İBNÜ'L-CEZERÎ

Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Yusuf el-Cezerî ed-Dımeşkî eş-Şirazî Kıraat âlimlerinin büyüklerinden
A- A+

Kıraat âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ali bin Yusuf el-Cezerî ed-Dımeşkî eş-Şirazî'dir. Lakabı Şemseddin, künyesi, Ebü'l-Hayr idi. İbnü'l-Cezerî diye meşhur oldu. Cezire, Musul'un yakınında bir beldedir. 751 (m. 1350) senesi Ramazan ayının on beşinde, teravih namazından sonra Şam'da dünyaya geldi. 833 (m. 1429) senesi Rebi'ül-evvel ayının beşinci günü Cum'a namazı vaktinde Şiraz'da vefat etti. Orada kendisinin yaptırdığı mezara defnedildi.

Mensup olduğu aileden çok Şafiî âlimi yetişti. Her birisi, zamanının bir tanesi idi. Babası aynı zamanda ticaretle meşgul idi. İbnü'l-Cezerî'nin doğumu hakkında şöyle anlatılır: Babası Muhammed Cezerî, tüccar idi. Kırk senelik evli olduğu halde çocuğu olmamıştı. Bir sene hacca gitti. Mekke-i Mükerreme'de Zemzem kuyusunun başına varınca, Allahü Teâlâ'dan âlim olacak bir erkek evlad ihsan etmesini dua ve niyaz ederek, Zemzem suyundan içti. Hacdan döndükten bir müddet sonra, bu evladı dünyaya geldi.

İbnü'l-Cezerî daha 14 yaşında iken, 764 (m. 1362) senesinde Kur'an-ı Kerim'in tamamını ezberledi. Ertesi sene, Kur'an-ı Kerim'in hatmi ile namaz kılmak şerefine kavuştu. Bir müddet hadis ilmine çalıştıktan sonra, Kur'an-ı Kerim'in muhtelif kıraat usullerini tahsile başladı. Bazı meşayıh ve âlimlere kıraatini arz etti. Ali bin Ahmed bin Abdülvahid Buharî'nin talebelerinden hadis dinledi ve okudu. İbnü's-Sellar'dan Ebu Amr kıraatini okudu. Ayrıca Hamza bin Habib Zeyyat kıraatini okudu. Nafi' bin Abdurrahman ve Abdullah bin Kesir'in kıraatlerini birleştirdi. Ahmed bin İbrahim et-Tahhan, Ahmed bin Receb, Hamevî ve Ebü'l-Meali İbnü'l-Lebban'dan kıraat okudu. Böylece 768 (m. 1366) senesinde kıraat ilminde kıraat-ı seb'a denilen yedi kıraat tarzını öğrendi. O sene babasıyla hacca gitti. Medine-i Münevvere'de Harem-i şerif imamı Ebu Abdullah Muhammed bin Salih'ten kıraat okudu.

Ertesi sene Kahire'ye geçti. İbnü'l-Cündî'den, bunun vefatının ardında da İbnü's-Saiğ ve Ebu Muhammed Abdurrahman bin Bağdadî'den kıraat-ı seb'a tâlim etti. Ertesi sene Şam'a döndü. 771 (m. 1369) senesinde tekrar Kahire'ye geçti. İbnü's-Saiğ'den kıraat-ı aşere; ayrıca Ebu Muhammed Bağdadî'den İbn-i Muhaysın, A'meş ve Hasan-i Basrî kıraati okudu. Abdülmü'min bin Halef ed-Dimyatî ve Muhammed bin İshak Eberkühî'nin bazı talebelerinden hadis-i şerif dinledi. Şafiî âlimi Abdürrahim bin Hasan İsnevî'den fıkıh okudu. Daha sora Şam'a döndü. Ebu Yusuf Ahmed bin Hüseyin el-Kefrî'den kıraat-ı seb'aya göre bir hatim indirdi.

774 (m. 1373) yılında, Şeyhülislam Ebü'l-Fida İsmail bin Kesir, kendisine fetva icazeti verdi. 778 (m. 1376) yılında Şeyh Ziyaeddin ve 785 (m. 1383)'de de Şeyhülislam Bülkinî tarafından fetva vermeye mezun kılındı. Sonra Kur'an-ı Kerim okutmakla meşgul oldu. Önce Şam'da Benî Ümeyye Camii'nde iki sene kıraat dersi verdi. Sonra Adiliyye Medresesi'nde kıraat müderrisliği yaptı. Daha sonra da Eşrefiyye'deki Darülhadis şeyhliğine (başmüderrisliğine) getirildi. Şeyh İbnüs-Sellar'ın vefatı üzerine Ümm-i Salih türbesi yanındaki medresenin şeyhliğine getirildi. İslam aleminin dört bir yanından gelen talebeler, kendisinden feyz aldı. Şihab bin Hacı bunlardan birisi olup, “O, çok güzel ders verirdi.” demektedir. Oğlu Ebu Bekr Ahmed, Mahmud bin Hüseyin bin Süleyman eş-Şirazî, Ebu Bekr bin Ahmed bin Musabbih el-Hamevî, Necibüddin Abdullah bin Kutb el-Beyhakî, Ahmed bin Mahmud bin Ahmed el-Hicazî ve Mü'min bin Ali bin Muhammed er-Rumî gibi kıraat âlimleri, İbnü'l-Cezerî'nin talebeleri cümlesindendir. İmam-ı Süyutî, “Kıraatte eşsiz bir imamdı.”diyerek İbnü'l-Cezerî'yi övmekte ve aynı zamanda hadis ilminde hafız mertebesinde olduğunu söylemektedir.

İbnü'l-Cezerî hazretlerinin imamlık yaptığı Bursa Ulu Cami Mihrabı. İbnü'l-Cezerî'nin yazdığı ve “Kitabü'n-neşr fî'l-kıraati'l-aşr” adlı meşhur eserinin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (ortada) ve matbu nüshasının kapak sayfası (solda). Yazma nüsha Melik Suud Üniversitesi Kütüphanesi No: 5788'de kayıtlıdır.

Sultan Zahir Berkuk'un atabeği olan Aytemiş'in üstadüddarı (Saray Nazırı) Emir Kutlubey'den resmî vazife aldı. Bu meyanda defalarca Mısır'a gidip geldi. Orada başta Kazvinî olmak üzere pek çok âlimden usul, fıkıh, me'ani ve beyan ilmi tahsil edip İskenderiye'ye geçti. Orada İbn-i Abdüsselam'ın talebelerinin derslerinde bulunup, onlardan hadis-i şerif dinledi. Kırkı aşkın âlimden kıraat okumuş oldu. Emir Berkuk tarafından Şihab-i Hasabî'den sonra Tute Camii hatibliğine tayin edildi. İbn-i Burhan bin Cema'a'dan sonra Selahiyyetü'l-Kudsiyye Medresesi'nin müderrisliğine tayin edildi. 797 (m. 1394) senesi başlarına kadar bu vazifede kaldı. Emir Kutlu Bey ile aralarındaki ihtilaf yüzünden, bu vazifesinden alınıp, Şam'da yaptırılan medresenin kıraat müderrisliğine tayin edildi. Orada bir müddet ders okuttu. Birçok kimse, ondan Kur'an-ı Kerim'i kıraat eyledi.

792 (m. 1390) senesinde ikinci defa hacca gitti. Ertesi sene Şam kadısı oldu. Ancak Mansuriyye vakfının idaresindeki usulsüzlükle itham edilip kadılıktan azledildi. 795 (m. 1392) senesinde Kudüs Salahiyye Medresesi'nde müderrislikle vazifelendirildi. 797 (m. 1394) senesi başlarında Kahire'ye gitti. Aynı zamanda Kutlubey'in malî işlerine bakardı. Bir vesileyle Kutlubey ile ihtilafa düştü. Hâdise Kahire'de mahkemeye intikal etti. Kutlubey'in alacaklı olduğuna hüküm çıktı. Bunun üzerine İbnü'l-Cezerî'nin mallarına el konuldu. İbnü'l-Cezerî hem mahkemeyi, hem de verilen kararı usule aykırı bulup haksızlık yapılıdığını iddia etti. 1 Cemaziyelahir 798 (12 Mart 1396) tarihinde Kahire'den kaçarak İskenderiye'ye gitti. Buradan da 1 Receb (10 Nisan) günü Antakya'ya geldi. Burada talebelere kıraat-ı aşere okuttu.

Sonra Bursa'ya geldi. O zaman, Osmanlı tahtında Yıldırım Sultan Bayezid Han vardı. Padişah, ilme ve âlimlere çok hürmetli idi. İbnü'l-Cezerî'ye çok teveccüh ve iltifat etti, ikramlarda bulundu. Bu zatın geldiği, kısa zamanda her yerde duyuldu. Bursa ve diğer şehirlerden birçok kimse, ondan kıraat-i aşere tahsil edip, bu ilimde yetiştiler. Kıraat ve hadis ilmini Anadolu'ya yaydı. Çok kimse onun ilminden faydalandı. Padişah ile 785 (m. 1383) senesindeki İstanbul seferine katıldı. Niğbolu Meydan Muharebesi'nde hazır bulundu. Bursa'ya dönüp “En-Neşr fi'l-Kıraati'l-Aşr” adlı eserini yazdı. “Tayyibetü'n-Neşr”'i nazma çevirip talebelere okuttu. Padişah, kendisine yüksek maaş verip oğulları şehzade Mehmed, Mustafa ve Musa Çelebilere ders aldırttı.

805 (m. 1402) yılındaki Ankara Muharebesi'nde Yıldırım Sultan Bayezid Han ile beraber Timur Han'ın eline esir düştü. Timur Han da ilme ve âlimlere değer verirdi. İbnü'l-Cezerî'ye hürmet ve ikramda bulundu. Dönerken de onu alıp Maveraünnehr'e götürdü. Keş şehrinde müderrislik vazifesi verdi. Sonra Semerkand'a gitti. Her şehirde çok sayıda talebe, ondan kıraat dersi aldılar. Semerkand'da ders okuttuğu sırada, büyük âlim Seyyid Şerif Cürcanî hazretleri ile buluştu.

807 (m. 1405) senesinde Timur Han vefat edince, yerine geçen torunu Sultan Halil'den müsaade isteyip Semerkand'dan çıkarak Buhara'ya geldi. Burada bir müddet ders okuttu. Sonra Herat şehrine geldi. Timur Han'ın oğlu Sultan Şahruh kendisini şehir dışında karşıladı. Burada hadis-i şerif okuttu. Sonra Yezd'e, oradan Isfahan'a geçti. Her iki şehirde de kıraat-ı aşere okuttu. 808 (m. 1406) senesinde Şiraz'a geldi. Vali Pir Muhammed'in ısrarıyla burada darülkur'an'da kıraat okuttu. Kadılıkla vazifelendirildi.

Sonra hacca gitmek niyetiyle 822 (m. 1419) senesinde Basra'ya geldi. Mekke'ye giderken Uneyze yakınlarında haramilerce soyuldu. Canını zor kurtardı. Uneyze'ye sığınıp “Ed-Dürre fî Kıraati's-Selase” adlı eserini yazdı. Haccı kaçırdı. Oradan Yenbu'ya gidip, bir müddet ikamet etti. Nihayet 823 (m. 1420) yılının Rebi'ül-evvel ayında Medine-i Münevvere'ye geldi. Sonra da Mekke-i Mükerreme'ye geçti. Çok kimse yanına gelip, onun ilminden istifade ettiler. Hac farizasını ifa ettikten sonra, bir müddet daha bu mübarek beldelerde kaldı. Medine-i Münevvere'de kaldığı sıralarda, Şeyh-i Haremeyn Azizüddin Muhterem de, ondan kıraat ilmini okudu.

EN FAZİLETLİ ZİKİR

Cezerî “Hısnü'l-Hasin” kitabında diyor ki: Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ'yı zikirden daha üstün bir sadaka yoktur.” “Allahü Teâlâ'nın yollarda dolaşan melekleri vardır. Bunlar, Allahü Teâlâ'yı zikredenleri ararlar. Allahü Teâlâ'yı zikreden (anan) bir topluluğu görünce birbirlerine seslenirler. Geliniz, işte aradığınız (burada) derler. Onları, dünya semasına kadar kanatları ile kuşatırlar.” “Allahü Teâlâ'yı zikreden bir topluluk oturduğu zaman, melekler onları kuşatırlar. Onları rahmet bürür. Onların üzerine sekinet iner. Allahü Teâlâ onları, indinde bulunanlar arasında zikreder.”

Muaz bin Cebel şöyle rivayet etti: Bir gün; “Ya Resulallah! Bana nasihat eyle.” dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem şöyle buyurdu: “Gücün yettiği kadar takvaya sarıl. Her taşın ve ağacın yanında Allahü Teâlâ'yı an. Gizli olarak yaptığın kötülük için gizli, açıktan yaptığın kötülük için açıktan tövbe et.”

Resul-i Ekrem; “Âdemoğlunu, Allahü Teâlâ'yı anmaktan daha çok, Allahü Teâlâ'nın azabından kurtaran bir amel yoktur.” buyurunca Eshab-ı Kiram; “Allah yolunda cihat da mı, Allahü Teâlâ'nın azabından ondan daha kurtarıcı değildir?” diye sordular. Resulullah Efendimiz; “Evet, Allah yolunda cihat da... Fakat parçalanıncaya kadar kılıç ile dinsizlere karşı cihat ederse müstesna.”

“Âdemoğlundan herkesin kalbinde iki mekan vardır. Birisinde melek, diğerinde şeytan vardır. Allahü Teâlâ'yı andığı zaman, bu, şeytanın hoşuna gitmez ve bir tarafa çekilir. O kimsenin kalbine bir şey yapamaz. Allahü Teâlâ'yı anmadığı zaman, gagasını onun kalbine koyar ve ona vesvese verir.”

“Gafil (Allahü Teâlâ'yı anmaktan uzak kalan) kimseler arasında Allahü Teâlâ'yı ananlar, dinsizlerle muharebeden kaçan kimseler arasında sabredip muharebe eden kimseler mesabesindedir.”

“Bir kimse Allahü Teâlâ'yı anmadan yürürse, üzerinde noksanlık olarak yürümüştür. Bir kimse Allahü Teâlâ'yı anmadan yatağına girerse, üzerinde bir noksanlık olarak yatağına girmiştir.”

“Bir dağ (diğer) bir dağa (o mahalde bilinen) ismi ile (hitap ederek); “Ey falan! Sana Allahü Teâlâ'yı zikreden (anan) birisi uğradı mı?” diye seslenir. “Evet uğradı.” derse, (soru soran dağ, arkadaşı olan dağa böyle birisinin uğrayıp onun için böyle bir hayırlı hâlin hasıl olmasından) sevinir. (Hatta ona hasıl olan faydalardan, kendisine de birazcık ulaşmasını ümit eder. Böyle bir hâlin kendisinde hasıl olmamasından dolayı da üzülür.)”

“Cennet ehli, sadece dünyada iken Allahü Teâlâ'yı anmadan geçirdikleri vakitlerine hasret çekerler, (niçin Allahü Teâlâ'yı anmadan o vakti geçirdik, diye) pişman olup üzülürler.”

O yıllarda Kur'an-ı Kerim'in kıraati, yani okunması üzerinde, iki ciltlik “Kitabü'l-beşer fî kıraati'l-aşer”adındaki eserini telif etti. Bu eserini ihtisar edip, kısaltıp, “Takrib” adını verdi. Ayrıca “Tahribü't-teysir fi'l-kıraati'l-aşere”“Tabakatü'l-kurra” ve “Tevarihü'l-kurra” kitaplarını yazdı. Belde-i Haremeyn'de birkaç sene kaldıktan sonra, Şiraz'a döndü. Yol boyu uğradığı beldelerde kıraat dersleri verdi. Bir müddet sonra da Şam'a geldi. Vaktiyle gizlice ayrıldığı Kahire'de kalabilmesi için kendisine izin verildi. Orada kalıp, Sultan Eşref Barsbay ile çok sohbetlerde bulundu. Kendisine pek çok ikram ve iltifatlarda bulunan Sultan, onu, Kahire'de Kur'an-ı Kerim'in kıraatini ve hadis-i şerif okutup öğretmesi için yaptırdığı medreseye tayin etti.

Bundan önce Katib Müeyyed bu vazifeyi yürütüyordu. Onun Kahire'ye gelişinde, Katib Müeyyed vefat etmişti. İbnü'l-Cezerî, bir müddet sonra, hacılarla beraber tekrar Mekke'ye gitti. Hacdan sonra deniz yolu ile Yemen'e gitti. Orada kendisinden birçok âlim kıraat öğrendi. Yemen valisi Mansur er-Resulî çok ikram ve ihsanlarda bulundu. Kendisinden hadis-i şerif dinledi. İbnü'l-Cezerî burada ticaret yaptı ve çok miktarda mal ile Mekke'ye döndü. Tekrar hac farizasını ifa edip, Kahire'ye, oradan da Şam'a geldi. Oradan da Basra'ya gelip, Şiraz'a geçti. Vefatına kadar burada kaldı. 833 (m. 1429) senesi Rebi'ül-evvel ayının beşinde, Cum'a günü öğle vaktinde, Suku'l-İskafiyyin'de bulunan evinde vefat etti. Burada kendisinin bina ettirdiği medresesine defnedildi.

Cenaze namazında, görülmemiş bir kalabalık vardı. Eşraftan, âlimlerden ve halktan çok kimse taşıyıp, tabutuna dokunmak şerefine kavuşmak için adeta yarış ettiler. Bu hizmete ve şerefe kavuşamayan, yani onun tabutunun taşınmasında bulunamayanlar, bu hizmet ve son vazife ile şereflenenlere imrenerek, gıbta ile baktılar. Onun vefatı ile, İslam aleminde kıraat ilminin bir binası harap oldu.

İbnü'l-Cezerî'nin Ebü'l-Feth Muhammed Ekber, Ebü'l-Hayr Muhammed Asgar, Ebu Bekr Ahmed, Ebü'l-Beka İsmail ve Ebü'l-Fadl İshak adlarında beş oğlu; Fatıma, Aişe ve Selma adlarında üç kızı vardı. Oğullarının hepsi kıraat ve hadis âlimi idi. Bunlardan Ebü'l-Feth Muhammed (H. 777-814) babasından okuyup, babası Bursa'ya gittiğinde Şam'da onun makamına vekalet ettiyse de genç yaşta vebadan öldü. Diğer oğlu Ebü'l-Hayr da babasından okumuş ve onunla Bursa'ya gitmişti. Fatih Sultan Mehmed kendisine tevkii (nişancı) vazifesi verdi. Bir diğer oğlu Ebu Bekr babası gibi büyük bir âlim idi. Babasıyla Bursa'ya gitti. Şehzadelere ders verdi. Ulu Cami imamlığı yaptı. Timur Han kendisini Kahire'ye Sultan Berkuk'a sefir gönderdi. Babası Semerkand'a gittiğinde Bursa'da kaldı. Ağabeyi Ebü'l-Feth vefat edince Sultan Eşref kendisini davet edip onun vazifelerine tayin etti. 827 (m. 1424) haccında babasıyla Kahire'de buluştu. Ertesi sene babasıyla beraber haccetti. Babasının bazı eserlerini şerhetti. 829 (m. 1426) senesinde ailesini getirmek üzere Bursa'ya gitti. Babasından az sonra vefat etti.

Kur'an-ı Kerim, bütünü itibariyle Hazreti Peygamber'den tevatüren intikal etmiştir. Ancak bazı ayetlerin tilavetinde ve bazı harflerin telaffuzunda Hazreti Peygamber'den tevatüren gelen bazı farklı rivayetler vardır. Bunlar yedi tanedir ve kıraat-i seb'a diye bilinir. Bunlar, Nafi', İbn Kesir, Ebü'l-Amr, İbn-i Amir, Asım, Hamza ve Kisaî'nin kıraatleridir. Bunlardan başka üç kıraat daha vardır ki, bazı âlimler bunların da tevatüren geldiğine kaildir. Bunlar Ebu Cafer, Yakub ve Ebu Muhammed kıraatleridir. Böylece hepsine birden kıraat-ı aşere denir. Bunlardan başka üç şaz kıraat daha vardır ki, Basrî, İbn-i Muhaysin ve A'meş kıraatleridir. Bunlar namazda okunamaz. Kıraat imamlarından her biri tabiin veya tebe-i tabiinden olup, kıraati, Sahabeden veya Tabiinden öğrenip icazet almışlardır. “Kur'an-ı Kerim yedi harf üzere indirilmiştir.”hadis-i şerifinin manası, Kur'an-ı Kerim'in Arapçanın yedi lehçesine uygun okunabilecek bir şekilde indirilmiş olmasıdır. Nitekim başlangıçta Kur'an-ı Kerim'in hareke ve nokta bulunmamaktaydı. Çünkü ilk Müslümanlar kendi lisanlarının yazısı olduğu için bunu kolay okuyabilmekteydiler. Bu sebeple bazı kelimeler farklı lehçelerde okunabiliyordu. Nitekim Hazreti Cebrail de her okuyuşunda bu lehçelerden birine göre okumuştur. Bunlar Kureyş, Huzeyl, Hevazin, Yemen, Temim, Tayy ve Sakif lehçeleri olup, zamanla lehçe farklılıkları kaybolduğu için Kureyş lehçesi hepsinin yerini almıştır. Bu lehçe farkı da, bir çeşitlilik olup, manâ bakımından tenakuzu icap ettirmez. Hazreti Osman'dan itibaren bu farklılıklar da izale edilerek, tek bir lehçe, Kureyş lehçesi esas tutulmuştur.

İbnü'l-Cezerî, bu kıraatlerin hepsinde üstad olup, sonraki nesillere intikalinde mühim hizmeti geçmiştir. Bilhassa kıraat-ı seb'aya ilaveten, kıraat-ı aşerenin yayılmasını temin etmiştir. İslam âleminde, ezcümle Anadolu'da kıraat imamlarının isnad silsilesinde İbnü'l-Cezerî'nin de ismi hep vardır. İbnü'l-Cezerî, kıraat okuturken cem usulüne müracaat etmiştir. Talebe önce bütün kıraatleri infirad üzere okur. Kıraat ve resm-i hatta dair bir metin ezberler. Tecvid ve mahrec-i hurufta maharet kazanır. Sonra kıraat tarzlarını cem eder. İbnü'l-Cezerî, kıraat ilminin yanında tasavvufta da el almıştı. Hadis ilminde de zamanın ileri gelenlerinden idi. El-Hidaye adlı eserinin başında bu ilimle ilgili şiirinde şöyle demektedir:

Çok bağışlayan Rabb'in mağfiretini râci,

Cezerîzade Muhammed es-Selefî der ki;

Hamdolsun Allah'a, zira bizlere gösterdi,

Mustafa'nın hem hadisini, hem sünnetini.

Rahmeylesin ona Rabbimiz, sâlim eylesin,

Hidayetini arttırsın, selametler versin.

İmdi; Tâbi olunan şeylerin en iyisi,

Kur'ân'dan sonra gelen, Mustafa'nın hadisi.

Bu ilmi, her nesilden yüklenir âdilleri,

Kâh haleften, kâh seleften; cümle geçmişleri.

İşte sana bir mukaddime, bu ilme dâir,

Onların terimlerini fehmettirecektir.

Bu eseri, en hoş tertiple güzelce dizdim,

Tat alınacak faydaları epeyce verdim.

İş bu mukaddimeyi büyük imam ve âlim,

Ebû Muhammed Mukri's-Sâlimî için derledim.

Bu mukaddimem Mısır'a geldi, harap yerden,

Öyleyse selamım olsun katına gönülden.

Hadis Tâlibinin Âdâbı

Ve her kim ki, muhaddis bilinmek ister ise,

Tahdis etmeden önce şunu iyice bile;

Hem nakletmenin, hem de dinlemenin şeklini.

Ve hem dahi hadis metninin her nev'ini.

Niyetini halis kıldıktan sonra, evvelâ,

En ehemmiyetli şey, lisanı doğru ola.

Sonra, önceleyen yurdunun en iyisini.

Dinleyiverir ondan senedin âlîsini.

Eserleri: İbnü'l-Cezerî'nin yüze yakın çok kıymetli eseri vardır. Başlıcaları şunlardır:

1- “Kitabü'n-neşr fi'l-kıraati'l-aşr”: Kıraat-ı aşereye dair bin beyitlik manzum bir eserdir. İstanbul Nuruosmaniye Kütüphanesi 97 numarada mevcuttur. İki cilttir. Neşredilmiştir.

2- “Tahbirü't-Teysir fi'l-kıraat”: Bu eser, Danî'nin, Kur'an-ı Kerim'in kıraatına dair Teysir ismindeki eserinin şerhidir. Nuruosmaniye Kütüphanesi 60 numarada mevcuttur. Neşredilmiştir.

3- “Tayyibetü'n-neşr fi'l-Kıraati'l-Aşr”: Kıraat-i aşere hakkında 799 (m. 1396) senesi Şa'ban ayında tamamlanmış bin beyitlik manzum bir eserdir. 1889 senesinde Kahire'de neşredilmiştir.

4- “Ed-Dürretü'l-mudiyye fî kıraati'l-eimmeti's-selaseti'l-merdıyye”: Üç büyük kıraat âlimine göre Kur'an-ı Kerim'in kıraatinden bahseden ve 241 (ikiyüzkırkbir) beyitten meydana gelen bir manzume olup, Tavil veznindedir. 823 (m. 1420)'de tamamlanmış, 1890 senesinde Kahire'de basılmıştır.

5- “Gayetü'l-mehere fi'z-ziyadeti'l-aşere”: Kur'an-ı Kerim'in kıraatine dair bir manzumedir. Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya Kısmı 39 numarada mevcuttur.

6- “Müncidü'l-mukriin ve mürşidü't-talibîn”: Kur'an-ı Kerim'in kıraat usullerinin ehemmiyetini anlatan bir eserdir. Yedi fasıl üzerine tertib edilmiştir.

7- “Et-Temhid fi'l-İlmi't-Tecvid”: Kur'an-ı Kerim'in tecvidine dair bir eser olup, 769 (m. 1367) senesinde tamamlanmıştır. 1950 yılında da Kahire'de basımı yapılmıştır.

8- “El-Mukaddimetü'l-Cezerîyye fi't-Tecvid”: Kur'an-ı Kerim'in kıraati hakkında, Racaz vezninde 110 (yüz on) beyitlik manzum bir eserdir. 1889 senesinde Kahire'de neşredilmiştir.

9- “Kifayetü'l-elma'i fî tefsiri ayeti “Ya ardubla'i””: Hud suresi 46. ayeti kerimesinin ezbere okuma tarzları hakkında bir risaledir.

10- “Gayetü'n-nihaye fî tabakati'l-kurra”: Meşhur kıraat âlimlerinin hâl tercümelerini ve kıraatlerinin hangi yollardan geldiğini anlatan bir eserdir. Nihayetü't-dirayat kitabının ihtisarı, kısaltılmışı olup, 3 cilt halinde neşredilmiştir. İlk iki cildi metin, üçüncü cildi fihristtir.

11- “Mukaddimetü ilmi'l-hadis”: Hadis usulü ilmine dair bir eserdir.

12- “El-Hidaye ila mealimi'r-rivaye”: Kur'an-ı Kerim'in kıraat tarzının, okuyanlar tarafından ağızdan ağıza geçmesi hakkında, “Racaz” vezninde yazılmış 370 (üçyüzyetmiş) beyitten ibaret manzum bir eserdir.

13- “Akdü'l-le'ali fi'l-ehadisi'l-müselseleti bi'l-avali”: Nakil, mahdud ve müselsel hadislere dair bir eserdir. 808 (m. 1405) senesinde Şiraz'da tamamlanmıştır.

14- “Er-Risaletü'l-beyaniyye fi hakkı ebeveyni'n-Nebi”: Resulullah Efendimizin anne ve babasının Müslüman olduklarını isbat etmek için yazılmış bir risaledir. Berlin Kütüphanesi 10343 numarada mevcuttur.

15- “Zatü'ş-şifa fî sireti'l-Mustafa ve min ba'dihi mine'l-hulefa”: Şiraz hükümdarı Pir Muhammed'in talebi üzerine Peygamber Efendimiz ile dört halifesinin hayatlarını anlatan ve sonunda, Yıldırım Sultan Bayezid Han devrinin İstanbul'un, muhasarasına kadar olan tarihi hakkında bir hülasayı ihtiva eden, “Racaz”vezninde bir manzume olup, 798 (m. 30 Eylül 1396) senesi Zilhicce ayında tamamlanmıştır.

16- “El-Hısnü'l-hasin min kelami Seyyidi'l-Mürselin”: Dua olarak okunan hadis-i şerifleri bildiren bir eser olup, çok kıymetlidir. 1910'de Cezayir'de neşredilmiştir.

17- “El-Mukaddime fî ma ala karii'l-Kur'an en ya'leme”,

18- “Muhtaru'n-nasih bi'l-edilleti's-sahiha fi'l-meva'iz”: Ahlak ile ilgili hadis-i şeriflerden meydana gelen bir vaaz kitabıdır.

19- “Ez-Zahrü'l-faik”: Çeşitli vaaz ve nasihatlerini ihtiva eden bir eseridir. 1892'de Kahire'de basılmıştır.

20- “El-İsabe fi'l-avazimi'l-kitabe”: Tahrir, yazma san'atı ile ilgili küçük bir risaledir.

21- “El-İbane fi'l-umreti mine'l-civane”,

22- “El-İclalü ve't-ta'zim fî Makamı İbrahim”,

23- “Erba'ine fi'l-Hadis”,

25- “Esne'l-Metalib fî Menakıbi'l-İmamı Ali bin Ebi Talib (Kerremallahü vecheh)”,

25- “Usulü'l-Kıraat”,

26- “El-İ'tirazü'l-mübdi li vehmi't-Tac el-Kindî”,

27- “El-İ'lam fî ahkami'l-İdgam”,

28- “El-Elgaz Kasideti'l-Hemziyye fi'l-Kıraat”,

29- “El-Evleviyye fî ehadisi'l-evveliyye”,

30- “El-Bidaye fi ulumi'r-rivaye”.

31- “El-Beyan fî Hattı Osman”,

32- “Tezkiretü'l-ulema fî Usuli'l-hadis”,

33- “Et-Ta'rif bi'l-Mevlidi'ş-Şerif”,

34- “Takribü'n-neşr fi kıraati'l-aşr”.

35- “El-Mevlidü'l-Kebir”,

36- “Et-Tekrim fi'l-Umreti mine't-Ten'im”,

37- “Tekmiletü Zeyli't-Takyid li Ma'rifeti rüvvati's-sünen ve'l-Esanid”,

38- “Et-Tevcihat fî Usuli'l-kıraat”,

39- “El-Cevhere fi'n-Nahv”,

40- “Haşiyetün ala İzahi'l-me'ani”.

41- “Ez-Zeylü ala Mir'ati'z-zeman li'n-Nevevî”,

42- “Şerhu Minhaci'l-usul li'l-Beydavî”,

43- “Arifü't-ta'rif bi'l-mevlidi'ş-şerif leh”,

44- “El-Akdü's-semin fî Elgazi'l-Kur'ani'l-Mübin”,

45- “Gayetü'l-müni fî Ziyareti'l-Müni”,

46- “El-Kasdü'l-Ahmed fî ricali Müsnedi Ahmed”,

47- “El-Mus'adü'l-Ahmed fî Hatmi Müsnedi Ahmed”,

48- “Muhtasarun fî Tarihi'l-İslam”,

49- “El-Müsnedü'l-Ahmed fî ma Yeteallaku bi Müsned-i Ahmed”,

50- “Mukaddimetün fi'l-Hadis”,

51- “En-Nihaye fî Tabakati'l-kurra (Tabakat-ı Kübra)”,

52- “Hidayetün ila Ulumi'd-dirayet”.

Hısnü'l-hasin kitabından bazı bölümler:

Duanın kabul olması için Peygamberleri “Aleyhimüsselam” ve salih kulları vesile etmelidir. Sahih-i Buharî'deki hadis-i şeriflerde böyle bildirildi. Resulullah Efendimiz; “Hayvanı kaçan kimse; Ey Allah'ın kulları! Bana yardım ediniz. Allahü Teâlâ da size merhamet eylesin, desin!” buyurdu. Bir hadis-i şerifte; “Korkulu yerde, üç kere; Ey Allah'ın Kulları! Bana yardım ediniz! demeli!” buyuruldu. Bu dua tecrübe edilmiş, neticesi görülmüştür.

Bir hadis-i şerifte; “Bir şeyden zarar gören, abdest alıp iki rekat namaz kılsın! Sonra Ya Rabbî! Senden istiyorum. Senin âlemlere rahmet olan Peygamberin Muhammed Aleyhisselam'ı vesile ederek sana yalvarıyorum. Ya Muhammed! Dileğimi kabul etmesi için Rabbime seni vesile ediyorum. Ya Rabbî! Onu bana şefaatçi et, desin!” buyuruldu. Her Müslüman namaz kılarken “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü!” diyerek Resulullah'a seslenmektedir. Tevessüle inanmayanlara cevap olarak yalnız bu yetişir. Evliyaya “Rabıta” yapmak, iyi göremeyen yaşlı kimsenin gözlük kullanmasına benzer. “Vesile arayınız!” (Maide suresi: 35) ayet-i kerimesi, Allahü Teâlâ'dan feyiz alabilmek için büyük âlim aramak lazım olduğunu göstermektedir. Büyük âlim, Resulullah'ın vârisidir.

Müellif, Allahü Teâlâ'ya hamd ve Resulullah'a salat ve selamdan sonra şöyle der: “İşbu Hasin kitabı, Resulullah Efendimizin mübarek sözlerinden derlenmiştir. Müminler için yapılmış bir silâh, Resul-i Ekrem'in mübarek sözlerinden meydana gelmiş kıymetli bir kitaptır. Bu kitap, Müminler için nasihattır. Onları, Resulullah Efendimizin sahih hadis-i şeriflerinden seçtim. Bu kitap, her türlü şiddet ve sıkıntılara karşı güzel bir hazırlık ve kuvvettir. O, insan ve cinlerin şerlilerine karşı iyi bir kalkandır. Musibetlere ve zalimlere karşı, bu kitabın içindeki, hedefine isabet eden oklar gibi olan duaları kendime kale edindim, onunla kendimi korudum.

İbnü'l-Cezerî'nin yazdığı “Et-Temhid fî'l-İlmi't-Tecvid” adlı eserin Meclis-i Şura-i Milli Kütüphanesi No: 1384'de kayıtlı yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda).

İbnü'l-Cezerî'nin yazdığı “El-Mukaddimetü'l-Cezerîyye fî't-Tecvid” adlı eserin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 5/2'de kayıtlıdır.

Muhtasar (kısa) olmakla beraber, Allahü Teâlâ'dan bu kitabı faydalı kılmasını, onun vesilesi ile Müslümanlardan bela ve sıkıntıları gidermesini dilerim. Kitaba, ihtiva ettiği mevzularla alâkalı bütün sahih hadis-i şerifler alınmıştır. Bu kitabımı tamamlayınca bana öyle bir düşman musallat oldu ki onu ancak Allahü Teâlâ defedebilir. Onun için bu düşmandan kaçtım ve gizlendim. “Hısnü'l-hasin” kitabını kendime kale edinerek, onu okumaya devam ettim. Onunla kendimi korudum. Bunun üzerine rüyamda Resulullah Efendimizi gördüm. Ben sol taraflarında bulunuyordum. Resul-i Ekrem bana sanki; “Ne istiyorsun?” diye buyuruyordu. Ben; “Ey Allah'ın Resulü! Bana ve Müslümanlara dua buyur.” diye arz ettim. Resulullah Efendimiz mübarek ellerini kaldırıp dua buyurdular. Ben Resulullah'ın mübarek ellerine bakıyordum. Resul-i Ekrem duasını bitirince ellerini mübarek yüzlerine sürdüler. Ben o anda uyandım. O gece Perşembe gecesi idi. Pazar gecesi o düşman benden kaçıp uzaklaştı. Allahü Teâlâ, bu kitapta Resul-i Ekrem'den bildirilen hadis-i şeriflerin bereketi ile benden ve Müslümanlardan sıkıntıyı giderip rahata kavuştura.

Duanın fazileti: Resulullah Efendimiz; “Dua ibadettir.” diye buyurduktan sonra şöyle devam etti: “Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, size karşılığını vereyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, muhakkak ki küçülmüş kimseler olarak Cehennem'e gireceklerdir.” (Mümin suresi: 60)

Hiçbir sakınma takdiri değiştirmez. Fakat dua, inmiş ve inmemiş olan şeylere fayda verir. Bela iner, onu dua karşılar. İkisi, kıyamet gününe kadar mücadele ederler. (Kaza-i muallak, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Eğer o kimse, iyi amel yapıp duası kabul olursa, o kaza değişir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Kader, tedbir ile sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.” Duanın belayı defetmesi de kaza ve kaderdir. Kalkan, oka siper olduğu gibi, su, yerden otun yetişmesine vesile olduğu gibi, dua da Allahü Teâlâ'nın merhametinin gelmesine sebeptir. Bir hadis-i şerifte; “Kaza-i muallakı hiçbir şey değiştiremez. Yalnız dua değiştirir ve ömrü yalnız; ihsan, iyilik artırır.” buyuruldu.

Allahü Teâlâ'nın takdirinin, yani kaderin Levh-i Mahfuzda yazılması kazadır. Bir kimseye takdir edilen bela kaza-i muallak ise yani o kimsenin dua etmesi de takdir edilmiş ise dua eder; kabul olunca belayı önler. Ecel-i kazayı da iyilik etmek geciktirir. Fakat Ecel-i müsemma değişmez. Ecel-i kaza; bir kimse, eğer iyi iş yapar, yahut sadaka verir, hac ederse ömrü altmış sene, bunları yapmazsa kırk sene diye takdir edilmesi gibidir. Vakit tamam olunca eceli bir an gecikmez. Birinin üç gün ömrü kalmış iken, akrabasını, Allah rızası için ziyaret etmesi ile ömrü otuz seneye uzar. Otuz sene ömrü olan kimse de, akrabayı ziyareti terk ettiği için ömrü üç güne iner.)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Allahü Teâlâ katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” Yani sözle yapılan ibadet çeşitlerinden, duadan daha üstün bir şey yoktur. Çünkü dua eden, dua ederken Allahü Teâlâ'ya hamd ve senada bulunmakta, O'na yalvarmaktadır. “Allahü Teâlâ kendisinden istemeyene gazab eder.” Yani kendisini Allahü Teâlâ'ya muhtaç görmeyerek, gerek söz ve gerekse lisan-ı hâl ile istemeyene Allahü Teâlâ gazab eder.

İbnü'l-Cezerî'nin “Kifayetü'l-elma'î fî tefsiri ayeti “Ya ardubla'î” adlı eserinin kapak sayfası. İbnü'l-Cezerî'nin “El-Mus'adü'l-Ahmed fî Hatmi Müsnedi Ahmed” adlı eserinin kapak sayfası (sağda) ve “Gayetü'n-nihaye fî tabakati'l-kurra” adlı eserinin kapak sayfası (solda).

“Dua Müminin silâhıdır.” Yani Mümin duası ile kendisinden ve başkalarından belayı defeder. “Dua dinin direğidir.” Yani dua etmekle, kul, kulluğunu izhar etmektedir. “Dua, göklerin ve yerin nurudur.” Yani dua, yerleri ve gökleri gaflet karanlığından kurtarıp onları aydınlatıcıdır.

Kul dua edince Allahü Teâlâ onun dileğini bu dünyada aynı ile veya dileğinin yerine ondan daha güzelini karşılık olarak verir. Yahut büyük bir belayı ondan defetmek suretiyle verir. Bu isteği ya hemen verir, veya geciktirerek verir. Yahut Allahü Teâlâ onun duasını ahirete saklar. Yani onun duasına ahirette bol karşılık verir veya onun günahlarından bir kısmını, o duası sebebiyle af ve mağfiret buyurur. Hulasa; Allahü Teâlâ, iyi amel yapanın ecrini asla zayi etmez.

Allahü Teâlâ, hadis-i kutside şöyle buyuruyor: “Ben, kulumun beni zannına göreyim.” Yani kulum, benim onu affedeceğimi ümit ederse onu affederim. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Allahü Teâlâ bir kulunun Cehennem'e gitmesini emretti. Cehennem'in kenarına kadar gelip durunca o kul döndü ve; “Vallahi ya Rabbî! Benim senin hakkındaki zannım gerçekten iyi idi.” dedi. (Bunun üzerine) Allahü Teâlâ; “Onu geri çeviriniz. Muhakkak ki ben, kulumun beni zannına göreyim.” buyurdu.”

Yine bir hadis-i kutside Allahü Teâlâ şöyle buyurdu: “Kulum (ona merhamet eylemem, yardım etmem, muvaffak kılmam için) beni anarsa, ben onunla beraberim.”

Hadis-i şeriflerde; “Rabbini anan ile anmayan kimsenin durumu, diri ile ölünün durumu gibidir.” “Kimi, şiddetli sıkıntı zamanlarında, Allahü Teâlâ'nın duasını kabul etmesi sevindirirse, genişlik zamanında çok dua etsin.”

Dua Adabı

Dua adabından bir kısmı rükündür. Bunlar; Ehl-i Sünnet itikadında ve ihlas sahibi olmaktır. Bir kısmı, haramlardan sakınmak gibi şartlardır. Bunların dışında kalanların bir kısmı müstehaplar ve mekruhlardır. Diğer bir kısmı da; yapılması, terkinden evla olanlardır. Bu edepler ve şartlardan bazıları şunlardır:

1- Yemede, içmede, giyimde ve kazançta haramdan sakınmak. 2- İhlaslı olmak. 3- Duadan önce salih amel yapmak. Şiddetli sıkıntı zamanında yaptığı salih ameli zikretmek. 4- Kirlerden ve pisliklerden temizlenmek. 5- Abdestli olmak ve kıbleye yönelmek. 6- Rüku ve secdeli namaz kılmak. (Burada murad, kılınan namazdan sonra yapılacak duadır.) 7- İki dizi üzerine oturmak. 8- Duanın başında ve sonunda önce Allahü Teâlâ'ya hamd edip Resulullah'a salavat okumak. 9- Ellerini açmak (yani avuçlarını yummamak). 10- İki eli kaldırmak. (Yani elleri dizlerden uzaklaştırıp semaya doğru kaldırmak. Çünkü sema, duanın kıblesidir.) 11- Elleri omuz hizasına kadar kaldırmak. 12- Edep üzere olmak (yani zahiren, batınan, söz ve fiille edep üzere olmak). 13- Huşu üzere olmak. Denilir ki huşu korku demektir. Zahir odur ki huşudan murad, batının sükunudur. Batının sükun bulmasından, zahirin sükunu meydana gelir. Bunu şu hadis-i şerif teyid etmektedir: Resulullah, sakalları birbirine karışmış birisini görünce; “Kalbinde huşu olsaydı, azalarında da huşu olurdu.”buyurdu.

İbnü'l-Cezerî'nin dua ile ilgili “El-Hısnü'l-hasin min kelami Seyyidi'l-Mürselin” adlı eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 32'de kayıtlıdır.

İbnü'l-Cezerî'nin “Takribü'n-neşr fî kıraati'l-aşr” adlı eserin yazma nüshasının ünvan sayfası (sağda) ve ilk iki sayfası (solda). Eser Meclis-i Şura-i Milli Kütüphanesi No: 11112'de kayıtlıdır.

Allahü Teâlâ, Müminun suresinin ilk iki ayetinde mealen; “Müminler muhakkak kurtulacaktır. Onlar, namazları huşu ile kılanlardır.” buyuruyor. 14- Bütün azaları tezellül ve hudu' üzere olmak. Yani bütün azaların hudu' (boyun eğme) ile beraber, sükun üzere ve hareketsiz olması. 15- Namazda dua edenin, gözlerini semaya kaldırmaması. 16- Allahü Teâlâ'ya, esma-i hüsnası ve yüce sıfatları ile dua etmek. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “En güzel isimler, Allahü Teâlâ'nındır. O hâlde Allahü Teâlâ'ya bu isimlerle dua edin. Allahü Teâlâ'nın isimlerinde ilhad edenleri yani isimleri değiştirenleri terk edin. Onlar ahirette yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” buyuruyor (A'raf suresi: 180). 17- Duada edebî sözlerle dua yapmaya zorlanmamalıdır. 18- Name yaparak dua etmemek.

19- Peygamberleri ve salih kimseleri vesile ederek dua etmek. Çünkü onlar, hem Allahü Teâlâ'ya ve hem de kullarına karşı hakları en kâmil şekilde yerine getirmektedir. 20- Dua ederken sesi alçaltmak. Yani gizli olarak dua etmektir. Gizli dua etmek, Allahü Teâlâ'nın katında makbuldür. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Rabbinizi, yalvararak, gizli ve sessiz çağırınız.” buyuruyor (A'raf suresi: 55). 21- Dua ederken, günahını itiraf etmek. 22- Dua ederken Resulullah Efendimizden bildirilen sahih duaları tercih etmek. Çünkü Peygamber Efendimizden bildirilen dualar, başka dualara hacet bırakmamıştır. 23- Güzel mana ve maksatları veya Allahü Teâlâ'ya senayı ihtiva eden dualarla dua etmektir. 24- Dua eden, önce kendisine, sonra ana-babaya ve diğer Müminlere dua etmelidir. Allahü Teâlâ, İbrahim Aleyhisselam'ın mealen şöyle dua ettiğini bildirdi: “Ey Rabbimiz! Hesap kurulacağı kıyamet günü, beni, ebeveynimi ve bütün Müminleri bağışla.” (İbrahim suresi: 41). Nuh Aleyhisselam'ın duası, Kur'an-ı Kerim'de mealen şöyle bildirildi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma.” (Nuh suresi: 28). 25- Eğer dua eden imam ise yalnız kendisine dua etmemelidir. 26- Allahü Teâlâ'dan azimle istemektir. 27- İstekle dua etmelidir. 28- Duayı kalbden yapmalıdır. Dua yaparken kalbi hazır bulundurmalıdır. (Yani kalbi başka düşüncelerden temizlemelidir.) 29- Allahü Teâlâ'nın, duasını kabul edeceğini ümit ederek dua etmelidir. 30- Duayı birkaç kere tekrar etmelidir. Duayı en az üç kere tekrar etmelidir. 31- Dinen uygun olmayan bir şey için dua etmemelidir. 32- Tahaccür etmemeli. Yani, Allahım beni af ve mağfiret et. Benden başkasını af ve mağfiret etme veya Allahım falancayı af ve mağfiret etme dememelidir. 33- Bütün hacetlerini istemelidir. 34- Dua eden ve dinleyen âmin demelidir. 35- Dua ettikten sonra ellerini yüzüne sürmelidir. 36- Dua ederken acele etmemelidir.

En faziletli zikir, Kur'an-ı Kerim okumaktır. Zikir, sadece tehlil, tesbih ve tekbirden ibaret değildir. Allahü Teâlâ'nın beğendiği ve razı olduğu işleri yapan herkes zikretmiş olur. Âlimler buyurdular ki: “Kul, Resulullah'tan bildirilen zikirlere, sabah, akşam ve muhtelif hâllerde ve vakitlerinde, gece veya gündüz devam ettiği zaman, Allahü Teâlâ'yı çokça ananlardan olur.” Gece veya gündüz yahut bir namazın peşinden veya bunlardan başka zamanlarda zikir edenlerin (Allahü Teâlâ'yı ananların), mümkün olduğu kadar aynı vakitlerde zikredip ihmal etmemesi gerekir. Böylece, Allahü Teâlâ'yı anmayı âdet hâline getirmiş olur.

Duanın kabul olduğu vakitler

Duanın, şu vakitlerde daha çok kabul olacağı ümit edilir. Kadir gecesi, Arefe günü, Ramazan ayında, Cuma gecesi, Cuma günü, gece yarısı, gecenin ikinci yarısında, gecenin ilk üçte birinde, gecenin son üçte birinde, seher vaktinde, Cuma saatinde (Bu saatin vakti, imamın hutbede minbere oturması ile Cuma namazının eda edilmesine kadar olan zamandır denilmiştir. Bu vakit hakkında çeşitli rivayetler vardır. İmam-ı Nevevî buyurdu ki: “Sahih ve doğru olan, Sahih-i Müslim'de Ebu Musa el-Eş'arî'den rivayet edilen hadis-i şerifte sabit olandır. Resul-i Ekrem buyurdu ki: (Duanın kabul olduğu vakit) imamın minberde oturmasından, selam vermesine kadar olan müddettir.” Hulasa; duanın kabulünün ümit edildiği vakit tam belirli olmayıp muhtelif vakitler arasında bulunmaktadır.) ezan ile ikamet arasında, Allah yolunda cihat için saf tutulduğu sırada, harp kızıştığı zaman, farz namazlardan sonra secdelerde, (Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Kulun Allahü Teâlâ'ya en yakın olduğu vakit, secde ettiği vakittir. O hâlde secdede iken çok dua ediniz.”) Kur'an-ı Kerim okuduktan sonra (bilhassa hatim ettikten sonra), Zemzem suyu içildiğinde, (İbn-i Abbas'ın rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Zemzem suyu ne için içildi ise onun için olur. Eğer şifa bulmak için içersen, Allahü Teâlâ sana şifa verir. Korunmak isteyerek onu içersen, Allahü Teâlâ seni korur. Susuzluğunu gidermek için içersen, Allahü Teâlâ senin susuzluğunu giderir.” İbn-i Abbas Zemzem suyunu içerken; “Allah'ım senden faydalı ilim, bol rızık ve her hastalıktan şifa dilerim.” derdi.) meyyitin yanına gelindiği zaman, (Resulullah buyurdu ki: “Hastaya veya meyyitin yanına gittiğiniz zaman hayır söyleyiniz. Çünkü melekler, sizin söylediklerinize âmin derler.”) Horoz öttüğü vakit, (Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte; “Horoz sesini duyduğunuz zaman, Allahü Teâlâ'nın fadlından (lütuf ve ihsanından) isteyiniz. Şüphesiz horoz, meleği görmüştür.” buyuruldu. İbn-i Mace ve İmam-ı Ahmed'in rivayet ettikleri hadis-i şerifte ise; “Horoz sesini duyduğunuz zaman, Allahü Teâlâ'nın fadlından isteyiniz. Şüphesiz horoz, meleği görmüştür. Merkep sesini işittiğinizde, Allahü Teâlâ'ya sığınınız. Şüphesiz o, şeytanı görmüştür.” buyuruldu.)

Duanın kabul olduğu yerler

Bunlar şerefli yerlerdir. Hasan-ı Basrî, Mekke-i Mükerreme ehline gönderdiği mektupta, Mekke-i Mükerreme'de duanın kabul olduğu yerleri şöyle bildirdi: “1- Tavafta, 2- Multezemde (Hacer-i Esved'in bulunduğu köşe ile Kâbe-i Muazzama'nın kapısı arasında), 3- Mizahın altında (altın oluk), 4- Kâbe-i Muazzama'da ve onun içinde, 5- Zemzem kuyusunun yanında otururken veya Zemzem suyunu içerken, 6- Safa ve Merve'de, 7- Safa ile Merve arasında, 8- Tavaf edip iki rekat tavaf namazı kıldıktan sonra Makam-ı İbrahim'in arkasında, 9- Arefe günü Arafat'ta, 10- Bayram gecesi güneş doğuncaya kadar Müzdelife'de, 11- Mina'da, 12- Şeytan taşlama anında.”

Duaları kabul olanlar

Duaları kabul olanlar şunlardır: 1- Çaresiz ve muhtaç olan, 2- Mazlumun duası, 3- Babanın duası. Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte; “Üç dua kabul olur. Bunların kabul olmasında şüphe yoktur. Bunlar; babanın duası, yolcunun duası ve mazlumun duasıdır.” buyuruldu. 4- Adaletli devlet reisinin duası, (Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte; “Üç kimsenin duası reddolunmaz, 1- Adaletli devlet reisinin duası. 2- İftar vakti oruçlunun duası. 3- Mazlumun duası.” buyuruldu. 5- Salih kimsenin duası, 6- İtaatkâr evladın ana-babasına duası, 7- Yolcunun duası, 8- İftar vakti oruçlunun duası, 9- Müslümanın Mümin kardeşine gıyabında yaptığı dua, (Böyle bir dua, riyadan uzak ve ihlasa daha yakındır.) 10- Başkasına zulmü kastederek veya akrabası ile alâkayı kesmeye götüren bir şey ile dua edilmediği veya; “Dua ettim de kabul olmadı.” demediği müddetçe, bir kimsenin yaptığı dua kabul olur.

Ebu Leheb rüyada görülüp ne hâlde olduğu soruldukta, kabir azabı çekiyorum. Ancak her sene, Rebiülevvel ayının on ikinci geceleri, azabım hafifliyor, iki parmağım arasından çıkan serin suyu emerek ferahlıyorum. Bu gece Resulullah dünyaya gelince Süveybe ismindeki cariyem bunu bana müjdelemişti. Ben de sevincimden bunu azat etmiş ve ona sütannelik yapmasını emretmiştim. Bunun için bu gecelerde azabım hafifliyor dedi. Ayet-i kerime ile kötülenmiş olan Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince O yüce Peygamber'in ümmetinden olan bir Mümin, bu gece sevinir, malını dağıtır, böylece Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü Teâlâ ihsan ederek, onu Cennet'ine sokar.

Üstadım fetvalarında diyor ki: Mevlit cem'iyyeti yaparak, Kur'an-ı Kerim ve Mevlidi'n-Nebî okumak, sonra yiyecek ikram etmek, sonra dağılmak, sünnet-i hasenedir. Bunu yapana ve orada bulunanlara sevap verilir. Yine Hafız İbnü'l-Cezerî, Beyhekî'den alarak diyor ki: “Resulullah'a Peygamber olduğu bildirildikten sonra kendisi için akika kurbanı kesti. Halbuki dünyaya geldiğinin yedinci günü, dedesi Abdülmuttalib'in, kendisi için akika kesmiş olduğunu biliyordu. Akikayı tekrar kesmek de caiz değildir. İkincisini, kendisinin âlemlere rahmet olarak yaratılmış olduğuna şükür olarak kestiği ve böyle yapmaları için ümmetine örnek olmak istediği anlaşılmaktadır. Nitekim ümmetini teşvik için kendine salavat okuduğu çok görüldü. Bunun için Müslümanların, mevlit gecelerinde toplanarak, mevlit kasidesi okumaları, tatlı şeyler yedirmeleri, hayrat ve hasenat yapmaları, böylece o gecenin şükrünü yerine getirmeleri müstehap oldu. Sünen-i İbn-i Mace şerhinde; haram, yasak şeyler karıştırmadan mevlit cem'iyyeti yapmanın sünnet-i hasene ve müstehap olduğu bildirildi.”

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları