklar, zındıklar, din adamı olarak ortaya çıkacak, insanları aldatacak, felakete sürükleyecekler. “Katı'ı tarik-ı ilahi” yani Hakka giden yolu kesiciler olacaklardır. Böyle karanlık zamanlarda îmânı ve din bilgilerini, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenenler kurtulacak, cahillerin, mezhepsizlerin yazdıkları uydurma din kitaplarının yaldızlı, heyecanlı kelimelerine aldananlar, doğru yoldan kayacaklardır. Ya Rabbi! Günâhlarımız büyük ve çok ise de, senin afv ve magfiretin de sonsuzdur. Sevdiklerinin hürmetine bizi afv ve magfiret eyle! Amin.
ALLAH VARDIR
Hüseyin Hilmi Efendi kitaplarında ve sohbetlerinde herkesin ilmine, mesleğine, yaşına ve sıhhatine göre dinimizi en ince noktalarına kadar anlatırdı. Sorulan bütün suallere kitaplardan cevap verirdi. Ateistlerin sordukları suale kitaplardan çeşitli nakiller yaparak herkesin anlayabileceği şekilde şöyle cevaplandırmıştı:
Meşhur Alimlerden Şeyh Muhammed Rebhamî, Riyadü'n-nasihin adlı eserinin 15. sahifesinde diyor ki: Zadü'l-mukvin kitabında diyor ki, Rum kayseri, yedinci Abbasî halifesi Me'mun bin Harun'a bir haberci gönderdi. Bunun yanında, heybetli, kendini beğenmiş biri vardı. Haberci, halifeye, “Bu adam dinsiz, kafirdir. Bir yaratıcı olduğuna inanmıyor. Rum papazları buna cevap veremedi. İslam âlimleri bunu susturursa, milyonlarca Hıristiyanı ve Müslümanı sevindirecektir” dedi. Bağdad âlimleri, buna ancak Ahmed Nişapurî cevap verir, dediler. Halife sarayda, belli gün ve saatte âlimlerin toplanmasını emretti. Nişapurî meclise geç geldi ve “Yolda, acaip, şaşılacak bir şey gördüm. Onu seyredince, buraya geç kaldım. Dicle kenarında gemi bekliyordum. Yerden büyük bir ağaç çıktı. Sonra yıkıldı, parçalandı. Tahtalar hasıl oldu. Sonra tahtalar birleşerek, bir gemi oldu. Gemici olmadan, suda hareket etti” dedi.
Rum kafiri bu sözleri işitince, yerinden fırladı ve “Bu adam deli olmuş. Hiç böyle şey olur mu? Böyle söyleyen, yalancıdır ve buna aklı olmayanlar inanır” dedi. Nişapürî, söze karışarak, “Bunlar, kendi kendine olamayınca, yer yüzündeki şaşılacak şeyler, kendi kendilerine nasıl var olur? Bunları yaradan biri olmadığını söyleyen daha ahmak ve alçak olmaz mı?” dedi. Kafir, “Her şeyin bir yaratıcısı olduğunu şimdi anladım ve buna inandım” diyerek “La ilahe illallah” diyerek Müslüman oldu. Böyle bir hadisenin, İmam-ı Gazalî zamanında vaki olduğu rivayet edilmektedir. Halife Me'mun, hicretin 218. ci senesinde vefat etti.
Hüseyin Hilmi Efendi muhtelif sohbetlerinde buyurdular ki: İnsan seveceği kimseyi iyi seçmeli, ona göre sevmelidir. İmânın alameti hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır. Herkes kendine baksın, imânı olup olmadığı buradan belli olur. İhlâs elde etmek için İslam âlimlerinin sözlerini, hayatlarını okumak çok faydalıdır. Mümine hizmet ibadettir, üzmek ise felakettir. Herkesin yaptığı işten, ne olduğu, kim olduğu ve tarafı belli olur.
Bugünün en büyük hizmeti, fitneye sebep olmamaktır. Her söz her yerde söylenmez. Karşımızdakini, iyi anlamalı, tartmalı ona göre konuşmalıdır. Herkese aklının ereceği kadar söylemelidir. Bu devirde İslâmiyet'e hizmet etmek iki şeyle olur, makam ve mal ile! Bunlar Allahü Teâlânın birer emânetidir. Allahü Teâlâ bazı kullarını bunlarla imtihan eder. Bunları Allahü Teâlânın rızâsına uygun kullanırsa ahiretini kazanır. Kullanamazsa bu dünyada elinden alınır veya bu dünyada alınmazsa bile âhırette mutlaka hesabı sorulur.
Haklı olduğu halde, kalbi kırılmasın diye din kardeşine, sen haklısın diyen mümine Cennet'te köşk verilecektir. Yeter ki bir din kardeşini kırmasın, üzmesin, onu incitmesin, münakaşa etmesin. İbadetler kalbin temizliğini arttırır. Günahlar kalbi karartır, günah işleyen feyizleri alamaz olur. Her Müslümanın imanın şartlarını, farzları ve haramları öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür değildir. Yanî, bilip de inanmamak gibidir.
Hanımlarınıza yumuşak, iyi davranın. Peygamber Efendimiz, “Allahü Teâlâ indinde en iyiniz, zevcesine (hanımına) karşı en iyi olanınızdır. Zevcesine karşı en iyi olanınız benim!” buyuruyor. Allahü Teâlâ ihsan ettiği nimeti izhar etmemizi; göstermemizi, belli etmemizi sever. En büyük imân nimetini güler yüzümüzle, tatlı dilimizle göstereceğiz. Şefkatimizle, merhametimizle göstereceğiz. Merhametli, şefkatli olacağız.
Allahü Teâlâ bir kulunu severse, ona iki şey verir. Birincisi, sevdiği bir kulunu ona tanıştırır. Eshab-ı kirama, Peygamber Efendimizi tanıttığı gibi. İkincisi, ona hayırlı bir iş verir. En hayırlı iş, Peygamber Efendimizin yaptığı iştir. Müminin alameti güler yüzdür. Münafığın alâmeti çatık kaşlı olmaktır. Gıybet edene mâni olmak çok sevaptır. Birini içki masasına çağırsalar, haram olduğu için gitmese, nasıl sevap kazanırsa, gıybet edene manî olmak da aynı, hatta daha mühim. Gıybet etmeyin ki, bizim kemiklerimiz sızlamasın.
Bir kötülüğe sebep olana, o kötülük yapıldıkça günah yazılır. Bir iyiliğe sebep olana da, o iyilik yapıldıkça, onun sevabı yazılır. Nefsine uyan haram işler, haram işleye işleye küfre dalar, kâfir olur gider. Çünkü haramı işleyince alışır, alışınca zevk alır. Zevk alınca, ehemmiyet vermez, haram olduğunu unutur. Harama ehemmiyet vermeyen kâfir olur.
Kalb hastalıklarının tedavisini bilen tâbibü'l-kulüb, evliyadır. Evliya olmak için haramlardan sakınmak lâzımdır. Çünkü, haramdan sakınmayan evliya olamaz. Hazreti Ali efendimiz buyuruyor ki; “Bir kimse bana bir kelime öğretirse, onun kölesi olurum”. Analarımız, babalarımız bir değil, kaç kelime öğrettiler. İlk mürşidimiz analarımız, babalarımızdır. Ninni söylerken, analarımızdan Allah demeyi öğrendik, masal yerine Peygamber Efendimizden anlatırlardı. Dinimizin temelini kalbimize, anamız, babamız yerleştirdi. Onun için onların kulu kölesi oluruz. Anamızın, babamızın, hocamızın, üzerimizde hakkı olanların kölesi oluruz.
Kimseyle münakaşa etmeyin. Münakaşa zarardır, muhabbeti azaltır, düşmanın da düşmanlığını arttırır. Kimsenin düşmanlığını kazanmayın. “Men sabera zafera.” Sabreden kazanır. Hadis-i serif bu. Huccettir, sağlamdır.
Müslüman birbirine dua eder. “Duâ-i zahr-ı gayb icabete makrundur”. Birbirimize arkamızdan hayır dua edeceğiz kardeşim. Sizin duanız makbuldür. Münafıklar dedikodu yaparlar, müminler, salihler dua ederler. Bütün insanların hidayeti için dua etmelidir.
Öfkelenmeyin. Öfkelendiği zaman insanın aklı gider. O anda ne söylediği, ne yaptığı ve ne yapacağı belli olmaz. Çünkü öfke aklı örter. Öfke ateşi Cehennem ateşidir.
Allahü Teâlâ en çok sevabı, iyilik edenlere verir. İyiliğin çok çeşitleri vardır. Bunun da en üstünü, insanları ateşte yanmaktan kurtarmaktır. İyilik yapmak, mal mülk vererek de olur. Ama ona farzı, vacibi öğretmek veya bir nasihat etmek, öğretilmesine sebep olmak, mesela din kitabı vermek, onunla din kardeşi olup arkadaşlık etmek, farzlardan sonra Allahü Teâlânın en çok sevap vereceği bir ameldir.
26 Ekim 2001 Yılında vefat eden Hüseyin Hilmi Işık'ın cenazesi Eyüp Sultan Camii'nden kaldırıldı. Allahü Teâlânın verdiği nimetlere şükretmek lâzımdır. Şükür, fiil ile olur, hamd, söz ile olur. Meselâ, gözümüzün şükrünü nasıl yaparız! Kur'ân-ı Kerim'e bakarız, anamıza, babamıza, din kardeşimize şefkatle bakarız. Allahü Teâlânın bak dediği yere bakarız, bakma dediği yere bakmayız.
Müslümanlar, yaşadığı cemiyette hürmet uyandırmalı. Temiz olmalıdır. İslâmiyet'in sınırları içinde zamanın âdetlerine uymalı, hatta saç, sakal, bıyıkda bile buna dikkat etmeli. İslâmiyet'in vakarını korumak için bu nimetleri dosta düşmana göstermek lâzımdır.
Dünya ve ahiret saadetlerinin başı, en iyisi, Allahü Teâlânın rızasına, sevgisine kavuşmaktır. Bu da, İslamiyet'e uyarak, yani farzları, sünnetleri yaparak ve haramlardan, mekruhlardan sakınarak ve fitne uyandırmayarak kazanılır. Fakat, bunları ihlâs ile yapmak şarttır.
Lokman Hakim oğluna demiş ki; Oğlum şu iki şeyi unut, şu iki şeyi de unutma! 1- Yaptığın iyilikleri unut. Unutmaz, hatırlarsan, başa kakarsan, her hatırlayışta sevabı azalır. 2- Sana yapılan kötülüğü unut. Şu iki şeyi de unutma; 1- Allahü Teâlâyı unutma, 2- Ölümü unutma. Her şey Allahü Teâlânın dilemesiyle oluyor, onu nasıl unuturuz.
Her işin sermayesi vardır. Ahiret sermayesinden beş tânesi en mühimlerindendir: 1- Gadap etmemek. Hadîs-i şerifte “Lâ tagdab” buyuruluyor. 2- Müslümân için kötülük düşünmemek. 3- Dünyâya düşkün olmamak. Dünya malını kazanmak ve kullanmak değil, kalbe sokmamak. 4- Kendini hiçbir şeyden üstün görmemek. 5- Ölümü unutmamak.
Evliyanın ruhlarından, hayatta iken feyiz alındığı gibi, vefatlarından sonra da feyiz alınır... Hatta vefatlarından sonra daha çok feyiz verirler. Yeter ki muhabbet olsun, Ehl-i sünnet itikadı olsun, haram işlememek olsun. Helâl lokma yiyip, bir de namazları kılmak oldu mu, feyiz kesilmez, artar.
Dünyada kim kimi severse, ahirette sevdiğinin yanında haşrolunacaktır. İnsan dînini kimden öğrenirse, onu çok sever. Kalbden kalbe yol vardır. İş, o yolu ele geçirmektir. O yolu ele geçiren beraberdir. Gece de beraberdir, gündüz de beraberdir. Neşeli zamanda da, sıkıntılı zamanda da, dünyada da, kabirde de, ahirette de beraberdir. Sevince beraberlik böyle olur.
Muhammed Aleyhisselamın dinine uyan, dünyayı ve haramları sevmez olur. Kalbinde haram işlemek arzusu kalmayınca, kalbine Allah sevgisi dolar. İçindeki su boşalan şişeye, hemen havanın dolması gibi olur. Böyle bir kalbde bilmediğimiz bir his hasıl olur.
Helal lokma yiyenin, elini kolunu bağlasan, ibadete, namaza koşar. Çünkü helalin özelliği insanı ibadete koşturmaktır. Haramın özelliği insanı ibadetten soğutmaktır. Çünkü haram ateştir. İnsanın boğazından bir lokma haram inse, bütün feyiz kapılarını tıkar. Kitap okumaktan, dinlemekten istifade edemez. Tasavvuf tamamen helal lokmadır.
Öyle yaşayın ki, kimse sizin yüzünüzden Cehennem'e gitmesin. Mümin, insanlığa karşı mesuldür, hayatta olduğu müddetçe dine hizmet eder. Huzur, bir an dahi olsa, dünyada dünyayı unutmaktır. Dünya için ne kadar uğraşırsanız, koşturursanız, ahiret niyeti yoksa, kalb o kadar kararır ve katılaşır.
Bir mümin, yüzbin hac yapsa, yüzbin altın sadaka verse, yüzbin hatim indirse; fakat üzerinden bir namaz vakti geçse, hiçbir işe yaramaz. Çünkü dinin direği namazdır. Öldükten sonra işe yaramayan bir muvaffakıyete, muvaffakıyet denmez. Eğer öldükten sonra ona bir fayda temin ediyorsa, işte ona muvaffakıyet derler. Bunun da en büyük engeli, insanın nefsidir.
Nafakayı kazanmak farzdır. Nafakadan fazla ihtiyacını kazanmak sünnettir. Bunlara muhabbet haram değil, nefsin arzularına muhabbet haramdır. Bid'at sahibinden kaçmak, arslandan kaçmaktan dahâ mühimdir. Bid'at ehli ile görüşmek, kâfirle görüşmekten daha zararlıdır. Bid'at ehlinin zararı, kâfirin zararından çokdur.
Hüseyin Hilmi Işık'ın ömrünü verdiği eserleri Hakîkat Kitâbevi tarafından yayınlanmaktadır. Bid'at ehlinin arkasında namaz kılmamalıdır. Bid'at ehline güleryüzle bakmak ve yaptıklarını beğenmek, onları sevmeye sebep olur ki, tehlikelidir. Bu imanın korunması, ancak imanını koruyanlarla beraber olmakla mümkündür. Kötü ahlâk da, iyi ahlâk da bulaşıcıdır. Onun için, iyi insanlar ile beraber olmak, kurtulmaya sebebdir.
Ahirette herkes pişman olacaktır. Cennet'e gidenler de pişman olacak, Cehennem'e gidenler de pişman olacaklardır. Cennet'e gidenler, keşke biraz daha hayır yapsaydım, biraz daha hizmet etseydim, biraz daha ibadet etseydim, şu arkadaşlarıma Cenab-ı Hakk'ın ihsan ettiği nimetlere ben de kavuşsaydım diyecekler. Cehennemdekiler, ah keşke biz de iman etseydik, ibadet etseydik diyecekler.
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye'yi okuyan âlim olur, içindekileri anlayıp amel eden evliya olur, kalbi temizlenir. Ehl-i sünnet âlimi demek, Eshâb-ı kirâmın, Peygamberimizden “Sallallahü aleyhi vesellem” işitip, bildirdiklerini, hiç değiştirmeden, olduğu gibi kitâblara geçirerek bizlere ulaşdıran yüksek din âlimi demekdir.
Çok şey konuşan bir kimsenin aklının az olduğu anlaşılır. Çok konuşmak zararlıdır. Fakat, bu büyüklerden nakil söylemek buna dahil değildir. insanın kendinden konuşması zararlıdır. Bu büyüklerden anlatmak ibâdettir, sevaptır. Bu büyüklere olan sevgi, Allah sevgisine yol açar. Allahü Teâlâyı sevebilmek için, önce Allah adamlarının sevgisi şarttır.
Cenâb-ı Hak bu nefsin panzehiri olan ve onu en fazla tahrip eden, inleten bir ilaç yarattı. O ilacı kim kullanırsa nefsin şerrinden emin olur, o da namazdır. Besmele ile yinen lokmalar vücuda şifadır. Besmelesiz yinen lokmalar ise vücutta maraz yapar. Her hareketinizde Besmele söyleyin.
Komşuya eziyet etmek haramdır. Müslüman olmayan komşuyu da incitmemek lâzımdır. Onların da komşu hakkı vardır. Hep tatlı söyleyeceğiz, tatlı hareket edeceğiz. İslâm dinini doğru nakledenler kurtulur, onları dinleyenler de kurtulur. Aklına göre yazanlar, hem kendilerini hem de okuyanları yakar. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam: “Kim Kur'an-ı Kerim'i kendi aklına göre tefsir ederse kafir olur”buyuruyor. Kim İslamiyet'i, kendi aklına göre tefsir etmeye, anlatmaya, değiştirmeye kalkarsa kendini de, başkasını da yakar. İnsanın parası arttıkça düşmanı artar, ilmi arttıkça dostu artar.
Cenab-ı Hakk'ın bize nasıl muamele etmesini istiyorsak, Onun kullarına öyle muamele etmemiz lazımdır. En büyük ilim haddini bilmektir, ne olduğunu bilmektir. Kendinin bir hiç olduğunu anlamaktır. İnsanın kalbi, Kâbe'den daha kıymetlidir. Nasıl ki Kâbe-i Muazzama'yı ilk gördüğünüz anda yapılan dua red olunmazsa, mümin, müminle karşılaştığı anda yaptığı duayı da Allahü Teâlâ red etmez, kabul eder. Yapılacak en güzel dua, Esselamü aleyküm demektir.
Derd-u bela kemend-i mahbûbdur. Kimyadaki katalizör maddeler gibidir. Ulaşılmak istenilen menzile, ulaşılmak istenilen derecelere çabuk kavuşturur.
Eserleri:
Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye: Başta İbni Abidin'in Reddü'l-Muhtar ve İmam Rabbanî'nin Mektubat'ı olmak üzere çok sayıda muteber eserden tercüme edilmek suretiyle hazırlanmış bir ilmihal kitabıdır. İlk baskısı 1956 senesinde yapılmış; bundan sonra defalarca basılmıştır. Önceleri Seadet-i Ebediyye adıyla üç cilt iken, 1963'te tek cilt ve Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye adıyla basılmaya başlanmıştır. [2016 senesinde, 134. cü baskısı yapılmış idi.]
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye 1248 sayfa olup, 3 kısımdan meydana gelmiştir:
I. Kısımda; İslâm dinine nasıl inanılacağı, ehl-i sünnet itikadı, İslâm dinine iftira edenlere cevaplar, Kur'ân-ı Kerim ve tefsirler, Kur'ân-ı Kerim'deki ilimlerin sınıflandırılması, namazın ehemmiyeti, farzları, abdest, gusül, namaz ile ilgili bütün hususlar, kaza namazları, Cuma ve bayram namazları, zekat, ramazan orucu, sadaka-i fıtr, yemin ve yemin keffareti, adak, kurban kesmek, hac, mübarek geceler, hicrî ve milâdî senelerin birbirine çevrilmeleri, selâmlaşmak, Muhammed Aleyhisselâmın hayatı, ahlâkı, anne, baba ve dedelerinin mümin oluşu...
II. Kısımda; Îman, akıl, kazâ-kader, tefsir ve hadis kitapları, hadis âlimleri, Allahü Teâlânın isimleri, mezhep, fıkıh, İmâm-ı A'zam “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretleri, Vehhâbîlere Ehl-i sünnetin cevabı, evliyâ ruhlarından faydalanma, bozuk dinler, Hurûfîlik, Sosyalizm ve sosyal adalet, İslâmiyette nikâh, talâk, süt kardeşlik, nafaka, komşu hakkı, helâl ve haramlar, israf ve fâiz, fen bilgileri, tevekkül, müzik ve tegannî, cin hakkında bilgi, bir Müslüman babanın kızına nasihatları, mûcize, kerâmet, firâset, istidrac...
III. Kısımda; İslâmiyette ticaret, bey ve şirâ, alışverişte muhayyerlik, bâtıl, fâsit ve mekruh satışlar, ticarette adalet ve ihtikâr, ihsan, banka ve fâiz, şirketler, cezalar, ölüm ve ölüme hazırlık, meyyite hizmetler, ferâiz, meyyit için ıskât...
Bu üç kısımda, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubâtı'nın ikinci cildinden (47) mektub ücüncü cildinden (37) mektup tercemesi ile, İmam-ı Muhammed Ma'sûm hazretlerinin Mektubat'ından (4) mektub tercemesi ve Abdüllah-ı Dehlevî'nin Mekâtib-i şerife kitabından üç mektup tercemesi mevcûttur. Son bölümde; 1020 zatın hâl tercümesi yer almaktadır. Kitabın son bölümünde; meşhur insanların, kitapların ve mevzuların fihristleri ayrı ayrı mevcuttur. İslâmın en kıymetli kitâblarından, aslına uygun olarak uzun bir zamanda hazırlanan bu nâdide eserde; insanı saadete kavuşturacak bütün hususlar yer almaktadır.
Kadıköy müftüsü Seyyid Ahmet Mekki Efendi, bu kitaba yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: “Asrımızın fadıllarından, zamanımızın bir tanesinin yazmış olduğu Seadet-i Ebediyye kitabına göz gezdirdim. Bu kitapta, kelam, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitaplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitapta, Ehl-i sünnet velcema'at itikadına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dinî ve millî bilgilerinizi, bu latif, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitaptan alınız!” Mektubat Tercemesi: İmam Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabının birinci cildinin izahlı tercümesidir. İlk baskısı 1968 tarihlidir. Bir ara Müjdeci Mektublar Tercemesi adıyla bastırılmış idi.
1- Faideli Bilgiler: Dinde reform hareketlerinin batıllığını isbat etmektedir. Ehl-i Sünnet yolu, Mısırlı Bir Din Adamının Din Düşmanlığı (Din Adamı Bölücü Olmaz) ve Dinde Reformcular (Doğruya İnan, Bölücüye İnanma) adlı eserlerden meydana gelmişdir.
2- Hak Sözün Vesikaları: Bu kitâbda on kısım olup, başdan beş kısmı Şiiliğe reddiye mahiyetindedir. Hücec-i Kat'iyye, Redd-i Revafıd, Tezkiye-i Ehl-i Beyt, Birleşelim Sevişelim, İman ile Ölmek için Kardeşim, Ehl-i Beytle Eshabı Sevmelisin. İmam Rabbanî'nin İsbatü'n- Nübüvve (Peygamberlik nedir?) ve sonuna İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hal tercemesi, Muhammed Ma'sum Farukî'nin Mektubat'ından otuzüç aded mektub tercemesi, İmam-ı Gazalî'nin Eyyühe'lVeled tercemesi ile bir gazetecinin iddialarına reddiye mahiyetinde Bir Din Cahiline Cevab ve Komünistlik ve Komünistlerde Din Düşmanlığı eklenmiştir.
3- Herkese Lazım Olan İman: İslam dininin îmân esaslarını aslına uygun bir şekilde anlatmaktadır. Mevlana Halid Bağdadî'nin İtikadname kitabını Kemahlı Feyzullah Efendi de, Osmanlı türkçesine terceme etmiş idi. Sonra, Hüseyin Hilmi Işık “rahmetullahi aleyh” 1966 senesinde İmân ve İslâm adı ile neşr etti. Bu kitâp ile beraber, Müslümanlık ve Hıristiyanlık (İslamiyyet Nedir ve Hakiki Müslüman Nasıl Olur?, İslamiyyet ve Hıristiyanlık, Niçin Müslüman Oldular?) ve Kur'an-ı kerim ve Bugünkü (Tevrat ve) İnciller adlı eserlere İslam Dini ve Diğer Dinler adlı eser eklenerek meydana getirilmiştir.
4- İslam Ahlâkı: İman, Amel ve Ahlak üzerine muhtasar malumatı ihtiva eder. Ahlâk-ı Alaî ve Berika'dan hazırlanmış İslam Ahlâkı ile Muhammed bin Kutbüddin-i İznikî'nin Cennet Yolu İlmihali (Miftahü'l-Cenne, Mızraklı İlmihal) ve Süleyman bin Ceza'nın Ey Oğul İlmihali (Hüccetü'l-İslam) bir araya getirilerek şerh ve bazı mektup ilaveleriyle basılmıştır.
5- Eshab-ı Kiram: Eshab-ı Kiram, Müslümanların İki Gözbebeği ve İslamda İlk Fitne adlı kitaplar bir araya getirilerek ve Mektûbat'dan bazı mektuplar ve ikiyüzaltmışbeş meşhurun hal tercemeleri ilavesiyle meydana gelmişdir.
6- Kıyamet ve Ahiret: İmam-ı Gazali'nin Dürretü'l-Fahire kitabının tercümesi ile Vehhâbiliği red eden, sahâsının tek kıymetli kitabı. Müslümana Nasihat (Vehhabiye Nasihat) kitabı bir arada basılmıştır.
7- Cevab Veremedi: Harputlu İshak Efendi'nin Hıristiyanlığı red eden Dıyaü'l-Kulub kitabını anlaşılır şeklindeki baskısıdır.
8- İngiliz Casusunun İ'tirafları: İngiliz casusu Hempher'ın Vehhabâliğin ortaya çıkışında oynadığı rolü ile İngilizlerin Hindistandaki müslümanların yapdığı zulümleri anlatır.
9- Kıymetsiz Yazılar: İmam Rabbanî ve oğlu Muhammed Ma'sum hazretlerinin Mektubat'ının Osmanlıca tercümesinden seçmeleri ihtiva eder.
10- Namaz kitabı: Küçük bir ilmihâl niteliğinde olan bu kitapta her Müslümanın bilmesi zarurî lâzım olan Ehl-i Sünnet ikikadı, namaz, abdest, gusül teyemmüm, oruç ve zekât bilgileri anlatılmaktadır. Namaz kitabının sonunda namâzın içinde ve dışında okunacak dualar Arâbî olarak yer almaktadır. Namaz ve namazla ilgili bilgileri kapsayan dokuz kısımdan meydana gelmiştir. Defalarca basılmıştır.
11- Şevahid-ün Nübüvve: Molla Cami Hazretleri'nin Peygamberimizin mucizelerini anlatan Şehahidü'n-Nübüvve kitabının Osmanlıca tercemesi, Latin harflerine çevrilerek Hakitat Kitabevi tarafından 1997'de bastırılmıştır. 448 sahifedir.
12- Menakıb-ı Cihar Yâr-ı Güzin: Seyyid Eyyub bin Sıddık'ın Dört Büyük Halife'nin menkıbelerini anlatan eserinin Osmanlıca tercümesi, Latin harflerine çevrilerek Hakikat Kitabevi tarafından 1998'de bastırılmıştır. Mart 2016'ya kadar 46 defa bastırılmıştır. 592 sahifedir.
Bunların dışında, Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Almanca olmak üzere ikiyüze yakın kitabı vardır. Bu kitaplar, Hakikat Kitabevi tarafından dünyanın her tarafına yayılmaktadır.