Şam'da yetişen âlimlerin en büyüklerinden. Osmanlıların en meşhur fıkıh âlimlerinden İbn-i Abidin'in ismi Seyyid Muhammed Emin bin Ömer bin Abdülaziz'dir. Seyyiddir. Babaannesi de Hulasatü'l-eser müellifi Muhibbî'nin kızıdır. 1198 (m. 1784) senesinde Şam'da doğdu. Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin sohbeti ile şereflenerek kemale geldi. O velayet güneşinin Şam'da cenaze namazını İbn-i Abidin hazretleri kıldırdı. Çok kitap yazdı. Ed-Dürrü'l-muhtar'a yaptığı haşiyesi beş cilt olup Reddü'l-muhtar adı ile birkaç defa basılmıştır. Hanefî mezhebinde en sağlam fıkıh kitabıdır. İbn-i Abidin 1252 (m. 1836) senesinde Şam'da vefat etti. Babüssagir Kabristanı'nda medfundur.
İbn-i Abidin, küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Bir müddet babası ile birlikte ticaretle meşgul oldu. Bu sırada bir taraftan da Kur'an-ı Kerim'i okumaya devam ediyordu. Birgün dükkanlarının önünde Kur'an-ı Kerim okurken, oradan geçen biri; “Burada bu şekilde Kur'an-ı Kerim okuman uygun değildir. Hem okumanı da daha iyi bir şekilde düzelt.” dedi. Bunun üzerine babasından izin alarak, o zaman Şam'daki meşhur kıraat âlimlerinden Şeyhü'l-kurra Sa'idü'l-Hamevî'ye gitti. Ondan tecvid ilmine dair Meydaniye, Cezeriyye ve Şatıbıyye kitaplarını okudu ve ezberledi. Kur'an-ı Kerim'in doğru ve tam okunmasını bildiren kıraat ilmini iyice öğrendikten sonra sarf, nahiv ve Şafiî fıkhını öğrendi. Bu ilimlere dair ana metinleri de ezberledi. Bundan sonra o zamanın en meşhur âlimlerinden olan Seyyid Muhammed Şakir Salimî'nin derslerine devam etti. Fen ve sosyal ilimlerin yanısıra, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini de öğrendi. Hocası Mevlana Halid-i Bağdadî'nin tavsiyesi üzerine, Hanefî mezhebine geçti. Daha onyedi yaşında iken, fıkıh kitapları üzerine haşiye ve şerhler (açıklama ve izahlar) yaptı. Kıymetli eserler yazmaya başladı. Hadis ilminde de
Şam'da bulunan muhaddis Kuzberî'den icazet (diploma) aldı. İlimde o kadar yükseldi ki daha hocaları hayatta iken büyük bir şöhrete kavuştu. İbn-i Abidin, zahir ilimlerini öğrendikten sonra kelam ve tasavvuf ilimlerini de zamanın en büyük âlimi ve tasavvuf ehli, Mevlana Halid-i Bağdadî'den öğrendi. Onun sohbeti ile şereflenerek kemale geldi. İbn-i Abidin'in ilimdeki üstün derecesini, ahlâkını ve hizmetlerini oğlu Alaeddin Muhammed şöyle anlattı: “Babam uzun boylu,
heybetli ve vakarlı idi. Yüzünde nur parlardı. Vaktini, devamlı ilim öğretmek ve talebe yetiştirmekle, ibadet ve taatle geçirirdi. Geceleri devamlı kitap
yazar, az uyurdu. Gündüzleri ders okutur ve sorulan suallere cevap (fetva) verirdi. Ramazanda her gece hatim okur ve gözyaşı dökerdi. İnsanlara
faydalı olmak hususunda çok titiz davranır, hiç abdestsiz durmaz ve vaktini boşa geçirmezdi.”
İbn-i Abidin hazretlerine hocalarından Said Halebî'nin verdiği icazet.
RÜYANIN TABİRİ
Beş vakit namazda tahiyyatı okurken, Resulullah Efendimizi baş gözü ile görürdü. Göremediği zaman o namazı yeniden kılardı. Mevlana Halid-i Bağdadî'nin kıymetli talebelerinden olan İbn-i Abidin, ondan ders aldığı sıralarda, bir gece rüyada Resulullah'ın üçüncü halifesi Hazreti Osman'ın vefat ettiğini ve Cami-i Emevî'de namazını kendisinin kıldırdığını gördü. Sabahleyin derse gidip Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerine bu rüyayı olduğu gibi anlatınca o da; “Senin rüyanın tabiri, doğrusunu Allahü teala bilir ki şöyledir: Ben yakında vefat ederim, sen benim cenaze namazımı Cami-i Emevî'de kıldırırsın. Çünkü ben, Hazreti Osman'ın torunlarındanım.” buyurdu. Aradan birkaç gün geçince Mevlana Halid-i Bağdadî taun (veba) hastalığından şehit olarak vefat etti. Namazını İbn-i Abidin kıldırdı.
İbn-i Abidin hazretlerinin cenaze namazının kılındığı Şam'daki Sinan Paşa Camii.
İbn-i Abidin hazretlerinin hocası Mevlana Halid-i Bağdadî hazretlerinin cenaze namazını kıldırdığı Şam'daki Emevî Camii.
İbn-i Abidin hazretlerinin dine uymaktaki hâlleri meşhur olup kerametleri ve menkıbeleri çoktur. Haramlardan, mekruhlardan ve şüphelilerden kesinlikle uzak durur, mubahları çok az kullanır, ibadetlerinde sünnetlere, müstehaplara, edeplere uymakta son derece titiz davranırdı.
İbn-i Abidin hazretleri, fakirlere pekçok sadaka verir, akrabasını ziyaret eder, annesine, babasına çok iyilik ve hürmet ederdi.
Onun meclisinde boş söz konuşulmazdı. Şam'da ve diğer şehirlerdeki şer'î mahkemelerde ihtilaflı hüküm verilse, derhal ona müracaat olunarak düzeltilirdi. En mühim ve zor meseleler ona sorulurdu. İhtilaflı bir şey hakkında ona müracaat edilmeden hüküm verilmezdi. İlim kitapları üzerine kendi güzel yazısıyla öyle açıklamalar yazardı ki böylece en zor meseleler kolaylıkla anlaşılırdı. Kendisine sorulan suallere verdiği cevapları güzel bir üslupla yazardı. Birçok talebe yetiştirip icazet (diploma) vermiştir. Başlıca talebeleri; kardeşi Allame es-Seyyid Abdülganî, akrabasından Eminü'l-fetva Ahmed Efendi, Salih ibni Seyyid Hasan Abidin olup İstanbul'da ikinci derecede Mecidiye nişanı (ilim rütbesi) almış olan ve o zaman Medine'de kadılık yapan, ilimde parmakla gösterilen Cabizade de İbn-i Abidin'den ders alarak çeşitli ilimleri öğrendi. Bunlardan başka; tasavvufta ve diğer ilimlerde meşhur olan eş-Şeyh Yahya Serdest, Kudurî ve Akidetü't-Tahavî'yi şerh eden Allame Abdülganî Güneynî el Meydanî, Hanefî fıkhında icazet alan Hasan el-Baytar, Dürer'i şerh eden İstanbullu Ahmed Efendi, Şam'da miras hesapları ve taksimi (feraiz) işlerine bakan Seyyid Hasan er-Resame, fen, sosyal ve dinî ilimlerde birçok kıymetli kitaplar yazan Yusuf Bedreddin elMağribî, Allame Muhammed Cukıllî, İzmir ulemasından ilim payesi (rütbesi) sahibi Muhammed Efendi, Elfiye ve ed-Dürrü'l-muhtar kitaplarını geniş olarak açıklayıp yeni bir kitap yazan Abdülkadir Hallasî, Şam müftülüğü yapmış olan Ali Muradî Efendi, Şam kadılığı yapmış olan Anadolu kazaskeri Abdülhalim Efendi, Hasan bin Halid Muhammed Tillovî, Muhyiddin Yafiî, zamanında Şeyhü'l-kurra olan Ahmed Mahlavî el-Mısrî, Bağdat'ın meşhur âlimlerinden Molla Abdürrezzak Bağdadî, Mecelle'yi hazırlayan komisyonda bulunan oğlu Alaeddin Muhammed gibi daha birçokları, İbn-i Abidin'in derslerine devam ederek icazet (diploma) almışlardır.
İbn-i Abidin, fıkıh âlimlerinin yedinci tabakasındandır. Yani önceki tabakalarda bulunan fıkıh âlimlerinden doğru olarak nakil yapanlar derecesindedir.
Hocası Mevlana Halid-i Bağdadî'nin kendisine yazdığı bir mektup aşağıdadır.
“Her sözü senet olan büyük âlim Mevlana Muhammed Emin Abidin'e en güzel dualarımı ve en latif methlerimi bildiririm.
Sizinle görüşüp buluşma arzumuz çoğaldı. Size olan muhabbet ateşimiz arttı. Şeyh İsmail Enaranî'nin sizden tarafa gitmesini vesile ederek bu mektubu yazıyorum. Yazdığınız pek kıymetli eserlerle İslam âlemine yaptığınız büyük hizmet için pek çok dualara mazhar oldunuz.
Siz de bizim hâlimizi sorarsanız, sevdiklerimizden uzak kalmamızın acısı içindeyiz. Allahü tealadan dileğimiz, sizin de öyle olmanızdır. Hâllerinizi bize bildirmeyi ihmal etmeyiniz. Allahü tealanın izni ile her sıkıntınızda bütün gücümüzle size yardım edeceğiz.
Selam eder, bütün kalbim ve ruhumla yanınızda olduğumu bildiririm.”
İbn-i Abidin, 1252 (m. 1836) senesinde ellidört yaşında iken Şam'da vefat etti. Vefat haberini duyan Müslümanlar, böyle büyük bir âlimi kaybetmelerinden dolayı çok üzülüp gözyaşı döktüler. Cenazesine gelenler görülmemiş bir kalabalık teşkil etti. Cenaze namazı Sinan Paşa Camii'nde kılındıktan sonra Şam'da “Babüssagir” denilen yerdeki kabristana götürüldü. Vefatından yirmi gün önce hocalarının ve büyük zatların kabirlerinin yanında kendisi için kazdırmış olduğu kabre defnedildi.
İbn-i Abidin hazretlerinin Şam'da Babüssagir Kabristanı'ndaki kabrinin uzaktan görünüşü.
Eserleri:
1-Reddü'l-muhtar: En meşhur eseridir. İbn-i Abidin bilhassa bu eseriyle tanınmıştır. Bu kitabı, ed-Dürrü'l-muhtar kitabına yaptığı beş ciltlik haşiyesidir. Kitap, İbn-i Abidin ismiyle meşhur olmuştur. Bu eseri Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi ve en faydalısıdır. Fukaha (fıkıh âlimleri) tarafından, üzerinde söz edilmiş her meselenin hulasası, bütün kelam âlimlerinin kabul ve takdir ettiği bir şekilde bu kitapta toplanmıştır. Hanefî mezhebinde kendi zamanına kadar yazılmış olan fıkıh kitaplarının sanki bir özetidir. İbn-i Abidin, Kitabü'ş-Şehadet'e kadar olan kısmı temize çekmiş, sonraki konuları temize çekemeden vefat etmiştir. Kalan konuları oğlu Alaeddin temize çekmiş ve Kurretü'l-Uyuni'l-ahyar adında bir de tekmile yazmıştır. Şam âlimlerinden Ahmed Mehdi Hıdır da İbn-i Abidin kitabının bir fihristini hazırladı ve 1962'de basıldı. Reddü'l-Muhtar, tekmilesi ve Rafiî'nin ta'likatı ile birlikte birçok defa basılmıştır. 1272 Bulak baskısı çok meşhudur. Eser, Ahmed Davudoğlu, Mehmet Savaş ve Mazhar Taşkesenlioğlu tarafından Türkçeye tercüme edilerek yayınlanmıştır.
2- El-Ukud'd-düriyye fî tenkihi'l-fetave'l-Hamidiyye: Hamid bin Ali İmadî'nin fetvalarının yeniden düzenlenmiş şeklidir. İki cilt olarak 1310'da Kahire'de basılmıştır.
3- Nesematü'l-eshar: Nesefî'nin fıkıh usulüne dair risalesine Alaeddin Haskefî'nin İfadatü'l-envar adıyla yazdığı şerhin haşiyesidir. 1979'da Kahire'de basılmıştır.
4- Minhatü'l-halik ale'l-Bahri'r-raik: İbn-i Nüceym'in el-Bahrü'r-raik adlı eserinin haşiyesi olup 1977'de Beyrut'ta bu eserin kenarında basılmıştır.
İbn-i Abidin hazretlerinin kabrinin baş taraftan görünüşü (sağda) ve yenilenen kabir taşı (solda).
5- Nüzhetü'n-nevazir ale'l-Eşbah ve'n-nezair: Talebesi Muhammed bin Hasan Baytar tarafından toplanmıştır. 1983'te Şam'da basılmıştır.
6- Mecmuatü'r-reasil: Otuziki risaleden meydana gelmiştir. Risalelerin bazıları ayrı olarak da basılmıştır. İki cilt hâlinde 1325'te İstanbul'da basılmıştır.
7- Ukudü'l-leali fi'l-esanidi'l-avalî: Hocalarına dairdir. 1302'de Şam'da basılmıştır.
İbn-i Abidin'in diğer eserleri şunlardır: Haşiyetü'l-Beydavî, Haşiyetü'l-Mutavvel, Haşiyetü'l-Mülteka, Haşiyetü'n-Nehri'l-Faik, Şerhu Nüzheti'l-hisab, Zeylü Silkü'd-dürer, Şerhu'lKafî, Nazmu Kenzi'd-dekaik, Fethu Rabbi'l-erbab, Ed-Dürerü'l-mudiyye, Ref'u'l-enzari'l-fatava, Tenbihu'l-vülat ve'l-hükkam ala ahkami şatimi Hayri'l-enam.
Dört mezhebin inceliklerine vâkıf, derin âlim, veliy-i kâmil ve mükemmil seyyid Abdülhakim Efendi; “Hanefî mezhebindeki fıkıh kitaplarının en kıymetlisi, en faydalısı “İbn-i Abidin”dir. Her sözü delil, her hükmü senettir...” buyurdu.
İbn-i Abidin hazretleri, her sözünü, her hükmünü müçtehitlerden, onlar da İmam-ı A'zam'dan, o büyük İmam da Kitaptan ve Sünnetten almıştır. İbn-i Abidin'in bildirdiği hükümlere tâbi olan her Müslüman, Kitaba ve sünnete tâbi olmaktadır. Ona uymak istemeyen kendi hevasına, nefsinin arzularına tâbi olmuş demektir. Böyle kimsenin
Cehennem'e gideceğini Kur'an-ı Kerim ve hadisi şerifler haber vermektedir. Derin fıkıh âlimi olan İbn-i Abidin hazretlerinin kitaplarından bazı fıkıh hükümleri aşağıdadır:
Reddü'l-muhtar, beşinci cilt, beşyüzyirmidördüncü sahifede buyuruyor ki: “Resulullah'ı vesile kılarak, Allahü tealaya dua etmek güzel olur. Önce ve sonra gelen âlimlerden hiçbiri buna karşı bir şey demedi. Yalnız İbn-i Teymiyye bunu kabul etmedi. Hiç kimsenin söylemediğini söyleyerek, ortaya bir bidat çıkarmış oldu. Böyle olduğunu, İmam-ı Sübkî güzel açıklamaktadır.”
Üçüncü cilt, “Cihat” bahsinde şöyle buyurmaktadır: “Düşman hücum ettiği veya hücum korkusu olduğu zaman, her Müslümanın harp etmesi farz-ı ayndır.”
Beşinci cilt, ikiyüzaltmışdokuzuncu sahifede şöyle buyurulmuştur: “Anayı, babayı ve kadının zevcini, adları ile çağırması tahrimen mekruhtur, büyük günahtır. Tazim ile saygı anlatan kelimeler ile ve yanına giderek çağırmaları lazımdır. Uzaktan, yüksek sesle çağırmamalıdır.”
Birinci cildin kırkyedinci sahifesinde şöyle buyurulmuştur: “Hanefî mezhebinin bilgileri, sonraki âlimlere üç yoldan gelmiştir:
1- “Usul” haberleri olup bunlara zahir haberler de denir. Bunlar, Hanefî mezhebinin sahibi olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife'den ve talebesinden gelen haberlerdir. Bu haberler, İmam-ı Muhammed'in altı kitabı ile bildirilmektedir. Bu altı kitap; El-Mebsut, Ez-Ziyadat, El-Camiu's-sagîr, EsSiyerü's-sagîr, El-Camiu'l-kebir, Es-Siyerü'lkebir kitaplarıdır. Bu kitapları İmam-ı Muhammed'den, güvenilir kimseler getirdiği için “Zahir haberler” denilmiştir. Usul haberlerini toplayan Hakim Şehit Muhammed'dir. Bunun Kafî kitabı meşhurdur. Kafî'nin şerhleri çoktur.
2- “Nevadir” haberleri olup yine bu imamlardan gelen haberlerdir. Fakat bu haberler, o altı kitapta bulunmayıp İmam-ı Muhammed'in; El-Kisaniyyat, El-Haruniyyat, El-Cürcaniyyat, Er-Rukiyyat adındaki kitapları ile bildirilmiştir. Bu dört kitap, yukardaki altı kitap gibi, açıkça ve sağlam gelmiş olmadığından, bu haberlere “Zahirî olmayan haberler” de denir. Ayrıca, İmam-ı A'zam'ın talebesinden Hasan bin Ziyad'ın Muharrer adındaki kitabı ve İmam-ı Ebu Yusuf'un Emali adındaki kitabı ile bildirilmişlerdir.
İbn-i Abidin hazretlerinin kerimesi Hanife Hatun'un Babüssagir'deki kabri.
İbn-i Abidin hazretlerinin Mevlana Halid-i Bağdadî'den aldıkları icazetname.
3- “Vakı'at” haberleri, üç imamdan bildirilmiş olmayıp bunların talebelerinin ve talebesi talebelerinin içtihat ettikleri meselelerdir. Böyle haberleri ilk toplayan, Ebü'l-Leys-i Semerkandî olup Nevazil kitabını yazmıştır.”
Birinci cildin otuzbeşinci sahifesinden: “Fıkıh bilgisi, ekmek gibi herkese lazımdır. Bu bilginin tohumunu eken Abdullah ibni Mes'ud olup Eshab-ı Kiram'ın yükseklerinden ve en âlimlerindendi. Bunun talebesi Alkame bu tohumunu sulayarak ekin hâline getirmiş ve bunun talebesinden olan İbrahim Nehaî bu ekini biçmiş, yani bu bilgileri bir
araya toplamıştır. Hammad-ı Kufî, bunu harman yapmış ve bunun talebesi olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife öğütmüş, yani bu bilgileri kısımlara ayırmıştır. Ebu Yusuf hamur yapmış ve İmam-ı Muhammed pişirmiştir. Böylece hazırlanan lokmaları, insanlar yemektedir. Yani, bu bilgileri öğrenip dünya ve ahiret saadetine kavuşmaktadırlar. İmam-ı Muhammed pişirdiği bu lokmaları dokuzyüzdoksandokuz kısım bilgi grubu hâlinde talebeye bildirmiştir. Altı kitabından, sagîr (yani küçük) dediğinde, İmam-ı Ebu Yusuf vasıtası ile öğrendiklerini bildirmiş, kebir dediği kitaplarda, yalnız İmam-ı A'zam'dan işittiklerini bildirmiştir.”
İbn-i Abidin hazretlerinin en meşhur eseri Reddü'lmuhtar'ın yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda). Yazma nüsha Darü'l-kütübi'l Mısriyye No: 1343'de kayıtlıdır.
“Âdem Aleyhisselam'dan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı, bir araya toplanarak bize farz edildi. Namaz kılmak, imanın şartı değil ise de namazın farz olduğuna inanmak, imanın şartıdır. Namaz, dua demektir. Dinin emrettiği, bildiğimiz ibadete, namaz “Salat” ismi verilmiştir. Mükellef olan (yani akil ve baliğ olan) her Müslümanın, her gün beş vakit namazı kılması “Farz-ı ayn”dır. Farz olduğu, Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiştir. Miraç gecesinde, beş vakit namaz emrolundu. Miraç, hicretten bir yıl önce Recep ayının yirmiyedinci gecesinde idi. Miraçtan önce yalnız sabah ve ikindi namazı vardı.”
“Yedi yaşındaki çocuğa, namaz kılmasını emretmek, on yaşında kılmaz ise el ile dövmek lazımdır. Mektepteki muallim, talebesini çalıştırmak için el ile üç kere dövebilir. Daha fazla vuramaz. Sopa ile dövemez. Bu yaştaki çocuklara, başka ibadetleri de öğretmek ve yapmaya alıştırmak, günahlardan menetmek lazımdır.”
İbn-i Abidin hazretlerinin en meşhur eseri Reddü'lmuhtar'ın tahkikli matbu nüshasının kapak sayfası (sağda) ve ilk sayfası (solda).
İbn-i Abidin hazretlerinin yazdığı El-Ukud'd-düriyye fî tenkihi'l-fetave'l-Hamidiyye adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Ümmü'l-kura Üniversitesi Kütüphanesi No: 1575'de kayıtlıdır.
Namazın mekruhlarını anlatırken buyuruyor ki: “Kâfirlerin yaptıkları ve kullandıkları şeylerden birisi, âdet olarak, yani her kavmin, her memleketin âdeti olarak yaptıkları şeylerdir. Bunlardan haram olmayıp insanlara faydalı olanları yapmak ve kâfirlere benzemeyi düşünmeyerek kullanmak hiç günah değildir. (Pantolon, çeşitli ayakkabı, çatal, kaşık kullanmak, yemeği masada yemek, herkesin önüne tabaklar içinde koymak, ekmeği bıçak ile dilimlere ayırmak, çeşitli eşya ve aletleri kullanmak hep âdete
bağlı şeyler olup mubahtırlar. Bunları kullanmak, bidat olmaz, günah olmaz.) Resulullah Efendimiz papazlara mahsus olan ayakkabıyı kullanmıştır. Bunlardan, faydalı olmayanları, çirkin ve mezmum olanları kullanmak ve yapmak haram olur. Fakat iki Müslüman bunları kullanınca “Âdet-i İslam” olur ve üçüncü kullanan Müslümana haram olmaz. Birinci ve ikinci Müslüman günahkâr olursa da başkaları olmaz. (Kâfirlerin kullandıkları şeylerin ikinci kısmı, ibadet olarak yaptıkları ve kâfirlik alameti olan, İslamiyeti inkâr etmek ve inanmamak alâmeti olan, tahkir etmemiz vacip olan şeylerdir ki bunları yapan ve kullanan imansız olur. Bunlar, ölümle veya bir uzvun kesilmesi ile veya bunlara sebep olan; şiddetli dayak, hapis, bütün malını almak ile tehdit edilmedikçe kullanılamaz. Bunlardan meşhur olanlarını bilmeyerek veya şaka olarak veya herkesi güldürmek için yapan da imansız olur. Mesela, papazlara mahsus zünnarı kullanmak küfür olur. Buna “Küfr-i hükmî” denir. Onlara mahsus olan şeyleri kullanmanın küfür olduğu, İslam âlimlerinin temel kitaplarında yazılıdır.)
Aşağıdaki yazının hepsi, ed-Dürrü'l-muhtar'dan ve bunun haşiyesi olan İbn-i Abidin'in Reddü'l-muhtar'ından alınmıştır.
“İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan her hür Müslümanın, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, fıtra vermesi vacip olur. Fıtra ve kurban nisabı hesabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisap miktarı kadar mala malik olmak şarttır. O andan sonra nisaba kavuşanın, dünyaya veya imana gelenin fıtra vermesi vacip olmaz. Misafir olanın da fıtra vermesi lazımdır. Ramazan-ı şerifte veya Ramazan'dan önce ve bayramdan sonra vermesi de caizdir. Hatta, bir kimse, fıtra veya zekat, kefaret veya nezrettiği (adadığı) şeyi vermeden ölürse ve verilmesini vasiyet etmedi ise vârislerinden birini, kendi malından (ölünün malından değil), bunları fakirlere vermesi caiz olur. Fakat vâris, bunları vermeye mecbur değildir. Eğer vasiyet etmiş ise bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lazım olur. Mal bırakmadı ise vasiyeti yapılmaz. Bayram namazından önce verilince sevabı daha çok olur. Şafiî'de Ramazan'dan önce Malikîde ve Hanbelîde ise bayramdan önce verilmez. Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya birkaç fakire verilebildiği gibi, bir fakire birkaç kimsenin fıtrası da verilebilir. Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da mallarından verilir. Velîleri vermezse, çocuk büyüdükte, deli iyi oldukta, eski fıtralarını da kendileri verir. Baliğ olmayan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Yani kendi zengin ise verir. Zevcesi için ve büyük çocukları için vermez. Fakat verirse sevap olur.
İbn-i Abidin hazretlerinin oğlu Alaeddin ibni Abidin tarafından babasının eseri Reddü'l-muhtar'a Kurretü'l-Uyuni'l-ahyar adıyla yazılan tekmilenin kapak sayfası (sağda) ve aynı esere Rafiî tarafından yazılan Tekmile'nin kapak sayfası (solda).
İbn-i Abidin hazretlerinin El-Bahrü'r-raik'e yazdığı Minhatü'l-halik ale'l-Bahri'r-raik adlı haşiyenin iç kapak sayfası.
İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, hizmetçiler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekat, fıtra ve kurban için nisap hesabına katılmazlar. Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret
aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için nisap hesabına katılır. Oturduğu ev büyük ise ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaların nisaba katılması sahihtir.”
Abdestin farzları sonunda diyor ki: “Elinde, yara, yarık bulunan kimse, suyu kullanamaz ise yani ellerine su alamaz ve yüzünü, başını, kulaklarını, ayaklarını suya sokamaz ise teyemmüm eder. Kolundan, ayağından bir kısmı kesik olan kimse, kalan yerin yüzeyini yıkar.”
“Kaynamayan sıcak suda bırakılan, içi boşaltılmamış tavuğun yalnız derisi necs olur, yolunup içi boşaldıktan sonra üç kere, soğuk su ile yıkanınca her yeri temiz olur. İşkembe de böyle üç kere yıkamakla temiz olur.” (Su, deniz seviyesinde yüz derecede kaynar.)
Gaspı anlatırken diyor ki: “Gasp, bir kimsenin malını zor ile almak veya kendindeki emanet malı inkâr etmektir. Büyük günahtır. Malda değişiklik oldu ise sahibi, malı ile kıymetindeki değişikliği veya yalnız kıymetini ister. Gaspettiği yerde ödemesi lazım olur. Tazminden sonra kullanması caiz ise de satarak ettiği kâr yine helal olmaz. Kârı sadaka vermesi lazımdır. Muhtelif kimselerden gaspettiklerini, birbirleri ile veya kendi mülkü ile karıştırır ve bunlar ayrılamazlarsa, hepsi kendi mülkü olur. Fakat tazmin etmedikçe, bu karışımı kullanması helal olmaz. Tazmin etmekle, gasp günahından kurtulmaz.”
“Cünüp olan her kadının ve erkeğin, hayızdan ve nifastan kurtulan kadınların, namaz vaktinin sonuna o namazı kılacak kadar zaman kalınca gusül abdesti alması farzdır.”
“Cünüp iken, kasıkları traş etmek mekruhtur.”
“Allahü teala Kur'an-ı Kerim'i, harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahluktur. Bu harf ve kelimelerin mânâsı, Kelam-ı İlahî'yi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur'an denir. Kelam-ı İlahî'yi gösteren mânâlar da Kur'an'dır. Bu Kelam-ı İlahî olan Kur'an mahluk değildir. Allahü tealanın, başka sıfatları gibi ezelî ve ebedîdir.”
“Kur'an-ı Kerim, Kadir gecesinde inmeye başlamış ve hepsinin inmesi yirmiüç sene sürmüştür. Tevrat, İncil ve bütün kitaplar ve sahifeler ise hepsi birden, bir defada inmişti. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafızları mucize değildiler. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kur'an-ı Kerim ise Muhammed Aleyhisselam'ın mucizelerinin de en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir.”
Namazın mekruhları sonunda buyuruyor ki: “Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Oğluna ipek elbise giydiren, altın takan ve çocuklarına içki içiren, kıbleye karşı abdest bozduran, kıbleye ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur.
“Bir emri yapmak, bir haram işlemesine sebep olursa, haramı işlememek için o emir terk edilir, yapılmaz.”
“Şüphelilerden sakınmaya, yani şüphelilerden ittikaya “Vera” denir. Haramlardan sakınmaya, “Takva” denir. Şüpheli olmak korkusu ile mubahların çoğunu terk etmeye de “Züht” denir.”
İbn-i Abidin hazretlerinin yazdığı risaleleri ihtiva eden Mecmuatü'r-resail adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve hocası Mevlana Halid-i Bağdadî için yazdığı Süllü'l-hisami'l-Hindî li Nusrati Mevlana Halid adlı risalesinin ilk sayfası (solda).
“Bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde necaset, pislik bulunmamalıdır. Baş örtüsü, başlık, sarık, mest ve nalın da elbiseden sayılır. Boynuna sarılı atkının sarkan kısmı, namaz kılan ile birlikte hareket ettiği için elbise sayılır ve burası temiz olmazsa, namaz kabul olmaz. Yaygının, bastığı ve başını koyduğu yeri temiz olunca başka yerinde necaset bulunursa, namaz kabul olur. Çünkü yaygı, atkı gibi bedene bitişik değildir. Kucağa oturan üstü necasetli çocuk, kedi, kuş, ağzı akan köpek bozmaz. Çünkü bunların kendileri durmaktadır. Fakat insan, bunları kucağında, omuzunda, başka yerinde tutarsa, taşımış olur ve namazı bozulur. Salyası akmayan yırtıcı hayvanın ve kedi gibi temiz hayvanların ve çocuğun üstleri temizse, bunları taşımakla, üstünde tutmakla namazı bozulmaz. Çünkü bunların içindeki necasetleri, hâsıl
oldukları yerde kapalıdır. Namaz kılan insanın kendi necaseti, kanı da hâsıl olduğu yerde kapalıdır. Cepte kanlı yumurta taşımak da böyledir. Yumurtadaki kan, hâsıl olduğu yerde kapalı olduğu için namazı bozmaz. Fakat kapalı şişe içinde idrar taşıyanın namazı caiz olmaz. Çünkü şişe, bevlin meydana geldiği yer değildir.”
“Namazın mekruhları iki türlüdür: Yalnız mekruh denildiği zaman “Tahrimen mekruh” demektir ki delilinden zan ile anlaşılan yasaklardır. Yasak olmasına bir delil, senet bulunmayıp yapılmaması iyi olan şeye “Tenzihen mekruh” denir. Namaz içindeki vacipleri, müekked sünnetleri yapmamak “Tahrimen”, müekked olmayan sünnetleri yapmamak “Tenzihen” mekruhtur. Sünnetlerin kuvveti çeşitli olduğundan, tenzihi mekruhların, “tahrimî”ye yakınlıkları da çeşitlidir. Mekruh olarak kılınan namaz sahih olursa da kabul olmaz. Yani, vaat edilen sevaba kavuşulamaz.”
İbn-i Abidin hazretlerinin yazdığı Nüzhetü'nnevazir ale'lEşbah ve'nnezair adlı eserin kapak sayfası.
İbn-i Abidin hazretlerinin yazdığı Tenbihu'l-vülat ve'l-hükkam ala ahkami şatimi Hayri'l-enam adlı eserin kapak sayfası.
“Bir kimse Kur'an-ı Kerim'in bir kısmını ezberlerse, kalanını ezberlemek için vakit bulsa, kıymetli olan, fıkıh ilmi ile meşgul olmasıdır. Çünkü Kur'anı Kerim'i ezberlemek farz-ı kifaye, fıkhın lazım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı ayndır.” Hizane isimli kitapta da; “Muhammed Şeybanî, helal ve haram hakkında ikiyüzbin mesele meydana getirmiştir. Öyle ki her meseleyi bütün Müslümanların mutlaka öğrenmesi lazımdır.” buyurulmaktadır.”
“Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lazımdır.” sözünden, bunun farz-ı ayn olduğu anlaşılırsa da maksat, bütün fıkhın bütün insanlara lazım olmasındandır. Yoksa herkesin ayrı ayrı bütün fıkhı öğrenmesi farz-ı ayn değildir. Her birimize farz olan miktar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zira erkeğin hayız meselelerini, fakir bir kimsenin zekat ve hac gibi ibadetleri öğrenmesi farz-ı kifayedir. Bunları öğrenen kimseler bulunursa, farz borcu diğerlerinden kalkar. Namaz için yetecek miktarda Kur'an-ı Kerim'i ezberlemek de böyledir. Dolayısıyla fıkhın ihtiyaçtan fazla miktarını öğrenmek, Kur'an-ı Kerim'in fazlasını öğrenmekten efdaldir, kıymetlidir.
Allahü teala, fıkıh ilmine hayır adını vererek methetmiştir. “Her kime hikmet verildiyse, ona pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara suresi: 269) buyurmuştur. Tefsir erbabı pek çok âlim, hikmeti, fıkıh ilmi diye tefsir etmiştir. Bunun içindir ki; “İlimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Çünkü bütün ilimlere vesiledir. Takva sahibi bir fıkıh âlimi, bin
zahitten daha faziletli ve üstündür.” buyuruldu.
Beş farz ile ihlası elde etmek için lazım gelen kalb bilgilerini öğrenmenin farz olduğunda şüphe yoktur. Çünkü amellerin kabul edilmesi buna bağlıdır. Helali, haramı, riyayı, ucbu, hasedi öğrenmek de farzdır. Zira ibadet eden bir kimse riya yaparsa, ucba yakalanırsa amelinin sevabından mahrum kalır. Çünkü ucub ve haset, ateşin odunu yediği gibi ameli yerler. Alış-veriş, nikâh, talâk gibi şeyleri yapmak isteyenlerin de bunları öğrenmesi farzdır. Haram kılan, küfre sebep olan şeyleri de öğrenmek farzdır. Yemin ederek söyleyeyim ki şu zamanda bunlar en mühim olan şeylerdendir. Zira çok defa halk arasında küfre varan sözler işitirsin. Halbuki bunu söyleyenler, söylediklerinin küfür olduğunu bilmezler, cahil olanlar ihtiyaten imanını her gün, hanımının nikâhını da ayda bir veya iki defa şahit huzurunda tazelemelidir. Çünkü bu hata erkeklerde meydana gelmese bile, kadınlarda çok meydana gelir.”
“Avret yerini örtmek, namazda da namaz dışında da farzdır. İpek ve gaspedilmiş, çalınmış kumaşla örtülü olarak namaz kılmak tahrimen mekruhtur. Hiçbir şey bulamayan bir erkeğin, yalnız ipek bulunca ipekle de örtmesi lazım olur. Yalnız iken de örtmek farzdır. Temiz elbisesi bulunan kimsenin, karanlıkta, yalnız iken de çıplak kılması caiz değildir. Kadınların, namaz dışında, yalnız iken, diz ve göbek arasını örtmesi farz olup sırtını ve karnını örtmesi vacip, başka yerlerini örtmesi edeptir. Evde yalnız iken, başı açık dolaşabilir. Görünmesi caiz olan onsekiz erkek yanında, ince baş örtüsü örtmeleri evladır, iyi olur. Yalnız iken, avret yeri ancak özür ile açılabilir. Mesela helâda açılır. Yalnız olarak gusül abdesti alırken açmak mekruh olur ve caizdir veya küçük yerde caiz olur da denildi. Namaz dışında, necasetli elbise ile de örtünmek lazım olur.”
İbn-i Abidin hazretlerinin yazdığı Şerhu Ukudi resmi'lmüfti adlı risalesinin kapak sayfası.
İbn-i Abidin hazretlerine hocası Mevlana Halid-i Bağdadî'nin yazdığı mektup.
“Hayvan keserken, av hayvanına ok atarken, ava talim edilmiş köpeği gönderirken, “Bismillah” veya “Allahü ekber” demek vaciptir. Besmeleyi tamam söylemek de olur. Her rekatte Fatiha'dan önce Besmele çekmek vacip diyenler vardır. Fakat sünnet olduğu daha doğrudur. Abdest almaya, yemeye ve her mübarek işe başlarken, Besmele çekmek sünnettir. Namazda Fatiha ile sure arasında Besmele çekmek, caiz veya müstehaptır. Yürümeye, oturmaya, kalkmaya başlarken okumak mubahtır.
Avret yerini açarken, necaset bulunan yere girerken ve Berae (Tevbe) suresini, evvelki sureye bitişik okurken ve sigara içmeye ve bunun gibi, fena kokulu şeyleri, mesela soğan, sarımsak gibi şeyleri yemeye (ve sakal traşı olmaya başlarken), Besmele çekmek mekruhtur. (Sigaranın, soğan ve sarımsak gibi fena kokulu şeylere benzetilmesi, tütünün, bu şeyler gibi, tab'an mekruh olduğunu, şer'an mekruh olmadığını göstermektir). Haram işlemeye başlarken Besmele çekmek haramdır. Hatta, kat'î haram olan şeye, bile bile Besmele çeken imansız olur dediler. Kur'an-ı Kerim niyeti ile cünübün Kur'an-ı Kerim okuması haramdır.”