İBRAHİM-İ HAVVAS

İbrahim bin İsmail el-Havvas Evliyanın büyüklerinden
A- A+

Evliyanın büyüklerinden. İsmi, İbrahim bin İsmail el-Havvas olup künyesi Ebu İshak'tır. Havvas, hurma yaprağından zenbil dokuyucu demektir. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerinin talebelerinden olup, Ebu Ca'fer Huldî ve Sürvan-ı Kebir'in üstadıdır. Ayrıca Yusuf bin Hüseyin Razî, Ebu Abdullah Mağribî, Ebü'l Hüseyin Nurî, Mimşad Dineverî ve Hallac-ı Mansur ile de görüştü. Bağdatlıdır. 291 (m. 903) yılında Rey şehrinde vefat etti. Gasl ve tekfinini Yusuf bin el-Hüseyin yaptı.

Yüksek makam ve kerametler sahibiydi. Herkes tarafından methedilmiş, kendisine, tevekkül edenlerin reisi denilmiştir. Konuşmaları hep hikmet doluydu. Seferleri meşhurdur. Defalarca Mekke'ye gitti. Sefere çıkacağı zaman ve başka zamanlarında, iğne, iplik, makas ve su kabını yanından eksik etmezdi.

Bağdat'ta Şunizî Kabristanı'nda, zamanında tevekkül edenlerin reisi olarak bilinen İbrahîm Havvas hazretlerine izafe edilen türbe (üstte). Konuşmaları hikmetle dolu olan İbrahîm Havvas hazretlerinin, Bağdat'ta Şunizî Kabristanı'nda kendisine izafe edilen türbede bulunan sandukası (sağda).

KAYSER'İN KIZI

İbrahim-i Havvas hazretleri anlatır: “Bir sene, hacca gitmeye niyet ederek yola çıktım. Ne zaman Kâbe-i şerif tarafına gitmek istedimse, gayri ihtiyarî ters istikamete doğru gidiyordum. Allahü Teâlâ nın iradesi beni bu tarafa çekiyordu. En sonunda İstanbul tarafına gitmeye karar verdim. Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm. Kapısı önünde bir kısım insanlar toplanmıştı. Yaklaşarak; “Niçin toplandınız?” diye sordum. Onlar da; “Rum Kayseri'nin kızı delirmiş, çare bulmak için doktorlarını topladı.” dediler. Bundabirhikmetolsagerektir deyip içeri girdim. Odada Kayser'in kızını gördüm. Bana bakarak; “Ey İbrahim-i Havvas! Hoş geldiniz.” dedi. Ben hayret ederek; “Beni nereden tanıyorsunuz?” diye sorunca bana; “Canımı canana teslim etmek istedim ve Hak tealadan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyaz ettim. “Üzülme, yarın İbrahim-i Havvas dostum sana gönderilir.” buyuruldu.” dedi. Bunun üzerine, İbrahim-i Havvas hazretleri “Peki hastalığınız nedir?” diye sordum. Kızda; “Bir gece dışarı çıkıp, ibret nazarı ile gökyüzüne baktım. Allahü Teâlâ hazretleri, beni benden aldı. Kendimden geçtim. (La ilahe illallah Muhammedün resulullah) kelimesi dilime, manası kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten bu halime delilik alameti, bana da deli, dediler.” diye cevap verdi. O zaman ben; “Bizim diyara gelmek ister misin?” deyince, o da; “Sizin diyarda ne vardır?” dedi. “Mekke, Medine, Beytülmukaddes oradadır.” diye cevap verince; “Sağ tarafına bak.” dedi. Baktım, bir düzlükte Mekke, Medine ve Beytülmukaddes karşımda duruyor gördüm. Az sonra bana; “Vakit yaklaştı, istek ve arzu haddi aştı.” dedi ve Kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti.”

La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah. Çağırılan bütün davetlere sünnet olduğu için gider. Fakat bir şey yemezdi. İnsanlara nasihat ederdi. Davetten sonra hemen evine dönerdi. Evinde yenecek bir şey bulunmaz, bu sebeple ne yiyip, ne içtiği bilinmezdi.

