Hanbelî mezhebi fıkıh âlimlerinin büyüklerinden. İsmi Abdullah bin Ahmed bin Muhammed bin Kudame bin Mikdam bin Nasr bin Abdullah'tır. Künyesi Ebu Muhammed olup lakabı Muvaffakuddin'dir. 541 (m. 1146) senesinde, Şaban ayında, Nablus taraflarında Cemmail denilen yerde doğup, 620 (m. 1233) senesinde Şam'da vefat etti. Şeyh Ebu Ömer'in kardeşidir.
Küçük yaştan itibaren zamanın en güzide âlimlerinin derslerine devam eden İbn-i Kudame, Şam ve Bağdat'ta ilim öğrendi. Hadis, fıkıh, akait, usûl, Arabî ilimler, kozmoğrafya, matematik ve diğer fen ve din ilimlerinde mütehassıs oldu. İlimde ve Resulullah'ın sünnetine uymakta, zamanının bir tanesiydi. Allahü Teâlâ'nın dinini yaymakta en ileriydi. Vakitlerini, Allahü Teâlâ'nın dinini öğrenmek, öğretmek ve ibadet etmekle geçirirdi. Güzel ahlâkı ile insanlara örnek olup, herkesin sevgisini kazandı.
Pek çok talebe yetiştirdi. Başta kardeşinin oğlu Abdurrahman bin Ömer olmak üzere, Murabitî, İbn-i Dübeysî, Hafız Ziya İbn-i Halil, Münzirî, Abdülaziz bin Tahir bin Sabit ve daha birçok âlim onun talebeleri arasındaydı. Zamanındaki âlimler ve kendisinden sonra gelenler, ilmini ve büyüklüğünü takdir edip, kendi eserlerinde İbn-i Kudame'yi övdüler. Bunlardan bazıları şöyledir:
Sıbt ibni Cevzî: "İbn-i Kudame, birçok ilimde imam derecesinde idi. Zamanında, kardeşi Ebu Ömer ve İmad'dan daha zahit ve vera sahibi kimse yoktu. Çok hayâ sahibiydi. Dünya ve dünya adamlarından uzak kalırdı. Yumuşak, mütevazi ve alçak gönüllüydü. Fakirleri pek severdi. Ahlâkı güzeldi. Cömertti. Sahabe-i Kiram'ın yaşayışını kendisine örnek edinmişti. Sanki yüzünden nur saçılırdı. Çok ibadet ederdi. Her gün Kur'an-ı Kerim'in yedide birini okurdu. Şam ve Kasiyun camilerinde daima benim yanıma gelirdi. Ebu Ömer, kardeşi Muvaffakuddin ve İmad'da; Eshab-ı Kiram'da, evliyaullahın büyüklerinde görülen hâllere şahit oldum. Onların hâlini görmem; bana ailemi ve vatanımı unutturdu. Ondan sonra, belki ahirette de Allahü Teâlâ beni beraber bulundurur ümidi ile, daima onlarla birlikte oldum."
İbn-i Neccar: "Muvaffakuddin İbn-i Kudame, Hanbelîlerin en büyük âlimidir. İtimat edilen, sözü senet olan bir âlimdir. Fazilet ve sebat sahibi, lüzum olmadıkça konuşmayan, vakar sahibi bir zattır. Çok ibadet eder, Selef-i salihîn'in yolu üzere bulunurdu. Nur yüzlü ve heybetli bir görünüşü vardı. İnsanlar onun konuşmasını dinlemeden, sadece görmekle de faydalanırlardı. Hılaf (mukayeseli hukuk) ilmine dair pek kıymetli eserler yazdı. Her taraftan talebeler, ilim almak için ona koşuştular. İsmi her tarafta duyuldu. Hadis-i şerif ve Arabî ilimlerde çok yüksek bir dereceye sahipti."
Ömer bin Hacib el-Hafız Mu'cem adlı eserinde; "O, hocalar hocasıdır. Bu ümmetin müftüsüdür. Allahü Teâlâ ona pek çok lütuf ve ihsanlarda bulundu. Geniş ilim verdi. Eşine az rastlanır bir âlimdir. Aklî ve naklî ilimleri kendisinde topladı. Hadis ve fıkıh ilimlerinde mütehassıs, fetva vermekte pek mahirdi. Kıymetli eserleri vardır. Herkese karşı mütevazi ve alçak gönüllüydü. Hilm ve vakar sahibiydi. Her zaman meclisinde hadis, fıkıh ve diğer ilimlerde mütehassıs âlimler bulunurdu. Ömrünün son zamanlarında bile, herkes onun yanına gelmek için gayret gösterirdi. Çok ibadet eder, teheccüd namazlarına devam ederdi." diyerek, ondan sitayişle bahsetti.
Ebu Şame: "İbn-i Kudame, ilmi ile amel eden bir âlim olup, ilmi ile zirveye çıkmıştır. Fıkıh ve başka ilim dallarında pek kıymetli eserler yazdı. Hadis-i şeriflerin, Eshab-ı Kiram ve Tabiîn'den gelen haberlerin manalarını çok iyi bilirdi. Onun ile ilgili olarak şöyle anlatırlar: Kardeşi Ebu Ömer'in vefatından sonra, eğer hazır bulunursa, Muzafferî Camii'nde imamlık yapar ve Cuma hutbelerini okur, Dımaşk Camii'nde Hanbelîlere ait olan mihrapta, namaz kıldırırdı. Eğer Cebel denen yere giderse, zamanın âlimlerinden Abdülganî'nin kardeşi İmad namazı kıldırırdı. İmad'ın vefatından sonra, İbn-i Kudame'nin bulunmadığı zamanlarda, Ebu Süleyman bin Hafız Abdülganî namaz kıldırırdı. İbn-i Kudame akşam ile yatsı namazları arasında mihrabın hizasında namaz kılardı. Bir defasında Sultan Abdülaziz bin Adî, İbn-i Kudame'yi ziyarete gelmişti. Onu namaz kılarken buldu. Namazını bitirinceye kadar, ona yakın bir yerde oturdu. İbn-i Kudame, sultan geldi diye namazını çabucak kılmak veya önceki kıldığından biraz daha eksik kılma durumuna girmedi. Namazını bitirdikten sonra, sultanla görüşüp sohbet ettiler. İbn-i Kudame, yatsı namazını da kıldıktan sonra evine giderdi. Onun peşinden, fakir kimseler de gelirdi. O da onlara yanında bulunan para ve yiyeceklerden verirdi."
Denilir ki; Şam'a, İmam-ı Evzaî'den sonra, İbn-i Kudame'den daha âlim birisi girmemiştir. Büyük hadis âlimlerinden Ziya, İbn-i Kudame'nin hayatına dair eser yazmıştır. Zehebî'nin de, sadece İbn-i Kudame'nin hayatına dair müstakil eseri vardır.
Hafız Ziya, İbn-i Kudame hakkında şöyle der: "İbn-i Kudame, Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis, bunlarla ilgili zor meselelerde ve fıkıh, hılaf, feraiz, usûl-i fıkh, nahiv, hesap, gezegenler ve bunların yörüngeleri ile ilgili hususlarda zamanının bir tanesiydi. İbn-i Kudame, Bağdat'a geldiği zaman, meşhur âlim Ebu Feth bin Müna kendisine; "Burada kal, Bağdat'ın sana çok ihtiyacı vardır. Halbuki sen Bağdat'tan gidiyorsun, fakat yerini dolduracak bir kimse bırakmıyorsun." dedi."
Büyük âlim İmad, İbn-i Kudame'ye çok hürmet eder, ona dua eder, talebenin, hocasının huzurunda oturması gibi, İbn-i Kudame'nin önünde edep ve terbiye ile otururdu. Ebu Amr bin Salah el-Müftî ise; "İbn-i Kudame gibi bir âlim görmedim." derdi.
Büyük âlim Abdullah Yünunî de onun hakkında şöyle derdi: "Gördüklerim arasında, çeşitli ilimlerdeki yüksekliği, güzel ve övülen huylardaki kemali bakımından İbn-i Kudame'nin benzerine rastlamadım. O, hem zahiren ve hem de batınen yüksek fazilet ve hilm (yumuşaklık) sahibi bir insandı. Zeka ve anlayışı çoktu. İnsanlara iyi muamele ederdi. Güleryüzlüydü. Hayâsı pek fazlaydı. Dünyadan ve gönlü dünyalık elde etme, makam ve mevki hırsı ile dolu olanlardan uzak dururdu."
İlmî bir meselede münazara ederken tebessüm ederdi. Hatta bu sebeple; "İbn-i Kudame, tebessümü ile karşısında bulunan hasmını öldürmektedir." denmiştir.
İbn-i Kudame, Dımaşk Camii'nde Cuma günleri ilim halkası kurar, namazdan sonra âlimler ile ilmî müzakereler yapardı. Fakat ömrünün sonlarına doğru bunu bıraktı. İlim ile meşgul olanlar, sabahleyin erken vakitten itibaren, güneşin yükselmesine kadar onun yanında kalırlardı. Öğleden sonra, ya hadis-i şerif, yahut eserlerinden birisini akşama kadar okuturdu. Bazen derslerini akşamdan sonra verirdi. Hiç kimseye karşı bıkkınlık ve usanma göstermezdi. Bazen sıkıldığı ve rahatsız olduğu durumlar olurdu. Ancak bunu kimseye söylemez ve belli etmezdi.
İbnü'l-Cevzî'nin torunu anlattı: "Ebu Abdullah bin Fadl İtakî dedi ki: Birgün kendi kendime, bir imkanım olsaydı da, İbn-i Kudame için bir medrese yaptırsaydım ve her gün İbn-i Kudame'ye bin dirhem verseydim, dedim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, İbn-i Kudame'nin yanına gittim. Selam verdim. Bana bakıp, tebessüm etti ve şöyle söyledi: "İnsan bir şeye niyet ettiği zaman, ona, o niyet ettiği şeyin ecir ve sevabı verilir.""
Ebu Hasan bin Hamdan el-Ceraihî anlattı: "Ben Hanbelîlere kızardım. Birgün felç oldum. Onyedi gün, hiç hareket edemeden kaldım. Öyle ki, ölümü ister duruma geldim. Birgün akşam vaktinde, İbn-i Kudame benim yanıma geldi ve şifa ayetlerini okuyup, sırtımı sığadı. Bu sırada kendimde iyileşme hissettim. Sonra kalkıp giderken, hizmetçiye, İbn-i Kudame'yi kapıdan uğurlaması için seslendim. O zaman İbn-i Kudame bana; "Zahmet etmeyin, ben kendim geldiğim yerden giderim." dedi ve gözümden kayboldu. Ben de hemen abdest alıp, camiye gittim. Sabah namazını İbn-i Kudame'nin arkasında kıldım. Namazdan sonra yanına gidip, kendisi ile musafaha ettim. Bu sırada elimi sıktı ve; "Sakın bir daha Hanbelîleri kötüleyen bir şey söyleme." dedi."
Dımaşk Camii'nin vazifelilerinden biri anlatır: "O, bazen camide gecelerdi. Dışarıya çıkıp tekrar girerken, kapılar, onun için kendiliğinden açılır ve kapanırdı."
Arif Ketaib bin Ahmed bin Mehdi Banyasî, İbn-i Kudame'nin vefatından birkaç gün sonra şunları anlattı: "İbn-i Kudame'yi nehir kenarında abdest alırken gördüm. Abdest almayı bitirince, nalınlarını eline aldı ve su üzerinde yürüyerek nehrin diğer tarafına doğru geçti. Sonra nalınlarını giydi ve kardeşi Ebu Ömer'in medresesine gitti." Bunları anlatan Ketaib; "Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, aynen anlattığım gibi gördüm. Aslı olmadığı hâlde böyle konuşmaya asla ihtiyacım yoktur. O hayatta iken bunu gizledim." deyince, ona; "O seni gördü mü?" diye soruldu. "Hayır, o beni görmedi, orada kimse de yoktu. Bir öğle vaktiydi." dedi. Yine ona; "İbn-i Kudame, suda yürürken ayakları batıyor muydu?" diye soruldu. "Hayır batmıyordu, normal yere basar gibi basıyordu." diye cevap verdi.
Büyük âlim Muhammed Yünînî de, İbn-i Kudame'nin su üzerinde yürüdüğünü söylemiştir. Muvaffakuddin İbn-i Kudame'nin bazı şiirlerinin tercümeleri şöyledir:
"Ey İbn-i Ahmed (Muvaffakuddin) hâlâ gaflette misin? Ölüm yakında senin bulunduğun sokağa da uğrayacak. Geçip giden bela ve musibetler, ölüm daha geç gelir diye seni aldatmasın. Çünkü ölümün nice isabetli okları vardır. Ölüm kadehleri bizim üzerimizde dönmektedir. Kişi mutlaka ondan nasibini alacaktır. "Yarın yaparım?" hülyası ne zamana kadar devam edecek? İhtiyarlık da mı senin gözünü açmadı? Ondan da mı ibret almadın? Her gün en yakın bir dostunun veya sevdiğin birisinin ayrılması da ibret olarak yeterli değil mi? Muhakkak ki sen de, yakında onlara katılacaksın! Ancak ölüm gelince, peşinden ağlayanların ağlaması, seni ölümün elinden kurtarmayacak ve sana fayda vermeyecektir."
"Saçıma beyazlık, ak düştükten sonra da mı, kabirden başka bir evi imar edeyim? Eğer böyle yaparsam ahmağım. Saçıma düşen aklar, bana ölümümün yaklaştığını bildiriyor ve doğru söylüyor. Ömrüm her gün eksilmektedir. Onu artık kim geri getirebilir. Kendimi ölmüş, naaşımı uzatılmış bir vaziyette görüyorum."
Kimi suskun, kimi içi yanarak ağlıyor. Bana sesleniyorlar. Cevap vermeyince, yine kendileri cevap veriyorlar, gözlerinden yaşlar dökerek ağlıyorlar. Sonra daracık bir kabre gömüyorlar beni. Lâhdimin üzerine de, onu kapatacak şekilde bir kaya koyuyorlar. En güvendiğim dostum, üzerime hemen toprak doldurmaya başlıyor, bana şefkat ve merhamet sahibi olanlar, beni kabre teslim ediyorlar. Ya Rabbî! O yalnızlık günümde, beni yalnız bırakma, bana teselli bulacağım şey neyse, onu lütfeyle. Çünkü ben, Habibin ile bildirdiğin şeylerin hepsine inandım ve onları tasdik ettim.
"Evine girmeni istemeyen, ben ona müdara etmesem, o benim işimi görmez diyen kimsenin kapısının önünde oturma. Onu bırak, her şeyin sahibi ve maliki olan hakikatte senin ihtiyaçlarını gideren Allahü Teâlâ'ya yönel. Eğer böyle yaparsan, o istemese de Allahü Teâlâ senin ihtiyaçlarını giderir."
Muvaffakuddin'in vefatı: O, Şam'da Ramazan-ı şerif bayramı günü vefat etti. Cenaze namazı için gelenler çok kalabalıktı. Yollar insanlarla doluydu. Kabri Ebüdderda Camiî içindedir.
İbnü'l-Cevzî'nin torunu Ebu Muzaffer nakletti: İsmail bin Hammad el-Kâtib el-Bağdadî şöyle anlattı: "Ramazan-ı şerif bayramı günü bir rüya gördüm. Sanki, Osman'ın Mushaf'ı, Dımaşk Camii'nden semaya doğru yükseliyordu. Sonra beni şiddetli bir üzüntü kapladı. O gün Muvaffakuddin vefat etti."
Salihlerden Ahmed bin Sa'd anlattı: "Ramazan-ı şerif bayramı günü, melekleri, topluca semadan inerken gördüm. İçlerinden biri; "Sıra ile ininiz." diyordu. Ben; "Bir şey mi var?" diye sorunca, Muvaffakuddin'in temiz ruhunu nakletmekte olduklarını söylediler."
Abdurrahman bin Muhammed Ulvî anlattı: "Bir rüya gördüm. Sanki Resulullah vefat etmiş de, Ramazan-ı şerif bayramı günü Kasiyun'a defnedilmişti. Biz Hilaloğulları Dağı'nda bulunuyorduk. Kasiyun'a bakınca, büyük bir ışık gördük. Şam'ın yandığını sandık. Köylülerle birlikte merakla o tarafa doğru baktık. Bayram günü Muvaffakuddin'in vefat haberi geldi. Kasiyun denilen yere defnedildi."
Muvaffakuddin'in ölümü sebebiyle, Şeyh Selahaddin Ebu İsa Musa bin Muhammed'in söylediği kasidenin bir kısmının tercümesi şöyledir:
"Muvaffakuddin'den sonra benim için artık hayata bir rağbet kalmadı. O, zamanın en büyük âlimi, züht ve takva sahibiydi. O, ilimler ve faziletler deryası idi. Müslümanların müşkül meselelerini çözer, İslam dinini, ona muhalif olanlara karşı müdafaa ederdi. Onun vefatıyla sanki ağlayanlar ilim için ağlamaktadır. İlim meclisleri onun gitmesiyle artık kurulmaz oldu. Keşke o, tekrar dönüp gelse idi. Ey Muvaffak! Senden başka, insanların ilim sohbetleri dinleyebilmesi uzak bir ihtimal oldu. Allahü Teâlâ sana ne kadar geniş ilim vermişti. Her faziletten haberin vardı. Rabbinin rızasından ayrılmayan, itaatkâr bir kul idin. Ne kadar da çok ibadet ederdin. Nice gecelerinde herkes uyurken sen ibadet ediyordun. Gece ortasında, Davud'un Zebur'u okuduğu gibi, sen de Kur'an-ı Kerim'i okurdun. Senin yerine can feda etmek izni verilseydi, nice gönüller senin için feda olurdu."
Talebelerinden hadis âlimi Ziya der ki: "Ahmed bin Hanbel'i rüyamda gördüm. Bana fıkıh ile ilgili bir mesele sordu. Ben; "Bunun cevabı Hırakî'de var." deyince; "İbn-i Kudame, bunu Hırakî şerhinde genişçe anlattı." buyurdu."
Yine büyük âlim Taceddin Abdurrahman bin İbrahim Kazazî bildirdi ki: Büyük âlim İzzeddin bin Abdüsselam, İbn-i Arabî'nin Muhalla ve Mücella kitabını, İbn-i Kudame'nin Mugnî kitabını çok beğenirdi. Yine Yahya Sarsarî de, İbn-i Kudame'yi ve kitaplarını metheden bir kaside yazmıştır.
Eserleri
İbn-i Kudame, füru, usûl, hadis-i şerif, lügat, züht ve rekaik ile ilgili birçok kıymetli eser yazmıştır. Usul-i dine (akaide) dair yazdığı eserler gayet güzel olup, hadis-i şerifler ve Eshab-ı Kiram'dan gelen haberlerle süslüdür. Aynı zamanda, bunları rivayet eden ravileri de bildirmiştir. Nitekim Ahmed bin Hanbel ve hadis âlimlerinin yolu da bu idi. Ancak akait mevzularını anlatırken, cevap vermek için bile olsa, kelam ilminin ince meselelerine girmemiştir. Ahmed bin Hanbel ve mütekaddimîn (önce gelen âlimler) de akait mevzularını anlatırken öyle yapmışlardır.
İbn-i Kudame, gerek akait ve gerekse başka mevzularda olsun, daha çok nakle tâbi olmuştur. Nakilde gelmeyen bir şeyi söylediği görülmemiştir. Allahü Teâlâ'nın sıfatları ile ilgili hususlarda, Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde nasıl gelmiş ise, aynen kabul edilmesini, nasıl ve ne şekilde olduğunun, keyfiyetinin üzerinde durulmamasını söylerdi. Onun eserlerinden, bütün Müslümanlar, bilhassa Hanbelî mezhebinde olanlar çok istifade etmişlerdir. İhlasla yazması sebebiyle, eserleri her tarafta yayılıp meşhur olmuş ve okunmuştur, özellikle Mugnî kitabı çok faydalı bir eser olup, âlimler bu kitabı övmüşlerdir.
1- El-Mugnî: Ebü'l-Kasım el-Hırakî'nin Hanbelî fıkhına dair ilk el kitabı niteliğindeki El-Muhtasar'ı üzerine yazılan çok sayıdaki şerhin en meşhurlarından biridir. İbn Kudame bu şerhte Hanbelî mezhebindeki farklı hükümler yanında diğer mezhep imam ve müçtehitlerinin de içtihatlarına geniş şekilde yer vermiş ve aralarında tercihlerde bulunmuştur. Bir fıkıh ansiklopedisi niteliğindeki eser, İslam hukukçuları tarafından önemli bir kaynak olarak kabul edilmiş, Şafiî fakihi İzzeddin bin Abdüsselam da eserin bu niteliğine dikkat çekmiştir. Eserin çeşitli baskıları yapılmıştır. En son olarak Kahire'de 1991'de basılmıştır.
2- El-Umde li'l-fıkhi'l-Hanbelî: Başlangıç seviyesindeki fıkıh öğrencileri için bir ders kitabı niteliğindedir. Birçok şerhi yapılan eser, en son olarak Şam'da 1990'da neşredilmiştir.
3- El-Muknî: Orta seviyedeki fıkıh eğitiminde ders kitabı olarak kullanılmak üzere yazılan eser Hanbelî uleması tarafından hayli rağbet görmüş, birçok şerh, haşiye ve ihtisar çalışmasına konu olmuştur. Katar'da 1393'te basılmıştır.
4- El-Kafi fi fıkhi'l-İmami'l-mübeccel Ahmed bin Hanbel: Hanbelî mezhebinin temel metinlerinden biri olan eserde mezhepteki farklı görüşler delilleriyle birlikte kaydedilmiştir. Eser, müellifin El-Umde ve el-Muknî adlı muhtasarlarının genişletilmiş bir şekli niteliğindedir. 1982'de Beyrut'ta basılmıştır.
5- Umdetü'l-azim fi telhisi'l-mesaili'l-hariciyye an Muhtasarı Ebi'l-Kasım: Beyrut'ta tarihsiz olarak basılmıştır.
6- Zevaidü'l-Kafi ale'l-Hırakî: Hırakî'nin El-Muhtasar'ı üzerine bazı ilavelerden ibarettir.
7- Ravdatu'n-nazır ve cünnetü'l-münazır fi usuli'l-fıkh ala mezhebi'l-imam Ahmed: Hanbelî mezhebinin ve Hanbelî fıkhı eğitiminin önemli usûl kitaplarından olan eser üzerinde çeşitli şerh, haşiye ve ihtisar çalışmaları yapılmıştır. 1993'te Riyad'da basılmıştır.
8- Lüm'atü'l-i'tikadi'l-hadi ila sebili'r-reşad: Akidetü'l-İmam Muvaffakuddin ve El-itikad adlarıyla da yayınlanan eserde müellif temel itikat konularını özetlemiştir. Çeşitli baskıları vardır. Son olarak 1990'da Kahire'de basılmıştır.
9- İsbatü sıfati'l-uluv: İbn-i Kudame bu kitapta herhangi bir tevil ve tefsire gitmeden, itikadî konuları anlatmıştır. Eser son olarak Kuveyt'te 1995'te basılmıştır.
10- Münazara fi'l-Kur'ani'l-azim: Kur'an-ı Kerim'e mahluk diyen sapık birisi ile yaptığı münazarayı anlatır. 1989'da Riyad'da basılmıştır.
11- El-Burhan fi beyani'l-Kur'an: Eser 1407'de Riyad'da basılmıştır. 12- Zemmü't-te'vil: Teville alakalıdır. 1995'de Kuveyt'te neşredilmiştir.
13- Tahrimü'n-nazar fi kütübi ehli'l-kelam: Eserde Allahü Teâlâ'nın sıfatları ve halku'l-Kur'an konusundaki Selef-i salihinin itikadı savunulmuş ve bidat ehline cevap verilmiştir. Eser, Norfolk'ta 1985'te neşredilmiştir.
14- El-Akide fi ilmi't-tevhid: Eser son olarak Manchester'de 1986'da basılmıştır.
15- Risaletü't-tenzih: 1989'da Bağdat'ta basılmıştır.
16- Risale ile'ş-Şeyh Fahreddin İbni Teymiyye fi tahlidi ehli'l-bid'a fi'n-nar, 17- Es-Sıratü'l-müstakim fi isbati'l-harfi'l-kadim, 18- Kun'atü'l-erib fi tefsiri'l-ğarib min hadisi Resulillah ve's-sahabe ve't-tabi'in: Ebu Ubeyd Kasım bin Sellam'ın Garibü'l-hadis adlı eserinin kısaltılmışıdır. Eser, 1986'da Riyad'da basılmıştır.
19- Muhtasaru İleli'l-hadis: Ebu Bekr El-Hallal'ın eserinin muhtasarıdır.
20- Et-Tebyin fi ensabi'l-Kureşiyyîn: Peygamberimiz ve akrabalarının nesebi ve faziletleri hakkındadır. Bu çalışma, sadece nesep ve İslam tarihi bakımından değil aynı zamanda Resul-i Ekrem dönemindeki sosyal yapıyı gösteren sosyolojik ve antropolojik bir kaynak olması bakımından da önemlidir. 1988'de Beyrut'ta basılmıştır.
21- El-İstibsar fi nesebi's-sahabe mine'l-ensar: 1972'de Beyrut'ta basılmıştır.
22- Kitabü't-Tevvabin: Bu eserde Hazreti Âdem, Nuh, Musa, Davud, Süleyman ve Yunus peygamberlerin ve geçmiş ümmetlerden bazı kimselerin, ayrıca Resul-i Ekrem'in, bazı sahabilerin ve İslam tarihinde meşhur olan çeşitli kişilerin tövbeleriyle ilgili kıssalar anlatılır. Son olarak Kahire'de 1993'te basılmıştır.
23- Zemmü'l-müvesvisin ve't-tahzir mine'l-vesvese: Zemmü'l-vesvas adıyla da yayınlanan eserde vesvesenin tahlili yapılıp özellikle ibadetlerin ifasında yol açtığı menfi tesirlere dikkat çekilir. 1987'de Kahire'de basılmıştır.
24- Kitabü'l-Mütehabbine fillah: Kahire'de 1987'de basılmıştır.
25- Er-Rikka ve'l-büka: Kitabü'r-Rikka adıyla da yayınlanan bu eserde müellif tasavvufî bir yaklaşımla yumuşak kalblilik ve pişmanlık duygusu üzerinde durur, peygamberlerin ve salih kimselerin hayat hikayelerini, züht ve takvalarını, ibadetlerini ve güzel sözlerini nakleder. Eserin son kısmında İbn-i Kudame'nin velilerin kerametlerinden deliller getirmesi tasavvufa bakış açısını yansıtması bakımından önemlidir. 1994'te Beyrut'ta yayınlanmıştır.
26- Fedailü'l-hulefai'l-erbaa ve tertibühüm fi'l-fadl ve fadli hazihi'l-ümme ala gayriha mine'l-ümem: Süleymaniye Kütüphanesi, Fatih Kısmı, No: 4445'te vardır.
27- El-Vasiyye: 1990'da İsmailiyye'de basılmıştır.
28- Zemmü ma aleyhi muani't-tasavvuf mine'l-gına ve'r-raks: Eser, 1984'te Şam'da basılmıştır. 29- Tuhfetü'l-ahbab fi beyanı hükmi'l-eznab, 30- El-Fevaid.
Kaynaklarda İbn-i Kudame'ye nisbet edilen eserler arasında Mukaddime fi'l-feraiz, Kitabü'l-Kader, Cevabü mesele veredet min Sarhad fi'l-Kur'an, Bülgatü't-talibi'l-hasis min sahihi avali'l-hadis, Ez-Zühd, Eş-Şafi, Fetava ve mesailü mensure, Menasikü'l-hac, Kadaya Ali, Fedailü Aşura, Fedailü'l-ashr, Sıfatü'l-felak ve Meşyaha sayılabilir.
İbn-i Kudame, Süleymaniye Kütüphanesi'nin Şehit Ali Paşa Kısmı, 4445 numarada kayıtlı, Hulefa-i Raşidîn'in bu ümmete üstünlüğü ve bu ümmetin de diğer ümmetlere olan üstünlüğü hakkındaki Fedailü'l-Hulefai'l-Erbea ve tertibihim fi'l-fadl ve fadl-ı hazihil-ümmeti alâ gayriha mine'l-ümem adlı eserinde buyuruyor ki:
"Allahü Teâlâ'ya hamd ve şükürler olsun ki, bizi ümmetler içinde en hayırlı ümmet yaptı. Bizi Muhammed Aleyhisselam'ın ümmeti olmakla şereflendirdi. Varlığımızın sebebi ve bütün mahlukatın en şereflisi, onsekizbin âlemin sultanı, sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya, Ehl-i Beyt'ine ve O'nun güzel ve güzide eshabına salat ve selam olsun. Allahü Teâlâ, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetini diğer ümmetlerden üstün kıldı. O'nun ümmeti arasından, O'nun Eshabını seçti. Onları, O'na akraba ve yardımcı yaptı. Bunlar arasından ilk yardımcı ve yakın olanları O'nun için seçti. Bunlar arasında Aşere-i Mübeşşere'yi seçip, onları Cennet'le müjdeledi, diğerlerinden üstün kıldı. Cennet'le müjdelenen bu on mübarek kimse arasından da dört mübarek kimseyi seçti. Onları Habibine hayatta iken vezir, vefatından sonra halife kıldı. Bunlar arasından Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'i seçti. Onların halifeliklerini önce yaptı. Dinini onların vasıtasıyla kuvvetlendirdi. Onları adalette mahlukatına delil kıldı. Onlara, sevgili peygamberi Muhammed Aleyhisselam'ın yanına defnolunmayı nasip eyledi. Hazreti Ebu Bekr'i de, Hazreti Ömer'den üstün kıldı. Onu, Resulullah Efendimizden sonra ümmetinin en faziletlisi kıldı. Resulullah Efendimizden sonra, O'nun minberinde ilk hutbeyi Hazreti Ebu Bekr okudu. Namazda, Müslümanların işlerini görmekte, Resulullah'ın ilk halifesi oldu. Allah yolunda mal sarf edenlerin, köle azat edenlerin ilki idi. O, Resulullah'ı ilk önce tasdik edenlerden, Kur'an-ı Kerim'i ilk toplayanlardandır. O, Resulullah Efendimizden Sünnet-i seniyyesi üzere yürüyenlerin, Resulullah Efendimizden sonra ordular gönderip fetihler yapanların, Resulullah'ın yanına defnedilenlerin ilkidir. Ben bu kitapta, Allahü Teâlâ'nın izniyle, okuyanların onlara karşı sevgilerini arttırmaları ve onların kadr-ü kıymetlerini bilmeleri için Hulefa-i Raşidîn'in faziletlerini ve mertebelerini anlatacağım."
Sekiz bölümden müteşekkil olan kitabın birinci bölümü, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetinin fazileti ve diğer ümmetlerden üstünlüğü hakkındadır.
"Allahü Teâlâ, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmeti için Âl-i İmran suresinin 110. ayet-i kerimesinde mealen; "Siz, insanlar için hayırlı bir ümmetsiniz! İyi şeyleri emreder, fena şeyleri menedersiniz." buyurdu. Bu ayet-i kerimeyi tefsir eden müfessirlerden biri de, bu ayet-i kerimeyi; "Siz, insanlar içinde en hayırlı ümmetsiniz. Çünkü siz, iyiliği emrediyor, kötülükten men ediyorsunuz. İnsanları İslam'a davet ederek, onların Cehennem'e girmeyip Cennet'e girmelerine vesile oluyorsunuz." şeklinde tefsir etti. Allahü Teâlâ, Muhammed Aleyhisselam'ı ve ümmetini, diğer Peygamberlerin ümmetlerine tebligatta bulunduklarına dair şahit yaparak diğer ümmetlere üstün kıldı. Nuh Aleyhisselam'ın kavminin kıyamet günündeki hâli, bunun misallerinden biridir:
Kıyamet gününde; "Ya Nuh!" diye bir nida gelip, Nuh Aleyhisselam Huzur-i İlahî'ye çağrılır. Nuh Aleyhisselam titreyerek Huzur-i İlahî'ye gelir. Ona hitaben; "Ya Nuh! Cebrail, senin resullerden olduğunu söylemektedir. (Sen ne dersin?)" buyurulur. Nuh Aleyhisselam; "Evet, doğrudur ya Rabbî!" diye cevap verir. "Kavminle ne iş gördün?" diye sorulan "Ya Rabbî! Onları gece ve gündüz imana davet eyledim. Benim davetim onlara fayda vermedi. Benden kaçtılar." diye cevap verir. Bunun üzerine; "Ey Nuh kavmi!" diye nida olunup, Nuh kavmi bir grup hâlinde getirilir. Onlara; "Bu kardeşiniz Nuh, benim gönderdiklerimi size tebliğ ettiğini söylemektedir. (Siz ne dersiniz?)" buyurulur. Onlar; "Ey bizim Rabbimiz! O yalan söylüyor, bize bir şey tebliğ etmedi." deyip, kendilerine gönderilen ve Nuh Aleyhisselam tarafından tebliğ edilen şeyleri inkâr ederler. Bunun üzerine Allahü Teâlâ; "Ya Nuh! Senin (tebliğ ettiğine dair) şahidin var mıdır?" buyurur. Nuh Aleyhisselam; "Ya Rabbî! Benim şahidim, Muhammed Aleyhisselam ile ümmetidir." diye cevap verir. Allahü Teâlâ; "Ya Muhammed! Bu Nuh, benim gönderdiklerimi ümmetine tebliğ ettiğine seni şahit kılıyor. (Sen ne dersin?)" buyurur. Peygamberimiz, Hazreti Nuh'un risaletini tebliğ ettiğine şahitlik edip, kendisine indirilen Kur'an-ı Kerim'den Nuh suresini sonuna kadar okur. Cenab-ı Hak, Nuh'un kavmine; "Sizin üzerinize azap hak oldu. Zira, azap kâfirler üzerine layıktır." buyurur. Böylece hepsinin Cehennem'e atılması emrolunur. Ne amelleri tartılır, ne de hesapları görülür, doğru Cehennem'e gönderilirler."
Sa'lebî tefsirinde, İbn-i Abbas'tan şöyle nakletmektedir. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: "Musa (Aleyhisselam); "Ya Rabbî! Benim ümmetimden daha üstün bir ümmet yarattın mı?" diye sual eyledi. O zaman Allahü Teâlâ; "Ey Musa! Muhammed (Aleyhisselam)'ın ümmetinin diğer mahluklara üstünlüğü, benim, yarattıklarıma olan üstünlüğüm gibidir." buyurdu. Musa (Aleyhisselam); "Ya Rabbî! Keşke, ben Muhammed (Aleyhisselam)'ın ümmetini görseydim." dedi. Allahü Teâlâ da; "Sen onları göremeyeceksin. Keşke onların sözlerini işitmeyi isteseydin." buyurdu. Bunun üzerine Musa (Aleyhisselam); "Onların sözlerini işitmek istiyorum." deyince, Allahü Teâlâ; "Ey Ümmet-i Muhammed!" diye hitap buyurdu. Biz de, babalarımızın sulbünden, analarımızın rahminden; "Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lâ şerike leke lebbeyk, innelhamde ve'n-nimete leke ve'l-mülk lâ şerike lek." diye cevap verdik. Yine Allahü Teâlâ; "Ey Muhammed (Aleyhisselam'ın) ümmeti! Benim rahmetim gazabımı, affım cezamı geçmiştir. Ben, size istemeden verdim. Kim bana kıyamet gününde, Allahü Teâlâ'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in benim peygamberim ve kulum olduğuna şehadet ederek gelirse, onun yerini Cennet yaparım. Günahları deniz köpükleri kadar çok olsa bile." buyurdu."
ESHABIN ÜSTÜNLÜĞÜ
Yine Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği şefaat hadis-i şerifinde, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: "Ben başımı kaldırırım. "Ümmetim, ya Rabbî! Ümmetim, ya Rabbî! Ümmetim!" derim. Bunun üzerine; "Ya Muhammed! Ümmetinden üzerlerine hesap olmayanları, Cennet'in sağ kapısından içeri koy, onlar, Cennet'in diğer kapılarında da insanlara ortaktırlar." denilir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki, Cennet kapılarının iki kanadı arası, Mekke-i Mükerreme ile Himyer veya Mekke-i Mükerreme ile Busra arası kadardır."
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ümmetime merhamet edilmiştir. Ahirette onlara azap yoktur. Kıyamette onlar yerine bedel olarak, batıl din ehlinden bir adam verilir.”
İbn-i Kudame hazretleri, İslam ümmetinin diğer ümmetlere üstünlüklerini anlattığı Fedailü'l-Hulefa'i-l-Erbea adlı eserinde naklediyor. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki: Abdurrahman ibni Salim rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ beni seçti. Benim için de Eshabımı seçti. Onları bana yardımcı ve akraba kıldı. Kim ki onlara kötü söz söylerse; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun. Kıyamette Allahü Teâlâ, böyle kimselerin ne farz ve ne de nafile ibadetlerini kabul etmeyecektir.”
Ebu Sa'id rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eshabımın hiçbirine dil uzatmayınız, lekelemeye uğraşmayınız! O'nun kudreti ile yaşamakta olduğum Allah'a yemin ederim ki, sizlerden biri Uhud Dağı kadar altın sadaka verse, Eshabımdan birinin bir müd arpa sadakasının sevabını bulamaz.”
Abdullah bin Mugaffel Müzenî rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eshabıma dil uzatmakta Allahü Teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler, onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile, dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü Teâlâya eziyet etmiş olurlar ki, bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir.”
Enes bin Malik rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana eshab ve akraba olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki, Eshabıma ve akrabama dil uzatırlar. Onlara yakışmayan iftiralar söyleyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz!”
Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde bu kadar çok övülen Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetinin en üstünü Eshab-ı Kiram'dır. Nitekim Allahü Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de mealen buyurdu ki: “Allah ve Resulüne iman edenler, vatanlarından hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler (var ya!) İşte onlar, Allah'ın rahmetini umarlar. Allahü Teâlâ, (hata ile, ihtiyatsızlıkla işlenen günahları) mağfiret eder, Rahmetiyle kullarını Cennet'e kor.” (Bakara suresi: 218)
“Fakat Resulullah ve O'nunla birlikte olan Müminler, (Allahü Teâlânın yolunda) mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. Onlar için dünyada nusret ve ganimet, ahirette Cennet ve saadet vardır. Umduklarına erenler de bunlardır.” (Tevbe suresi: 88)
“(Hudeybiye'de) ağaç altında sana biat eden Müminlerden Allahü Teâlâ razıdır.” (Feth suresi: 18)
“Muhammed, Allahü Teâlânın insanlara gönderdiği peygamberidir. O'nunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Fakat birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zaman rükuda ve secdede görürsünüz. Herkese, dünyada ve ahirette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü Teâlâdan isterler. Çok secde ettikleri, yüzlerinden belli olur. Onların hâlleri ve şerefleri, böylece Tevrat'ta ve İncil'de bildirilmiştir. İncil'de de bildirildiği gibi, onlar ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı iman nuru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek şaşırdıkları gibi, hâl ve şanları dünyaya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.” (Feth suresi: 29)
“O (Benî Nadr Yahudilerinden alınan ganimetler) yurtlarından ve mallarından çıkarılan Muhacirlerin fakirleri içindir ki, onlar ancak Allahü Teâlânın fadl ve rızasını aramışlar, Allahü Teâlâya ve Resulüne (canları ve malları ile) yardım etmişlerdi. İşte onlar, imanlarında sadık olanlardır.” (Haşr suresi: 8)
Eshab-ı Kiram'ın (aleyhimürrıdvan) üstünlükleriyle ilgili olarak hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: İmran bin Hasin'in bildirdiği hadis-i şerifte; “Ümmetimin en hayırlıları, en üstünleri, zamanımda bulunanlardır. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra en hayırlıları, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra öyle insanlar gelir ki, istenmeden şahitlik ederler ve emin olmazlar. Hain olurlar. Adaklarını yerine getirmezler. Keyiflerine, şehvetlerine düşkün olurlar.” buyuruldu.
Cabir bin Abdullah'ın bildirdiği hadis-i şerifte; “Beni gören ve beni görenleri gören Müslümanların hiçbiri Cehennem'e girmez.” buyuruldu.
Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Kim benim Eshabımın hepsini sever, onlara dost olur, onlar için Allahü Teâlâdan af ve mağfiret dilerse, Allahü Teâlâ, o kimseyi kıyamet gününde Cennet'te onlarla beraber kılar.”
Hazreti Hasan rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eshabım, yemekteki tuz gibidir.”
Enes bin Malik rivayet etti: Resulullah Efendimizden, insanların en hayırlısının kimler olduğu soruldu. “Ben ve benim ile beraber olanlar, benim ve Eshabımın yolunda bulunanlardır.” buyurdu.
İbn-i Ömer rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Eshabıma dil uzatana, Allahü Teâlâ lanet eylesin!”
“Ey Resulüm de ki: Allahü Teâlâya hamd ve O'nun seçtiği kullarına selam olsun.” mealindeki Neml suresi 59. ayet-i kerimesini Abdullah ibni Abbas tefsir ederken buyurdu ki: “Bu ayet-i kerimede bahsolunan; Muhammed Aleyhisselam'ın Eshabıdır. Allahü Teâlâ, kullarının kalbine baktı, Muhammed Aleyhisselam'ın kalbini, kullarının kalblerinin en hayırlısı buldu. O'nu, kendisine peygamber olarak seçti. Sonra kulların kalblerine baktı. Eshabının kalbini, O'nun kalbinden sonra, kullarının kalblerinin en iyisi olarak gördü. Onları, O'nun arkadaşları olarak seçti. Kim kendisine bir yol tutmak isterse, Muhammed Aleyhisselam'ın Eshabının yoluna girsin, onların izinden yürüsün. Vallahi onlar, bu ümmetin en üstünleri, kalbleri en temiz olanları, ilimleri en derin olanlarıdır. Onlar öyle bir topluluktur ki, Allahü Teâlâ onları Muhammed Aleyhisselam'a eshab kılmış, O'nun yüksek sohbetinde bulunmayı, dinine yardım ediciler olmayı onlara nasip etmiştir. Öyleyse, onların faziletlerini biliniz! Onların yolunda bulununuz! Gücünüz yettiği kadar onların ahlâkını, güzel ve yüksek yaşayışlarını, kendinize nümune ve örnek alınız! Çünkü onlar, dosdoğru yol üzeredirler.”
Eshab-ı Kiram arasında en üstün olanlar, Resulullah Efendimize ilk önce iman edenler, yani Muhacir ve Ensar'dır. Nitekim Hadid suresinin 10. ayet-i kerimesinde, Allahü Teâlâ mealen; “Mekke şehri alınmadan önce, din düşmanları ile harp edenler ve mallarını Allah yolunda harcedenler ile, Mekke alındıktan sonra bunları yapanlar, müsavi, eşit değildir. Birinciler elbette daha yüksektir. Allahü Teâlâ, hepsine Hüsna'yı, yani Cennet'i söz verdi.” buyurdu.
Feth suresinin 18. ayet-i kerimesinde mealen; “Sana, ağaç altında ellerini uzatarak söz verenlerden Allahü Teâlâ razı oldu. Hepsini sevdi.” buyurdu.
Sehl bin Malik anlattı. Resulullah Efendimiz Veda Haccı'ndan dönünce minbere çıktı. Allahü Teâlâya hamd-ü senada bulundu. Ebu Bekr'i tavsiye ettikten sonra, şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben, Ömer, Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebu Vakkas ve ilk hicret edenlerden razıyım, bunu biliniz. Ey insanlar! Allahü Teâlâ, Bedr Muharebesi'nde ve Hudeybiye'de bulunanları af ve mağfiret buyurdu. Ey insanlar! Müslümanlar hakkında dilinize sahip olunuz. Birisi vefat edince onun hakkında hayır söyleyiniz.”
Önce gelenler arasında en üstün olanları, dört Halife'dir. Allahü Teâlâ, onları, Sevgili Peygamberine halife, dinine ve sevdiklerine yardımcı olarak seçti. Resulullah Efendimiz Müminlere, onların yoluna sarılmayı, niiden izinden gitmeyi nasihat eyledi. Onların halifeliklerinin müddetini de beyan eyledi.
Ebu Hüreyre rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Şu dört kişinin sevgisi, ancak Müminin kalbinde bir araya gelir. (Bu dört kişi) Ebu Bekr, Ömer, Osman ve Ali'dir.”
Hulefa-i Raşidîn içerisinden en faziletlisi Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'dir. Huzeyfe rivayet etti. “Resulullah; “Aranızda ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Benden sonra, iki kişiye uyunuz.” buyurarak, Ebu Bekr ile Ömer'e işaret etti.”
Dahhak, İbn-i Abbas'tan rivayet etti. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Ben ilkim, Ebu Bekr ikinci, Ömer üçüncüdür.”
Ebu Erva Devsî anlattı: Resulullah'ın yanında oturuyordum. Bu sırada Ebu Bekr ile Ömer çıkageldiler. O zaman Resulullah; “Beni ikinizle teyid eden Allahü Teâlâya hamdolsun.” buyurdu.
Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in faziletlerinin bir delili de; Resulullah Efendimizin mecliste, konuşmada ve istişarede onlara öncelik vermesi, bu durumun Eshab-ı Kiram arasında meşhur olmasıdır.
İsmail bin Ümeyye anlatır: “Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer'in Resulullah Efendimizin yanındaki yerleri belli idi. Onlar Resulullah Efendimizin huzurlarına geldikleri zaman, Hazreti Ebu Bekr Resulullah Efendimizin sağına, Hazreti Ömer sol tarafına otururdu. Onlar bulunmadıkları zaman yerlerine kimse oturmazdı.”
Enes bin Malik anlattı: “Resulullah, Eshabının yanına teşrif buyurdukları zaman, onların hepsi başları önlerinde Resulullah'ın mübarek sözlerini dinlerlerdi. Yalnız, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer, Resulullah'ın yüzüne tebessümle bakarlar, Resulullah da onlara tebessüm buyururlardı.”
Mücahid anlattı: “Resulullah, Eshabı ile istişare ettikleri zaman, Ebu Bekr'le Ömer konuşmadan önce kimse konuşmazdı.”
İbn-i Ömer anlattı: “Bir keresinde Resulullah birisini bir ihtiyacı için bir yere göndermek istemişti. Bu sırada Hazreti Ebu Bekr sağ taraflarında, Hazreti Ömer de sol taraflarında bulunuyordu. Eşhes bin Kays'ın Resulullah Efendimize, Ebu Bekr veya Ömer'den birini gönderseydiniz demesi üzerine, Resulullah; “Onları nasıl gönderirim? Başa göre göz ve kulağın durumu ne ise, onların da dindeki durumu öyledir.” buyurdular.”
Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in faziletlerine delalet eden şeylerden birisi de, Resulullah Efendimizin defnedildiği yere, sadece onların defnedilmeleridir. Harun Reşid, İmam-ı Malik'e, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in Resulullah Efendimizin yanındaki mertebelerini sorunca; “Onların Resulullah Efendimiz yanındaki durumları, vefatından sonraki durumları gibidir.” dedi.
Onların, diğer Eshab-ı Kiram efendilerimize üstünlük sebeplerinden birisi de; Resulullah Efendimizin hayatında ve vefatından sonra İslam'a hizmet ve yardımcı olmakta ilk sırada yer almaları ve en önde bulunmalarıdır. Hazreti Ebu Bekr, ilk iman edenlerden olup, hiç tereddüt etmeden ve duraklama göstermeden Resulullah Efendimize iman etmiştir. Nitekim Resulullah Efendimiz; “Her kime imanı arz etsem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebu Bekr-i Sıddîk, imanı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama göstermedi.” ve; “Ey insanlar! Allahü Teâlâ, beni size gönderdi. Siz beni tasdik etmeden önce, Ebu Bekr tasdik etti. Bana canı ile, malı ile yardım etti.” buyurdu.
Sonra Hazreti Ebu Bekr, İslam'a girince, insanları İslam'a davete başladı. Resulullah Efendimiz yalnız iken, kuvvetli görüş ve keskin basiret sahibi, sözü doğru, azmi kavi, malı ve ilmi çok birisine çok ihtiyacı varken, Resulullah Efendimize çok yardımcı oldu. İlk İslam'a girenlerin Müslüman olmalarına vesile oldu. Onlardan altı tanesi Aşere-i Mübeşşere arasında yer aldı. Yine Eshab-ı Kiram'ın ileri gelenlerinden bazılarının İslam'a ilk önce girmesine de Hazreti Ebu Bekr vesile oldu. İslam'a girip, bu yüzden müşrikler tarafından eza ve cefa gören Müslüman köleleri satın alıp onları azat etti. Bilal ve Âmir bin Füheyre bunlardandır. Malını, canını, her şeyini İslam için, Allahü Teâlânın rızası için feda etti. Bu hususta hiç kimse onun mertebesine çıkamadı. Hatta yaklaşamadı bile.
Resulullah Efendimiz hususiyetle Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer ile istişare ederlerdi. O ikisini, Peygamberlere ve meleklere benzetirlerdi. Hazreti Ebu Bekr'i meleklerden Mikail'e Peygamberlerden İbrahim ve İsa'ya benzetirdi. Hazreti Ömer'i de kâfirlere ve münafıklara şiddetli olması bakımından Nuh ve Musa aleyhimüsselama, meleklerden de Cebrail'e benzetirlerdi.
Resulullah Efendimiz ahireti teşrif buyurduktan sonra, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer Müslümanların işlerini üzerlerine aldılar. Resulullah Efendimizin Sünnet-i seniyyesini, O'nun yolunu ve gidişatını takip ettiler. Allahü Teâlâ onların vasıtasıyla birçok memleketin fethini nasip ve müyesser eyledi. Pek çok insan İslam'a girdi. Din-i İslam onların vasıtasıyla kuvvet buldu. Fethettikleri yerlerdeki insanlar, onların vasıtasıyla İslam'a girdiler. Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ömer için, İslam'a girmelerinde vasıta oldukları kimselerin ecir ve sevapları kıyamete kadar devam edecektir.
Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in bu faziletlerini inkâr mümkün değildir. Onların bu faziletleri pek meşhurdur. Hatta önceki ümmetlere indirilen mukaddes kitaplarda bile onların bu faziletleri yazılıdır. Ehl-i kitap, kiliselerinde onların resimlerini dahi yapmışlardır. İbn-i İshak anlatır: “Ebu Süfyan'dan duydum, şöyle anlattı: “Rum İmparatoru Heraklius ile görüşünce bana; “Sen aranızda çıkan o Peygamber'i tanıyor musun?” dedi. Ben; “Evet.” dedim. Sonra beni resimlerle dolu olan bir yere götürdü. Burada; “Sizin aranızdan çıkan o zatı tanıyabiliyor musun?” dedi. Ben de; “Evet.” dedim. Fakat bir de ne göreyim, ortada Resulullah sağında Resulullah'a yaslanmış vaziyette Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Ömer vardı. Ben; “Evet, bu Muhammed, şu Ebu Bekr, şu da Ömer bin Hattab'a benziyor.” dedim. Bir rivayete göre, Ebu Süfyan tanıdığını söyleyip onların isimlerini bildirince, Heraklius; “Biz kendi mukaddes kitabımızda, bu ikisi (Hazreti Ebu Bekr ve Ömer) ile Allahü Teâlânın dinini tamamlayacağını okuyoruz.” demiştir.”
Hulefa-i Raşidîn'in en üstünü Hazreti Ebu Bekr'dir. Ebu Bekr Hazreti Ömer'den gerek tertip, gerek hilafet ve gerekse fazilet bakımından üstündür. Hazreti Ömer, Hazreti Ebu Bekr'i kendisinden üstün tutmuştur.
“Vallahi Ebu Bekr'in bir gecesi ve gündüzü, Ömer'den ve onun ailesi ve akrabalarından daha hayırlıdır.”
“Cennet'te, keşke Ebu Bekr'i görebilecek bir yerde olsaydım.”
“Vallahi Ebu Bekr, miskten daha hoştur.” mübarek sözlerini Hazreti Ömer söylemiştir.
Hayseme bin Süleyman, Fedailü's-Sahabe kitabında şöyle bildirir: Birisi, Ömer bin Hattab'ı gördü. “Bu, Resulullah'tan sonra bu ümmetin en üstünüdür.” dedi. Hazreti Ömer ona değnekle dokunup; “Ebu Bekr, benden, babamdan, senden ve senin babandan da daha hayırlıdır.” buyurdu.
Hazreti Ali; “Resulullah'tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebu Bekr'dir.” buyurdu.
Üseyd bin Safvan anlattı: Hazreti Ebu Bekr, hicretin onüçüncü yılında vefat edince, Medine'de herkes ağladı. Hazreti Ali işitince, ağlayarak geldi ve; “Hilafet bu gün tamam oldu.” buyurdu. Kapı önünde durup; “Ya Eba Bekr! Sen, Resulullah'ın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce İslam'a gelen sensin. Senin imanın, hepimizin imanından daha saf oldu. Senin yakînin daha kuvvetli, Allah'tan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sendin. Resulullah'a en şefkatli, en çok yardımcı olan sendin. Resulullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sendin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resulullah'ın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. O'na en yakın sen oldun. İkramda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşta, O'na en çok benzeyen sen oldun. Allahü Teâlâ, sana çok mükâfat versin ki, Resulullah'a herkes yalancı derken, sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O'nun kulağı ve gözü gibiydin. Allahü Teâlâ, seni Kur'an-ı Kerim'de “Sıdk” ismi ile şereflendirdi. Resulullah'a, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhte O'nun huzurunda, harplerde O'nun yanında idin. O'nun ümmetinin halifesi, O'nun dininin koruyucusu idin. Cahiller dinden çıkarken, sen İslam dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş aslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken, sen Muhammed Mustafa'nın yolunu tuttun. Eshab'ın az konuşanı ve en beliği, en edibi sendin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslam'a davet ederek aydınlatırdın. Müminlere şefkatli ve affedici baba idin. İslam'ın ağır yükünü sen taşıdın. İslam'ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgârların oynatamayacağı bir dağ gibiydin. İşin doğruluk ve ilim idi. Sözün, mertçe doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, Müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah'ın dinini sen doğrulttun. İslam'a, imana sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensar arasında, senden ayrılık yarası çok derindir.” buyurup, çok ağladı. Mübarek gözlerinden yaşlar aktı.
Resulullah'ın Vefakâr Dostları
İbn-i Kudame naklediyor: Süveyd bin Gafele anlattı: “Bir topluluğun yanına uğramıştım. Ebu Bekr ile Ömer hakkında layık olmayan sözler sarf ediyorlardı. Ben gidip, durumu Ali'ye arz ettim. Bunun üzerine Ali; “Bu sözlerden Allahü Teâlâya sığınırım. Allahü Teâlâ, Ebu Bekr ile Ömer'e rahmet eylesin.” deyip, gözleri yaşlı olarak kalktı. Elimden tutup, beni mescide götürdü. Minbere çıktı eliyle sakalına dokunarak, cemaate baktı. Sonra şu veciz ve beliğ hutbeyi okudu: “O kimselere ne oluyor ki, Kureyş'in iki efendisi ve Müslümanların büyüğü olan Ebu Bekr ile Ömer'e dil uzatıyorlar? Vallahi! Onları sadece takva sahibi Müminler sever. Onlara yalnız, alçak ve facir olan kimseler buğz eder. Onlar, Resulullah'ın sadık ve vefakâr dostlarıdır. Onlar Resulullah'ın vezirleri idi. Onlar, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlardı. Onlar, yaptıkları hiçbir işte, Resulullah'ın Sünnet-i seniyyesinin dışına çıkmazlardı. Resulullah onların görüşlerine çok kıymet verirdi. Resulullah onları sevdiği kadar başka birisini sevmemiştir. Bu dünyadan, onlardan razı olarak ayrıldı. Onların halifelikleri zamanında Müslümanlar kendilerinden razı idiler. Resulullah, Ebu Bekr'e Müminlere namaz kıldırmasını emir buyurdu. Resulullah zamanında, Müslümanlara dokuz gün namaz kıldırdı. Resulullah'ın ahireti teşriflerinden sonra, Allahü Teâlâ Habibinin yerine, Ebu Bekr'i seçti. Müslümanlar, hiçbir zorlama olmadan, isteyerek Hazreti Ebu Bekr'e biat ettiler. Ebu Bekr'den sonra hilafeti Ömer aldı. Müslümanlar istişare edip, Ömer'i halife seçtiler. Ben de onu seçenler arasındaydım.”
Ebu Bekr-i Sıddîk
Hazreti Ebu Bekr, Allahü Teâlânın rızası, Habibullah'ın aşkı için, seksenbin altını fakirlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmadı. Sonra keçi kılından dokunmuş eski bir elbiseyi arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, kıl elbiseyi arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Resulullah Efendimiz dördüncü gün sabah namazından sonra Eshab-ı Kiram'a dönerek; “Ebu Bekr Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım.” buyurdular.
O sırada Cebrail Aleyhisselam siyah mutaf (kıl elbise) giymiş vaziyette geldi. Resul-i Ekrem, Cebrail Aleyhisselam'ı görünce rengi değişti. “Ey kardeşim Cebrail, bu ne hâldir?” diye sordular. “Ya Resulallah! Gökteki bütün melekler böyle giydiler.” dedi. “Neden bu şekilde giydiler?” diye sorunca, “Ya Resulallah! Hazreti Ebu Bekr, Hak tealanın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için, üç gündür mescide gelemedi. Hak teala sana selam edip, Hazreti Ebu Bekr'e bir elbise gönderilmesini emir buyurdu.”dedi.
Resul-i Ekrem Eshabına; “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teala ona çok sevap verip, Firdevs Cenneti'nde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Eshab-ı Kiram'ın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahabi, başka birisinden bir elbise bulup Hazreti Ebu Bekr'e gönderdi. Hazreti Ebu Bekr o elbiseyi giyip, Resul-i Ekrem'in huzuru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzura varmadan, Cebrail Aleyhisselam gelip; “Ya Resulallah! Hak teala sana selam edip, Ebu Bekr'i karşılamanı emir buyurdu.” dedi. Resulullah, Hazreti Ebu Bekr'e karşı çıkıp musafaha etti. Bütün Eshab-ı Kiram da musafaha edip, hepsi candan Hazreti Ebu Bekr'e dua ettiler.
Cebrail'in yukarıdaki sözüne ilaveten, Hak teala Ebu Bekr-i Sıddîk'a haber gönderip; “Bu fakir hâliyle benden razı mıdır?” diye sual eyledi. Resulullah, Hazreti Ebu Bekr'e bu haberi gönderince, ağlayarak feryat edip; “Ben kim oluyorum ki, Rabbimden razı olmayayım. Ben her şeyi yaratan ve besleyen Rabbimden razıyım, razıyım, razıyım.” dedi.
“Allahü Teâlânın kaza ve kaderine razı olduk. Verdiği elemleri kabul ettik. Ya Eba Bekr! Resulullah'tan ayrılık acısından sonra, bize senin vefatından daha acı bir musibet gelmedi. Sen Müminlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münafıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü Teâlâ, seni Muhammed Aleyhisselam'ın huzuruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra azmaktan, sapıtmaktan korusun.” buyurdu. Eshab-ı Kiram'ın hepsi, sessizce Hazreti Ali'nin sözlerini dinlediler. Sonunda hepsi hüngür hüngür ağladılar.
Hazreti Ebu Bekr'in üstünlüğünü gösteren hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Ebüdderda anlatır: Ebu Bekr'in önünde yürürken, Resulullah beni görüp; “Ey Ebüdderda! Neden Ebu Bekr'in önünde yürüyorsun, onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle yürümek edebe aykırı değil midir?” buyurdu.
Eshab-ı Kiram'ın büyüklerinden Ebu Sa'id-i Hudrî anlatır: Resulullah hasta olunca, mescide geldi. Uzun bir hutbe okudu. Önce Uhud şehitleri için dua ve istiğfar etti. Sonra; “Allahü Teâlâ, bir kulunu dünyada kalmak ile ahirete gitmek arasında serbest bıraktı. O da, Allahü Teâlânın nimetlerine kavuşmayı istedi.” buyurdu. Bu sözlerin, Resulullah'ın yakında vefat edeceğini gösterdiğini yalnız Ebu Bekr anlayıp ağladı ve; “Ya Resulallah, sen ölme! Senin yerine biz ölelim. Çocuklarımız ölsünler!” dedi. Ebu Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Resulullah'ın ona; “Ey Ebu Bekr, ağlama! Bana arkadaşlığı ve malı, Ebu Bekr'den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim. Ebu Bekr'i dost edinirdim. Fakat İslam kardeşliği ve muhabbeti vardır.” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr'in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nur görüyorum.” buyurdu.
Ebu Hüreyre rivayet etti. Resulullah; “Miraç gecesi uğradığım semalarda, ismimin ve peşinden de Ebu Bekr'in isminin yazılı olduğunu gördüm.” buyurdu. Resulullah, miraca çıkıp döndüğü gecenin sabahı, Kâbe yanına gidip miracını anlattı. İşiten kâfirler alay etti. “Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış.”dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vazgeçti. Birkaçı sevinerek Ebu Bekr'in evine geldi. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular; “Ey Ebu Bekr! Sen çok kere Kudüs'e gidip geldin, iyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek ne kadar zaman sürer?”dediler. Ebu Bekr; “İyi biliyorum. Bir aydan fazla.” dedi. Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur.” dediler. Gülüp alay ederek ve Ebu Bekr'in de kendi kafalarında olduğunu düşünerek; “Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor. Artık iyice sapıttı.” dediler. Ebu Bekr'e sevgi, saygı ve güvenç gösterdiler. Ebu Bekr Resulullah'ın mübarek adını işitince; “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir.” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlayamadılar. Önlerine bakıp gidiyor ve; “Vay canına! Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebu Bekr'e sihr yapmış.” diyorlardı.
Ebu Bekr hemen giyinip, Resulullah'ın yanına geldi. Büyük bir kalabalık arasında, yüksek sesle; “Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Allahü Teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygamber'e hizmetçi olmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!” dedi. Ebu Bekr'in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resulullah o gün Ebu Bekr'e “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.
Kâfirler bu hâle çok kızdı. Müminlerin kuvvetli imanına, Peygamber'in her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane gibi toplanmalarına dayanamadılar. Resulullah'ı mahcup, mağlup etmek için, imtihan etmeye yeltendiler. “Ya Muhammed (Aleyhisselam)! Kudüs'e gittim diyorsun. Söyle bakalım. Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var?” gibi şeyler sordular. Hepsine cevap verirken, Hazreti Ebu Bekr, “Öyledir ya Resulallah, öyledir ya Resulallah.” derdi. Halbuki Resulullah edebinden, hayâsından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki: “Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda Cebrail (Aleyhisselam), Mescid-i Aksa'yı gözümün önüne getirdi. (Televizyon gibi görüyor) sayıyordum. Sorularına, hemen cevap veriyordum.” Dönerken yolda, develi yolcular gördüğünü söyledi. “İnşaallah Çarşamba günü gelirler.” buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye geldi. Fırtına eser gibi olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl Müminlerin imanını kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını arttırdı.
Bir sohbet esnasında Hazreti Ebu Bekr'in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebu Bekr'in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. Onun o mesut gecesi ki, Resulullah ile birlikte hicret ederken Hira Dağı'ndaki mağaraya gitti. Mağaraya varınca; “Allah için, ya Resulallah içeri girmeyin! Ben gireyim. İçeride zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zatınıza bir keder, bir elem gelmesin.” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda, irili ufaklı birçok delik gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapatıp, sonra Resulullah'a, içeri girmesini söyledi. Resulullah içeri girdi ve mübarek başını Ebu Bekr'in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Resulullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Resulullah'ın mübarek yüzüne damlayınca; “Ne oldu ya Eba Bekr?” buyurdu. Hazreti Ebu Bekr; “Ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem, çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum.” dedi. Resulullah; “Ayağını çek.” buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. Resulullah; “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyet etmeye Allahü Teâlâdan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan; “Ey Allah'ın Habibi, insanların ve cinlerin Peygamberi! Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi aşıktır. Hatta bu gözü yaşlı köleniz, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübarek yüzünüzü görmeye aşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyorum. Ebu Bekr-i Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Ebu Bekr-i Sıddîk sizi görmeme mâni olunca, benden korku ve hayâ kalktı. Bu küstahlığa cesaret ettim.” diyerek özür diledi. Resulullah Efendimiz özrünü kabul etti. Hazreti Ebu Bekr'in yarasına mübarek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.”
Hazreti Ebu Bekr'e, Resul-i Ekrem Peygamberliğini bildirip Müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslamiyeti kabul etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da Müslümanlığı kabul etti. (Böylece, aynı nesepten dört nesil) Peygamberimizi görüp Eshab-ı Kiram'dan olmakla şereflendiler. Eshab-ı Kiram'dan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olamamıştır. Ebu İshak Hemedanî, Şa'bî'den Hazreti Ebu Bekr-i Sıddîk'ın Müslüman olmasını şöyle nakleder: “Hazreti Ebu Bekr, İslamiyeti kabul etmeden yirmi sene önce şöyle bir rüya görmüştü: Gökten dolunay inip, Kâbe-i Muazzama'ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gökyüzüne yükselmişti. Ebu Bekr'in evine düşen parça ise, gökyüzüne yükselmemişti. Hadiseyi gören Ebu Bekr, hemen evin kapısını kapamış, sanki bu ay parçasının gitmesine mâni olmuştu. Ebu Bekr heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen Yahudi âlimlerinden birisine koşup rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında; “Bu, karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez.” demişti. Fakat bu rüya, Ebu Bekr'in zihnini kurcalamaya devam etmiş, Yahudinin cevabı onu tatmin etmemişti. Bundan dolayı, bir zaman sonra ticaret yolculuklarından birinde, yolu rahip Bahira'nın manastırına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahira'dan istemişti. Bahira; “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebu Bekr; “Kureyş'tenim.” diye cevap verdi. Bahira; “Mekke'de bir Peygamber ortaya çıkıp, hidayet nuru Mekke'nin her yerine ulaşacak. Sen, hayatında O'nun veziri, vefatından sonra da, halifesi olacaksın.” deyince, Ebu Bekr bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahip, sonra şöyle devam etmişti: “Çabuk, şimdi O'na ulaş. Şu anda vahiy geldi. Musa Aleyhisselam'ın da rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce O'na iman eyle!”
Ebu Bekr daha Şam'da iken, Resulullah'ın insanları İslam'a davet ettiği haberi ulaştı. Hazreti Ebu Bekr buyurdu ki: “Gördüğüm bu rüya, beni teşvik etti. Resulullah'ın huzurlarına gitmeyi çok arzu ediyordum.” Ebu Bekr, Mekke-i Mükerreme'ye gelince, Mekkelilerin durumunu anlayıp, bu hususta ne dediklerini dinledikten sonra İslam'ı kabul etmesiyle Kureyşlilerin kendisine pek çok kızacaklarını gördü. Ancak Kureyşliler, Ebu Bekr'in Müslüman olacağına hiç ihtimal vermiyorlardı. Onu kendi düşünceleri istikametinde, isabetli görüş sahibi olarak biliyorlardı. Daha sonra, onlardan ayrılıp evine gitti. O gece kendisine pek uzun gelmişti. Bir an evvel Resulullah'ın huzurlarına gitmek, huzurlarından Müslüman olarak O'nun Allah'ın Resulü olduğunu tasdik etmiş olarak çıkmak istiyordu. Sabah Resulullah'ın huzurlarına gitti. Resulullah Efendimiz ona; “Seni, Allahü Teâlâya kulluk etmeye, O'na itaat etmeye davet ediyorum. Ey Ebu Bekr! Ben Allah'ın Resulüyüm. Allahü Teâlâ beni kendine peygamber olarak seçti. Beni, dini ile gönderdi. Allahü Teâlânın katında bulunanlar, sizin elinizdekilerden hayırlıdır.” buyurdu.
Hazreti Ebu Bekr; “Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?” diye sual etti. Peygamber Efendimiz; “Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir Yahudi âlimden tabirini istedin. O âlim, karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra rahip Bahira doğru tabir etti.” diye cevap verip; “Ey Ebu Bekr! Seni Allah'a ve Resulüne davet ederim.” buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekr; “Şehadet ederim ki, sen Allahü Teâlânın Resulüsün ve senin Peygamberliğin haktır ve cihanı aydınlatan bir nurdur.” diyerek, O'nu tasdik edip Müslüman oldu. Herhangi bir hususta Resulullah Efendimizle sözü uzatmadı. Resulullah'ın huzurundan itaatkâr bir Müslüman olarak ayrıldı.
Kureyş kâfirleri Ebu Bekr'in durumunu merak ediyorlardı. Onun, Resulullah Efendimizin huzurundan İslam'ı kabul etmeden çıkmasını bekliyorlardı. Ebu Bekr onların yanına gidip, orada bulunan Hazreti Osman, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr'e seslendi. Onlar da ayağa kalktılar. Onları alıp götürdü. Müşrikler, onları nereye götürdüğünü bilmiyorlardı. Hazreti Ebu Bekr, onları doğru Resulullah'ın mübarek huzurlarına götürdü. Bu arada onlara, gördüğü rüyadan ve Muhammed Aleyhisselam'ın Allahü Teâlânın Resulü olduğundan bahsedip, onları İslam'a davet ediyordu. Yemin ile onlara; “Vallahi, Muhammed Aleyhisselam'ın davası, rüyada gördüğüm nurun karanlığa üstün gelmesi gibi, kendisine karşı olanlara üstün gelecektir.” diyordu. Nihayet Resulullah'ın mübarek huzurlarına girmekle şereflendiler. Resulullah onları İslam'a davet etti. Onlar da, derhal bu davete icabet edip Müslüman oldular.
Sonra dışarı çıktıklarında; Abdurrahman bin Avf, Sa'd bin Ebu Vakkas ve Ebu Ubeyde bin Cerrah ile karşılaştılar. Onların da ellerinden tutup Resulullah'ın huzuruna götürdüler. Resulullah onlara İslam'ı teklif etti. Onlar da Müslüman oldular. Ertesi gün, Osman bin Maz'un, Ebu Seleme bin Abdülesed ve Erkam bin Ebi'l-Erkam'ı da Resulullah'ın huzurlarına götürdü. Onlar da İslamiyeti kabul ettiler. Kısa zamanda Resulullah'ın eshabının sayısı otuzüçe çıktı.
Birgün Resulullah Efendimiz Müslümanlardan birkaçı ile birlikte Erkam bin Ebü'l-Erkam'ın Safa tepesindeki evinde sohbet ediyorlardı. Başta Hazreti Ebu Bekr olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıkça teklif edilmesini arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber Efendimiz; “Ey Ebu Bekr! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz.” buyurdu ise de, Ebu Bekr'in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram'ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu hâlde bulunuyorlardı. Hazreti Ebu Bekr ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü Teâlâya ve O'nun peygamberi Muhammed Aleyhisselam'a inanmanın lazım olduğunu anlatmaya başladı. Müşrikler, hep birden Ebu Bekr'e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı alt üst ettiler. Hazreti Ebu Bekr'i fena hâlde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebia, demirli ayakkabılarını Ebu Bekr'in yüzüne vura vura yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, tanınmaz hale getirdi. Benî Teym kabilesi mensupları yetişip ayırmasaydı, öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler, bitkin ve perişan bir hâle gelen Hazreti Ebu Bekr'i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâbe'ye geldiler: “Eğer Ebu Bekr ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe'yi gebertiriz!” dediler ve yine Hazreti Ebu Bekr'in yanına gittiler.
Hazreti Ebu Bekr, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teymliler, onu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi. Gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle; “Resulullah ne yapıyor? O, ne hâldedir? O'na da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi.” diyebildi. Onun bu sözünü duyan akrabaları; “Kendi ne hâlde, kimi düşünüyor?” diye onu kınadılar. Annesi Ümmü'l-Hayr'a; “Sor bakalım, bir şey yer içer mi?” deyip onları yalnız bıraktılar. Hazreti Ebu Bekr'in yemeye ve içmeye ne isteği vardı, ne de gücü. Ev tenhalaşınca, annesi ona; “Ne yersin, ne içersin!” diye sordu. Hazreti Ebu Bekr gözlerini açtı ve; “Resulullah ne hâldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi; “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebu Bekr; “Hattab'ın kızı Ümmü Cemil'e git, Resulullah'ı ondan sor!” dedi. Annesi Ümmü'l-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil'in yanına gitti ve; “Oğlum Ebu Bekr, senden Abdullah'ın oğlu Muhammed'i soruyor. Acaba ne hâldedir?” dedi. Ümmü Cemil de; “Benim ne Muhammed, ne de Ebu Bekr hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim!” dedi. Ümmü'l-Hayr olur deyince, beraberce kalktılar, Hazreti Ebu Bekr'in yanına geldiler.
Ümmü Cemil, Hazreti Ebu Bekr'i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendini tutamayarak çığlık kopardı ve; “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah'tan dileğim. Onlardan öcünü almasıdır.” dedi. Hazreti Ebu Bekr, Ümmü Cemil'e; “Resulullah ne yapıyor, ne hâldedir?” diye sordu. Ümmü Cemil; “Burada annen var, söylediğimi işitir.” dedi. Hazreti Ebu Bekr de; “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz.” deyince, Ümmü Cemil; “Hayattadır, hâli iyidir.” dedi. Tekrar; “Şimdi O nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemil; “Erkam'ın evindedir.” dedi. Hazreti Ebu Bekr; “Vallahi, Resulullah'ı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi; “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi.
Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebu Bekr, annesi ve Ümmü Cemil'in yardımı ile yavaş yavaş Resulullah'ın yanına vardı. Âlemlere rahmet olarak gönderilen o yüce Peygamber'e muhabbetle sarıldı. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebu Bekr'in bu hâli, Peygamber Efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebu Bekr; “Ya Resulallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyaya getiren annem Selma'dır. Onun hakkında dua buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü Teâlâ, onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır.” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selma'nın Müslüman olması için Allahü Teâlâya yalvardı. Resulullah'ın duası kabul olundu. Annesi de hidayete kavuşup Müslümanlığı kabul etti. Böylece ilk Müslümanlardan biri olmakla şereflendi.
Resulullah Müslümanların kuvvet bulması için, Ömer bin Hattab ve Ebu Cehil bin Hişam'dan birisinin de Müslüman olması için dua etmişti. Ömer Müslüman oldu. Ömer Müslüman olunca, Resulullah tekbir getirdi. Erkam'ın evinde bulunan Müslümanlar da tekbir getirdiler. Müslümanların tekbir sesleri Mekke semalarında dalgalandı. Sonra Hazreti Ömer; “Kardeşlerimiz ne kadardır?” diye sordu. “Seninle kırk olduk.” dediler, “Öyle ise, ne duruyoruz? Haydi çıkalım, Harem-i şerife gidelim. Açıkça Kur'an-ı Kerim okuyalım.” dedi. Resulullah kabul buyurdular. Önde Hazreti Ömer, sonra Hazreti Ali, ondan sonra Resulullah, sağında, Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Hamza, arkasında öteki Sahabiler yürüyerek Harem-i şerife gittiler.
Müşriklerin ileri gelenleri, orada Hazreti Ömer'den müjde bekliyorlardı. “Ömer, Muhammedîleri toplamış getiriyor.” dediler. Sevindiler. Ebu Cehil, zeki, cin fikirli olduğundan, bu gelişi beğenmedi, ileri varıp; “Ya Ömer! Bu hâl ne?” dedi. Hazreti Ömer hiç aldırış etmeden; “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” dedi. Ebu Cehil, ne diyeceğini şaşırdı, dona kaldı. Hazreti Ömer bunlara dönerek; “Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki, Hattab oğlu Ömer'im. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın.” dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i İslam, Harem-i şerifte saf olup, yüksek sesle tekbir aldı. İlk olarak meydanda namaz kıldılar. Hazreti Ömer, o günden sonra dayısı Ebu Cehil'e ve kâfirlerin ileri gelenlerine meydan okudu.
Hazreti Ömer Müslüman olunca; “Ey Peygamberim, sana, Allah ve Müminlerden senin izinde gidenler yetişir.” mealindeki Enfal suresinin 64. ayet-i kerimesi indi. Hazreti Ömer Müslüman olduktan sonra, hicrete kadar Resulullah'ın yanından ayrılmadı. O da, diğer Müslümanlarla birlikte İslamiyetin yayılmasına hizmet etti. Müşriklerin safha safha ilerlettikleri düşmanlıkları ve işkenceleri karşısına dikilip, kahramanca mücadele etti.
Ebu Bekr Müslüman olduktan sonra, Resulullah'ın yanından hiç ayrılmazdı. Resulullah'a yardımcı olurdu. İstenmeyen durumlarda Resulullah'ın yanında bulunur, bütün mübarek sözlerini tasdik ederdi.
Resulullah'ın miracını da tereddütsüz kabul etmiş, kâfirleri sükut-u hayale uğratmıştı. Resulullah Efendimiz, Hazreti Ebu Bekr'in evine, sabah ve akşam vakitleri olmak üzere iki kere teşrif ederdi. Bu durum, hicrete kadar devam etti. Hicrette de Resulullah ile beraberdi. Allahü Teâlâ, Ebu Bekr'i böyle bir yolculuk ile şereflendirmiş, Kur'an-ı Kerim'de ondan bahis buyurmuştur.
Allahü Teâlâ bu hususta Tevbe suresinin 40. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer siz (Resulüme) yardım etmezseniz, Allahü Teâlâ, O'na (evvelce yardım ettiği gibi) yine yardım eder. Hani Mekke kâfirleri O'nu Mekke'den çıkardıklarında ikinin ikincisi ile (Ebu Bekr Sevr Dağı'nda) bir mağarada idiler. Peygamber, arkadaşına (Hazreti Ebu Bekr'e); “Korkma! Allah bizimle beraberdir.” demişti. Allahü Teâlâ ona sekinetini indirdi.” buyuruldu. Âlimlerden bazıları; “Ayet-i kerimede üzerine “sekinet” indirilen Hazreti Ebu Bekr'dir.” buyurmuşlardır.
Hazreti Ebu Bekr, bu hicret sırasında Resulullah'a binek verdi. Kendilerine yol gösterecek olan kılavuz kiraladı. Beraberlerinde Ebu Bekr'in azatlısı Âmir bin Füheyre de vardı. Bu sırada Resulullah'ın hizmetini bizzat Hazreti Ebu Bekr yaptı. Medine-i Münevvere'ye gelinceye kadar, bütün masraflarını ve koruma işlerini Hazreti Ebu Bekr üzerine aldı.
Kureyş müşrikleri, zayıf ve güçsüz Müminleri, Mekke'nin çocuklarına teslim ediyorlar, onlara alay ettiriyorlar, kendileri de yoruluncaya kadar onlara eziyet ve işkence ediyorlardı. Onları tutuyorlar, kızgın güneş altında dövüyorlar, göğüslerine büyük taşlar koyuyorlar, “Muhammed'i inkâr edinceye kadar böyle kalacaksınız!”diyorlardı. Böyle işkenceye maruz kalanlardan birisi de Bilal-i Habeşî idi. Canını Allah yolunda feda eden Bilal-i Habeşî, müşriklerin yaptıkları bu işkenceler esnasında sadece “Allah bir! Allah bir!” diyordu. Bu sırada, Hazreti Ebu Bekr bu hâlde iken Bilal-i Habeşî'yi görmüş, onu satın alıp azat etmiş, onların elinden kurtarmıştı.
Hazreti Ebu Bekr'in Allah yolunda harcadığı şeyler, İslam'ın başlangıcında, en ihtiyaç duyulan zamanda olduğu için, Eshab-ı Kiram'ın ve diğer bütün ümmetin Allah yolunda verdiklerinden daha üstün ve öndedir. Nitekim, Hadid suresinin 10. ayet-i kerimesinde mealen; “Mekke-i Mükerreme'nin fethinden önce malını veren ve cihat eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihat edenden daha büyük derece vardır. Allahü Teâlâ hepsine Cennet'i vaat etti.” buyuruldu. Eshab-ı Kiram'ın ve diğer bütün ümmetin Allah yolunda harcadığı malların hepsi bir araya toplansa, Ebu Bekr'in yaptığı yarım müdlük infakın (harcamanın) derecesine ulaşamayacağı bildirildi.
Resulullah Efendimizin ahirete teşriflerinden sonra, Allahü Teâlâ, Müslümanların durumunu Hazreti Ebu Bekr ile telafi etmiştir. Hazreti Ebu Bekr, Müslümanların işlerini derleyip düzenledi. Resulullah Efendimizin emri üzerine hazırlanan Üsame'nin kumandasındaki İslam ordusunu, Rumlar üzerine gönderdi. Bunda pek büyük faydalar oldu. Resulullah'ın ahireti teşrifleri ile Rumlar, artık Müslümanların dağılıp bozulacaklarını sanıyorlardı. Fakat Üsame'nin ordusu üzerlerine gönderilince, Rumlar, zihinlerindeki bu yanlış zannı attılar.
Hazreti Ebu Bekr, bundan başka da ordular hazırlayıp etrafa gönderdi. Kısa zamanda Allahü Teâlâ, onun vasıtasıyla Hicaz, Bahreyn ve Yemen'in büyük bir kısmının fethini nasip eyledi. Şam ve Irak taraflarına ordular gönderdi. İran ve Rum orduları mağlup edildi. Hazreti Ebu Bekr'in vesilesiyle çok kimse İslam'a girdi. Bu sebeple hiç kimsenin kazanamayacağı sevaba kavuştu. Hazreti Ebu Bekr'in yaptıklarının kıymetli olmasının sebebi, İslam'ın ve Müslümanların onun vasıtasıyla kuvvetlenmiş olmasıdır. Ayrıca Resulullah'ın vefatından sonra, zekatlarını vermek istemeyenlere tavizsiz hareket etmiş, Üsame'nin ordusunun gönderilmesi hususunda Resulullah'ın emrini aynen tatbik etmiştir. Eshab-ı Kiram da, Hazreti Ebu Bekr'in dediklerini kabul etmiş, Allahü Teâlâ onun vasıtasıyla fetihler nasip etmiştir. Büyük ordular teşkil edilmiş, Müslümanlar kuvvetlenmiş, şirk ve şirk orduları kırılmış, zayıflatılmıştır.
Hazreti Ebu Bekr, kendisinden sonra Hazreti Ömer'in halife olmasını istemiştir. Çünkü Hazreti Ebu Bekr, Hazreti Ömer'in kuvvetini ve faziletini biliyordu. Hazreti Ebu Bekr, kendisinden sonra dirayetli birisinin Müslümanların halifesi olmasını temin etmiş, büyük bir hayra daha vesile olmuştur. Bu sebeple, Hazreti Ebu Bekr, kendi yaptıklarının sevabına ilaveten, Hazreti Ömer'in yaptıklarının sevabına da kavuşmuştur. Bu sebepten dolayı, Cebrail Aleyhisselam Resulullah Efendimize; “Ömer, Ebu Bekr'in hasenelerinden bir hasenedir.” demiştir.
Aşağıdaki hadis-i şerifler, âlimlerin birçoğu tarafından, Resulullah'ın vefatından sonra Hazreti Ebu Bekr'in halife olacağının delili olarak gösterilmiştir. Resulullah Efendimiz vefatına yakın hastalanınca, namaz vakti geldi. Cemaate gitmek istedi. Takat bulamayınca; “Ebu Bekr'e söyleyin, namazı kıldırsın.” buyurdu. Resulullah Efendimizin mübarek ve mutahhare zevcelerinden Hazreti Ömer'in kızı Hafsa, Resulullah'a; “Sen hasta olunca, Ebu Bekr'i öne geçirdin.” deyince; “Onu takdim eden ben değilim; Allahü Teâlâ onu takdim etti.” buyurdu. Hazreti Aişe'nin rivayetinde, Resulullah Efendimiz; “Aralarında Ebu Bekr varken, bir kavme, ondan başkasının imam olması layık değildir.” buyurdu.
Cühudu İbn-i Kudame fi hidmedi'l-akide
İbn-i Kudame hakkında yapılan “Cühudu İbn-i Kudame fi hidmedi'l-akide” adlı mastır tezinin kapak sayfası (sağda) ve yine İbn-i Kudame hakkında yapılan İbnu Kudame ve asaruhu'l-usuliyye adlı çalışmanın kapak sayfası (solda). Yine Hazreti Aişe'nin rivayetinde, Resulullah Efendimizin mübarek zevcesi ve Hazreti Ebu Bekr'in kızı Aişe'ye; “Babanı çağır! Babanı çağır! Bir kimsenin, “Ben daha layıkım.” demesinden korkuyorum. Allahü Teâlâ ve Müminler, sadece Ebu Bekr'den razıdır.” buyurdu.
Bir gün Hazreti Abbas, Resulullah'ın huzurlarına girdi. Resulullah; “Ey Abbas! Ebu Bekr Allahü Teâlânın dininde benim halifemdir. Onu dinlerseniz, felah bulursunuz. Ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz.” buyurdu. İbn-i Mes'ud anlatır: Resulullah ahireti teşrif buyurdukları zaman, Ensar; “Bir emir Ensar'dan, bir emir Muhacirlerden olsun.” dediler. Hazreti Ömer; “Ey Ensar! Siz Resulullah'ın insanlara namaz kıldırmak için Ebu Bekr'i öne geçirdiğini bilmiyor musunuz?” dedi. Onlar da; “Evet.”deyip, bildiklerini söylediler. Bunun üzerine Hazreti Ömer; “Öyleyse, hanginiz Hazreti Ebu Bekr'in önüne geçmek ister?” dedi. Ensar ise; “Kendimizi Ebu Bekr'e takdim etmekten, onun önüne geçmekten Allahü Teâlâya sığınırız.” dediler.
Eshab-ı Kiram, Ebu Bekr'e biat etmek, onun halife olmasını tasdik etmek, “Allah'ın Resulünün halifesi”diye isimlendirmek, ona itaat etmek, onunla beraber muharebe etmek hususunda ittifak etmişlerdir. Allahü Teâlâ, İslam dinini Hazreti Ömer'le kuvvetlendirdi. Abdullah ibni Mes'ud hazretleri bu hususta şöyle buyurdu; “Biz, Hazreti Ömer Müslüman olunca kuvvetlendik. Ömer, Müslüman olmadan önce Kâbe-i Muazzama'ya gidip açıkça namaz kılamazdık. Hazreti Ömer Müslüman olunca, müşriklerle mücadele ederek, Kâbe-i Muazzama'da serbestçe namaz kılmamızı temin etti.” İbn-i Abbas anlattı: “Ömer, Müslüman olunca, Cebrail inip; “Ey Muhammed! Ömer'in Müslüman olmasıyla semadakiler sevindiler.” dedi. Ömer Müslüman olunca, Resulullah'ın yanında, çekilmiş hazır bir kılıç oldu.” Hazreti Ömer, Resulullah'ın Sünnet-i seniyyesi ve Ebu Bekr'in yolu üzere yürüdü. Zayıf olan Müminlere yardım eder, mazlumun hakkını zalimden alırdı. Allahü Teâlâ, hakkı onun dili üzere kıldı. Bu yüzden “Faruk” lakabı verildi. Allahü Teâlâ, onun Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicretini dine destek yaptı. Müslümanları sevindirdi. Münafıkların kalbine korku verdi. Kâfirlere karşı pek şiddetli, Müslümanlara karşı ise pek şefkatliydi. İnsanların kınaması, Hazreti Ömer'i Allah yolunda bulunmaktan, O'nun rızasına uygun iş yapmaktan alıkoyamazdı.
Ebu Leyla anlatır: “Hazreti Ömer, yanında bir çubuk taşırdı. Bu çubukla, kendisini, Hazreti Ebu Bekr'den üstün tutanları, iftiracılara verilen ceza ile cezalandırırdı. Bir gün, Basra ve Kûfe'den bazı kimseler geldi. Aralarında Hazreti Ebu Bekr'in mi, yoksa Hazreti Ömer'in mi üstün olduğu hakkında sözler söylerlerdi. Hazreti Ömer, kendisini, Ebu Bekr'den üstün tutanlara yanında bulundurduğu sopa ile gerekli cezayı verdi. Akşam olunca, Mescid-i Nebevî'de minbere çıkıp şöyle buyurdu: “Dikkat ediniz! Bu ümmetin Resulullah'tan sonra en üstünü Ebu Bekr'dir. Kim bu günden sonra bunun aksini söylerse, iftiracı durumuna düşer. Ona, iftiracılara verilen ceza verilir.” Osman bin Affan'ın azatlı kölelerinden biri şöyle anlatır: “Bir yaz günü, Aliye denen yerde, Osman bin Affan'la beraber bir evdeydik. Uzaktan, iki deveyi çekip gelen birisini gördük. Hava çok sıcaktı. Hazreti Osman; “Keşke onları ortalık serinleyince götürse idi.” dedi. Yanımıza yaklaşınca, onun Hazreti Ömer olduğunu gördük. O zaman Hazreti Osman, kalkıp başını kapıdan dışarı çıkardı, tekrar içeri çekildi. Hararetin fazlalığından hâli değişti. Hazreti Ömer hizalarına gelince, Hazreti Osman; “Ey Müminlerin emiri bu saatte niçin dışarı çıktınız?” dedi. Hazreti Ömer; “Bunlar, zekat develeridir. Geride kalmışlardı, onları götürüyorum. Kaybolurlarsa, yarın Huzur-i İlahî'de Allahü Teâlâ, onları benden sorar.” dedi. Bunun üzerine Hazreti Osman; “Ey Müminlerin emiri! Şurada gölgede biraz dinlenip su içseniz, biz onları götürürüz.” dedi. Fakat Hazreti Ömer, dinlenmeden yoluna devam etti. Hazreti Ömer gidince, Osman; “Kuvvetli ve emin bir kimseye bakmak isteyen, Hazreti Ömer'e baksın.” buyurdu. Hazreti Ali buyurdu ki: “Resulullah'tan sonra bu ümmetin en hayırlısı, Ebu Bekr ile Ömer'dir.” ### Bulgatü'ttalibi'l-hasis
İbn-i Kudame'nin talebesi Ziyaeddin Makdisi hocasından duyduklarını Bulgatü'ttalibi'l-hasis adıyla toplamıştır. Bu eserin ikinci cildinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Zahiriyye Kütüphanesi No: 667'de kayıtlıdır.
Allahü Teâlâ, Ebu Bekr ile Ömer'e, güzel ve yüksek bir hayat ve ömür nasip etmiştir. Gerek Resulullah'ın hayatında ve gerekse ahireti teşriflerinden sonra dine hizmette; Hicaz, Şam, Yemen, Irak, Horasan ve fethedilen diğer yerlerde İslam'ın galip gelmesine onları vesile kılmıştır. Adaletleri ile örnek olduklarından, onların izinden gidenlerin sevaplarına da kavuşmaktadırlar. İnsanlar arasında örnek olan Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'in İslam'ı yaşayışları ve adaletleri her tarafa yayılmış ve meşhur olmuştur. Hatta darbımesel olmuş, “Adil bir hayat (yaşayış) için Ömereyn'in sîreti (gidişatı)” denilmiştir.
Ömereyn'den maksat, Hazreti Ebu Bekr ile Hazreti Ömer'dir. Anne baba için ebeveyn dendiği gibi, Ömer ismi telaffuzda hafif olduğu için Ömereyn denmiştir.
Hazreti Ebu Bekr ile Ömer, Resulullah'tan sonra, O'nun sîreti üzere yürümüşler, adaletli yolunu tutmuşlardı. Bu hususta; “Ebu Bekr ile Ömer, Allahü Teâlâ'nın kullarına hüccettir.” denilmiştir. “Resulullah'ın Sünnet-i seniyyesi üzere kim yürüyebilir?” denilse, “Hazreti Ebu Bekr ile Ömer yürümüştür.” denilir.
O ikisi, bu ümmetin ekserisinin İslam'a girmelerine, birçok memleketin fethine ve dolayısıyla halkının da İslam'a girmelerine, kıyamete kadar bu dinin devamına vesile olmuşlardır. Kendi şahısları ile ilgili sevaba ilaveten, her Müslümanın kazandığı sevap kadar da sevaba nail olmaktadırlar. Onlara, bu hususta bu ümmetten hiç kimse müsavi olmadığı gibi, onların derecelerine yaklaşamazlar bile.
İbn-i Ömer o anlattı: Resulullah bir fitneden bahsettikten sonra, Hazreti Osman'ı işaret ederek: “O fitnede, bu, mazlum olarak katledilir.” buyurdu. Aişe-i Sıddîka rivayet etti: Resulullah; “Bana kardeşimi çağırın!”buyurdu. “Ya Resulallah, kardeşin kimdir?” denilince; “Ebu Bekr'dir.” buyurdu. Yine; “Bana kardeşimi çağırın!” buyurdu. Kim olduğu sorulunca; “Ömer'dir.” buyurdu. Yine; “Bana kardeşimi çağırın!” buyurdu. “Ya Resulallah! Kardeşin kimdir?” denildi. “Osman'dır.” buyurdu. Hazreti Osman çağrılıp, Resulullah'ın yanlarına yaklaştı. “Ey Osman! Allahü Teâlâ sana (hilafet denen) bir gömlek giydirecektir. Eğer münafıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşasıya kadar sakın çıkarma!” buyurdu.
Hazreti Aişe buyurdu ki: “Resulullah evinde, mübarek baldırları, yani topuğu ile dizi arası açık bir hâlde uzanmıştı. Hazreti Ebu Bekr kapıya gelip izin istedi. Habib-i ekrem izin verdiler. Hâllerini değiştirmediler. Sonra Hazreti Ömer gelip izin istedi. Ona da izin verdiler ve mübarek baldırları açık olarak sohbete devam ettiler. Hazreti Osman gelip izin isteyince, Resul-i Ekrem oturdu ve örtündü. Hepsi gittikten sonra, Server-i âleme sordum: “Babam Ebu Bekr içeri girdi. Hiç hareket etmediniz. Hazreti Ömer içeri girince, yine aynı vaziyette durunuz. Hazreti Osman içeri girince, doğrulup oturdunuz ve elbisenizi düzelttiniz. Bunun hikmeti nedir?” Cevabında; “Meleklerin hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmez miyim?” buyurdular. Bir rivayette ise, Resulullah; “Osman, çok hayâ sahibi bir kimsedir. Eğer o hâlde izin verseydim, içeri girip söyleyeceğini anlatamazdı.” buyurmuştur.
Hazreti Osman'ın dört halife içinde üstünlük sırası, halifelik sırası gibidir. Yani, üçüncü mübarek kimsedir. Hazreti Ömer'in tespit etmiş olduğu altı kişilik şûra ehli, onu Hazreti Ömer'den sonra halife seçtiler. Hazreti Osman'ın, Eshab-ı Kiram arasında dört mühim hususiyeti vardı. İkisi, Resulullah hayatta iken, ikisi de Resulullah'ın ahireti teşriflerinden sonradır. Hazreti Osman'ın Resulullah hayatta iken mevcut olan iki bariz hususiyetinden biri, Allah yolunda çok mal harcaması ve Müslümanlara faydasının çokluğudur. Hazreti Osman Tebük Seferi'ne iştirak eden ve sıkıntılarının çokluğundan dolayı “Ceyşü'l-Usret” (Zorluk askeri) olarak isimlendirilen İslam ordusunu 930 deve, katır ve yetmiş at ile donattı. Resulullah'a bu yolda harcaması için 1.000 dinar verdi. Bunun üzerine Resulullah; “Bu günden sonra Osman'a yaptığı şeyler zarar vermez.” buyurdu. Rûme kuyusunu satın alıp herkesin ondan bedelsiz içmesini sağladı.
Peygamberimizin Medine'ye hicret ettiği ilk günlerde, şehirde su sıkıntısı çekiliyordu. Rûme kuyusundan başka içecek su yoktu. Bu kuyu ise bir Yahudiye ait olup suyunu satardı. Resulullah; “Rûme kuyusunu kim satın alıp, kendi kovasını Müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennet'teki kovası bundan hayırlı olur.” buyurdular. Hazreti Osman kuyuya varıp, Yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun hepsini satmadı. Hazreti Osman da, nöbetleşe, bir gün kendisinin, bir gün Yahudinin olmak üzere yarısını satın aldı. Hazreti Osman, kendi nöbet gününde kuyuyu Müslümanlara serbest bırakırdı. Yahudi, nöbetinde suyu para ile satardı. Müslümanlar, Hazreti Osman'ın nöbetinde iki günlük sularını alır, Yahudinin nöbetinde kuyunun yanına bile uğramazlardı. Yahudinin işi böylece bozuldu. Yahudi, işi bozulunca, yarısını onikibin dirheme sattığı kuyunun diğer yarısını sekizbin dirheme satmayı teklif etti. Hazreti Osman, diğer yarısını da alıp, kuyunun Müslümanlara her gün hizmet vermesini temin etti.
Resulullah Efendimiz; “Kıyamete kadar, Rûme kuyusundan içen her kimsenin her içimine karşılık, Osman için bir köle azat etmiş sevabı vardır.” buyurdu.
Resulullah hayatta iken mevcut olan hususiyetlerinden biri de, Hazreti Osman'ın, Resulullah'ın iki mübarek kerimesiyle evlenmiş olmasıdır. Böyle bir üstünlük, ondan önce ve sonra kimseye nasip olmamıştır. Bu sebeple Hazreti Osman, Zinnûreyn (iki nur sahibi) olarak isimlendirilmiştir.
Resulullah'ın ahireti teşriflerinden sonraki iki hususiyetten ilki; Hazreti Osman'ın pek çok gayrimüslim memleketi fethetmesidir. Bu sebeple pek çok insan Müslüman olmuştur. Hazreti Osman, fetihleri sebebi ile Müslüman olanların sevapları kadar sevaba sahiptir.
Peygamber Efendimizin ahreti teşriflerinden sonraki ikinci hususiyeti ise, Hazreti Osman'ın, Kur'an-ı Kerim'i meşhur kıraatler üzerine cem etmek suretiyle, Müslümanlar arasındaki okuyuş farklılıklarını gidermiş olmasıdır. Böyle büyük bir işin sevabına da kavuştu.
Hazreti Osman, şehit edilmek istendiği zaman, buna sabretti. Arkadaşlarını, muhaliflerle muharebeye girmekten menetti. Hammad bin Zeyd; “Emirü'l-Müminîn Hazreti Osman, kırk gece muhasara altında tutulduğu zaman, karşı tarafa delil olacak hiçbir şey konuşmadı.” buyurdu.
Sa'id bin Müseyyib anlattı: Hazreti Osman, birgün insanların yanına yaklaştı ve; “Aranızda Talha bin Ubeydullah var mı?” diye sordu. Orada bulunan Talha; “Buradayım ne arzu ettiniz?” dedi. Hazreti Osman; “Allah aşkına söyle, sen Resulullah'ın; “Her peygamberin Cennet'te bir refiki vardır. Benim Cennet'teki refikim Osman'dır.” buyurduğunu duydun mu?” diye sorunca, Talha; “Evet duydum.”deyip, onu tasdik etti.
Dört halifenin sonuncusu Hazreti Ali'dir. Resulullah Müslümanlara, onların yoluna sarılmayı emretmiştir. Hazreti Ali, Nebilerden, Resullerden ve kendisinden önceki üç halifeden sonra, mahlukatın en üstünüdür. Resulullah Efendimiz; “Benden sonra hilafet otuz senedir.” ve; “Benden sonra, benim sünnetime ve Hulefa-i Raşidîn'in sünnetine sarılınız.” buyurmuştur.
Hazreti Ali, Resulullah'a soyca pek yakındı. İlmi çoktu. Çok cesurdu. Resulullah Efendimiz onu çok severdi. Onu, kerimeleri Hazreti Fatıma validemiz ile evlendirdi. O, Cennet gençlerinin efendileri olan Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin'in babasıdır. Resulullah Efendimizin pak ve şerefli soyu Hazreti Hasan ve Hüseyin ile devam etmiştir. Hazreti Ali'nin zühtü ve verası pek çoktu. O, Resulullah'ın amcasının oğludur.
İbn-i Abbas; “Resulullah ile ilk önce namaz kılan Hazreti Ali'dir.” dedi. Sa'id bin Müseyyib; “Hazreti Ali'den başka Sahabiden hiç kimse; “Bana sorunuz.” dememiştir.” derdi. Hazreti Ali'nin ilimdeki yüksekliğine Resulullah Efendimiz şehadet edip; “Sizin kazayı en iyi bileniniz Ali'dir.” buyurmuştur.
Hazreti Ali'nin şecaat ve kahramanlığı da, meşhurdur. Harp meydanında, karşısına çıkan kimselerin hepsine galip geldi. Tebük Harbi'ne, Resulullah Efendimizin bulunduğu diğer bütün gazalara katıldı. Uhud'da, Müslümanların müşrikler tarafından sıkıştırıldığı sırada, müşriklerin ileri gelen cengaverlerini öldürdü. Müslümanların sancağını taşıdı. Onun hakkında Üseyd bin İyas; “Kureyş müşrikleri onu öldürmek için teşvikte bulunuyorlar, onun kendilerine galebe çalmasından dolayı kendilerini ayıplıyorlardı.”demiştir.
Cabir bin Abdullah anlatır: “Biz Cuhfe denilen yerde idik. Bu sırada Resulullah yanımıza geldi. Ali'nin elini tutup; “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.” buyurdu.
Resulullah Hayber'in fethinde; “Bu bayrağı, Allah ve Resulünün sevdiği birisine vereceğim.” buyurup, Hazreti Ali'ye verdi. Yine Resulullah Hazreti Ali için; “Musa'nın yanında Harun nasıl idiyse, sen de benim yanımda öylesin. Yalnız, şu fark var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu. Ancak, burada bildirilen husus, İslam'a hizmet ve Müslümanlara daha faydalı olmakla alakalıdır.
Amr bin Meymun bin Mihran'a, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ali'den hangisinin daha önce Müslüman olduğu sorulunca; “Her şeyin doğrusunu Allahü Teâlâ bilir ki, ilk Müslüman olan Ebu Bekr'dir.” dedi. Hazreti Ebu Bekr, rahip Bahira zamanında Resulullah Efendimize iman etti. Resulullah ile Hazreti Hadice'nin nikâhında bulundu. Bütün bunlar, Hazreti Ali'nin doğumundan önce idi. Ancak, Hazreti Ali Müslüman olduğu zaman daha çocuk idi. Resulullah'ın terbiyesinde ve evinde yetişiyordu. Onun Müslüman olması, sadece kendisi için olup, çevresinde tesir bırakacak bir durumda değildi. Fakat Hazreti Ebu Bekr'in durumu öyle değildi. O, Müslüman olması ile kendisinden başka dokuz kişinin daha Müslüman olmasına vesile oldu. Müşriklerin işkencesi altında bulunan yedi Müslüman köleyi satın alıp azat etti. O dönemde, İslam'ın kuvvet bulmasına yardımcı oldu. Resulullah Efendimize pek çok yardımda bulundu.
Allahü Teâlâ, dört halifeyi, Peygamberlerden sonra mahlukatının en üstünü yapmıştır. Nasıl Peygamberlerini birbirine üstün kılmış ise, dört halifeyi de birbirine üstün kılmıştır.