Anadolu'da yaşayan evliyanın ve ulemanın büyüklerinden. Babası Osman Efendi de evliyadan bir zattı. İbrahim Hakkı 1115 (m. 1703) senesinde Erzurum'un Hasankale kasabasında doğdu. Tillo'da İsmail Fakirullah hazretlerinden ilim öğrendi. Onun sohbetleriyle kemale geldi. Sofiyye-i aliyye ismi verilen evliyanın büyükleri arasına girdi. Kadirî idi. Bir ilim ve marifet hazinesi olan Marifetname isimli eseri pek kıymetlidir. 1195 (m. 1781) senesinde Siirt'in Tillo kasabasında vefat etti. İbrahim Hakkı hazretleri kendisini kısaca şöyle anlatmaktadır:
“Hicretin tarihi binyüzonbeş oldu ol bahar, Kaleyi ahsende İbrahim Hakkı doğdu zar. İhtiyarı ilm idi, ta sal-i binyüzkırka dek, Aşka düştü, arif oldu, vecd ü hâli kıldı kâr. Sal binyüzyetmiş oldu, sinn-i Hakkı ellibeş, Kendi kârı bar u varı ihtiyarı kıldı yâr.”
Mânâsı: “Hicrî binyüzonbeş tarihinde bir bahar günü, İbrahim Hakkı, Hasankale kasabasında doğdu. Binyüzkırk senesine kadar ilim öğrenmek için çalıştı. Arif olup dünyayı unutarak, Allahü Teâlânın aşkıyla yanıp kavruldu, işini, gücünü, malını, mülkünü her şeyini bırakarak Cenab-ı Hakk'a yöneldi.”
İbrahim Hakkı, yedi yaşına geldiğinde annesi Seyyide Hanife Hatun'u kaybetti. Babası Osman Efendi, İbrahim'i amcasına emanet etti ve tasavvufta kendisini yetiştirecek bir rehber, âlim aramaya başladı. Kısa sürede Siirt'in Tillo kasabasında İsmail Fakirullah hazretlerinin büyüklüğünü, Allahü Teâlâ katındaki yüksekliğini anladı. Ondan ilim öğrenmek ve hizmet etmek için geceli gündüzlü çalıştı. Dokuz yaşına basan öksüz İbrahim Hakkı, babasının hasretiyle yanıyordu. Amcası Molla Ali Efendi, İbrahim Hakkı'yı alarak Tillo'ya babasının yanına götürdü.
İbrahim Hakkı hazretleri Tillo'da babasına kavuşmasını şöyle anlattı: “Ben dokuz yaşındaydım. Ali amcam beni babamın yanına götürdü. Bir ikindi vaktinde Tillo'ya girdik. Dergâha vardığımızda, babam ile hocası namaz kılıyorlardı. İlk bakışta İsmail Fakirullah hazretlerinin mübarek yüzü, bana, pederimden daha yakın geldi. O anda yüzünün cezbesi gönlümü aldı. Aklım, onun güzelliğine, duruşundaki heybete ve olgunluğa hayran kaldı. Gönlümü ona kaptırdım. Babam beni kendi odasına götürdü. Şefkat ile ilim öğretip lütuf ile terbiye etmeye başladı.”
İbrahim Hakkı; babasından, tefsir, hadis, fıkıh gibi zahirî ilimleri öğrendi. Babasının arkadaşı Molla Muhammed Sıhranî hazretlerinden de astronomi, matematik gibi zamanın fen ilimlerini tahsil etti. Allahü Teâlânın zatında ve sıfatlarında marifet sahibi olmak, hasta kalbine şifa bulmak için de İsmail Fakirullah hazretlerinin sohbeti ve hizmetiyle şereflendi.
İbrahim Hakkı hazretleri, Tillo'ya geldiği günlerde gördüğü bir rüyayı şöyle anlattı: “Rüyamda gökyüzünü beyaz serçelerle dolu hâlde gördüm. Bir ara serçeler hep birden halkın üzerine doğru saldırdılar. Bana saldıranları babam uzaklaştırdı. Ancak bir serçe fırsat bulup sağ koltuğuma sokuldu. Sabahleyin rüyamı babama anlattım. Babam koltuğumun altına baktıktan sonra orada taun, veba hastalığının belirtilerini gördü. Hastalığa yakalandığım ilk beş gün kendimden habersiz olarak yattım. Altıncı gece gözümü açtığımda babamı başucumda ağlıyor gördüm. Muhterem hocamız İsmail Fakirullah hazretleri de yanında idi. Mübarek ellerini kaldırdı. Bana uzun uzun dua ettikten sonra babama; “İbrahim'in işi bitmiş iken Allahü Teâlâ ihsan ederek onu yeniden diriltti.” buyurarak müjde verdi.”
Yine şöyle anlatmıştır:
“Yaz mevsimiydi. Bir Cuma gecesi babam murakabe yapıyordu. Ben de yatıp uykuya dalmıştım. Rüyamda Tillo'nun harman yerine bir anda binden çok süvari ve piyade asker geldi. Atlı olanlar attan inerek bir yere toplandılar. Boyları iki adam yüksekliğinde olan bu askerler, at ve diğer malzemelerini harman yerine bırakıp üstadımız İsmail Fakirullah hazretlerinin dergâhı kapısında saf saf dizildiler. Ben büyük kalabalığı seyrederken, dergâh kapısının sağ yanında duran saftan birisi eğilip beni kucağına aldı. Tebessüm ederek öptü ve sol tarafında olanın kucağına verdi. O da alıp muhabbetle öptü ve solunda duranın kucağına verdi. Bu şekilde sıra ile sekizinci kimsenin kucağına geldim. O da beni öptü, onun solunda dergâhın kapısı vardı. Beni yavaşça şefkatle yere bıraktı. Kapı açıktı, içeri girdim. Mübarek hocamız Fakirullah hazretlerinin huzurunda sekiz seçilmiş zatın ayakta durduğunu gördüm. Hocamız da ayağa kalktı ve onlarla musafaha edip sarıldılar. Ben bu hâle şaşırmıştım. O sırada uyandım. Bu rüyanın lezzeti canıma can katmıştı. Sevincimden rüyamı hemen babama anlattım. Meğer babam, uyanık olduğu hâlde benim rüyada gördüklerimi görmüş, hadiseye muttali olmuş ve onlarla konuşmuştu. Babam bana şöyle tembih etti ve; “Bu rüyayı kimseye söyleme. Bu ruhlar için iyi olmaz.” buyurdu.
Sabah oldu. Cuma namazından sonra dergâhın kapısı önünde oturmuş duruyordum. Siirt tarafından at üzerinde aksakallı bir ihtiyar geldi. Kapının önüne gelince atından indi. Benim yanıma gelip elimi tuttu ve öptü, şaşırdım kaldım. Zira bu kimseyi tanıyamamıştım. Hocamızın huzuruna girmek için izin istedi. Verdiği hediyeleri içeri götürdükten sonra hocamın yanına gittim ve; “Kapıda yaşlı bir kimse huzurunuza çıkmak için izin istiyor efendim.” dedim. “Gelsin.” buyurdular. Misafiri buyur ettim. İçeri girince oturması işaret edildikten sonra; “Ve aleyküm selam ey Seyyid Hamza! Bu Cuma gecesi bize çok misafir geldi.” buyurdu. Hocamızın bu tatlı hitabından Seyyid Hamza çok şaşırdı. İlk defa gördüğü bu kimse kendi ismini nereden bilmişti. Ve gece gelen misafirlerin arasında olduğunu nasıl anlamıştı.
Bunları hem düşündü, hem de kalkıp hocamın elini öptü. Bir müddet ağladı, izin isteyip dışarı çıktı. Bizim odaya buyur ettim. İçeride babama hâlini şöyle anlattı: “Ben Siirt'in ileri gelenlerinden Seyyid Hamza'yım. Bu ana kadar Tillo'ya hiç gelmedim. Bu büyük âlim ve evliyayı da hiç ziyaret etmemiştim. Bu gece rüyamda beşyüz kadar nur yüzlü atlı âlim ile beşyüz piyade evliyaya Siirt önünde karıştım. Onlarla birlikte Şeyh İsmail Fakirullah hazretlerini ziyarete geldik. Bu kasabayı ve yolunu rüyada görerek öğrendim. Harman yerine geldiğimizde atlılar atından indi. Beraberce bu dergâhın kapısına saf saf dizildik. Sıra ile bu mübarek hocanızı ziyaret ettik. Bu dergâhın kapısı önünde şu küçük oğlunu gördüm. Evliyalar kucaklarına alıp sıra ile sevdiler. Kapının önüne gelince çocuk içeri girdi. Ben de kapının önüne geldiğimde uyandım. Hâlâ o rüyanın tesiri altındayım, duyduğum o lezzet hâlâ devam ediyor. Sabah olunca atıma binip rüyada geldiğim yol ile doğru buraya geldim. Kimseye sormadan dergâhı bulup sizleri tanıdım. Hazreti Şeyh'e geldim. Bu gördüğüm rüyayı anlatacaktım. Birgün sonra da ona talebe olup hizmetiyle ve sohbetiyle şereflenecektim. Ben daha anlatmadan; “Ey Seyyid Hamza! Bu gece bize çok misafir geldi.” diyerek hem ismimi hem de rüyada olanları anladı. Şaşırıp kaldım.” Seyyid Hamza'nın bu şaşırmasına babam şöyle cevap verdi: “Senin bu gördüğün rüyanın aynısını bu oğlum da gördü. Lakin avamın gördüğü rüyaları, seçilmiş evliya uyanık iken görüp müşahede etmiştir. Allahü Teâlânın ihsanları sonsuzdur.”
İbrahim Hakkı hazretleri onyedi yaşında yetim kalmasını şöyle anlattı: “1132 (m. 1719) senesinde, benim çok sevdiğim babam ve anam, dert ortağım, üzüntülerimin gidericisi, hücredaşım, gurbet yoldaşım Derviş Osman Efendi, Cuma gecesi sabaha yakın dünyadan ahirete göçtü. Hak yolunda can verip Allahü Teâlâya kavuştu. Maksadı hâsıl olarak rahmet deryasına daldı. Bu yetim o gece başka misafir odasında yattı. Sabahleyin kalkıp hasta babamı görmek istediğimde, oradakiler bana; “Git, önce namazını kıl, sonra gel. Hasta şimdi rahatladı.” dediler. Bu söze inanıp mescide gittim. Herkes burnunu tutuyordu. Hepsinin nezle olduğunu sandım. Namazdan sonra odamıza geldiğimde babamın vefat ettiğini gördüm. Benim de rahatım gitti. Gönül evim karardı. Bir anda babamın ayrılık hasretiyle viranelerdeki kuşlara döndüm. Öyle feryat etmek istedim ki sesim göklere çıkacaktı. Ben bu hâlde iken o merhamet menbaı mübarek hocam geldi. Benden o üzüntü ve elemi aldı. Ben de kalkıp kendi kendime; “Şimdi ayıptır, sabredeyim. Hocam gittikten sonra nasıl ağlayacağımı ben bilirim.” dedim. Mübarek hocamız herkese selam verip garip oğlu Derviş Osman Efendi'nin başı ucunda oturdu. Şehit olan ruhuna bir Fatiha okuyup sevabını bağışladı ve murakabeye daldı. Ben hocamın karşısında, babamın da ayakucunda idim. Bir anda Allahü Teâlânın inayeti erişti, ihsanlarına kavuştum. Vefat eden babam, mübarek başını kaldırdı. Kimya tesiri olan nazarıyla yüzüme bakıp tebessüm ederek taziyede bulundu. O anda mübarek göğsünden şimşek gibi bir nur parladı. Kalbim titredi, üzüntü ve elem gidip yerine sürur ve lezzet doldu. Babamı bu hâlde görünce bayramlıklarını giymiş bir çocuk gibi sevindim. Üzüntülü duran ahbaplar bu sevincime bir mânâ veremeyip hayret ettiler. Allahü Teâlânın ihsanı ve mübarek hocamın himmeti bereketi ile olan bu hadiseyi oradakiler görememişti. Hocamız oradan ayrıldıktan sonra babamın yüzünü açıp baktım. Gülmüş bir hâli vardı. Yüzü nurlu, bedeni sıcak ve yumuşak idi. Sanki uyuyordu. Cenaze namazına çevre köydekiler ve bütün Siirt halkı geldi. Namazını hocamız kıldırdı. Onun vefatına benden başka herkes üzüldü. Âlemin babası olan hocamız, bu yetimine şefkat edip iltifat eylediğinden, merhum babamdan sonra onun hizmetleri bize miras kaldı. O mübarek hocam, bu bozuk huyluyu nice hikmet şurupları ile terbiye eyledi. Kalb hastalıklarından beni kurtardıktan sonra kendi muhabbeti ile yaktı. Böylece bende, ahiret hâllerinde yakîn hâsıl oldu. Tevekkül etme, dert ve belalara, ibadete ısrarla devam etmeye tahammül, her işe rıza gösterme hâli hâsıl oldu. Pek kıymetli, leziz nimetler ihsan edildi. Hepsinden daha evlası, kıymetlisi ise Allahü Teâlânın zatında ve sıfatlarında bilgi sahibi olmaya, marifetullaha kavuştum.”
İbrahim Hakkı hazretleri, hocası İsmail Fakirullah'a olan bağlılığını şu şiirinde anlatmaktadır ki bu manzumeyi “Vird-i Can” olarak adlandırmıştır:
Sen ayn-ı ayanımsın varımdasın ey Ruhî, Bil Ruh-i revanımsın, yarımdasın ey Ruhî. Sen baht-ı saidimsin hem vaat u vaidimsin, Bil ömr-i mezidimsin, kârımdasın ey Ruhî. Sen can u cihanımsın hem emn-ü emanımsın, Bil genc-i nihanımsın, darımdasın ey Ruhî. Sen rahat u rahumsuri hem feth ü fütuhumsun, Bil cam u sabuhumsun, garımdasın ey Ruhî. Sen kadr-ü beratımsın hem ab-ı hayatımsın, Bil ayn-ı necatımsın, barımdasın ey Ruhî. Sen zevk-ı huzurumsun hem hüzn ü sürurumsun, Bil gözdeki nurumsun, narımdasın ey Ruhî. Hakkî dedi dervişim feryadına dilrişim, İmdadına bi hişim, carımdasın ey Ruhî.
Mânâsı:
1- Ey ruha ait olan sevgili! Sen görünüşümün ta kendisisin ve benimle birliktesin, benden ayrılmazsın. Çünkü düşüncemde sen varsın, beni Hakka sen götürürsün. Ve sen benim sevgilimsin, ayrıca akan ruhumsun (ruhumu harekete getiricisin).
2- Ey madde dünyasından uzak olan sevgili hocam! Sen benim mutlu bahtım, hem vefam, elestü bezminde de verdiğim sözsün. Ziyade olan ömrüm ve tek kazancım sensin.
3- Ey sevgili! Sen benim canım ve cihanımsın. Neyim varsa sendedir. Bütün dünyam sensin. Emn-ü emanımsın, gizli bir hazine olarak her zaman evimdesin.
4- Sen benim huzurumsun ve yolumsun. Gönlümü fetheden ve ferahlandıransın. Benim için ilahî aşkın kadehi de sensin ve seninle mağara arkadaşıyız. Tıpkı Muhammed Aleyhisselam'la Hazreti Ebu Bekr gibi. O Peygamber nasıl Hazreti Ebu Bekr'e gönlündekini akıttıysa, sen de bana öylesin.
5- Sen benim hem Kadir, hem de Berat gecemsin. Kurtuluşumun vesilesisin ve diriliğimin suyusun. Ve sen kurtuluşumun da ta kendisisin, taşıdığım tek sevgisin.
6- Sen gönül hoşluğumun zevkisin. Gönül seninle zevk alır. (Böyle olunca) hem elemim hem neşemsin; ve sen benim gözümün nurusun (seninle görürüm). Sen benim ateşimi yakansın.
7- Hakkî derviş olduğunu ve feryadınla gönlünün yaralandığını söylerim. (Bu derviş Hakkî, senin üzülmenle üzülür.) imdadına kayıtsız değilim (seninle ilgilenir hizmetine koşarım). Çünkü sen benim yakınımdasın.
İbrahim Hakkı hazretleri, babasının vefatından sonra hocasının emriyle Erzurum'a gitti. Amcalarının da teşvikleriyle Hazık Mehmed Efendi gibi âlimlerden sekiz sene ilim tahsil etti. Burada tahsilini bitirdi. Fakat gönlü, hocası İsmail Fakirullah hazretlerinin ateşiyle yanıyordu. 1140 (m. 1728) senesinde yirmibeş yaşında iken tekrar Tillo'ya geldi. Burada hocasının 1147 (m. 1734) senesinde vefatına kadar hizmetiyle şereflendi. Sonra Erzurum'a döndü. Küçük yaşta ayrıldığı Hasankale'ye gelip yerleşti. Burayı çok sevdiğini şu manzumesiyle anlatmaktadır:
Mübarek mekandır Hasankalesi, Kamu zevke kandır Hasankalesi. Suyu hoş, havası, taşı mutedil, İrem'den nişandır Hasankalesi. Değirmenleri hoş, o çermikleri, Pür ab-ı revandır Hasankalesi, O bostanları bağ-u dağ-u Hasan, Mekan-ı Hisandır Hasankalesi. Taşı ağacı nerm ve haki kavi, Metin kahramandır Hasankalesi, Yeri mürtefi' üç yanı düz açık, Ki taht-ı şahandır Hasankalesi. Burucı dizilmiştir inci misal, Irak'tan ayandır Hasankalesi, Deli aşık olmuş baharı ana, Ki pür hüsn ü andır Hasankalesi. Gündüz kuş sedası, gece kurbağa, Ne tesbih-handır Hasankalesi, Gelir seyre uşşak etraftan, Gül-i aşıkandır Hasankalesi. O çermik sefasın sürer ehl-i dil, Acep kamrandır Hasankalesi, Çoğu arzu eyler olmaz nasip, Bize rayegandır Hasankalesi. Kuburı velîler yatağıdır ol, Riyaz-ı cihandır Hasankalesi, Ahâlisi ağleb, seci ve sahi, Ne zi-nam ü şandır Hasankalesi. Kamu halkı zeyrek, arif ü zarif, Dolu aşk ü candır Hasankalesi, Ağır uslu, hoş huylu halkı mu'ti, Pür emn-ü emandır Hasankalesi. Bir ayinedir yahşiye yahşi, Yamana yamandır Hasankalesi, Gel ey Hakkı bunda huzur eyle kim, Huzur-ı cihandır Hasankalesi.
İbrahim Hakkı hazretleri, Hasankale'de evlendi, sonra İstanbul'a gitti. İkinci Mahmud ile görüştü ve saray kütüphanesinde çalışmalar yaptı. Bir sene sonra talebe yetiştirmek için Abdurrahman Gazi zaviyesine tayin edilerek Erzurum'a geldi. Talebe yetiştirmek için uzun ve yorucu bir çalışmaya girdi. Hanımı Firdevs Hatun'dan, İsmail Fehim ve Ahmed Naimi isminde iki oğlu dünyaya geldi.
1169 (m. 1755)'te tekrar İstanbul'a gitti. Sarayda, divan kâtibi Ali Efendi başta olmak üzere, pek çok kimselerle dost oldu. Sultan Üçüncü Mustafa Han zamanında da Abdurrahman Gazi zaviyesinin beratı yenilendi.
İbrahim Hakkı hazretleri, 1177 (m. 1763)'te hatıralara bağlılığı ve vefa duygusunun çokluğundan, hocasının memleketi olan Tillo'ya gitti, İsmail Fakirullah hazretlerinin torunu Fatıma Hatun'la evlenip orada kaldı. Talebe yetiştirmeye burada da devam etti ve bir sene sonra hacca gitti. Dönüşünde tekrar talebe okutmaya devam etti.
İbrahim Hakkı hazretleri, zaman zaman Tillo'da, “Cebel-i Ra'sil Kuva” ismindeki tepeye çıkardı. Talebelerine de; “Bu tepe, yakında büyük bir nama kavuşacaktır.” derdi. Bu tepeye bir musalla taşı yaptırdı. Her uğradığında oraya otururdu. Ölümü, ahireti ve hesabı düşünürdü. Yine birgün üç talebesi ile bu tepeye çıktı. Üçünün de ismi Mahmud idi. Onlara; “Sübhanallah! Hepinizin adı da Mahmud. Her biriniz de amcalarınızın kızı ile evleneceksiniz. Fakat sadece biriniz Allahü Teâlânın evliya kulları arasında yüksek derecelere sahip olup; “Memduh” lakabıyla isimlendirilecektir. Ona her taraftan akın akın talebe ilim öğrenmeye gelecektir. O, bu tepeye bir ev yaptırıp herkesin hidayete kavuşmasına vesile olacaktır.” buyurdu.
Talebeler de kendi kendilerine; “Mübarek hocamızın müjde verdiği o kimse ben olsam.” diye temenni ettiler. Bir müddet sonra içlerinden iki tanesi oradan ayrıldı. İbrahim Hakkı hazretleri yanında kalan Mahmud'a; “Biraz önce müjde verdiğim Mahmud sensin. Fakat bu sırrı, ben sağ olduğum müddetçe kimseye söyleme.” buyurdu.
1192 (m. 1778)'de vasiyetnamesini yazdı. Sık sık hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak suretiyle kalan ömrünü bereketlendirmek istiyordu. Bu sebeple oğullarının kâtip olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip oğulları yazdılar. Nihayet 1195 (m. 1781) Cemaziyelahir ayında bir Perşembe günü vefat etti. Tillo'da, hocası İsmail Fakirullah hazretleri için kendi yaptırdığı türbede onun kabrine komşu olacak şekilde defnedildi. Ölümü için de; “Hüdayı bilmeye ancak cihane geldi sultanım.” mısrası tarih olarak düşürüldü. İbrahim Hakkı hazretlerinin Türbesi bir büyük ve iki küçük kubbenin örttüğü iki oda ve bir hol ile bir kuleden oluşmaktadır.
Türbenin asıl özelliği; Tillo'nun 3-4 km doğusundaki bir tepe üzerine yapılmış olan duvardaki 40×50 cm boyundaki pencereden her yıl; gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü, yeni doğan güneşin ilk ışınları, türbenin her tarafı kale duvarının etkisiyle gölgede kalırken, pencere boşluğundan geçip, türbe kulesinin penceresine vurarak kırılmak suretiyle İsmail Fakirullah'a ait sandukanın baş tarafını aydınlatmasıdır. Bununla ilgili; “Yeni yılda doğan ilk güneş, hocamın baş ucunu aydınlatmazsa, ben o güneşi neyleyim.” sözü İbrahim Hakkı'nın hocasına olan saygısını göstermektedir. Ne yazık ki bu ışık düzeni, türbenin restorasyonu sırasında bozulmuş bulunmaktadır. Avrupa'nın birçok uzman bilim adamı, bütün uğraşlarına rağmen bu ışık düzenini eski orijinal haline getirememişlerdir.
Hayatını ilim öğrenmek, öğretmek ve kitap yazmakla geçiren İbrahim Hakkı hazretlerinin vefatında hayatta olan iki oğlu ve iki kızı vardı. Oğulları, İsmail Fehim ve Muhammed Şakir'dir. Babasının neslinin devamını Muhammed Şakir sağladı. Kızları Şemsi Aişe ile Hanife Hatun'dur. İbrahim Hakkı hazretlerinin Hanife Hatun için yazdığı bir şiir şöyledir:
Gönülden çün dile vardır yol ey can, Mülayim söyle, şirin söz bul ey can, Acı söz deme, hilm ile dol ey can, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Namazlarını vaktinde eda et, Hem ehlin her sözün tut, devlete yet, Ne yol kim gösterirse ol yola git,Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Büyüğünle her işte meşveret kıl, Ki aklına uyan pişman olur bil, Sözün tut görme sen, bir işi müşkil,Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Büyüğündür aziz ana niyat et, Sakın naz etme hizmetli firaz et, Sözün az et hemişe ketm-i raz et, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Sakın namahreme, sen de baid ol, Hemen ehlin safasıyla said ol, Muradın terk edip söz tut reşid ol, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Dilin hıfz eyle, gıybet etme ey yâr, Ve yıkma bir gönül bir sözle zinhar, Sen etme sırr-ı naşı nasa izhar, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Güzel sözlerle tatyib-i kulub et, Sükut u samt ile setr-i uyub et, Yeterse kudretin keşf-i kürub et, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Kula hizmettir Allah'a ibadet, Kusurun aftır hakka riayet, Hüda'nın lütfudur sabr u kanaat, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Seni Allah lütfundan yaratmış, Sana lütfuyla Cennet'te yer etmiş, Dahi dünyada halka sürur etmiş, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Güzel Allah senden razı olsun, Güleç yüzün görenler zevki bulsun, Sözünden her gönül lezzetle dolsun, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Çün Allah'ı seversin bil ki ol hem, Seni sevmiştir ey can senden erham, Sen ey mahbub-ı Hak ol şad u hürrem, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Sakın bir kimseyi incitme, sövme, Ve sen bir kimseden incinme, dövme, Dahi sen kendini sohbette övme, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
Hanife Hanım'ın atası Hakkı, Der ey kızım hemen Kur'an'ı oku, Seninle bile bil her hâlde Hakkı, Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.
İbrahim Hakkı hazretleri, tefsir, hadis, fıkıh gibi naklî ilimlerin yanında aklî ilimlerle de uğraşmış, canlılar hakkında çeşitli teoriler ileri süren Fransız doktoru Lemarck, İngiliz Ch. Darwin, Hollandalı Hugo de Vries gibi batılı ilim adamlarından çok önce canlılar hakkında en basitinden en mükemmeli olan insana kadar düzgün bir tekamül bulunduğunu yazmıştır. Bu konuyu ele alırken, bu tekamülde arada görülen belli noktaları, hususî özellikleri ve her birinin hudutlarını tespit etmiş, hepsinin ayrı ayrı cinsler olduğunu ayrıca belirtmiştir. O sadece biyoloji ilmi ile değil; fizikten kimyaya, matematikten astronomiye kadar, devrindeki bütün ilimlerle uğraşmış, bir ilim ve marifet hazinesi olan Marifetname'sinde, bütün bunlara yer vermiştir. Mevalidi, yani canlı cansız bütün varlıkların yaratılış sırrını bilmek ve irfanı tahsil etmek, onda pek açık olarak görülmektedir.
Hayatında hiçbir zaman okumayı ve okutmayı elden bırakmayan İbrahim Hakkı hazretleri, ideal insan tipi olarak, arif insanı göstermiştir. Kendisi de bu ölçü içinde kalmıştır. Ona göre arif; gönülle ve akılla bilendir. Fakat gönülle bilmek arifin yegane hususiyetidir. Bu yüzdendir ki o, gönüle, eserlerinde büyük yer vermiştir. Gönül, sevgilinin mekanıdır. Aşk sayesinde bu sevgi vardır. Bu yollarda hikmet (fen ve sanat) vardır. Mevalid (varlıkların sırrını anlama) bu yolla olmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse İbrahim Hakkı; gönül sahibi olan, fen ve sanata yer veren büyük bir âlim, hakka rıza gösteren bir velîdir. Eserlerinin ismine ve mahlasına bakınca bütün bunların hepsi görülür. Divanının adı İlahîname'dir. Bu ismi boşuna koymamıştır. Hakikaten hepsi ilahîdir. Marifetname ise arifin kitabı demektir.
Ömrünün sonlarına doğru, eserlerinin dille değil gönülle okunmasını istemiştir. İbrahim Hakkı hazretleri, açık fikirli, neşeli bir arif idi. Bilhassa bu hususlar, yakın dostu Şair Hazık'la olan yârenliklerinde ve kendi hanımlarına yazdığı mektuplarında görülmektedir. Bir de annesinin ismini koyduğu kızı Hanife'ye söylediği manzum öğüdünde bunlara yer vermiştir. Kızına: “Güleç yüzlü, güzel sözlü ol ey can.” derken, mutlaka kendi tecrübelerini ve hâllerini de aktarmaktadır.
O hatıralara çok bağlıydı. Hemen her hadisenin tarihini düşürürdü. Bunu daha çok yakınları için yapmıştır. 1172 (m. 1759) yılında oğlu Osman Nedim'in ölümü için; “Hasretiyle ağladı halk-ı cihan, Geldi tarih gitti vay Osman cüvan.” hanımlarından Züleyha Hatun'un vefatı için de; “Dua eyle Hakkı ana söyle tarih, Di firdevs-i a'lâyı bula Züleyha.” tarihlerini düşürdü.
İbrahim Hakkı hazretleri için şiir, bir vasıtadır. Ona göre şiir Hakkı anlatmalıdır. Edebi bildirmelidir. Hakkı anlatmak için kalemin aşıkın elinde olması gerekir. Ancak o zaman Hak aşığı, Hakkı anlatacaktır. Şiirde sevgiliye (Allahü Teâlâya) yer verilince o kıymet kazanır. Sevgiliden bahsetmeyen şiirde güzellik aramak boşunadır. Şiir böyle olunca hikmettir.
Şiirleri, Divan'ında ve yer yer Marifetname'sinde yer almaktadır. Marifetname'deki şiirlerin pek çoğu divanından alınmıştır. Yalnız bu eserde yer alan ve mevzuları toplayarak anlattığı şiirler, öğretmek içindir ve bir bakıma işlediği konuların özeti durumundadır. O, bu şiirlerinde hep Hakkî mahlasını kullanmış ve hep kendisine öğütlerde bulunmuştur. Şiirlerinin büyük bir kısmını Türkçe ile yazmıştır. Ayrıca Arapça ve Farsça ile yazdığı şiirleri de vardır. Daha çok bu şiirlerde; “Hakkî” ve “Ferdî” mahlasları ile beraber en fazla “Fakirî” mahlasını kullanmıştır. İbrahim Hakkı'nın bu mahlası kullanması hocasına olan bağlılığının tezahürüdür. Bir de insanın aczini bu kelimede görmüştür.
İsmail Fakirullah hazretleri, talebesi İbrahim Hakkı için pek çok söz söylemiş, ondan iftiharla bahsetmiştir. Bunlardan bazıları aşağıdadır:
“Molla İbrahim! Ben babamdan, o da dedemden bütün ilimleri okutmaya mezunuz. Mesabih'in talimi, Mealimü't-tenzil tefsiri ve din ilimlerini öğretmekte seni mezun kıldım.”
“Molla İbrahim! Esas olan kalbdir, şart olan muhabbettir. Kalbinde arzusu olan Mevlayı bulur. Çünkü o kuluna yakındır ve onunladır.”
“Molla! Ben Fakirullah'ım. Allahü Teâlânın sevdiğini severim.”
“Molla! Gökler ve yerler yaratılalıdan beri sen bizim sevgilimizsin.”
“Molla! Cennet ve Cehennem için değil, belki Allah yolunda muhabbetimiz içinsin.”
“Molla! Sen bizim çocuğumuzsun. Sen benim yanımda Abdülkadir gibisin. Evladım gibisin.”
“Molla! Benden hayâ etmeyi bırak. Bana dön. Sen bendesin. Ne yaparsan kabulümdür.”
“Molla İbrahim! Bize yakın olan uzak, uzak olan yakındır. Sen nerede olsan benim yanımdasın. Seni denize atsam, Allahü Teâlâ tekrar seni bana verir.”
“Molla! Burada biz seni terbiye ederiz. Allahü Teâlâ seninledir. O, senin yardımcındır. O seni korur. Sana uzun ömür, çok evlat versin ve sonunu hayır eylesin.”
“Molla! Allahü Teâlâya, bütün arzularını sana kolayca vermesi için yalvardım ve dua ettim. Allahü Teâlâdan, bütün maksatlarına kavuşmanı ümit ederim.”
Eserleri
-
1Tecvid kitabı: İbrahim Hakkı'nın ilk eseridir. 1163 (m. 1750) yılında yazılmış olup Türkçedir.
-
2Tertibü'l-Ulum: 1165 (m. 1752) senesinde yazdığı bu eser, onun ilk Türkçe manzumesidir. Okuyucu için öğüt risalesi durumundadır. Yani bir nev'i pendnamedir (öğüt kitabıdır).
-
3Divan (İlahîname): İlk ana eseridir. İbrahim Hakkı'nın tasavvufun yanında felekiyyatla (fen, astronomi) uğraşması, muhakkak, Allahü Teâlânın büyüklüğünü anlamak içindir. Hazreti Mevlana, Mesnevî'sine nasıl Vahy-i İlahî demişse, o da Divan'ına İlahîname adını vermiştir. Bu eserinde bir yılın günleri sayısınca gazel yazmıştır. Nihayet bunu 1168 (m. 1754) senesinde tamamlamıştır. Divan'ındaki bazı şiirleri daha sonra Marifetname'sine almış, hatta bundan sonra yazdığı şiirlere sadece bu eserinde yer vermiştir. 1263'te İstanbul'da basılmıştır.
-
4Marifetname: İkinci ana eseridir. Bu eseri, Erzurum'a dönüşünde Hasankale'de iken yazmaya başlamış, 1170 (m. 1756) senesinde tamamlamıştır. Üç fen üzere kurulmuş bir kitaptır. Birinci fenne geçmeden önce dört fasılda heyet-i İslam'ı anlatır. Bunlardan birinci fasılda, derli toplu bir şekilde âlemin yaratılışı ve Arş-ı a'zam'ı, ikinci fasılda, Cennet'i, üçüncü fasılda melekleri, dördüncü fasılda yerin tabakalarını, Cehennem'i, kıyamet alametlerini ve mahşeri anlatmıştır. Ana bölümlere fen adını vermiştir. Fenleri, bablara, babları da fasıllara ayırarak kitabını tertip etmiştir. Birinci fende üç bab bulunmaktadır. Birinci babda dört, ikincide altı, üçüncüde ise on fasıl mevcuttur. Birinci babda; kâinatın yaratılmasındaki düzeni, cevher ve arazın mahiyetini, değişiklikleri, aklı, nefsi, ilm-i hesabı ve hendese yani geometriyi anlatmaktadır. İkinci babda; âlemin yuvarlak oluşunu, yıldızları, oniki gezegeni, ayın menzillerini, sabit yıldızların uzaklık ve büyüklüklerini, Zuhal yıldızını, Müşteri yıldızını, Merih'i, Güneş'i, Zühre'yi, Utarid'i, Ay'ı ve tesirlerini bulunduğu göklerle anlatır. Üçüncü babda; anasır-ı erbaaya yer verir ve cisimleri ayrıntıları ile anlatır.
İkinci fen; beş bab onsekiz fasıldır. Birinci babda; teşrih ilmini, insan vücudunu, bedenin terkibini, uzuvların durumuna yer verilmiştir. İkinci babda; kemikler, omurga, bel, boyun halkaları ve yapıları, el ayak kemikleri ve hususiyetleri bildirilmiştir. Üçüncü babda; kaslar, adaleler, bel, karın, ayak kasları ele alınmıştır. Dördüncü babda ise; sinirler ve damarlar anlatılmış, karaciğere yer verilmiş, nefsi anlatmış ve uzuvların şekilleri üzerinde durulmuştur. Beşinci babda; ölüme yer vermiştir.
Üçüncü fen; beş babdan ve yirmiyedi fasıldan ibarettir. Bunlardan birinci babda, kitap ve sünnete uyma, dünya sevgisini terk etme, ruhun kalbin hakikatini; ikinci babda, irfan yolunun esaslarını; üçüncü babda, ruh makamlarını, tevekkülü, tefvizi, sabrı, rızayı; dördüncü babda, marifeti ve muhabbeti; beşincide, Allahü Teâlânın dergâhına sülukü bildirmektedir. Beşinci babın sekizinci ve son faslında Şeyh İsmail Tillovî'nin (Fakirullah'ın) hâllerini anlatmakta, bu faslın dokuzuncu nev'inde babasını ve kısmen de kendisini ele almaktadır.
Kitabın hatimesinde dört fasla yer vermiştir. Burada Peygamber Efendimizi, O'nun ve Eshabının hâllerini, herkesle iyi geçinmeyi; Hâlık'a ve halka davranışı ve bu davranışın edeplerini ve bunlarla olan irtibatı anlatır. Kısaca söylemek gerekirse, Marifetname, yaratılışı, kâinatı, bu yaratmanın dayandığı incelikleri, âlemleri birinci ana bölümde; tıp ilmini ve insan vücudunu ikinci ana bölümde; insanın insan olarak ne yapması gerektiğini ve onun yücelmesini üçüncü ana bölümde; adab-ı muaşereti de son bölümde işlemiştir. İbrahim Hakkı hazretleri bu eserini oğlu Ahmed Naimî için yazmıştır. (Eserin 1836, 1864 yıllarında Mısır'da 1868, 1893 ve 1914 yıllarında İstanbul'da olmak üzere beş baskısı yapılmıştır. Taş baskıları da vardır. Dernek tarafından tıpkıbasımı da yapılmıştır.)
-
1İrfaniyye: İbrahim Hakkı hazretlerinin Divan ve Marifetname'den sonra üçüncü ana eseri olup 495 sahifeyi bulmaktadır. Eserin 220. sahifeye kadar olan kısmı Arapça, 410. sahifeye kadar da Farsçadır. Geriye kalan 85 sahifelik kısım ise Türkçedir. 1174 (m. 1761) yılında telif edilen eser, “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbeh.” hadis-i şerifini açıklamaktadır. beytinde eserin mecmua olduğunu belirtmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2412'de vardır.
-
2İnsaniyye: Mecmuatü'l-vahdaniyye de denilen kitap dördüncü büyük eseridir. 722 sahife olup baş kısmında 16 sahifelik Arapça bir kısım vardır. Şeyhi olan İsmail Fakirullah için yazdığı sekiz kaside buradadır. Bu eserin büyük bir kısmı Farsçadır. Bu eseri, tasavvuf ilminin özü olup hikmet ülkesidir. beytinde görüldüğü üzere, bu eserini 1176 (m. 1763) yılında tamamlamıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Düğümlü Baba Kısmı No: 352'de kayıtlıdır.
-
3Mecmuatü'l-Me'ani: Müsveddelerini Erzurum'da hazırladığı bu eserini Tillo'da tamamlamıştır. Beşinci ana eseridir ve 1178 (m. 1765) yılında tasnif etmiştir. Bir nüshası Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi Said Paşa Kısmı No: 576'da kayıtlıdır.
-
4Lübbü'l-ulum: İlimlerin özü manasına gelen bu eseri Mecmuatü'l-Me'ani'nin içinde yer almaktadır.
-
5Vuslatname: Manzum bir eserdir. Yine Mecmuatü'l-Me'ani'nin içinde bulunmaktadır.
-
6Türkçe-Arapça-Farsça Sözlük: Küçük çapta bir sözlük olup Mecmuatü'l-Me'ani adlı eserinin içinde yer almaktadır. Sözlüğün tertibi kendisine hastır.
-
7Se'adetname: Rubaîlerinden meydana gelmiştir. Hemen hemen bütün rubaîlerinde kendini muhatap alan öğütlere yer vermiştir. Eseri meydana getiren rubaîlerin sayısı 82'dir. Bu eser Divan'ında yer almaktadır.
-
8Vaslname: Dervişane manzum mektuplarından meydana gelmiştir. Divan'da yer almaktadır.
-
9Şükürname: Bu küçük manzumede verilen nimetlere karşı şükrünü dile getirmiştir. Divan'ında bulunmaktadır. Sonra yazdığı eserlerine Evlat eserleri adını veren İbrahim Hakkı, Divan'ında ve Mecmuatü'l-Me'ani'sinde yer alan küçük eserlerden bunları ayırmıştır. Bunlar da küçük eserler olup çeşitli eserlerinden alınarak tertip edilmişlerdir.
-
10Meşarıkü'l-Yuh: 1185 (m. 1771) yılında yazılmıştır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 3381'de vardır.
-
11Sefine-i Nuh: Zamanının tufanında boğulmamak için bu eserin okunması gerektiği belirtilmiştir. Eseri için; “Bu on adetle ehl-i kalbi hıfzeyler bu hüsnü'r-ruh, Ki tufan-ı zamandan dahilin saklar Sefine-i Nuh.” demektedir. Eser tam bir nasihatnamedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 3413'te vardır.
-
12Kenzü'l-Fütuh: 1188 (m. 1774) yılında İrfaniyye adlı eserinden alınarak ortaya konmuştur. Arapça ve Türkçe manzumelere yer verilmiştir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 3316'da vardır.
-
13Definetü'r-ruh: 1189 (m. 1775) yılında yazılmıştır. 190 sahifedir. Mevzusu, insan-ı kâmil üzerinedir. Ayrıca dostlarına yazdığı mektuplar da vardır. “Ruzname” adlı üçüncü mektup Türkçedir. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 3381/3'te vardır.
-
14Ruhü'ş-şüruh: Divan'dan alınma bir küçük eserdir. 1189 (m. 1775) yılında tasnif edilmiştir.
-
15Ülfetü'l-Enam: 1189 (m. 1775) yılında yazdığı bu eseri de Marifetname'den alınmış olup Arapçadır. Fakat ele geçmemiştir.
-
16Mahzenü'l-Esrar: İlahîname'den seçilen 1200 beyt ile İnsaniyye adlı kitabının birleştirilmesi suretiyle ortaya konmuştur. Bunun için Divan'ının özü denilse yeri vardır.
Tillo'da tam onbeş sene kalmış olan İbrahim Hakkı bu zaman zarfında da 10 kitap telif etmiştir. Fakat bunların beşini yazmaktan vazgeçmiştir. Bu eserler de aşağıdadır:
-
1Tuhfetü'l-Kiram: 1190 (m. 1776) yılında yazılmıştır.
-
2Nuhbetü'l-Kelam: 1190 yılında ortaya konmuştur.
-
3Akidetü'l-İslam: Arapça olarak yazılmıştır. Matbudur.
-
4Urvetü'l-İslam: 1191 (m. 1777) yılında yazdığı bu eseri, kendisinin en çok beğendiği eseridir. Etrafındaki kimselere şiirlerini bırakıp bu eserini okumalarını tavsiye etmiştir. Kendisinin hidayet bulmasını burada anlatır. Marifetname'den alınmıştır. Arapça ve Türkçedir. Önsözünde oğlu Muhammed Şakir'e dualar etmektedir. Bu kısım Arapçadır. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 1462'de vardır.
-
5Hey'etü'l-İslam: Sonuncu küçük eseridir. Bu cins eserlerin onuncusudur. Urvetü'l-İslam'la birlikte 1191 (m. 1777) yılında yazılmıştır. Arapçadır. Marifetname ile hadis ve tefsirlerden meydana getirilmiştir.
O; “Kıyamet alametlerini, mahşeri, Cennet'i, Cehennem'i, arşı, melekleri, Allahü Teâlânın verdiği bütün nimetleri hatırlayıp O'nun yarattıkları üzerinde tefekkür ettiğimde, hayretten hayrete düştüm. Allahü Teâlânın bu büyüklüğü karşısında kalbimde en küçük bir gurur ve kibir kalmadı. Tevekkül ederek Allahü Teâlâdan başka hiçbir şeyi istemedim. Ancak tam bir teslimiyetle şevk ve sürura, gönül huzuruna kavuştum.” demektedir. Bu ibareden onun kitaplarına ne kadar düşkün bir İslam büyüğü olduğunu da söylemek gerekir. Zaten ömrünün sonunda kendisine arkadaş olanlar da bunlardır. Bunu yalnız kendi nefsi için değil; “Bu sözlerim iftihar değil tahdis-i nimettir. Böyle bilmişimdir ve her dostuma bu devlet-i huzuru dua ile Mevla'dan talep kılmışımdır.” diyerek başkalarının saadetini de düşünmüş, gerçekten herkese yol göstermiş ve kendisini başkalarının doğru yola gitmesi için adamıştır. Bunlara ilave olarak mektuplarını ve başka yazılarını da zikretmek gerekir.
-
1Mi'yarü'l-evkat: Vakitlerin tayini hususunda yazılmış olan bu eserin ismini de bizzat kendisi koymuştur.
İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname'sinden alınan bazı hadis-i şerifler aşağıdadır:
“Mes'ud o kimsedir ki dünya onu terk etmezden önce o dünyayı terk etmiştir.”
“Arzusu ahiret olup ahiret için çalışana, Allahü Teâlâ dünyayı hizmetçi yapar.”
“Yalnız dünya için çalışana, yalnız kaderinde olan kadar gelir, işleri karışık, üzüntüsü çok olur.”
“Ahiretin sonsuz olduğuna inanan kimsenin bu dünyaya sarılması, çok şaşılacak şeydir.”
“Dünya sizin için yaratıldı. Siz de ahiret için yaratıldınız! Ahirette ise Cennet'ten ve Cehennem ateşinden başka yer yoktur.”
“Paraya, yiyeceğe tapınan kimse helak olsun!”
“Sizlerin fakir olacağınızı düşünmüyor, bunun için üzülmüyorum. Sizden önce gelmiş olanlara olduğu gibi, dünyanın elinize bol bol geçerek, Allahü Teâlâya asi ve birbirinize düşman olmanızdan korkuyorum.”
“Mal ve şöhret hırsının insana zararı, koyun sürüsüne giren iki aç kurdun zararından daha çoktur.”
“Dünyayı terk eyle ki Allahü Teâlâ seni sevsin, insanların malına göz dikme ki herkes seni sevsin!”
“Dünya, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tamir etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin.”
“Dünyaya, burada kalacağınız kadar, ahirete de orada kalacağınız kadar çalışınız!”
Marifetname'den bir bölümde de şöyle buyurdu:
“Ey Aziz! İnsan kendi vücuduna dikkatle baksa, yaratıcısının zatını öğrenir. Arif-i billah (Allah'ı bilen) olur. Çünkü bir insan düşünse ki; vücudundan eser yokken, bedenine ve yaratılışına dikkatle baksa, evvelinde iki damla mayi idi. Ne kemiği, ne eti, ne damarları, ne de kanı vardı. Ne ruhu, ne aklı ve ne izanı vardı. Fakat sonradan, içi ve dışı harikalarla dolu, nice akıl şaşırtıcı organlar ve gönül sevici güzel ahlâk ile bezenmiş olan bu vücut ve ruhun bir yaratıcısı olduğunu idrak eder. Bu yaratıcı, kâinatın bütün zerrelerine hâkim olur, onlara dilediği gibi tesir eder. Görünen ve görünmeyen her şeyi bilir. Her vücut, her organ ve her cüz'i, hep, O'nun kudret, hikmet ve rahmetine gömülür. İnsan, bedeninin mükemmeliyetine ve organlarının yapı inceliğine, işleyişine ve faydalarına dikkatle bakınca yaratıcısının kudretini, büyüklüğünü daha iyi anlar ve O'na, o derece sevgiyle bağlanır ve bilir ki; bütün bu ince yapılı makine, duyu organları ve kuvvetleriyle, ilim ve tekniğiyle Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve inayetinin, rahmetinin eseridir.
Marifetname'de erkeğin kadına karşı olan vazifelerini şöyle yazmaktadır: Ona karşı her zaman, güzel huylu olmalıdır. Allahü Teâlâ iyi huylu olanları sever. Huysuzları sevmez. Bir insanı incitmek haramdır, işkence yapanın evlenmesi haramdır. Ona karşı her zaman, yumuşak davranmalıdır. Peygamberimiz buyurdu ki: “Müslümanların en iyisi, en faydalısı, zevcesine karşı iyi ve faydalı olandır.” Eve gelince zevceye selam vermeli yani selamün aleyküm demeli ve nasılsın, diye hatırını sormalıdır. Tenhada üzüntülü görünce onu çok sevdiğini, acıdığını söyleyip hâlini sormalı, tatlı şeyler söylemelidir. Yapamayacağı şeyleri bile söz vererek gönlünü almalıdır. Çünkü o, evinde kapalı, başkalarından ümitsiz ve yalnız kendisine alışmış olan dostu, dert ortağı, ekmek vericisi, kendini neşelendiricisi, çocuklarını yetiştiricisi ve ihtiyaçlarını gidericisidir. Çocukları terbiyede ona yardım etmelidir. Çünkü bebek, gece gündüz ağlayıp anasına hiç rahat vermez. Onu insafsızca üzen bir alacaklıdır. O hâlde ona imdat edene, Allahü Teâlâ yardım eder. Zevcesine, memlekette âdet olan elbisenin, çamaşırın en kıymetlisini giydirmelidir. Ev içinde, her istediği, güzel şeyleri giydirmelidir. Sokağa çıkarken, bunları da örtmeli, yabancıya göstermemelidir. İyi şeyler yedirmelidir. Zengin ise helal olan her şeyi almalıdır. Ona geniş, kullanışlı, sıhhî ve İslam hanımına yakışan elbise ve nefis taam temin etmeyi, kendine borç bilmelidir. Zevcesini dövmemelidir.
Allahü Teâlânın emirlerini yapmak hususunda olan kusuru için bir günden çok dargın durmamalıdır. Zevcesinin huysuzluklarını yumuşak karşılamalıdır. Çünkü kadınlar eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Akılları ve dinleri erkeklerden azdır. Erkeğe emanet olunmuşlardır. Gülerek, tatlılıkla geçinmek için alınmışlardır. (Aklı olan zevc ve zevce, birbirlerini üzmezler. Hayat arkadaşını üzmek, incitmek, ahmaklık alametidir. Zalim, huysuz kimsenin hayat arkadaşı devamlı üzülerek asabı bozulur.
Sinir hastası olur.
Sinirler bozulunca çeşitli hastalıklar hâsıl olur. Hayat arkadaşı hasta olan bir eş, mahvolmuştur. Saadeti sona ermiştir. Eşinin hizmetinden, yardımlarından mahrum kalmıştır.
DÜNYA
Dünyaya bağlanmanın kötülüğü hakkında da şöyle buyuruyor:
“Dünya zıll-i zaildir. Ona güvenen nadimdir. O seninle kalsa da sen onunla kalmazsın. Dünyadan çıkmadan önce kalbinden dünya sevgisini çıkar. Dünya lezzetlerine aldanmayan, Cennet nimetlerine kavuşur. İki âlemde aziz ve muhterem olur. Dünya haraptır. Şerbetleri seraptır. Nimetleri zehirli, safaları kederlidir. Bedenleri yıpratır. Emelleri arttırır. Kendini kovalayandan kaçar. Kaçanı kovalar. Dünya bala, içine düşenler de sineğe benzer. Nimetleri geçici, hâlleri değişicidir. Dünyaya ve buna düşkün olanlara inanılmaz. Çünkü bunlarda vefa ve sefa bulunmaz. Fanî olanı ver ki bakî olanı alasın. Kendini bilen kişinin bu dünyaya düşkün olmasına şaşılır. Şakîler dünyaya sarılır. Saidler bakî olana sarılır. Bedeninle dünyada ol, kalbinle ahireti bul! Nefsin arzularını terk eden pak olur, afetlerden selamet bulur. Allahü Teâlâ'nın razı olmadığını terk edene, Allahü Teâlâ ondan iyisini ihsan eder. Dünyayı anlayan, onun sıkıntılarından üzülmez. Dünyayı anlayan, ondan sakınır. Ondan sakınan, nefsini tanır. Nefsini tanıyan, Rabbini bulur. Mevlasına hizmet edene, dünya hizmetçi olur. Dünya insanın gölgesine benzer. Kovalarsan kaçar. Kaçarsan, seni kovalar. Dünya, âşıklarına mihnet yeridir. Lezzetlerine aldanmayanlara, nimet yeridir. İbadet edenlere kazanç yeridir, ibret alanlara hikmet yeridir. Onu tanıyanlara selamet yeridir. Ana rahmine nisbetle, Cennet gibidir. Ahirete nisbetle çöplük gibidir. Ölümden önce olan her şeye dünya denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyadan sayılmaz. Ahiretten sayılırlar. Çünkü dünya ahiret için tarladır. Ahirete yaramayan dünyalıklar, zararlıdır. Haramlar, günahlar ve mubahların fazlası böyledir. Dünyada olanlar dinimize uygun kullanılırsa, ahirete faydalı olurlar. Hem dünya lezzetine, hem de ahiret nimetlerine kavuşulur. Mal iyi de değildir, kötü de değildir. İyilik, kötülük, onu kullanandadır. O hâlde melun olan kötü olan dünya, Allahü Teâlâ'nın razı olmadığı, ahireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. Kendini ve Rabbini unutup lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, yolda hayvanının süsü ile palanı ile otu ile uğraşıp arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. Çölde yalnız kalıp helak olur. İnsan da ne için yaratılmış olduğunu unutup dünya ziynetlerine aldanır, ahiret hazırlığı yapmazsa, ebedî felakete sürüklenir. Dünya sevgisi ahirete hazırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb onu düşünmekle, Allah'ı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibadet yapamaz olur. Dünya ile ahiret, doğu ile batı gibidir ki birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse ibadetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü Teâlâ'nın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyaya düşkün olmuş olur. Allahü Teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur. Bunu kimse sevmez.”
İbrahim Hakkı hazretlerinin kurduğu ışık düzeninin Kal'atü'l-Üstad'dan türbeye nasıl geldiğini gösteren bir resim (sağda) ve ışığın aydınlattığı Fakirullah hazretlerinin sandukasının baş tarafı (solda).
Ömrü, onun dertlerini dinlemekle, ona doktor aramakla, ona, alışmamış olduğu hizmetleri yapmakla geçer. Bütün bu felaketlere, bitmeyen sıkıntılara kendi huysuzluğu sebep olmuştur. Dizlerini dövmekte ise de ne yazık ki bu pişmanlığının faydası yoktur. O hâlde ey Müslüman! Hayat arkadaşına yapacağın huysuzlukların, işkencelerin zararlarının kendine de olacağını düşün! Ona karşı, hep güler yüzlü, tatlı dilli olmaya çalış! Bunu yapabilirsen, rahat ve huzur içinde yaşar, Rabbinin rızasını da kazanırsın!
Zevcesinin ahlâkında bir değişiklik görürse kabahati kendinde bulup ben iyi olsaydım, o da böyle olmazdı, diye düşünmelidir. Evliyadan birinin zevcesi, huysuz idi. Buna hep sabreder, soranlara derdi ki eğer onu boşarsam, ona sabredemeyen biri alır da ikisinin birden felakete düşmelerinden korkarım. Büyükler buyurmuş ki: “Bir kimse ailesinin huysuzluğuna sabrederse altı şey ziyandan kurtulur. Çocuk dayaktan, tabak, bardak kırılmaktan, ahırdakiler dövülmekten, kendi sövülmekten, misafir gücendirilmekten, elbise yırtılmaktan kurtulur.” Ehli kızınca susmalıdır. Böylece kadın pişman olup özür dilemeye başlar. Çünkü o, zayıftır. Susunca mağlup olur. Ehlinin iyiliği çoğalıp her işi seve seve yapınca ona dua etmeli ve Allahü Teâlâ'ya şükretmelidir. Çünkü uygun bir kadın büyük nimettir. Zevcesi ile öyle olmalıdır ki zevcim beni herkesten çok seviyor, bilsin. Bakkal, kasap, çarşı, pazar işlerini asla ona bırakmamalı, evin idaresinde onun fikrini sormalı, dışarıdaki büyük işleri söyleyerek, onu üzmemelidir. Zevcesinin cahilce hareketleri için daima uyanık bulunmalıdır. Çünkü Âdem babamız, ehli Havva anamızın daveti üzerine, yanlış iş işledi. Evde hâkim, âmir erkek olmalıdır, kadın değil. Zevcesinin, günah olmayan kusurlarını görmemezlikten gelmelidir. Günah iş ve sözden vazgeçmesini ve namaza, oruca ve gusül abdesti almaya devam etmesini tatlı ve yumuşak sözlerle nasihat etmelidir. Kıymetli elbise ve ziynet eşyası alacağını vaat ederek ibadetleri yaptırmalı, günahlarını önlemelidir. Zevcesinin ayıplarını, sırlarını, herkesten gizlemelidir. Zevcesine latife, şaka söylemeli ve kadın gibi olup oyunlar yapmalıdır. Nitekim, Allahü Teâlâ'nın Habibi ezvac-ı mutahharasına karşı, insanların en zarifi idi. Hatta bir kere Hazreti Aişe ile yarış etti. Aişe validemiz geçti. Bir daha yarış ettiklerinde, Server-i âlem Efendimiz geçti. Müslümanın ehli ile oynaması, boş ve günah değildir, sevaptır.
Zevcesine Kur'an-ı Kerim okumasını, farzlardan, haramlardan, ona lazım olanları öğretmelidir. Allahü Teâlâ'nın emirlerini ve yasaklarını bilmeyen, zevcesine ve çocuklarına öğretmeyen, Cehennem'de azap çekecektir.
Zevce, yalnız evde zevcine karşı süslenip başka kimselere süslenmemelidir. Zevcesi ve kızları dinimizin bildirdiği gibi giyinmeyen erkekler onlarla birlikte Cehennem'e gidecek, çok acı azap çekeceklerdir. Zevcesinden izinsiz sefere, hatta nafile hacca gitmemelidir. Zevceye, gamını, kederini, düşmanlarını, borçlarını söylememelidir. Ona, yanında ve olmadığı zamanlarda hep hayır dua etmeli, fena dua etmemelidir. Çünkü gece gündüz onun için çalışmaktadır. Onun ekmekçisi aşçısı, terzisi ve malının bekçisi, yoldaşı, munisi, yârî ve nigarıdır.
İbrahim Hakkı hazretlerinin Tefvizname isimli şiiri aşağıdadır:
“Hak, şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Arif anı seyreyler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Sen Hakka tevekkül kıl,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve razı ol,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Kalbin ana bend eyle,
Tedbirini terk eyle,
Takdirini derk eyle,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Hallâku Rahim oldur,
Rezzaku Kerim oldur,
Fe'al-ü Hakim oldur,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Bil kadıy-ı hacatı,
Kıl ana münacatı,
Terk eyle müradatı,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Bir iş üstüne düşme,
Olduysa inat etme,
Haktandır o, reddetme,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Haktandır bütün işler,
Boştur gam-u teşvişler,
Ol, hikmetini işler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Hep işleri fayıktır,
Birbirine layıktır,
Neylerse, muvafıktır,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Dilden gamı dur eyle,
Rabbinle huzur eyle,
Tefviz-i umur eyle,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Sen adli zulüm sanma,
Teslim ol nara yanma,
Sabret, sakın usanma,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Deme şu niçin şöyle,
Bir nicedir ol öyle,
Bak sonuna, sabreyle,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Hiç kimseye hor bakma,
İncitme, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Mümin işi, renk olmaz,
Akıl huyu cenk olmaz,
Arif dili tenk olmaz,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Hoş sabr-ı cemilimdir,
Takdiri kefilimdir,
Allah ki vekilimdir,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Her dilde O'nun adı,
Her canda O'nun yadı,
Her kuladır imdadı,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Naçar kalacak yerde,
Nagah açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Her kuluna her anda,
Geh kahru geh ihsanda,
Her anda o bir şanda,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Geh mu'ti ü geh mâni,
Geh darr ü gehi nafi',
Geh hafîd ü geh rafi',
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Geh abdin eder arif,
Geh emin ü geh haif,
Her kalbi odur sarif,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname adlı eserinde kendi çizdiği dünya haritası. Harita günümüze yakın doğruluktadır.
Geh kalbini boş eyler,
Geh hulkunu hoş eyler,
Geh aşkına dûş eyler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Geh sade vügah rengin,
Geh tabin eder sengin,
Geh hürrem ü geh gamgin,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Az ye, az uyu, az iç,
Ten mezbelesinden geç,
Dil gülşenine gel göç,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Bu nas ile yorulma,
Nefsinle dahi kalma,
Kalbinden ırak olma,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Gehmişle geri kalma,
Müstakbele hem dalma,
Hâl ile dahi olma,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Her dem O'nu zikreyle,
Zeyrekliği koy şöyle,
Hayran-ı Hak ol, söyle,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
İbrahim Hakkı hazretlerinin kullandığı ve kendi çizdiği gök küre haritası ve sehpası (solda) ve yer küre haritası (sağda)
Gel hayrete dal bir yol,
Kendin unut O'nu bul,
Koy gafleti hazır ol,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Her sözde nasihat var,
Her nesnede ziynet var,
Her işte ganimet var,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Hep remz u işarettir,
Hep gamz-u beşarettir,
Hep aynı inayettir,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Her söyleyeni dinle,
Ol söyleteni anla,
Hoş eyle, kabul canla,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Bil elsine-i halki,
Aklam-ı Hak ey Hakkî,
Öğren edep ü hulki,
Mevla görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...
Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim netmiş,
Netmişse güzel etmiş...
Bir başka manzumesinde de şöyle buyurdu:
“Canan elinden gelmişim,
Fani mekanı neylerim,
Ol mülke meylim salmışım,
Ben bu cihanı neylerim.
Dünyaya geldim gitmeye,
İlm ile hilme yetmeye,
Aşk ile can seyretmeye,
Ben iyn-u anı neylerim.
Devr-i zamandan doymuşum,
Kevn-u fesadı kovmuşum,
Dar-ül-emanı duymuşum,
Ben sicn-i canı neylerim.
Hep itibarım atmışım,
Aşıklığa el katmışım,
Ben nefsi dosta satmışım,
Bu düşmanı neylerim.
Aşkın şerbetin içmişim,
Dil gülşenine göçmüşüm,
Ben varlığımdan geçmişim,
Nam-u nişanı neylerim.
Aşkı tabibim kılmışım,
Derdinde derman bulmuşum,
İşin özünü bilmişim,
Yünaniyanı neylerim.
Enfas-i ışkı derikem,
Mal-u menali tarikem,
Genc-i nihanı malikem,
Nakd-i revanı neylerim.
Marifet tadın almışım,
Fena tahtına varmışım,
Mahfice sultan olmuşum,
Dünya varlığın neylerim.
Her ne gelirse yahşidir,
Zira o dostun bahşidir,
Çün cümle O'nun işidir,
Ben bed gümanı neylerim.
Ölmüş onunla kalmışım,
Ayn-i hayata dalmışım,
Kendim bilip gam almışım,
Vehm-u yalanı neylerim.
Gerçi zaman devran ile,
Pir etti cismim şan ile,
Gönlüm civandır can ile,
Pir-ü civanı neylerim.
Yari bana bes görmüşüm,
Ağyârı dilden sürmüşüm,
Ünsile tenha durmuşum,
Ben ins-ü canı neylerim.
Dilden dile bin tercüman,
Varken ne söyler bu lisan,
Çün can-ü dildir hem zeban,
Nutk-u beyanı neylerim.
Hakk'ı cemi-i halktan,
Müstagniyem billahi ben,
Hallâk-ı âlem var iken,
Halk-ı zamanı neylerim.”
İbrahim Hakkı hazretleri kadının kocasıyla sohbet ve ülfetinin edeplerini şöyle bildirmektedir: Kocası içeri girince ayağa kalkmalı, kocasını güler yüzle karşılamalıdır. Zevcine (kocasına), merhaba (hoş geldin) efendim demeli, paltosunu almalıdır. Her emrinde ve işinde, kocasına itaat etmelidir. Ondan izinsiz, evinden bir yere gitmemelidir. Kocasının elbisesini temizlemeli, yemeğini ve ekmeğini pişirmelidir. Kocasına gusül ve abdest için leğen ve ibrik getirmelidir. Minder üzerine oturtmalı, eğer isterse, gusül ve abdestte ona hizmet etmelidir. Kocasından izinsiz oruç tutmamalıdır. Güzelliği ve malı ile kocasına övünmemeli, giyinme ve yeme işlerinde kocasına üzüntü vermemelidir. Sesini kocasının sesinden yüksek çıkarmamalı, ona eziyet edip canından, hayatından usandırmamalıdır. Kocasının yanında ve arkasında ona dua etmeli, onu övmelidir. Kocası için gözlerine sürme çekmeli, kına yakmalı ve diğer mubah olan şeylerle süslenmelidir. Kocasının ırz ve malını gece gündüz korumalıdır. Yani kendi namahreme görünmeyip ondan izinsiz hiç kimseye bir şeyini vermemelidir.
İbrahim Hakkı hazretlerinin kullandığı Rub'u Müceyyeb. Kıble ve namaz vakitlerinin tayinininde kullanılır (sağda) ve Usturlablar (solda).
İbrahim Hakkı hazretlerinin İlahîname denilen Divan'ının ilk sayfası.
İbrahim Hakkı hazretleri insanın kendi çocukları ile sohbetinin edeplerini de şöyle bildiriyor:
Baba, çocuğunun doğumuna sevinmelidir. Nitekim Hazreti Habib-i ekrem buyurdu ki: “Çocuk dünyada sürur, ahirette nurdur.” Kız çocuğu olursa, daha çok sevinip onlara hürmet etmelidir. Zira evladın hayırlısı kız olmaktır. Nitekim Habib-i ekrem buyurdu ki: “Kadının bereketlisi kız doğurmakla başlayanıdır. Zira ben Allahü Teâlâ'dan ağırlığı ve zahmeti olmayan evlat istedim, bana kız çocukları verdi.” Çocuğuna güzel isim vermelidir. Yedinci gününde veya daha sonra oğlan için iki koyun, kız için bir koyun, akika niyetiyle kesip taksim etmeli yahut pişirip yedirmelidir. Yedinci günden, on yaşına kadar oğlunu sünnet ettirmelidir. Oğlu yahut kızı altı yaşına gelince onlara Kur'an-ı Kerim, farz ve dinin edeplerini öğretmelidir. Oğluna okumayı, yazmayı ve kolay bir sanatı öğretmelidir. Zira hadis-i şerifte; “Sanat fakirlikten emniyettir.” buyuruldu. İlme rağbet ederse, ona hidayet olmuştur. Oğluna iyi isim vermeli, kızına yemek pişirme, yün eğirme ve dikiş dikmeyi öğretmelidir. Bütün çocuklarını süsleme, giydirme, yedirme, hediyede beraber tutmalıdır. Turfanda meyveyi önce kız çocuğuna vermelidir. Zira onların yürekleri daha ince ve zayıftır. Çocuklarını şefkatle öpmeli, acıyarak kucağına almalı ve onlara çok merhametli davranmalıdır. Onlarla oynayıp güler yüzle konuşmalı, onlara beddua etmeyip hayır dua etmelidir. Çünkü beddua fakirlik sebeplerindendir. Bazen kabul olur ve onlara zarar verir. On yaşına gelen çocuklarını, erkek ve kız diye ayırıp başka başka yataklarda yatırmalı, odalarını ayırmalıdır. Çünkü onları beraber yatırmak, fitneye batırmaktır.
Ergenlik çağına gelen çocuklarını, rızaları ile evlendirmelidir. Çocuğunun yapamayacağı işi ve hizmeti, ona emretmemelidir ki asi olmalarına yardım edilmiş olunmasın. Yanında olanlarına kendi yediğinden yedirmeli, giydiğinden giydirmelidir. Hiç kimsenin evladı için kötü düşünmemelidir ki böylece onun zararı kendi çocuğuna dönmesin.
Kişinin komşusu ile görüşmesinin edepleri şöyle olmalıdır:
Komşunun ehline hıyanet etmeyip ırzlarını korumalıdır. Çünkü hadis-i şerifte; “Komşuya hürmet, anaya hürmet gibidir.” buyuruldu. Yakın komşusu aç iken, kendi tok yatmamalıdır. Komşusunu eliyle yahut diliyle incitmekten sakınmalı ve onların evine izinsiz bakmamalıdır. Gayrimüslim de olsa, az veya çok komşusuna hediye vermelidir. Evde iyi bir yemek pişirdiği zaman, yakın komşusuna da vermelidir. Satın aldığı meyveden, gördüğü komşusuna hediye etmeli, komşusu borç isterse borç vermelidir. Komşusu muhtaç ise işlerini ve ihtiyaçlarını görmelidir. Onu bayramlarda ziyaret etmelidir. Komşusunun hayvanlarını dövmemeli, evladını kendi evladına dövdürüp sövdürmemelidir. Komşusundan izinsiz kendi binasını onun binasından yüksek ve üzerine gelir şekilde yaptırmamalıdır.
Komşusuna kiremit oluklarının suyu, kar ve toprak birikintisi ile sıkıntı vermemelidir. Komşusunun gizli şeylerini ve ayıplarını sormamalı, onun işlerini ve hâllerini de başkalarına söylememelidir.
İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname adlı en meşhur eserinin yazma nüshasının ilk iki sayfası. Eser Köprülü Kütüphanesi MAB Kısmı No: 192'de kayıtlıdır.
Marifetname'de geçen çizimlerden biri (sağda) ve Marifetname'nin matbu nüshasının ilk iki sayfası (solda).
Komşusuna yolda rastladıkta, önce selam vermelidir. Sözü kendisi uzatmayıp öz konuşmalıdır. Komşusundan su, tuz ve ateş gibi, ev ihtiyaçlarını esirgemeyip vermeli, hediyesini, az ise de kabul edip çok görmelidir. Komşunun ayıbını örtmeli ve onu iyi idare etmelidir. Evini komşusunun izni ile başkasına satmalıdır. Komşusu bir yerden gelince ziyaret etmeli, sevindiği şeyler için göz aydına gitmelidir. Komşusu üzgün olunca gidip teselli etmeli ve kendisini davet edince gitmelidir. Komşusu bir şey isteyince severek vermelidir. Komşu kusur edince af ile muamele etmeli, hasta olunca varıp görmeli, vefat edince cenazelerinde bulunmalıdır. Komşusunun yetim çocuklarını sevmeli ve okşamalıdır. Komşusuna rastlayınca güler yüzle, tatlı sözle konuşmalı, nasıl muameleden hoşlanıyorsa, öyle muamele etmeli, sert söyleyenlere yumuşak söylemelidir.
İbrahim Hakkı hazretleri Marifetname'sinde arkadaşlık haklarını bildirirken buyurdu ki: “Dostluk hukukunun edasında birçok edepler, dikkat edilmesi lazım gelen şartlar vardır. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Kardeşlik iki el gibidir. Birbirlerini yıkarlar.” Sevgili Peygamberimiz bazı eshabıyla bir ağaçlığa girdi. Erak ağacından iki misvak kesti. Biri doğru, diğeri eğri idi. O kerem menbaı, doğrusunu arkadaşına verip eğriyi kendisi aldı. Eshabı; “Ya Resulallah! Doğrusuna siz benden müstehak iken, bana vermenizdeki hikmet nedir?” diye sordu. Cevabında; “Eğer misvakı sen bulup kesmiş olsaydın, o zaman doğruyu bana vermen isar (tercih) ve mürüvvet sayılırdı. Çünkü iki arkadaştan hangisi diğerine daha şefkatli ise Allahü Teâlâkatında o daha makbul olur.” buyurdu. Böyle kardeşliğin, arkadaşlığın edepleri şunlardır:
Mal ve mülkünü arkadaşına bağışlayıp rızasına kavuşmalıdır. Bu mümkün olmazsa, kendi malının fazlalığı ile onun ihtiyacını gidermelidir. Arkadaşının bir ihtiyacı varsa, o başvurmadan, yardım edip işini görmelidir. Arkadaşının (kardeşliğinin) her sırrını, herkesten saklamalı ve ayıplarını örtmelidir. Halkın onu kötülemesinden üzüleceği sözü ondan saklamalı, halkın onu methinden sevineceği şeyi ona söylemelidir. Arkadaşının sözünü can kulağı ile dinlemelidir. Onun sözüne karışmamalı sükut edip dinlemelidir. Arkadaşını, güzel ismi ile yani kendine hoş gelen lakabıyla çağırmalıdır. Ona nasihat gerekirse, lütuf ve rıfk (yumuşaklık) ile nasihat eylemelidir. Arkadaşının iyilikleri için onu meth-ü sena etmeli, gıybeti yapılınca onu himaye etmelidir. Arkadaşının kusurlarını görmemezlikten gelmeli, kızmayıp af eylemelidir. Arkadaşına sağlığında ve öldükten sonra her namazdan sonra dua etmelidir. Arkadaşı üzüntülü ise üzülmeli, neşeli ise sevinmelidir. Arkadaşının yalnızken kendisine söylediği sırrını saklayıp kimseye söylememelidir. Onun yanında ve arkasında gizli ve açık ona hep hayır düşünmelidir. Arkadaşına kendi işinde bir külfet yüklemeyip kendi ihtiyaçlarından onun kalbini rahat eylemeli, o gelince güler yüzle kalkıp seve seve selamını almalıdır.
İbrahim Hakkı hazretlerine nisbet edilen İlmihâl'in ilk sayfası. İbrahim Hakkı hazretlerininin Mecmuatü'l-vahdaniyye adıyla da anılan İnsaniye adlı eserinin yazma nüshasının ilk sayfası. Eser Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı no: 2412'de kayıtlıdır.
Arkadaşına, mecliste geniş yer vermeli yahut kendi yerini ona vermelidir. Arkadaşının hâl ve hatırını, çocuklarını, yakınlarını sormalıdır. Onun sözünü tasdik edecek sözü söylemelidir. Arkadaşının kalkması zamanında onu teşyi' edip uğurlamalıdır. Velhasıl, kendine sevdiği şeyi ve muameleyi, arkadaşına yapmalıdır. Böylece dostluğunda sadık olur. Zira kendisi için düşündüğünü, dostu için düşünmeyenin dostluğu bozuk olur. Arkadaşının ölümünden sonra ehli, çocukları ve sevdiği akrabası ile hüsn-i vefa etmeli, onları aramalı, sormalıdır. Beyt:
“Gelir zevk u safa dostun, bana cevr ü cefasından,
Muhibb-i sadıkı yeğdir, kişinin akrabasından.”
İbrahim Hakkı hazretleri, insandaki bütün azaların günah afetlerini, ezberleme, unutma, fakirlik ve zenginlik sebeplerini kısaca şöyle bildiriyor: “Bir Müslüman yedi uzvuyla bütün bedenini üçyüz adet günah afetlerinden koruduysa, takva ehli zümresine dahil olur. İki dünya meşakkatinden selamet ve rahat bulur. Belki; “Allahü Teâlâ katında sizin en keriminiz, en müttekî olanınızdır.” (Hucurat suresi: 13) kerametini bulur. İşte günahlardan korunacak uzuvlar (organlar) yedidir. Kulak, göz, dil, el, mide, ferc ve ayaktır. Ayrıca bir de bütün bedendir. Çok şeyler vardır ki ezberlemeye, unutmaya, fakirliğe ve zenginliğe sebep oldukları eserleri ile isbat olunup tecrübe edilmiştir.
Kulağın afetleri: Söylemesi caiz olmayan sözü dinlemek. Çalgı aletlerini dinlemek. Şarkı ve nağmeli sesler dinlemek. Konuşanları onlardan habersiz dinlemek. Kur'an-ı Kerim ve hutbeyi dinlememek. Kadı, emir, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapanı, üstadı, anneyi, babayı, kocayı ve âmir gibi büyüklerin sözünü dinlememek. Fetva sorulan müftünün sözünü dinlememek. Kadı, hasım ve şahidin sözlerini dinlememek. Kendisinden bir şey isteyenin sözünü dinlememek. Yaşlıların sözüne kulak asmamaktır.
Gözün afetleri: Kasten namahrem, yabancı kadınlara bakmak. Kasten başkasının avret yerine bakmak. Fakir ve zayıflara hakaret gözüyle bakmak. Günah işleyenlere zaruretsiz bakmak. Dünya işinde, kendinden yüksek olanlara rağbet gözüyle bakmak. Din işlerinde, kendinden aşağı olanlara, uymak gözüyle bakmak. Başkasının evine, izinsiz bakmak. Namazda gözünü yumup bakmamak (zihnin dağılmaması için ise caiz olur).
Dilin afetleri: Küfür olan sözü söylemek. Küfür ihtimali olan sözü söylemek. Yanlış söz söylemek. Yalan söylemek. Gıybet etmek. Koğuculuk etmek. Alay etmek. Kötü, fuhuş söylemek. Sövmek. Lanet etmek. Ta'riz (kinaye) ile yalan söylemek. İnat eylemek. Sırrı ifşa etmek. Batıl, boş sözlere dalmak. Dilenerek mal almak. Seyyieye, kötülüğe yardım etmek. Emr-i münker (kötülüğü emr) ve iyiliği yasaklamak. Sözü sertlikle söylemek. İnsanların ayıplarını araştırmak. Büyüklerin yanında söze kendisi başlamak. Bidat karıştırılmayan ezan okunurken konuşmak. Namaz içinde dünya kelamı konuşmak. Hutbe esnasında konuşmak. Fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadar dünya kelamı konuşmak. Helada konuşmak. Müslümana beddua etmek. Kur'an-ı Kerim okunurken konuşmak. Camide dünya kelamı konuşmak, (itikâfa niyet ederse caizdir.) Halka kötü lakap söylemek. Allah'tan başkasıyla yemin etmek. Çok yemin etmek. Kendine beddua etmek. İnsanların özrünü kabul etmemek. Kur'an-ı Kerim'i kendi reyi ile tefsir eylemek. Mümini beğenmeyip hakaret etmek. Birinin sözünü kesmek. Bir şeyin helal ve temizliğini, ilgililerden değil de başkasından sormak. Mizah eylemek, alay ederek şaka yapmak. İnsanı yüzüne karşı methetmek. Başkalarıyla alay edecek şiirler söylemek. Boş söz konuşmak. İki kişi bir kimsenin yanında birbirinin kulağına gizli söylemek. Büyük ve küçük abdestini bozana selam vermek. Günah yolunu göstermek ve günaha izin vermektir.
İbrahim Hakkı hazretlerininin Vasiyyetname'sinin ilk iki sayfası. Vasiyetname Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Mahmud Kısmı No: 2740/4'de kayıtlıdır.
Elin afetleri: Haksız yere bir kimseyi öldürmek. Bir kimseyi yaralamak. Bir şey çalmak. Bir kimsenin yüzüne vurmak. Hayvanın kulağını bükmek. Hayvanın yüzüne vurmak. Haksız yere insanları dövmek. Halkın malını çekip almak. Ganimet malından çalmak. Zenginin; zekat, öşür, fıtra, kefaret ve lükatayı (bulduğu şeyi) almasıdır. Sahih vakıftan, hizmet görmediği hâlde almak. Leş, kan, şarap gibi ayn-ı haram olan şeyleri eline almak. Mecnunun ve sabinin malını almak. Kendi malını israf ve telef etmek, günah yoluna harcamak. Canlı hayvanları nişana bağlayıp; ok, kurşun, yahut taş atmak. Hayvanları birbirleri ile dövüştürmek. Cünüp, abdestsiz, hayız ve nifas olanın mushaf ve tefsire dokunması ve bu dört kişinin Kur'an-ı Kerim yazması. Söylemesi haram olan şeyi yazmaktır. Camide veya camiye giderken parmaklarını çıtırdatmak. Başkasının malından bir müddet faydalanıp yine ona vermek için ondan izinsiz almak. Ona bir ayıp ve noksan gelmese de yine başkasının mülkünde izinsiz tasarruf kılmak tehlikelidir. Bir Mümini silâh ile korkutmak. Bir kimsenin bir şeyini, şakadan çalmak. Bir tutamdan kısa olan sakalını biraz daha kısaltmak. Kesilmiş tırnak ve kılları helaya atmak. Kabir üzerindeki yeşillikleri koparmak. Mezarın lâhdini kasten açmak. Sağ eliyle (zaruretsiz) burnunu temizlemek. Sağ eliyle istinca etmek. Parmağını önüne veya arkasına sokmak. Gümüşten başka yüzük takmak. Rüşvet verip almak hep tehlikelidir. Gaspolunmuş maldan verilen hediye ve sadakayı almak. Elinden gelen kimsenin mazlumu kurtarmaktan el çekmesi. Tırnaklarını kesmemek. Bulunan zayi olacak eşyayı almamak. Malı ve hayvanı yanmaktan ve teleften kurtarmayı terk etmek. Güneş batınca çocuk ve hayvanları içeri almayı terk etmek. Gece olunca kapıyı kapamamak. Kapların üstünü örtmeyi terk etmek. Mumu, lambayı söndürmeyi terk etmek.
İbrahim Hakkı hazretlerinin talebesine yazdığı mektubun ilk sayfası. Mektup Michigan Üniversitesi Kütüphanesi Isl. Ms. 826'de kayıtlı Marifetname yazmasının 352'nci varakındadır.
Karnın afetleri: Zaruretsiz haram yemek. Doyduktan sonra yemeye devam etmek. Bedene zarar veren şeyi yemek. Çarşıda ve yolda ekmek yemek. Kabristanda yemek yemek. Altın ve gümüş kaplardan yemek ve içmek. Oyun ve çalgı bulunan ziyafetten yemek. İftihar, övünmek için yapılan yemeği yemek. Özürsüz sol eliyle yemek. Yemeğin ortasından yemek. Beraber yediği kimsenin önünden yemek. Kırık bardaktan su içmek. Yemeyi, içmeyi hasta oluncaya veya ölünceye kadar terk etmek. Yemek ve içmeyi terk etmekle, anaya babaya asi olmak.
Fercin afetleri: Zina ve livata etmek. Abdest bozarken kıbleye, Güneş'e veya Ay'a yüzünü, yahut arkasını döndürmek. İnsan ve hayvan yiyeceği ile istinca etmek. Ayakta su dökmek, (küçük abdestini bozmak). Suya abdestini bozmak. Birikintilere bevl etmek. Gusül abdesti alınan yerde bevl etmek (küçük abdest bozmak). Leğene küçük abdest bozup evin içinde bırakmak. Sünnet olmamaktır.
Ayakların afetleri: Günah meclisine gitmek. Ana, baba ve hanımından izinsiz gazaya gitmek. Taun, salgın hastalık olan yerden kaçmak. Başkasının mülküne, izinsiz gitmek. Kabirler üzerinde yürümek. Kadınların cenaze ile gidip mezarları ziyaret etmesi. Cünüp, hayız ve nifaslının mescide girmesi. Kıbleye, mushafa ve kitaba doğru ayak uzatmak. Zaruretsiz zalimlerin kapısına gitmek. Kıymetli yerlere sol ayakla girmek ve oralardan sağ ayağı ile çıkmak. Aşağı yerlere sağ ayakla girmek ve onlardan sol ayağı ile çıkmak. Yolculuktan dönünce ehlinin yanına habersiz gelmek. Camide insanların boyunlarından aşıp ileri geçmek. Cuma ve cemaate gitmeyi terk etmek. Öğrenme ve öğretmeye gitmeyi terk etmek. Farz olan cihat ve hacca gitmeyi terk etmek. Günah olmayan davete gitmeyi terk etmek. Acizin hizmetine gitmeyi terk etmek. Ölünün yıkama ve defnine gitmeyi terk etmek. Ücretle çalışanın, çalıştığı kimseye gitmeyi terk etmesi. Çocuğun, ana ve babasının huzuruna gitmeyi terk etmesi. Kadının ev içi işlerini görmemesidir. Yedi uzvun afetleri bunlardır.
Bütün bedenin afetleri şunlardır: Avret yeri açık olmak, ipek elbise giymek. Bedenini harama değdirmek. Anaya babaya asi olmak. Sıla-i rahmi terk etmek. Kocanın hakkını gözetmemek. Evladını zayi etmek. Komşu komşuya eziyet etmek. Kötü insanlarla arkadaş olmak. Esneyince ağzını açmak. Yol üzerinde oturmak. Başkasının yerinde oturmak. Camide dünya işi işlemek. Eğilerek selam alıp vermek. İnsanlara büyü yapmak. Bıyıklarını sünnet olandan fazla uzatmak. Hür kadın mahremi olmadan yolculuğa gitmek. Üç arkadaş, aralarında birini emir edinmemek. Arkadaşı geri kalınca onu beklememek. Yüzü koyun yatmak. Sipersiz, korkuluksuz dam üstünde uyumak. Eli yağlı yatmak. Abdesti, guslü terk etmek. Namaz, oruç gibi Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarına uymamak. Tehlikeli gemilere, vasıtalara binmek.
Çabuk ezberlemek için: Az yemeli, çok tekrar etmeli. Geceleri namaz kılmalı ve ibadet etmeli. Salat ü selamı çok söylemeli. Kur'an-ı Kerim'i çok okumalı. Bütün günahlardan el çekmeli. Misvak kullanmalı. Her sabah aç iken bal yemeli. Her gün aç karnına yirmibir tane kuru üzüm yemeli. Balgamı gideren şeyleri yemelidir.
Unutmayı hızlandıran şeyler: Çok günah işlemek. Çok düşünmek ve üzülmek, iş ve meşguliyeti çok ve dağınık olmak. Ekşi elma yemek. Ense çukurundan kan aldırmak. Mezar taşlarındaki yazıları okumaktır.
Fakirliğe sebep olan şeyler: Günah işlemek. Yalan söylemek. Birgün bir gecede sekiz saatten çok uyumak. Soyunup çıplak yatmak. Çıplak iken abdest bozmak. Bir yanı üzerine yaslanıp ekmek yemek. Ekmek kırıntılarını yere dökmek. Cenabet iken ağzını yıkamadan yemek. Soğan ve sarımsak kabuklarını yakmak. Yaşından büyüklerin önünden yürümek. Anne ve babasını isimleriyle çağırmak. Eline geçen çer çöple dişlerini kurcalamak. Kendi evladına beddua etmek. Gece kapların ağzını açık bırakmak. Mumu, kandili nefesle söndürmek. Anne, baba ve üstadına duayı unutmak. Kısıp ihtiyacından az harcamak, israf edip haddinden çok harcamaktır. Bunların fakirliğe sebep olduğu eserler ile sabittir.
İsmail Hakkı Erzurumî hazretlerinin Mahzenü'l-esrar adlı eserinden seçilmiş şiirler.
Zenginliğe sebep olan şeyler: Fakirlere sadaka vermek. Herkese tatlı söz söylemek. Herkese karşı güler yüzlü olmak. Kapları iyice temizlemek. Beş vakit namazın farzlarını tadil-i erkan ile vaktinde kılmaktır. Kuşluk namazı kılmak. Her gece Tebareke suresini okumak. Ezandan önce mescide gitmek. Hep abdestli durmak. Boş söz konuşmamak. Az konuşmak. Her Cuma günü yetmiş kere “Allahümme'gninî bi halalike an haramike vekfinî bi fadlike ammen sivake” duasını okumaktır. Bunları yakînen tasdik etmek lazımdır. Hepsi doğrudur.