Talebelerinden biri anlatır. “İbrahim-i Havvas hazretleri ile yola çıkmıştık. Yolun başında buyurdu ki: “Yol boyunca ikimizden birinin reis olması lazımdır. Yollardaki işlerin idaresi onun elinde olacak.” Ben de; “Reissiz olun efendim!” dedim. Hocam; “Reis olursam, benim sözlerime itiraz etmeyeceksin!” buyurduğunda; “Peki efendim.” dedim. Yolumuza devam ettik. Yolda bir konaklama yerine gelince; “Otur!” buyurdu. Kuyudan su çekip bana ikram etti. Odun getirdi, ateş yaktı. Ne zaman bir iş yapacak olduysam müsaade etmedi. “Mademki reis benim, benim dediğim olacak.” buyurdu. Yolda şiddetli bir yağmura tutulduk, paltosunu çıkarıp, sabaha kadar ayakta üstüme tuttu. Ben çok sıkılıyordum. Sabah olunca; “Keşke reis ben olsaydım!” dedim. Yolumuza devam edip, hacca gittik. Hacdan sonra bana; “Evladım, reis olduğun zaman sana yaptığım gibi yaparsın. Reis, başkalarına hizmet ettiren değil, onlara hizmet eden, onların dünya ve ahiret saadeti için çalışan kimsedir. Reis, başkalarından gelen sıkıntılara severek katlanan insandır.” buyurdu.”

Kendisi anlatır: “Hacca giderken bir rahiple karşılaştım. Onunla yedi gün yolculuk ettik. Bir ara rahip; “Senin dinin mi, yoksa benim dinim mi haktır, şu suyun üzerinde yürüyüp, tecrübe edelim.” diyerek ırmağın üzerinde yürüyüp karşıya geçti. Rahibin bu haline hayret ettim. “Ya Rabbî! Beni bu rahibe karşı mahcup etme.” diye dua ettim. Besmele çekip, su üzerinde karşıya geçtim. Rahip; “Bu olmadı, ikimiz de geçtik.” dedi. Bir müddet daha yola devam ettik. Karınlarımız acıkınca, rahip cebinden çıkardığı kağıda bir şeyler karalayarak yemek istedi. Önümüze bir köpek çıktı. Ağzında bir dilim ekmek vardı. Rahip bu ekmeği aldı. Bunun üzerine; “Ya Rabbî! Beni yine utandırma.” diye dua ettim. Hemen nur yüzlü bir genç, içinde çeşitli nefis yemekler bulunan bir tepsi getirip bıraktı. Gelen iki yemek arasındaki farkı gören rahip; “Benim yaptığım sihir idi. Seninki gerçekten keramettir.” diyerek hemen Kelime-i şehadet getirip Müslüman oldu.”

İbrahim-i Havvas hazretleri anlatır: “Bir yolculukta idim, vakit gece yarısı idi. Adamın biri karşıma çıkıp, bana dedi ki: “Ya İbrahim! Sen aç ve susuz değil misin?” Gerçekten de uzun zamandan beri açtım. Aç olduğumu ona söyledim. Hemen bir tas su ile biraz yiyecek verdi. Bunları yedim ve içtim. O başka tarafa, bende başka yöne ayrıldım. O yemekleri yedikten sonra bir daha hiç acıkmadım. O kimsenin kim olduğunu hâlâ bilmiyorum.”

Hamid-i Esved hazretleri anlatır: “İbrahim-i Havvas hazretleri ile Medine'de idik. Kendisi kalabalık bir cemaate vaaz veriyordu. Birisi halkı yararak yanına varıp elini öptü. Ona sordum: “Sen onu nereden tanırsın?” O da; “Ben aslen Taîf liyim. Hanımım ve çocuklarım geçen sene hac esnasında vefat ettiler. Baki Kabristanı'na defnettik. Çok üzüldüm. Devamlı kabirlerini ziyaret ediyordum. Bir gün kabristanda birisiyle karşılaştım. Ona durumu arz ettim. Beni tesellî etti. Bana anlattıklarından çok duygulanmıştım. Kendisine; “Efendim isminiz nedir?” diye sordum. Bir türlü cevap vermedi. Çok ısrar etmeme rağmen yine söylemedi. Biraz uzaklaşınca; “Ben İbrahim-i Havvas'ım.” dedi. Kabristanda gördüğüm zat, işte bu vaaz verendir. Görür görmez onu hemen tanıdım.” dedi.

İbrahim-i Havvas hazretleri, Medine'ye Peygamber Efendimizin Kabr-i şerifini ziyarete gidiyordu. Çölde hayvanlar susamışlar, ölme derecesine gelmişlerdi. Yanında bulunan bir kayaya eli ile vurdu ve Allahü Teâlâ nın ihsanıyla oradan su fışkırdı. Bütün hayvanlar oraya gelip su içti. Yanına bir zat gelip sordu: “Nereye gidiyorsun?” İbrahim-i Havvas da; “Resulullah Efendimizin kabrini ziyaret etmeye.” dedi. Gelen kimse; “Bizden de selam söyler misiniz?” deyince, İbrahim Havvas; “Olur, ama kimin selamı var diyeceğim?”dedi. O gelen de; “Kardeşin Hızır'ın selamı var dersiniz!” dedi.

Bir gün bir rahip İbrahim-i Havvas hazretlerine gelerek dedi ki: “Duyduğuma göre bir yere gidecekmişsiniz, acaba size yol arkadaşı olabilir miyim?” O da; “Olur.” buyurdu. Nihayet yola çıktılar. Uzun bir yolculuktan sonra bir ovaya gelip, bir ağaç altına oturdular. Rahip dedi ki: “Ben çok acıktım. Yemeğimiz de yok. “Rabbim sevdiği kulunu sıkıntıda bırakmaz.” diyordun, haydi Rabbine dua et de yemek göndersin.” İbrahim-i Havvas hazretleri, rahibin bu sözleri karşısında; “Ya Rabbî! Beni bu rahibin yanında mahcup etme.” diye dua etti. O anda gökten bir sofra indi. Çeşitli yemekler vardı, beraberce yediler. Akşama kadar yine yola devam ettiler. Akşam namazını kıldıktan sonra rahibe buyurdu ki: “Bu sefer de sen dua et de yemek gelsin.” Rahip bir kenara oturup düşünmeye başladı. Bir de baktılar ki, aniden bir sofra geldi. Sofrada, daha çok çeşit yemekler vardı. İbrahim-i Havvas hazretleri bu duruma çok şaşırdı. Merakla sordu. “Sen nasıl dua ettin de bu yemek geldi?” Rahip; “Efendim! Size birinci müjdem, Kelime-i şehadettir. Kenarda oturunca, içimden Kelime-i şehadet getirdim. İkincisi de; “Ya Rabbî! Yanımda bulunan İbrahim-i Havvas'ın hürmetine bize yemek gönder!” diye dua ettim. Allahü Teâlâ ihsan buyurarak, bize bu yemekleri gönderdi.” dedi. Rahip iman ettikten sonra, İbrahim-i Havvas hazretleri ile birlikte hacca gitti ve orada vefat etti.

İbrahim-i Havvas'a; “İmanın hakikati nedir?” diye soran kimseye; “Bu sorunuzun cevabı laf ile değil, yaşayarak, görerek verilir. Şimdi ben Mekke-i Mükerreme'ye gidiyorum. Eğer benimle gelirsen, yolculukta sorduğunun cevabını alırsın!” buyurdu. O zat diyor ki: “İbrahim-i Havvas hazretlerinin teklifini kabul ettim. Yola çıktık. Yolculuğumuzun her gününde, iki kap yemek ile iki bardak su, gaypten zuhur ediyordu. Yiyeceklerin yarısını bana veriyor, diğerini de kendisi için ayırıyordu. Bir gün çölün ortasında ata binmiş yaşlı bir zat yanımıza geldi. İbrahim Havvas hazretleriyle bir miktar konuştular. Sonra atına binerek yanından uzaklaştı. “Efendim, bu gelen ihtiyar kim idi?” dedim. “Yolculuğumuzun başlangıcında bana sorduğunuzun cevabıdır.” buyurdu. Ben; “Anlayamadım efendim.” deyince, o da; “Bu gelen zat, Hızır Aleyhisselam idi. Seninle beraber yolculuk yapalım diye teklif etti. Allahü Teâlâ dan başkasına güvenmek, itimat etmek gibi bir hal olur, tevekkülüm bozulur diye korktuğum için, teklifini kabul etmedim, işte sorduğunuz imanın hakikati, Allahü Teâlâ dan başkasına güvenmemektir.” buyurdu.

İbrahim-i Havvas hazretleri, nehrin kenarında hurmalıkların olduğu bir yerde oturup, hurma liflerinden zenbil örüp, gayri ihtiyarî nehre atıyordu. Bu hal dört gün devam etti. Sonunda; “Bu işin hikmeti nedir? Ben niçin böyle yaptım?” diyerek nehrin akıntısına doğru yürümeye başladı. Derken nehrin kenarında oturup ağlayan yaşlı bir kadına rastladı. Kadına; “Valide, niçin ağlıyorsunuz?” diye sorunca, kadın; “Evladım! Beş yetim çocuğum var. Onlara yedirecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Dört gündür bu nehirden, yapılmış zenbiller akarak geliyordu. Bunları alıp satıyor, geçimimizi sağlıyorduk. Bugün gelmedi.” diye cevap verdi. Bunları işiten İbrahim-i Havvas hikmetini anladı ve kadına; “Şimdi sen müsterih ol. Evinizi bana gösteriniz, geçiminiz i ben halledeceğim.” buyurdu.

Hamid-i Esved hazretleri anlatır: “İbrahim-i Havvas hazretleri ile beraber yedi gün yolculuk yaptım. Yedi gün zarfında hiçbir şey yiyip içmedim. Daha sonra yürüyecek takatim kalmadı. Durumunun farkına vararak buyurdu ki: “Evladım! Sana ne oldu?” Ben de; “Efendim! Yürüyecek halim kalmadı.” dedim. O “Acıktın mı, susadın mı?” diye sordu. “Susadım.” dedim. Bu sözüm üzerine; “Şu nehirden su iç de gel!” dedi. Hemen nehre vardım. Suyundan içip, abdest aldım. Hayatımda bu kadar tatlı ve soğuk su içmemiştim. Kendisi hiç gelip içmedi. Daha sonra arkama dönüp baktığımda, nehir olan yer kupkuru bir ova idi.”

İbrahim-i Havvas hazretleri bir dağda ibadet ediyordu. Bir gece yarısı dereye abdest almaya indi. O sırada bir arslan karşısına çıktı. Arslan acılar içinde kıvranıyordu. Boynunu büktü, ayağını gösterdi. Ayağına taş batmış ve iltihaplanmıştı. İbrahim-i Havvas hazretleri çakısını çıkardı, arslanın ayağını yararak yarayı temizleyip, iyice sardı. Arslan yaltaklanarak teşekkür etti.

İbrahim-i Havvas hazretleri hacca gidiyordu. Gece ve gündüz devamlı hiç dinlenmeden yürüyordu. Daha sonra Mekke'ye yakın bir yerde dinlenmek için bir yere oturdu. O sırada bir arslan önüne çıktı. Bu sırada şöyle bir ses işitildi: “Ya İbrahim! Hiç korkma, çünkü senin etrafında yetmiş bin melek vardır. Onlar seni muhafaza ediyorlar.” Daha sonra hiç korkmadan yoluna devam etti.

İbrahim-i Havvas anlatıyor: “Bir zaman sahrada yolculuk yaparken yolumu kaybettim. Şaşkın bir halde iken, aniden karşımda birini gördüm. Bana selam verip; “Yolunu mu kaybettin?” dedi. Ben de selamını alıp; “Evet yolumu kaybettim.” dedim. Bunun üzerine o kimse; “Öyle ise peşimden gel. Yolunu bulman için sana yardım edeyim!” dedi. Henüz birkaç adım gitmiştik ki, o zat gözden kayboldu. Ben dikkat ettiğimde, yolumu bulmuş olduğumu anladım ve ondan sonra hiçbir yolculukta yolumu kaybetmedim. Hatta, acıkma ve susama dahi hissetmedim.”

Kendisi anlatır: “Bir zaman Şam civarında bulunuyordum. Nar ağacı gördüm. Tatlı nar yemek arzu ediyordu. Lakin gördüğüm narlar ekşi olduğu için, yemeyip sabrettim. Tatlı nar bulduğum zaman yerim deyip, yoluma devam ettim. Bir yere varınca, eli, ayağı olmayan, zayıf, halsiz, yaralı bir kimse gördüm. Yaralarına kurt düşmüş, hatta birçok eşek arısı yaralarına hücum etmiş, zavallıya ızdırap veriyorlardı. Onun bu çaresiz ve muzdarip haline çok acıyarak, yanına varıp; “Bu halden kurtulmak ister misin?” dedim. “Hayır.” dedi. Ben hayretle; “Niçin?” dedim. “Sağ salim olmak nefsimin arzusudur. Bu halde olmam ise Rabbimin muradıdır. Muradının aksi olan bir şeyi O'ndan istemek, kulluğuma yakışmaz, takdirine razı olmak, elbette benim için hayırlıdır.” dedi. “Müsaade et de hiç olmazsa onları senden uzaklaştırayım. Sana çok ızdırap veriyorlar.” dedim. “Onlar bana ızdırap verdikçe, benim halim daha hoş oluyor. Ey Havvas! Benim çektiğim sıkıntıları, eşek arılarını boş ver de; tatlı nar yemek arzusunu kendinden uzaklaştırmaya bak!” dedi. “Bütün bunları nereden biliyorsun?” dedim. “Allahü Teâlâ bildiriyor.” dedi. Ben izin isteyip ayrıldım ve yoluma devam ettim.”

Mimşad-ı Dineverî şöyle anlatıyor: “Bir gece geç vakitte dışarı çıktım. Bir tepeye çıktım. Şiddetli soğuk vardı ve çok kar yağıyordu. Baktım ki, İbrahim-i Havvas orada oturuyor. Üzerinde sadece bir gömlek vardı. Etrafına karlar düşüyor, hemen eriyordu ve bulunduğu yer, gayet kuru idi. Benimle müsafeha etti. Ellerinin sıcaklığı ile benim ellerim terledi. Biraz sohbet edip ayrıldık.”

ÜMMETİN SIDDÎKLARI VAR!

Müminin firasetinden sakınınız. Çünkü o, Allahü Teâlâ'nın nuru ile bakar.

İbrahim-i Havvas hazretleri bir gün Bağdat'ta salihlerden birkaç kişiyle birlikte, bir yerde oturuyordu. O esnada yanlarına bir genç geldi. İbrahim-i Havvas hazretleri arkadaşlarına buyurdu ki: “Bu gencin Yahudi olduğunu zannediyorum.” Arkadaşları, bu söze pek kulak vermediler. Genç gelip oradakilere sordu: “Bu zat benim için neler söyledi?” Onlarda; “Senin Yahudi olduğunu söyledi.” dediler. Genç, hemen İbrahim-i Havvas hazretlerinin ellerine sarılıp, Kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.

İbrahim-i Havvas hazretleri Müslüman olmasının sebebini sordu. Genç; “Efendim, biz kitabımızda şöyle okuduk: Sıddîk, yani hakikî bir Müslümanın firasetinde yanlışlık olmaz. Kendi kendime Müslümanları imtihan etmek istedim ve dedim ki: Müslümanlar arasında sıddîk olanlar bulunabilir. Çünkü onlar; “Biz Allahü Teâlâ'dan başka her şeyi kalbimizden çıkarırız.” diyorlar. İşte bu düşünce ile sizin yanınıza geldiğimde, benim Yahudi olduğumu hemen anladınız. Buradan sizin sıddîk olduğunuzu anladım. Bunun için Müslüman oldum.” dedi.

İbrahim-i Havvas, talebelerinden Ebü'l-Hasan isminde birine; “Bir yere gideceğim. Sen de gelir misin?”dedi. Talebe; “Peki efendim, izin verirseniz evden ayakkabılarımı giyip geleyim.” deyip eve gitti. Eve vardığında kaygana isimli yemeğin hazırlanmış olduğunu gördü. Ondan bir miktar yedi. Sonra hocasının yanına geldi. Beraberce yola çıktılar. Bir nehirden geçmeleri icap etti. İbrahim-i Havvas nehir üzerinde yürümeye başladı. Peşinden talebesi de yürümek istedi ise de, suya battı. Bunun üzerine hocası geri dönüp; “Ne oluyor. Yoksa kaygana ayağına mı dolaştı?” buyurunca, o talebe hemen hocasının su üstünde yürümesine, hem de kendisinin o yemeği yediğini anlamasına hayret etti.

Vefatından önce hastalandı, ishale yakalanmıştı. Üstü çok fazla kirleniyordu. Temiz olarak ölmek istiyordu. Bunun için her abdesti bozulduğunda gusül abdesti alıyor, iki rekat namaz kılıyor tekrar abdesti bozuluyordu. O gün altmış defa gusül abdesti aldı. En sonunda gusül yaparken vefat etti. Vefatından sonra onu rüyada görenler sordular: “Allahü Teâlâ sana nasıl muamele eyledi?” O da; “Yaptığım ibadetler ve gösterdiğim tevekkül, bana verilen nimetlere karşı yetmedi. Ancak dünyadan göçeceğim sıralarda gusül abdesti alarak temizlenmem, Allahü Teâlâ'nın katında makbule geçmiş. Bu temizlik sebebiyle Cennet'te en yüksek makamlara çıkardılar ve şöyle bir ses; “Ey İbrahim! Sana yapılan bu ikram, huzurumuza temiz olarak geldiğindendir. Burada temizler için, fevkalade büyük mertebeler, makamlar vardır.” diyordu.

İbrahim-i Havvas buyurdu ki:

“Esas âlim, ilmi ile amel edendir.”

“Kalbin ilacı beştir: Kur'an-ı Kerim okumak ve Kur'an-ı Kerim'e bakmak, mideyi boş tutmak, gece kalkıp ibadet etmek, seher vaktinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle beraber bulunmaktır.”

“Kibir, doğruyu bulmaya mani olur.”

“Cimrilik ve rahali ni öldürür.”

“İnsanın helalinden giydiği kendi eski elbisesi, başkalarından gelen sadaka elbiseden daha güzel ve iyidir.”

“Asıl helak olan kimse, ahir ömründe yolunu sapıtan ve tam menzile yaklaştığı sırada, hak yoldan kayan kimsedir.”

“Talebelerin, ayıplarını anlatacak biriyle oturması, ona üstün hallerin yolunu gösterecek biriyle arkadaşlık etmesi ve manevi halini harekete geçirecek biriyle dost olması lazımdır.”

“Bir Müslüman, Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarına ne kadar dikkat edip tatbik ediyorsa, Allahü Teâlâ da onu o kadar aziz eder. Diğer Müslümanların kalbine de onun sevgisini verir.”

“İlmin tamamı iki şeyden ibarettir: 1- Allahü Teâlâ'nın, ezelde, senin için takdir ettiği rızık için endişe etme. 2- Allahü Teâlâ'nın emir ve yasaklarına riayet eyle.”

“Fakirlik, haline şükredip, kimseye şikayet etmemek ve ihtiyacını gizlemek, göstermemektir.”

“Sadık kimseyi ya üzerine farz olan bir ibadeti yaparken veya nafile bir ibadetle meşgul olurken görürsün. Bunun dışında bir halde görmezsin.”

“Sabretmeyen zafere kavuşamaz.”

“Başkasının sermayesi ile ticaret yapan, iflas etmiştir.”

“Başkasına el açacak duruma düşmek, Müslüman'a yakışmaz.”

“Bir kimse, baş olma sevdasına kapılırsa, artık kulluktan, ihlastan sıyrıldı demektir.”

“İyi insanların, bütün varlığı ile bağlı olduğu muradı, maksadı, Allahü Teâlâ olmalıdır. Doğru, sadık, kimselerle arkadaş olmalıdır. Açlık, iyi insanın gıdası, ibadet ruhunun süsüdür.”

Kaynaklarda eser sahibi olduğu söylenir. Sülemî, Kitâbü'l-Mütevekkilîn kitabında ondan iktibaslar yapmıştır.

Tabakatü's-sufiyye; sh. 284

Hilyetü'l-evliya; cilt-1, sh. 325

Tarih-i Bağdat; cilt-6, sh. 7

Tabakatü'l-kübra; cilt-1, sh. 97

Tezkiretü'l-evliya; sh. 394

Camiu keramati'l-evliya; cilt-1, sh. 223

Risale-i Kuşeyrî; sh. 136

Keşfü'l-mahcub; sh. 293

El-A'lam; cilt-1, sh. 28

Mu'cemü'l-müellifîn; cilt-1, sh. 4

İhyau Ulumiddin; cilt-3, sh. 225

Tam İlmihal Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları