İBN-İ ZAFER

Muhammed bin Muhammed bin Abdullah bin Zafer Tefsir, lügat, nahiv, feraiz ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi, edip ve şair
A- A+

Tefsir, lügat, nahiv, feraiz ve Malikî mezhebi fıkıh âlimi, edip ve şair. Künyeleri, Ebu Ca'fer, Ebu Abdullah ve Ebu Haşim olup; ismi, Muhammed bin Muhammed bin Abdullah bin Zafer'dir. 497 (m. 1104) yılında Sicilya'da doğdu. Huccetü'd-din lakabı verildi. İbn-i Zafer diye tanındı. Mekkî ve es-Sıkıllî (Sicilyalı) nisbet edildi. 565 (m. 1170) yılında Hama'da vefat etti.

Çocuk yaşta Mekke-i Mükerreme'ye göçen İbn-i Zafer, genç yaşta aklî ve naklî ilimlere vâkıf oldu. İslam âleminin çeşitli bölgelerinden akın akın Mekke'ye gelen ve orada Allahü Teâlâ’nın rızası için hac ettikten sonra, hem o mübarek beldede bir müddet kalıp ibadet etmek, hem de arzu edenlere ilim öğretmek ve âlimlerden ilim öğrenmek arzusuyla mücavir olarak kalan âlimlerden ilim öğrendi. Mekke'nin yerli âlimlerinin ilimlerinden istifade etti.

Sonra Mısır'a gitti, İskenderiyye'de Ebu Bekr Tartuşî ile karşılaşıp, ondan ilim öğrendi. Ebu Tahir Silefî'den ders aldı. Endülüs'e gitti. Ebu Bekr ibni Arabî, Ebu Mervan Bacî, Ebü'l-Velid Debbağ ve daha birçok âlimden ilim öğrendi. Afrikıyye'ye (Tunus'a) gitti. Mehdiyye şehrine yerleşti. Orada ilim öğretmekle meşgul oldu. Avrupa'dan gelen zalim Norman askerlerinin 543 (m. 1148) yılında Mehdiyye'yi ele geçirmeleri üzerine, o zaman Müslümanların elinde bulunan Sicilya'ya gitti. Sicilya'da taliplerine ilim öğretip, güzel eserler yazdı. Daha sonra Mısır'a gitti. Sonra Halep'e geçti. Halep'te İbn-i Ebu Asrun Medresesi'nde ders verdi. "Tefsir-i kebir" adlı eserini yazdı.

Eshab-ı Kiram düşmanlarının çıkardığı fitne neticesinde, sahibi bulunduğu birçok kitabı zayi oldu. Daha sonra Hama'ya gitti. Hama'da halk ve devlet adamları tarafından büyük ilgi ile karşılanıp, çok iltifat edildi. Orada birçok talebe yetiştirip, kıymetli eserler yazdı. Ölünceye kadar Hama'da kalıp, Allahü Teâlâ’nın dinini öğretmek için çalıştı. Arabî ilimlerde, Malikî mezhebi fıkıh bilgilerinde ve tefsir ilminde âlimdi. Çok güzel hitabeti vardı. Güzel şiir yazardı. Nesirde de üstaddı.

Üstün hafızası, keskin zekası, yüksek ilmi, güzel ahlâkı ve tatlı dili ile insanlara Allahü Teâlâ’nın dinini öğretti. Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını bildirmekte çok gayretliydi. Allahü Teâlâ’nın kullarına merhameti çok fazlaydı. Onların dünyasından çok ahiretlerini düşünür, Cehennem ateşinden kurtulmaları için Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarına uygun yaşamalarını nasihat ederdi. Bilhassa, helal kazanmak ve helal yemek üzerinde çok dururdu.

Feraiz ilmi üzerinde çok çalıştı. Resulullah Efendimizin; "Feraiz ilmini öğrenmeye çalışınız! Bu ilmi gençlere öğretiniz! Feraiz ilmi, din bilgisinin yarısı demektir. Ümmetimin en önce unutacağı, bırakacağı şey, bu ilim olacaktır." buyurduğunu sık sık hatırlatırdı. İnsanların feraiz ilmini öğrenmelerini arzu eder, böylece Resulullah Efendimizin bildirdiğine uygun şekilde miras taksimi yapılmasını teşvik ederdi.

Devamlı güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Her hâl ve hareketiyle uymaya çalıştığı Resulullah Efendimizin güzel ahlâkını insanlar ondan öğrenirdi. Haram ve şüpheli şeylerden şiddetle kaçar, mubahların birçoğunu terk ederdi. Çok ibadet ederdi. Cömertlikte zamanının en ileri gelenlerindendi. Kara Halilzade tarafından Türkçeye çevrilen "Sülvanü'l-muta' fî udvani'l-etba" adlı eserinde, **"Tefviz ve Sabır"**la ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

Tefviz ve Sabır

Tefviz (Allahü Teâlâ’nın iradesine teslim olmak): Allahü Teâlâ, Nisa suresi 19. ayetinde mealen; "Onlarla (zevcelerinizle) iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadıysanız, olabilir ki, bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur." buyuruyor. Yine Bakara suresi 216. ayetinde mealen; "Olur ki, bir şey hoşunuza gitmezken, sizin için o hayırlı olur ve bir şeyi sevdiğiniz hâlde o, hakkınızda şer olur. Allahü Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz." buyurulmuştur.

Rabbinden razı olan, yani mutmainne olan nefis, Rabbinin emirlerine boyun eğer. Aklı, şehevî arzularına galip gelir. Melek sıfatı ile bezenir. İbadet ve taatten başka bir şey düşünmez olur. Melekler gibi gece gündüz Rabbini tesbih eder ve hiçbir zaman kendisine gevşeklik gelmez. Nur suresi 19. ayet-i kerimede Allahü Teâlâ mealen; "Sizin için hayırlı olanı Allahü Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz." buyurdu.

Bu ayet-i kerimelerde kastedilen şey, herkesin arzu ederek istediği şeyin meydana gelmesini düşünmeden, Allahü Teâlâ’ya teslim olmasının lüzumudur. Çünkü selamet ve saadet, işini Allahü Teâlâ’nın iradesine teslim etmektedir. İşlerini Allahü Teâlâ’nın irade-i külliyesine teslim etmeyen kimse zarar görür. Basiret sahibi kimse, zarar ve faydadan emin olmadığı gibi, kendisine gelen fayda veya zarardan dolayı üzüntü de duymaz. Çünkü o, işlerini Allahü Teâlâ’ya ısmarlamıştır. Belaya uğradığında O'nun keremini, nefsinin zararına neticelenen bir işte Rabbinin lütfunu istemelidir.

Buna benzer bir vaka, Firavun'un yakınlarından bir Müminin başından geçmiştir. Tafsilatı şöyledir: Firavun'un akrabasından biri, Musa Aleyhisselam'a inanmıştı. Firavun'a inanan avanesi ve vezirleri, o kimsenin imanını ve Musa Aleyhisselam'a yakınlığını fark edip, Firavun'u durumdan haberdar ettiler. Firavun da, yakınlığı sebebiyle onun böyle bir şeye cüret edemeyeceğini söyleyip, vezirlerine inanmadı. O Mümin kimse de imanını sakladı.

Musa Aleyhisselam mucizeler gösterip, peygamberliğini açıkça ilan edince, Firavun, vezirlerini ve diğer devlet erkanını toplayıp istişare etti. Musa'ya karşı nasıl tedbir alınması gerektiğini görüştüler. Musa'ya iman eden o Mümin kimse de, Firavun'a yakınlığı sebebiyle o toplantılara iştirak etti. Firavun'un avanesi, Musa'yı susturmak için etraftan sihirbazlar toplanmasında ve ona galip gelmek için öldürülmesinin tehirinde ittifak ettiler. Nitekim A'raf suresi 112. ayet-i kerimede, bu hususta mealen; "Ne kadar âlim (bilgin), sihirbazlar varsa, hepsini sana getirsinler, dediler." buyuruldu.

Firavun'un niyeti ve çekindiği nokta ise, başkaydı. Onun niyeti, Mümin suresi 26. ayet-i kerimede mealen şöyle bildirilmektedir: "Firavun dedi ki: Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de, o (varsın) Rabbine dua etsin. Çünkü ben, onun dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde bir fesat çıkarmasından korkuyorum." Ancak avanesi, Firavun'un, Musa'yı öldürmesine mâni oldular. Firavun'a da; "Senin için bunda korkulacak bir şey yok. Bu bir sihirdir. Eğer onu öldürürsen; 'Ona cevap verecek delil bulamayıp, karşılaşmaktan âciz kaldığı için öldürttü.' derler." dedilerse de, Firavun'dan korktukları için daha fazla bir şey söylemeye cesaret edemediler. Halbuki Firavun'un fikrinde ısrar ettiğini bilmekteydiler.

Bu defa Firavun'un avanesi arasında bulunup da, önceden iman edip imanını gizleyen Mümin kimse, onu bu düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştı. Nitekim Mümin suresi 28. ayet-i kerimede mealen şöyle buyuruldu: "Firavun ailesinden olup, imanını gizlemekte olan bir Mümin (şöyle) dedi: 'Rabbim Allah'tır' dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler de getirmiştir. Bununla beraber eğer o, bir yalancı ise yalanı kendisine, eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği azabın bir kısmı olsun (gelir) size isabet eder. Şüphesiz Allahü Teâlâ, haddi aşan, (iddiasında) çok yalancı olan kimseyi hidayete (doğru yola) erdirmez." Firavun, Müminin bu sözünü anlayınca çok kızdı ve Mümini hapsettirdi. Sonra avanesini ve vezirlerini toplayarak bu Mümine ne ceza vereceği hususunda görüştü. Vüzera onun işkence ve eziyet edildikten sonra öldürülmesini ve bu cezanın onun gibilere ibret olup, korku vermesi fikrinde idiler. Ancak Firavun, yakınlık bağları ile buna razı olmayıp, onların fikirlerini kabul etmedi. Vüzerasına, o Mümine nasihat edip, korkutmalarını ve onu Musa'nın dininden döndürmelerini emretti.

Bunun üzerine vezirler, zindana gönderilen gence nasihat edip hak dini terk etmesini istediklerinde, genç, imanında ısrar etti. Hatta onları imana davet etti. Musa'dan sadır olan mucizeleri anlatıp, onlardan sadır olan küfrü hatırlattı. Ayrıca onları Cehennem ateşi ile korkuttu. Mümin suresi 30. ayetinde buyurulduğu gibi mealen, iman etmiş olan bu genç şöyle dedi: "İman etmiş olan adam şöyle dedi: 'Ey kavmim! (Musa Aleyhisselam'ı yalanlamanız ve ondan yüz çevirmeniz sebebiyle) Şüphesiz ben, Nuh kavmi, Ad kavmi, Semud kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen hadiselerin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum.'" (Mümin suresi: 30)

"Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağırışıp çağrışma (imdat için birbirinizi yardıma çağıracağınız) günden (kıyamet gününden) arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi Allah'ın azabından kurtaracak kimse yoktur. Allah kimi saptırırsa, artık onu hidayete (doğru yola) erdirecek yoktur." (Mümin suresi: 32-33)

"Doğrusu Musa'dan önce Yusuf da size mucizelerle gelmişti. O vakit de onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet (Yusuf Aleyhisselam) vefat ettiğinde de; 'Bundan sonra Allah asla peygamber göndermez' dediniz. (Böylece sonra gelecek Peygamberleri de inkâr ettiniz.) İşte, Allahü Teâlâ, (dininde) haddi aşanları ve (mucizelerinde) şüphe edenleri böyle saptırır." (Mümin suresi: 34)

Musa Aleyhisselam'a iman eden genç, Firavun'un avanesine böyle nasihat ettikten sonra, sözünü şöyle bitirdi: "Siz benim söylediklerimi yakında (kıyamette) anlayacaksınız. Ben işimi Allahü Teâlâ’ya havale ediyorum. (O beni korur.) Muhakkak ki Allahü Teâlâ, kulların bütün yaptıklarını görendir." (Mümin suresi: 44)

Firavun'un avanesi, gençten ümit keserek Firavun'un yanına döndüler. Firavun'a, gencin imanında sebatını ve kendi nasihatlarının, gencin imanını kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramadığını bildirdiler. Bunu işiten Firavun iyice ümitsiz oldu. Avanesi ile bu gence ne yapabiliriz diye düşünürlerken, Firavun'un kızı yanlarına geldi. Durumu sordu. Firavun, kızına durumu anlattı. Kız, babasını teselli ederek dedi ki: "Ey babacığım! O Müminin sözlerinin senin hilafına ve aleyhine olduğuna üzülüp, onu cezalandırmakta acele etme. Zira sana yakın olan kimseye gadr ve zulmetmiş olursun. Zira hakikatte, onun sözleri sana muhalefetten değildir. Belki Musa'nın asâsıyla galip gelmesinden, onun gücünü görmesinden, onun sürülmesinin ve katlinin mümkün olmadığını zannetmesinden kasıtlı olarak sana muhalif görünmektedir. Böylece Musa'ya itaat eder görünüp, hile ve aldatma yolu ile onun öldürülmesini temin edip, sana hizmet etmek istemektedir."

Vezirlerin, onun bu niyetini bildiklerinde şüphe yok. Ancak onlar, koğucu ve hasetçi oldukları için, onun sana yaptığı muameleyi kötülemektedirler.” deyince, Firavun ferahladı. Allahü Teâlâ, Firavun'un kalbine kızının sözünü kabul etmeyi ilham eyledi. Bundan sonra Firavun, Mümini huzuruna getirtti. Ve dedi ki: “Senin maksadının bana hizmet olduğunu tetkik ettim. Şimdi Musa hakkında ne düşünüyorsan onu yap. Benden sana bir zarar gelmez. Müsterih ol!”

Mümin, işini Allahü Teâlâ’ya havale etmesi sebebi ile, Allahü Teâlâ onu Firavun'un kötülüğünden ve kavmin şerrinden muhafaza buyurdu. Nitekim ayet-i kerimede mealen şöyle buyuruldu. “Allahü Teâlâ onu (iman eden Mümini), Firavun'un taraftarlarının hilesinden korudu. Firavun'un kavmini ise, o kötü azap kuşatıverdi (denizde boğuldular).” (Mümin suresi: 45)

Sabır

Allahü Teâlâ, Resulü Muhammed Aleyhisselam'a Nahl suresi 127. ayet-i kerimede mealen şöyle buyurdu: “Ey Resulüm! Sabret; senin, sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Kâfirlerin yüz çevirmesinden mahzun olma ve yaptıkları hileden de telaş edip sıkıntıya düşme.” Allahü Teâlâ bu ayet-i kerimeyi göndererek, Resulüne sabretmesini emir buyurdu. Zira Resulullah Efendimizin, Allahü Teâlâ’ya ilmi ve itimadı herkesten daha fazlaydı. Sabretmeye en layık ve evla olan da O'dur.

Müslümanlar, Resulullah Efendimizin müsaadesiyle, Hazreti Ebu Bekr ve Hazreti Ali hariç, Resulullah Efendimiz hicret etmeden önce Mekke'yi terk ettiler. Bir kısmı Mekke yakınlarında bir yerde yurt tuttu. Mekkeli müşrikler, Müslümanların kendilerine zarar vereceklerinden korktular. Muhammed Aleyhisselam'ın da onların arasına katılmasından çekinmekteydiler. Birgün Darünnedve dedikleri evde toplanıp, Resulullah Efendimiz hakkında görüştüler.

Şeytan da, Arabistan'ın Necd kabilesine mahsus elbiseler giymiş bir ihtiyar kıyafetinde Darünnedve'nin kapısına geldi. Kâfirler, ona kim olduğunu sordular. Şeytan; “Ben Necd kabilesindenim, hâlinizi bilirim. Size yardım etmeye, müşkülünüzü çözmeye geldim. Ben böyle hadiseleri çok görüp geçirdim.” dedi. Mekkeli müşrikler de onu, Mekke ehlinden olmadığı için aralarına almaya karar verdiler. Her biri ona fikrini söyledi.

Ebü'l-Bühterî; “Benim fikrim, Muhammed'i kendi evinde hapsedip, kapısını kilitleyelim. Yiyeceğini içeceğini verelim, ölünceye kadar orada kalsın.” dedi. İhtiyar kılığındaki şeytan itiraz etti. “Bu fikir uygun değildir. Zira şimdi Muhammed'in Eshabı dağılmıştır. Böyle bir şey yapıldığını haber alırlarsa, toplanırlar ve Haşimoğullarıyla beraber olup sizinle savaşırlar.” dedi. Hişam bin Ömer de; “Buradan ihraç edelim, nereye giderse gitsin. Bizden de zararı uzak olur.” dedi. Şeytan bu fikri de reddedip; “Bu fikir de boştur. Zira Muhammed güzel yüzlü ve tatlı sözlüdür. Bir kavmin arasına girip, gittiği yerdeki halkın sevgi ve saygısını kazanır, daha sonra da kendisine tâbi olanlarla gelip sizinle cenk edebilir.” dedi.

Kâfirler şeytanın sözünü tasdik ettiler. Ebu Cehil bin Hişam; “En doğru fikir şudur ki, her kabileden bir kuvvetli kimse seçelim. Her biri ellerindeki kılıçlarıyla Muhammed'e saldırsınlar. Kılıç vurup kanını döksünler. Abdimenafoğulları, Arap kabilelerinin hepsi ile başa çıkamazlar ve diyete razı olurlar. Biz de diyetini öder kurtuluruz.” dedi. İhtiyar, bu fikri beğendi. Bu fikir ittifakla kabul edilip oradan ayrıldılar.

Allahü Teâlâ, Muhammed Aleyhisselam'a Cebrail Aleyhisselam'ı gönderip, kâfirlerin meclislerinde konuşulanları, onların tuzaklarını haber verdi. Medine-i Münevvere'ye de hicreti emreyledi. Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Ali'ye; “Ya Ali! Bana hicrete izin verildi. Medine'ye gideceğim. Bende olan emanetleri sana teslim edeyim. Sahiplerine verirsin. Benim yeşil örtümü örtün. Yerimde yat ve hatırını kavi tut, korkma. (Kureyş kâfirlerinden) Sana hiçbir zarar erişmez. Ondan sonra Medine'de benimle buluş.” buyurup, evlerinden şerefli mağaraya doğru yola çıktı.

O çıkarken, mübarek evlerinin kapısında kâfirler toplanmışlar O'nu bekliyorlardı. Yasin suresinin başındaki ayet-i kerimelerden okuyup, yerden bir avuç toprak alarak üzerlerine attı. Onların hepsi, o anda gaflete dalıp, Resulullah'ın çıktığını göremediler. (Rivayet edilir ki, bu esnada başlarına toprak değen kâfirlerin hepsi Bedr Harbi'nde öldürüldüler.) Kâfirler uyanınca, her biri başında bir miktar toprak buldular. İçeriye baktıklarında, Resulullah'ın örtüsüne sarınıp yatan Hazreti Ali'yi gördüler, “İşte Muhammed yerindedir.” dedilerse de, içeri girmeye cesaret edemediler. Sabaha kadar evin etrafında beklediler.

Sabah olup, Hazreti Ali uyanınca, huzuruna gelip Resulullah Efendimizin ne olduğunu sordular. Hazreti Ali de; “Siz O'nun Mekke'den gitmesini istiyordunuz, O da gitti. Hangi tarafa gittiğini bilmiyorum.” dedi. Kureyş kâfirleri, Resulullah Efendimizi ellerinden kaçırmış olmalarının telaşıyla Hazreti Ali'yi dışarı salmayıp hapsetmeye kalkıştılarsa da, daha sonra vazgeçip perişan oldular.

Resulullah Efendimizin Kureyş kâfirlerinin yapmış oldukları bu gibi eza ve cefadan kurtarılıp, şehirlerini istila ve galibiyet nimetine gark edilmesinin hatırlanıp şükredilmesi için, Allahü Teâlâ, bu hususta Enfal suresi 30. ayet-i kerimede mealen şöyle buyurdu: “Hani kâfirler seni (elini kolunu bağlayıp) hapsetmek veya öldürmek ya da (Mekke'den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar bu hileyi kurarken, Allah hilelerini başlarına yıkıveriyordu. (Hilelerinden seni kurtarıyordu.) Allah hilekârlara ceza verenlerin en hayırlısıdır.”

Sabır hakkında Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “İlim Müminin dostu, hilm veziri, akıl delili, amel hayra götürücüsü, yumuşaklık babası, incelik kardeşi, sabır askerlerinin komutanıdır.”

“İlim Müminin dostudur.” Çünkü zafer ve kurtuluş ilim ile hasıl olurken, ilim Mümin ile dostluk eder. Mümin, vefatı esnasında bile ilmi ister, işlerinde onun yardımını görür. Bilmediği şeyleri de nuru ile aydınlatır.

“Hilm, (Müminin) veziridir.” Çünkü vezir, zor işleri yüklenmekle vazifelendirilmiştir. Mümin ilme tâbi olmada hilmden yardım görür, dünya sıkıntılarını hilme yükletir.

“Akıl, (Müminin) delilidir.” Çünkü akıl, Müminin acele ve cehalet ile bir işe girişmesine engel olur. O işin terk edilmesini sağlayıp, doğru yolu ve akıbeti gösterir. Kötü işten koruyup, hatadan muhafaza yolunu açar.

İlim ve akıl nimetine şükretmekte cimri olmamak için, ilmin ve aklın icabı olan “Amel, (Mümini her hayra) götürücüdür.”

“Rıfk, (Müminin) babasıdır.” Çünkü yumuşaklık, yardım ve muvafakatta Mümine babası gibidir. Bir işe girişirken, rıfka müracaat ve itaat etse, işi kolaylıkla hasıl olur. Yumuşaklık ve incelik, Mümine bitişik veya ayrı olmayıp, Müminin sıfatıdır.

“Sabır, (Müminin) askerinin komutanıdır.” Bütün bu hasletler asker, sabır da onların komutanı durumundadır. Her biri yapmaları gereken işleri sabır olmadan yapamazlar. Çünkü sabra tâbi olunmadıkça, nefsin aceleciliği ve vesvesesi bütün güzel huyları bozar. Bütün bu hasletlere hükümran olan sabır, Mümine işlerinde yeterlidir. Sabrın ehemmiyetinin böyle tafsilatlı anlatılmasından maksat, sabrı diğer hasletlerden daha faziletli göstermek değildir. Asıl maksat, bu hasletlere sahip olan kimsenin sebat ve devamlılığının sabır ile mümkün olabileceğini bildirmektir.

Sabır, kişinin haramdan sakınıp, nefsininin kötü isteklerini yapmamasıdır. Böylece, sonu pişmanlık olan lezzetlerden yüz çevirir. Sabır ikiye ayrılır. Biri, günah işlememek için sabretmektir. Şeytan ve insanın kendi nefsi ve kötü arkadaşlar, insana günah işletmek isterler. Bunları dinlemeyip sabretmek çok sevaptır. İkincisi, dertlerin, belaların acılarına sabredip, bağırıp çağırmamaktır. Çok kimse sabır deyince, yalnız bu sabrı anlarlar. Bu sabır da sevaptır. Yani sabrın ikisi de farzdır. Sabır ve kanaat etmeyen kimse, Allahü Teâlâ’nın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur. Kim ki, ilim, hilm, akıl, amel, rıfk ve incelik sıfatlarına sahip olur da, onlara sabırla sebat ve devamlılık kazandırmazsa, o hasletlerin hepsi kaybolup, hiç yokmuş gibi olur. Komutan, askerini disiplin altında tuttuğu gibi, sabır da, o hasletleri emri altında muhafaza eder, vazifeli oldukları işlerde devam üzere olmalarını temin eder.

Eserleri

Pek çok kıymetli eserin müellifi olan İbn-i Zafer'in kitaplarının mevzuları çeşitlidir. Bir kısmı basılmış olup bazılarının isimleri şöyledir:

1- "Sülvanü'l-muta fî udvani'l-etba": Eseri Sicilya'da kaleme almış, Emir Ebu Abdullah Muhammed bin Ebü'l-Kasım Kureşî'ye ithaf etmiştir. Kelile ve Dimne üslubu ile yazılmıştır. Birkaç defa basılan eserin son baskısı Beyrut'ta 1995'te yapılmıştır. Eser, Kara Halilzade tarafından Türkçeye tercüme edilmiş ve 1285'te İstanbul'da basılmıştır. Müellif bu eserine bir zeyl yazmıştır. Bu zeyl de Laleli Kütüphanesi, No: 72738'de kayıtlıdır.

2- "Enbaü nücabai'l-ebna": Eser, "Gurerü'ddürer fî nücebai'l-evlad" adıyla da bilinir. Ünlü şahısların biyografileri ile ilgilidir. 1991'de Kahire'de basılmıştır.

3- "Hayrü'l-bişer bi hayri'l-beşer": Peygamberlik alâmetlerinden bahseder. 1990'da Kahire'de basılmıştır.

4- "İbhamü'l-gavvas fî ihami'l-havas": Harirî'nin **"Dürretü'l-gavvas"**ına haşiyedir. 1996'da Kahire'de yayınlanmıştır.

5- "Yenbuu'l-hayat fî Tezkiri'z-zikri'l-Hakim": Çeşitli kütüphanelerde nüshası vardır.

6- "Şerhu'l-Makamat",

7- "Zadiü'l-müluk" vb.dir.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları