İBNÜ'L-HARRAT

Abdurrahman bin Abdullah bin Hüseyin bin Sa'id bin İbrahim el-Ezdî, el-İşbilî Endülüs'te yetişen Malikî mezhebi âlimlerinden
A- A+

Endülüs'te yetişen Malikî mezhebi âlimlerinden. Hadis hafızı, fakih, edebiyatçı ve şair bir âlim. İsmi, Abdurrahman bin Abdullah bin Hüseyin bin Sa'id bin İbrahim el-Ezdî, el-İşbilî'dir. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. "İbnü'l-Harrat" diye meşhur oldu. Hadis, fıkıh ve Arap dili ve edebiyatı ilimlerinde büyük bir âlimdi. Hatip idi, şiirleri vardır. 510 (m. 1116) senesinin Rebiulevvel ayında İşbiliyye'de (Sevilla) doğdu. Bicaye'ye gelip yerleşti. Orada çeşitli ilimleri tahsil etti. Vatan olarak seçtiği bu şehirde, 582 (m. 1186) senesi Rebiulahir ayının sonlarında vefat etti.

İbnü'l-Harrat, hadis ilmini Şüreyh bin Muhammed, Ebü'l-Hakem bin Bircan, Ömer bin Eyyub, Ebu Bekr bin Medid, Ebü'l-Hasan Tarik bin Ya'iş, Tahir bin Atıyye ve daha pek çok âlimden öğrenip, onlardan rivayetlerde bulundu. Kendisinden de, Şamlı hadis âlimlerinden Ebü'l-Kasım bin Asakir ve daha başkaları hadis-i şerif yazarak rivayet ettiler. Bicaye şehrine yerleşip, ilmini orada yaydı. Çeşitli eserler yazdı. İsmi çok meşhur oldu. Bicaye Camii'nde hatiplik ve imamlık vazifesine tayin edildi. Endülüs'teki Lemtunoğulları Devleti'nin yıkılışına kadar bu şehirde kaldı.

Hafız Abdullah el-Ebbar diyor ki: "İbnü'l-Harrat, fıkıh ilminde büyük bir âlim, hadis ilminde hafız (yüz bin hadis-i şerifi ezberlemiş) idi. Hadislerin illetlerini ve ravilerini çok iyi bilirdi. O, kendisinde her türlü hayrı, iyiliği toplamış, züht ve vera sahibi bir zattı. Dünyaya düşkün değildi. Haram ve şüpheli şeylerden sakınması çoktu. Resulullah Efendimizin sünnetine sımsıkı sarılmıştı. Dünya malından az bir şey ile iktifa ederdi. Edebiyat ve şiir ile de meşgul olmuştur."

İbn-i Zübeyr diyor ki: "O, zamanındaki büyük şairlerin şiirlerinden daha güzelini söylemiş ve natıkasında, konuşmasının güzelliğinde onun derecesine kimse yükselememiştir."

Eserleri çoktur. Bunların çoğu günümüze ulaşmamış, yazma veya matbu olarak mevcudiyetine rastlanamamıştır. Başlıcaları şunlardır:

1- El-Ahkamü'l-kübra fi'l-hadis: Ahkâma dair hadislerin senetleriyle birlikte kaydedildiği bir eser olup bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde Reisülküttap kısmı, 518 numarada bulunmaktadır. Eserin üzerine birçok şerhler yazılmıştır.

2- El-Ahkamü'l-vüsta min hadisi'n-nebi sallallahü aleyhi ve sellem: El-Ahkamü'l-kübra'nın muhtasarıdır. Darülbeyza'da 1408'de neşredilmiştir. Üzerine çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

3- El-Ahkamü'ş-şer'iyyetü's-sugra es-sahiha: Eser, şerh ve talikleri ile birlikte Riyad'da 1983'te neşredilmiştir. Bu kitabın Kuzey Afrika medreselerinde ve özellikle Sebte'de (Ceuta) ders kitabı olarak okutulduğu belirtilmektedir.

4- Kitabü't-Teheccüd: Temizlik konuları ile farz ve nafile namazlar ve bu namazları kılmanın faziletlerinin ele alındığı eser, Beyrut'ta 1994'te yayınlanmıştır.

5- Kitabü'l-Akıbe: Beyrut'ta 1995'te yayınlamıştır.

6- Kitabü Temcidi Allâhu Teâlâ ve tazimihi: Eser, Tanta'da 1993'te yayınlanmıştır.

7- Kitabü İhtisari İktibasi'l-envar: Madrid'de 1990'da basılmıştır.

8- El-Cem'u beyne's-Sahihayn: Bu çalışmada, Buharî ile Müslim'in el-Camiu's-sahih'lerindeki hadisler senetsiz olarak ve Sahih-i Müslim'in tertibine uygun şekilde bir araya getirilmiş olup eserin yazma nüshaları Topkapı Sarayı Müzesi (Üçüncü Ahmet kısmı, No: 300), Nuruosmaniye (No: 769, 770) ve Süleymaniye Kütüphanesi, Laleli kısmı No: 395'te vardır.

9- El-Muhtasar: Sahih-i Buharî'nin muhtasarıdır.

10- Telkinü'l-velidi's-sagir.

11- El-Cemu'l-kebir fi'l-hadis: Kütüb-i Sitte, Müsnedü Bezzar ve diğer hadis kaynaklarından derlenen sahih ve sahih olmayan hadisleri ihtiva ettiği ve yaklaşık yirmi cilt hacminde olduğu kaydedilmektedir.

12- El-Havi fi'l-luga.

İbnü'l-Harrat'ın kaynaklarda adı geçen diğer bazı eserleri de şunlardır: El-Vai fi hadisi Ali radıyallahü anh, Garibü'l-Kur'an ve'l-hadis, El-Mürşid, Ez-Zühd, Divanü Şi'r, Muhtasaru Kitabi'l-Kifaye li'l-Hatib el-Bağdadî, el-Behce, et-Tevbe, Tehzibü'l-Metalib, er-Rekaik, Fazlü'l-hac ve'z-ziyare, el-Enis ve'l-emsal ve'l-mevaiz ve'l-hikem min kelami'n-nebi sallallahü aleyhi ve sellem ve's-salihin, Mucizatü'r-Resul sallallahü aleyhi ve sellem. Muhtasaru'l-ahkami'ş Şeriyye min hadisi Resulullah sallallahü aleyhi vesellem.

İbnü'l-Harrat'ın "El-Cem' beyne's-Sahihayn" adlı eserinde kaydettiği hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:

Resulullah Efendimize ilk vahyin başlaması, uykuda sadık (doğru) rüya görmekle olmuştur. Gördüğü her rüya, sabahın aydınlığı gibi apaçık zuhur ederdi. Sonra kendisine, tenhada yalnız kalmak sevdirildi. Yanına azık alarak Hira mağarasına çekilir, ailesinin yanına gelmeden orada günlerce ibadetle meşgul olurdu. Sonra Hazreti Hadice'nin yanına gelir, sonra tekrar Hira Mağarası'na dönerdi. Nihayet Hira Mağarası'nda bulunduğu bir sırada, ansızın emr-i Hak karşısına çıkıverdi. Kendisine melek gelerek; "Oku!" dedi. Resulullah Efendimiz; "Ben okumak bilmem." cevabını verdi.

Fahr-i Kâinat bundan sonrasını şöyle anlattılar: "O zaman melek beni alarak takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine; 'Oku!' dedi. Ben de; 'Okumak bilmem.' dedim. Melek beni yine alıp, ikinci defa takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine; 'Oku!' dedi. Ben de; 'Okumak bilmem.' dedim. Nihayet beni üçüncü defa olarak takatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp (Alak suresinin 5. ayet-i kerimesinin sonuna kadar okudu: Mealen); 'Yaratan Rabbinin adıyla oku! O Allah ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Her hâlde oku! Senin Rabbin kalemle yazı yazmayı öğreten kerimler kerimidir. İnsana bilmediğini öğretmiştir.' Cebrail gözümden kayboldu. Lakin onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimde sabit kaldı. Bana mecnun diyeceklerinden ve bana dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum. Hadice'nin yanına geldim. Vücudum titriyordu. Kendimden geçmiş idim. Hadice'nin dizine yaslandım. Gördüğüm şeyleri ona anlattım ve; 'Bana kahinlik ârız olacağından korkuyorum.' dedim."

Hadice; "Allah korusun! Hak Teâlâ sana hayır ihsan eder, hayırdan başka şey dilemez. O Allah hakkı için benim ümidim şöyledir ki; sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Zira sen misafiri seversin. Doğru söylersin ve emin kimsesin. Acizlere yardım edersin. Yetimleri korursun, gariplere iyilik edersin ve iyi huylusun. Bu hasletlerin sahibi olan kimseye korku ve ürkmek olmaz." dedi.

Bundan sonra Hazreti Hadice, Resulullah Efendimizi yanına alarak amcasının oğlu Varaka bin Nevfel bin Esed'e götürdü. Varaka, cahiliyet devrinde Hıristiyan olmuş, semavî kitapları okumuştu. İncil'i Arapça yazmış olan, ilim sahibi ihtiyar bir kimseydi. Hazreti Hadice; "Ey amca! Dinle bak kardeşinin oğlu neler söyleyecek?" dedi. Varaka; "Ne var kardeşimoğlu?" diye sorunca Resulullah Efendimiz gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka; "Ya Muhammed! Sana müjdeler olsun ki, sen İsa'nın haber verip benden sonra bir peygamber gelir ki, ismi Ahmed'dir, diye buyurduğu kimsesin ve sana nazil olan Musa'ya nazil olan Namus-u ekber'dir (yani, Cebrail Aleyhisselam'dır). Yakında dinini yaymak ve cihat etmekle emrolunursun. Ben şehadet ederim ki, sen İsa'nın müjdelediği peygambersin. Eğer kâfirlerle muharebe zamanına yetişirsem, senin yanında cihat ederim. Keşke sen tebliğle emredildiğin zamanda genç ve kuvvetli olarak hayatta olaydım da, kavmin seni şehirden çıkardıktan sonra sana yardım edeydim." dedi.

Resulullah Efendimiz; "Beni bu şehirden çıkaracaklar mı?" buyurunca, Varaka; "Evet! Hiçbir peygamber yoktur ki, kavmi ona eziyet etmemiş olsun, şehirden dışarı çıkarılmamış olsun. Şayet senin davet günlerinde hayatta olursam, sana gücümün yettiği kadar yardım ederim." cevabını verdi. Sonra Resulullah Efendimizin elini öptü. Çok geçmeden vefat etti. Resulullah Efendimizin davetine yetişemedi.

İbnü'l-Harrat'ın eserine aldığı hadis-i şeriflerden biri **"Cibril hadisi"**dir. Bu hadis-i şerifi Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri İtikatname kitabında çok güzel açıklamaktadır.

Müslümanların kahraman imamı, Eshab-ı Kiram'ın yükseklerinden, hep doğru söyleyici olmakla meşhur, sevgili büyüğümüz, Ömer bin Hattab bu hadiseyi şöyle anlatır: "Öyle bir gün idi ki, Eshab-ı Kiram'dan birkaçımız Resulullah Efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk." O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resulullah'ın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemalini görmek nasip olmuştu. Bu günün şerefini, kıymetini anlatabilmek için, "Öyle bir gün idi ki..." buyurdu.

Cebrail Aleyhisselam'ı insan şeklinde görmek, onun sesini işitmek, kulların muhtaç olduğu bilgiyi, gayet güzel ve açık olarak, Resulullah'ın mübarek ağzından işitmek nasip olan bir gün gibi, şerefli ve kıymetli bir vakit bulunabilir mi?

"O vakit, ay doğar gibi, bir zat yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alametleri görünmüyordu. Resulullah'ın eshabı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resulullah'ın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı." Bu gelen, Cebrail ismindeki melek idi. İnsan şekline girmişti. Cebrail Aleyhisselam'ın böyle oturması, edebe uymuyor gibi görünüyor ise de, bu hâli, mühim bir şeyi bildirmektedir. Yani, din bilgisi öğrenmek için utanmak doğru olmadığını ve üstada gurur, kibir yakışmayacağını göstermektedir. Herkesin, dinde öğrenmek istediklerini, âlimlere serbestçe ve sıkılmadan sorması lazım geldiğini Cebrail Aleyhisselam, Eshab-ı Kiram'a anlatmaktadır. Çünkü, din öğrenmekte utanmak ve Allahü Teâlâ'nın hakkını ödemekte ve öğretmekte ve öğrenmekte sıkılmak olmaz.

O zat; "Ya Resulallah! Bana İslamiyeti, Müslümanlığı anlat" dedi. Resulullah Efendimiz buyurdu ki: "İslam'ın şartlarından birincisi Kelime-i şehadet getirmektir." Kelime-i şehadet getirmek demek, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh" söylemektir. Yani, akil ve baliğ olan ve konuşabilen kimsenin; "Yerde ve gökte, O'ndan başka, ibadet edilmeye hakkı olan ve tapılmaya layık olan hiçbir şey ve hiçbir kimse yoktur. Hakiki mâbut ancak, Allahü Teâlâ'dır." O, vacibü'l-vücuddur. Her üstünlük O'ndadır. O'nda hiçbir kusur yoktur. O'nun ismi **"Allah"**tır, demesi ve buna kalb ile kesin olarak inanmasıdır.

Ve yine, o gül renkli, beyaz kırmızı, parlak, sevimli yüzlü ve kara kaşlı ve kara gözlü, mübarek alnı açık, güzel huylu, gölgesi yere düşmez ve tatlı sözlü, Arabistan'da Mekke'de doğduğu için Arap denilen, Haşimî evladından "Abdullah'ın oğlu Muhammed adındaki zat-ı ali, Allahü Teâlâ'nın kulu ve resulüdür, yani peygamberidir." İslam'ın temelinden ikincisi, şartlarına ve farzlarına uygun olarak, her gün beş kere "Vakti gelince, namaz kılmaktır." Namazları; farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine dikkat ederek ve gönlünü Hakk'a vererek, vakitleri geçmeden kılmalıdır.

İslamın üçüncü temeli, "Malın zekatını vermektir." Zekatın manası, temizlik, övmek ve iyi, güzel hale gelmek demektir. İslamiyette zekat demek; ihtiyacından fazla ve (nisap) denilen belli bir sınır miktarında "zekat malı" olan kimsenin, malının belli miktarını ayırıp, Kur'an-ı Kerim'de adı bildirilenlere, başa kakmadan vermesi demektir. İslam'ın beş temelinden dördüncüsü, "Ramazan-ı şerif ayında, her gün oruç tutmaktır."İslamiyette oruç, şartlarını gözeterek, Ramazan ayında, her gün üç şeyden kendini korumak demektir. Bu üç şey; yemek, içmek ve cimadır.

O zat Resulullah Efendimizden bu cevapları işitince; "Doğru söyledin ya Resulallah!" dedi. O zat yine sorarak; "Ya Resulallah! İmanın ne olduğunu da bana bildir." dedi. Resulullah Efendimiz; "Önce, Allahü Teâlâ'ya inanmaktır." buyurdu. İman demek, keşif ile bularak veya vicdanla bularak, yahut bir delil ile aklın anlaması yolundan veya seçilmiş, beğenilmiş bir söze güvenerek ve uyarak, belli altı şeye can ve gönülden inanmak ve dil ile de söylemektir.

Bu altı şeyden birincisi; Allahü Teâlâ'nın vacibü'l-vücud ve hakiki mâbut ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Dünya âleminde ve ahiret âleminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız ve benzersiz olarak yoktan var eden, ancak Allahü Teâlâ'dır diye kesin inanmaktır.

İmanın altı temelinden ikincisi; "Onun meleklerine inanmaktır." Melekler, cisimdir. Latiftir. Gaz hâlinden de daha latiftirler. Nuranîdirler. Diridirler. Akıllıdırlar. İnsanlardaki kötülükler, meleklerde yoktur. Her şekle girebilirler. Gazlar, sıvı ve katı olduğu gibi ve katı olunca, şekil aldığı gibi, melekler de güzel şekiller alabilirler. Melekler, büyük insanların bedeninden ayrılan ruhlar değildirler. Meleklere iman şöyle olmalıdır: Melekler, Allahü Teâlâ'nın kullarıdır. Ortakları değildir. Kızları değildir. Kâfirler, müşrikler, öyle sandılar. Allahü Teâlâ, meleklerin hepsini sever. Allahü Teâlâ'nın emirlerine itaat ederler. Günah işlemezler. Emirlere isyan etmezler. Erkek ve dişi değildirler. Evlenmezler. Çocukları olmaz. Hayat sahibi, diridirler.

İmanın altı aslından üçüncüsü; "Allahü Teâlâ'nın indirdiği kitaplarına inanmaktır." Allahü Teâlâ, bu kitapları, bazı Peygamberlere, melekle okutarak, bazılarına ise, levha üzerinde yazılı olarak, bazılarına da, meleksiz işittirerek indirdi. Bu kitapların hepsi Allahü Teâlâ'nın kelamıdır. Ebedî ve ezelîdirler. Mahluk değildirler.

Altı inanılacak şeyden dördüncüsü, "Allahü Teâlâ'nın Peygamberlerine inanmaktır." İnsanları, Allahü Teâlâ'nın beğendiği yola kavuşturmak, doğru yolu göstermek için gönderilmişlerdir. İslamiyette "Resul"demek, yaratılışı, huyu, ilmi ve aklı zamanında bulunan bütün insanlardan üstün, kıymetli, muhterem bir insan demektir. Hiçbir kötü huyu, beğenilmeyecek hâli yoktur. Peygamberlerde "İsmet" sıfatı vardır. Yani peygamber olduğu bildirilmeden önce ve bildirildikten sonra, küçük ve büyük hiçbir günah işlemezler. Peygamber olduğu bildirildikten sonra, peygamber olduğu yayılıncaya, anlaşılıncaya kadar, körlük, sağırlık ve benzerleri ayıp ve kusurları da olmaz. Her peygamberde yedi şey bulunduğuna inanmak lazımdır: Emanet, sıdk, tebliğ, adalet, ismet, fetanet ve emnü'l-azl. Yani peygamberlikten azledilmezler. Fetanet, çok akıllı, çok anlayışlı demektir.

İman edilmesi lazım olan altı temelden beşincisi; "Ahiret gününe inanmaktır." Bu zamanın başlangıcı, insanın öldüğü gündür. Kıyametin sonuna kadardır. Son gün denilmesi, arkasından gece gelmediği içindir. Yahut dünyadan sonra geldiği içindir. Bu hadis-i şerifte bildirilen gün, bildiğimiz gece gündüz demek değildir. Bir vakit, bir zaman demektir. Kıyametin ne zaman kopacağı bildirilmedi, zamanını kimse anlayamadı. Fakat, Peygamberimiz, birçok alametlerini ve başlangıçlarını haber verdi: Hazreti Mehdi gelecek, İsa Aleyhisselam gökten Şam'a inecek, Deccal çıkacak. Ye'cüc me'cüc denilen kimseler her yeri karıştıracak. Güneş batıdan doğacak. Büyük zelzeleler olacak. Din bilgileri unutulacak. Fısk, kötülük çoğalacak. Dinsiz, ahlâksız, namussuz kimseler emir olacak. Allahü Teâlâ'nın emirleri yaptırılmayacak. Haramlar her yerde işlenecek, Yemen'den ateş çıkacak. Gökler ve dağlar parçalanacak. Güneş ve Ay kararacak. Denizler birbirine karışacak ve kaynayıp kuruyacaktır.

İnanılması lazım olan altı temel şeyden altıncısı; "Kadere, hayır ve şerlerin Allahü Teâlâ'dan olduğuna inanmaktır." İnsanlara gelen hayır ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziyanların hepsi, Allahü Teâlâ'nın takdir etmesi iledir. "Kader", birçokluğu ölçmek, hüküm ve emir demektir. Çokluk ve büyüklük manasına da gelir. Allahü Teâlâ'nın, bir şeyin varlığını dilemesine kader denilmiştir. Kaderin, yani varlığı irade edilen şeyin var olmasına "Kaza" denir. Kaza ve kader kelimeleri birbirinin yerine de kullanılır. Buna göre kaza demek, ezelden ebede kadar yaratılmış ve yaratılacak şeyleri, Allahü Teâlâ'nın ezelde dilemesidir. Bütün bu eşyanın, kazaya uygun olarak, daha az ve daha çok olmayarak yaratılmasına kader denir. Allahü Teâlâ, olacak her şeyi ezelde, sonsuz öncelerde biliyordu. İşte bu bilgisine "Kaza ve Kader" denir. Bu varlıklar, o kazadan meydana gelmiştir. Bu ilme uygun olarak, eşyanın var olmasına da "Kaza ve Kader" denir. Kadere iman etmek için, iyi bilmeli ve inanmalıdır ki, Allahü Teâlâ, bir şeyi yaratacağını ezelde irade etti, diledi ise, az veya daha çok olmaksızın, dilediği gibi var olması lazımdır. Olmasını dilediği şeylerin var olmaması ve yokluğunu dilediği eşyanın var olması imkânsızdır.

Resulullah Efendimiz sözünü bitirince suali soran zat; "Doğru söyledin." dedi ve; "Ya Resulallah! İhsan nedir?" diye sordu. Resulullah Efendimiz; "Allahü Teâlâ'dan, O'nu görüyormuş gibi korkmandır. Çünkü her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da, O muhakkak seni görür." buyurdu. O zat yine; "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer; "Ya Resulallah! Kıyamet ne zaman kopacak?" dedi. Resulullah Efendimiz; "Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alametlerini söyleyeyim."buyurup kıyametin alametlerinden bazılarını saydıktan sonra, Lokman suresi, otuz dördüncü ayet-i kerimesini okudu (mealen): "Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, şüphesiz ki Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanları O bilir. Hiçbir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah en iyi bilen ve haberdar olandır."

Bundan sonrasını şöyle anlattı: "Sonra o zat kalkıp gitti. Arkasından Resulullah Efendimiz; 'O zatı bana geri getirin.' buyurdu. Hemen peşinden koştular. Fakat onu bulamadılar. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz; 'O Cibril'dir. Sizin öğrenmenizi diledi. Çünkü siz sormadınız.' buyurdu."

Resulullah Efendimiz buyurdu ki: "İnsanlar, Allah'tan başka ilah yoktur deyinceye kadar (onlarla) çarpışmaya memur oldum. İmdi her kim Allah'tan başka ilah yoktur derse malını ve canını benden korumuş olur. Ancak hakkıyla olursa müstesna! Onun da hesabı Allah'a kalmıştır."

Resulullah Efendimiz Muaz bin Cebel'e; "Allah'ın, kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?" diye sual buyurdu. Muaz bin Cebel; "Allah ve Resulü bilir." dedi. Resulullah Efendimiz; "Gerçekten Allah'ın kulları üzerindeki hakkı; Ona ibadet etmeleri ve kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır." buyurdu. Biraz sonra; "Ya Muaz bin Cebel! Bunu yaptıkları takdirde, kulların Allah üzerinde hakkı nedir, bilir misin?"diye sordular. Muaz bin Cebel; "Allah ve Resulü bilir." dedi. Resulullah Efendimiz; "Onlara azap etmemesidir." buyurdu.

Ebu Musa el-Eş'arî; "Ya Resulallah! İslam'ın (Müslümanların) hangisi daha hayırlıdır?" diye sual etti. Resulullah Efendimiz; "Elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir." buyurdu.

Resulullah Efendimiz buyurdu ki:

"Sizden hiçbiriniz, ben kendisine, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (kâmil olarak) iman etmiş olamaz."

"Dört şey vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse hâlis münafık olur. Kimde bunlardan bir nesne bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir: Konuştu mu yalan söyler, söz verir sözünde durmaz, vaat ederse vaadinden döner, kavga ederse haktan ayrılır."

"Ahır zamanda bir takım deccaller, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadisler getirecekler. Aman onlardan sakının! Sizi saptırarak fitneye düşürmesinler!"

"Vallahi Meryem'in oğlu (İsa Aleyhisselam) adil bir hakem olarak mutlaka inecek ve mutlaka haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, genç, dişi develer başıboş bırakılarak onlara rağbet edilmeyecek, bütün düşmanlıklar, küsüşmeler ve hasetlikler muhakkak surette kalkacak, (İsa Aleyhisselam) insanları mala davet edecek, fakat malı hiçbir kimse kabul etmeyecektir."

İbnü'l-Harrat Abdülhak bin Abdurrahman, Eshab-ı Kiram'dan Ebu Sa'id'in şöyle anlattığını bildiriyor: "Resulullah'ın yüzündeki hayâ örtüsü, bakire kızlardan daha çoktu. Bir şeyi beğenmediğini yüzünden anlardık."

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları