Fıkıh, kıraat, nahiv ve feraiz âlimlerinden. İsmi İbrahim bin Abdülvahid bin Ali bin Sürur el-Makdisî el-İmadî'dir. Künyesi Ebu İshak ve lakabı İmadüddin'dir. Hafız Abdülganî Makdisî'nin iki yaş küçük kardeşidir. 543 (m. 1148)'de Filistin'de Cebel-i Nablus'ta bulunan Cemmail köyünde doğdu. 614 (m. 1218) senesi Zilkade ayının 17. gününe rastlayan Çarşamba günü akşamı yatsıdan sonra Şam'da vefat etti.
İbrahim-i Makdisî hazretleri doğduğu Cemmailiyye beldesini Frenklerin işgal etmeleri sebebiyle, akrabaları ile birlikte 551 (m. 1156) senesinde Şam'a göç etti. Orada Abdülvahid bin Hilal ve başka âlimlerden okudu. 567 (m. 1171) senesinde yeğeni Muvaffakuddin bin Kudame ile birlikte ilim öğrenmek için Irak'a gitti. Bağdat'ta, Musul'da ve başka yerlerde bulunan âlimler ile görüştü. Şühde, Abdurrahman bin Ali el-Hırakî Ebu Muhammed bin Hassab Salih bin Rıhle, Ebü'l-Hasan el-Betaihî, Musul hatibi Ebü'l-Fadl-ı Tusî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Muhtasar-ı Hırakî ve Garibü'l-Kur'an isimli eserleri ezberledi. Sonra Şam'a döndü. Talebelere ders okutmakla meşgul oldu. Çok talebe yetiştirdi. Talebeleri okutmak için herhangi bir ücret almadığı gibi, okuttuğu talebelerinin ihtiyaçlarını kendisi karşılar, onlara yardım ederdi. Talebelerini ve fakirleri yedirir, içirir, onların her ihtiyaçları ile ilgilenir, onlara faydalı olmaya çalışırdı. Devamlı bunlarla meşgul olduğundan, eser yazmaya bile vakit bulamazdı.
Çok ibadet ederdi. Haramlardan, şüphelilerden, dünyaya düşkün olmaktan sakınması fevkaladeydi. Çok oruç tutardı. Bir gün oruçlu olur, bir gün iftar ederdi. Herkese iyilik eder, herkesin gönlünü alırdı. Yemeyi, içmeyi pek aramazdı. Mütevazi, alçak gönüllüydü. İyilik, yumuşaklık, güzel ahlâk, kerametler ve faziletler sahibiydi. Hâl ve gidişatı pek güzeldi. Gündüzleri oruçlu olduğu gibi, geceleri de ibadetle geçirirdi.
Yeğeni Muvaffakuddin ibni Kudame diyor ki: “Yolculuğa çıktığı zamanlar hariç, devamlı olarak kendisiyle birlikte bulundum. Allahü Teâlâya isyan olan bir mâsiyeti (günahı), dinimize uygun olmayan bir davranışını görmedim. Sabahtan yatsıya kadar mescitten ayrılmazdı. Talebelere Kur'an-ı Kerim ve diğer ilimleri öğretirdi. Talebelerin dersleri bitip okuyacak kimse kalmayınca ayrılıp gitmez, namaz kılmakla meşgul olurdu. İnsanları, dine, sünnet-i seniyyeye yapışmaya, ilim öğrenmeye teşvik ederdi. Onun, dünya işlerinden birine kapıldığı, o hususta yarış ettiği görülmemiştir. Fetva vermekten, yanlış bir şey söylemek korkusu ile çok sakınırdı. Şüpheli bir şeye kat'iyyen yaklaşmazdı. Sıdk ve salah (doğruluk) sahibiydi. Devamlı olarak, emr-i ma'rûf (iyiliği emretmek) ve nehy-i münker (kötülükten menetmek) yapardı. Bir defasında, günah işleyen bazı kimseleri görüp onlara mâni olmak istedi. Onlar da o büyük âlimi bayıltıncaya kadar dövdüler. Şehrin valisi durumu haber alınca çok üzüldü, İmadüddin'e; “İsterseniz size eza edenleri, şiddetli bir şekilde cezalandırayım.” dedi. Buna karşı buyurdu ki: “Eğer tövbe ederlerse ve namaz kılmaya devam ederlerse onlara eziyet etme! Cezalandırma! Ben onlara hakkımı helal ettim.” Hakikaten, o kimselerin hepsi yaptıklarına pişman olup tövbe ettiler.”
Ebu İbrahim Mehasin bin Abdülmelik et-Tenuhî diyor ki: “İbrahim-i Makdisî, asrının cevheri idi. Çok tevazu sahibiydi. Hep kendi nefsini kötüler; “Ben neyim? Benden ne gelir ki?” derdi.”
Muvaffakuddin ibni Kudame şöyle anlatıyor: “İbrahim-i Makdisî, dostlarımızın en hayırlılarından, insanlara faydası en çok olanlardandır. Kur'an-ı Kerim'i ve fıkıh ilimlerini öğretmekte çok sabırlı idi. Sünnet-i seniyyeye iyi sarılmaya, ilim öğrenmeye davet ederdi. İlim öğretirken fakirleri ve zayıfları ayırmazdı. Talebelerine yemek yedirirdi. Bizzat kendisi hizmet ederdi. Zamanındaki insanların en çok tevazu sahibi olanı, kendi nefsini en çok hakir göreni ve Allahü Teâlâdan en çok korkanı idi. Allahü Teâlâdan, ondan daha fazla korkan birini gördüğümü hatırlamıyorum. Allahü Teâlâya dua eder, ihtiyaçlarını O'ndan isterdi. Namazda rüku ve secdeleri kısa kesmezdi. Namazının, Resulullah Efendimizin namazı gibi olması için rüku ve secdeleri uzatırdı. Allahü Teâlâya ibadet ve taat hususunda hiç gevşek davranmaz ve kınayanların kınamasına aldırmazdı.”
SULTANIN HUZURUNDA
Ebu Abdullah Muhammed bin Tarhan diyor ki: “Bir defa, İbrahim-i Makdisî'nin arkasında namaz kılıyorduk. Yanımızda bulunan kimse acelesi varmış gibi bir hâldeydi. Hatta namazdan sonra; “Bu zat, namazı çok ağır kıldırıyor. Bir daha bunun arkasında namaz kılmam.” gibi sözler söyledi. Bu sözler kendisine arz edildiğinde buyurdu ki: “Sübhanallah! Şu insanlar, sultanın huzurunda gün boyunca dursalar usanmazlar da Rablerinin huzurunda birazcık durmaktan usanırlar. Ne kadar tuhaf!”
İbrahim-i Makdisî bunları söylerken, insanların, namazın hakikatini anlamaktan mahrum ve uzak olduklarını, namazda hasıl olan lezzetlerden haberleri olsa, namazın hiç bitmemesini isteyeceklerini düşünüyor, bunu anlayamadıklarına üzülüyordu.
Hafız Ziya diyor ki: “Muvaffakuddin ibni Kudame'den işittim. “İbrahim-i Makdisî'nin yaptığı ibadet ve hizmetleri yapmaya bizim gücümüz yetmez.” diyordu. Herkesin sevdiği, hürmet ettiği bir zattı. İnsanların arasını bulur, herkesle iyi geçinirdi. Onları okutur, ilim öğretirdi. Herkesle ilgilenirdi. İcap ederse, bir kişiye bir meseleyi uzun uzun anlatırdı. Allahü Teâlâ, kendisine çok rahmet eylesin. Kürt, Acem, Arap diye ayırım yapmaksızın, garip ve düşkün herkese çok iltifat ve yardım ederdi. Onun talebeleri, ondan duyduklarını başkalarına da anlatırlardı. Hocalarından öğrendikleri edep ve insanlara iyi muamele ile hocalarını başkalarına çok güzel tanıtırlardı. İnsanlara kerametlerini, keremini (iyiliğini) güzel yaşayışını anlatırlardı. Cud ve seha sahibiydi. Yani cömertti ve parayı, malı, hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan lezzet alırdı. İyilikleri pek çoktu. Onun evi insanların sığınağı idi. Talebelerinden birçoğu bu zatın evinde kalıyordu. Evinde ne varsa talebelerine ikram ederdi.”
İbrahim-i Makdisî bir an boş durmaz, Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif yahut da ilme ait başka bir şey ile meşgul olurdu. Bir müddet Harran'da kaldı. İnsanlar kendisinden çok istifade ettiler. Kendisi dünyalık meselelerle ilgilenmediği gibi, yanında da böyle şeyler hiç konuşulmazdı. Hatta böyle şeylere karışmak ihtimali bulunduğu için hiçbir zaman sultanın ve valinin yanına gitmezdi. Onlardan hiç kimseyi tanımazdı. Böyle şeylere rağbeti yoktu. Onun gönlü hep Allahü Teâlâ ile idi.
Devamlı mescitte bulunurdu. Mescide olan hürmet ve edebi pek fazlaydı. Saçından ve sakalından bir tel düşse, onu sarığının katları içine koyardı. Kalem açsa, kırpıntıları muhafaza eder, mescitte bırakmazdı. Mescitte serili bulunan hasırları, üzerinde oturmak için dışarı çıkarmazdı. Hatta mescidin mihrabında bulunan hasırı bile mescidin başka bir yerine serip üzerine oturmaz, her şeyin yerinde kullanılmasını bildirirdi. Hırkasının üzerinde bir toz görse, onunla mescide girmezdi. Talebelerinden birine, hırkasını verip mescidin dışında bir yerde silkeleyerek getirmesini isterdi. İnsanlık hâli, mescide girerken Besmele çekmeyi unutmuş olsa, derhal dışarı çıkar, sonra Besmele çekerek içeri girerdi.
Ebu Muhammed Abdürrezzak bin Hibetullah ed-Dımaşkî diyor ki: “Vera mevzusunda bir meselede takıldım. Birçok âlime sorduğum hâlde tatmin edici bir cevap alamadım. Ancak İbrahim-i Makdisî bana çok güzel cevap verdi. Tatmin oldum.”
Ebu İbrahim Mehasin bin Abdülmelik et-Tenuhî diyor ki: “İbrahim-i Makdisî öyle bir zattı ki, kendisiyle bir müddet sohbet eden bir daha ondan ayrılmazdı. Sohbetinde bulunanlar, hiçbir zaman kendisinde bir uygunsuzluk görmezlerdi. Sohbeti ne kadar uzun olsa, hiç kimse sohbetinden sıkılmaz ve usanmazdı. Sohbet uzadıkça, dinleyenlerin sevinçleri artar, o kadar çok hoşlanırlardı ki, sohbet bitmesin isterlerdi. Hiç kimsenin ondan yüz çevirdiği, nefret ettiği görülmemiştir. Bu ise büyük bir şeydi ve bundan büyük keramet olmazdı.”
Hafız Ziya diyor ki: “İbrahim-i Makdisî'nin yanında az bir müddet oturan kimse, onun ilminden, zühtünden, mutlaka faydalanır, ahlâkından, yaptığı zikirlerden mutlaka bir şeyler öğrenirdi.”
İmadüddin İbrahim Makdisî'nin yakınlarından birisi şöyle anlatır: “Dostluğu, güzel hasletleri kendisinde toplamak hususunda, İmadüddin'den daha ileride olanı görmedim. Bununla beraber, nefsini ondan daha çok kötüleyeni de görmedim.
“Bir defasında yanına gitmiştim, konuşmuyordu. Tefekkür hâlinde bulunuyordu. Biraz durdum. Biraz sonra konuşmaya kendi nefsini kötüleyerek başladı. “Ya Rabbî! Kalbimin fesadını ıslah eyle!” diye dua etti. Sonra nefsini kötüleyerek, “Ben şöyleyim, ben böyleyim.” demeye başladı. Öyle ki, ben dayanamayıp ağlamaya başladım.”
Ebu Abdullah Yusuf bin Abdülmün'im el-Makdisî şöyle anlatır: “Ben İbrahim-i Makdisî'den işittiklerimi yazar, not ederdim. Yazımın bir yerinde kendisinden; “Büyük imam, âlimlerin önderi, züht ve vera sahibi.” diye yazmıştım. Her nasılsa, bu yazılar onun eline geçmiş. Bu kısmı görünce hoş karşılamadı. Bunlara layık olmadığını söyleyip niye böyle yazdığımı sordu. Halbuki bu güzel vasıflar fazlasıyla kendisinde mevcuttu. Fakat o, tevazusunun çokluğundan, alçak gönüllü olduğundan böyle söylemişti. Arkadaşlardan birisinin bir haceti olup ona arz etse, o arkadaşın ihtiyacını gidermek için evine gider, onun alış veriş, pazar işlerini ve diğer ihtiyaçlarını temin ederdi. Bu durumlardan şikayetçi olduğunu hiç görmedim. Çok ikram ve ihsan sahibiydi. Mübarek evine gidip de yemek yemeden geldiğimi hiç hatırlamıyorum. Hep yemek yedirirdi. Bu adetleri her zaman böyle devam etti. Hiç eksilmedi. İnsanların durumlarını inceler, araştırırdı. Devamlı onların hâllerini sorardı. İhtiyacı olanları tespit edince onlara gizlice nafaka (yiyecek giyecek) gönderirdi. Talebelerinden biri ortalıktan kaybolunca evinin bazı ihtiyaçları için gelemediğini anlar, hemen ona nafaka ve başka şeyler gönderirdi. Bazen bunları bizzat kendisi getirirdi. Ne ihtiyaç varsa, hemen birini göndererek satın aldırır, ücretini de kendisi fazlasıyla öderdi. Bunu kimseye bildirmezdi. Her zaman, herkesi güleryüzle karşılardı.”
İbrahim-i Makdisî'nin aile efradından bazıları şöyle anlatırlar: “İnsanlık hâli, bazen kendisini üzdüğümüz oluyordu. Fakat hiçbir zaman bize kızmazdı ve; “Kabahat, hata benimdir.” derdi. Kendisine sıkıntı verene dua ve iyilik ederdi.”
Kardeşinin oğlu İzzeddin Ebü'l-Feth, Deyr beldesinde bulunan evinde bir müddet kalmak üzere izin istemişti. İzin verdi. Sonra da evi ona hediye etti. Bir defasında İbrahim-i Makdisî'nin yanına bir misafir geldi. Hikmet-i İlahî gelen kimse hasta oldu. İmadüddin İbrahim misafire hürmeten, gece boyunca hastanın başında oturdu. Ayrılmadı. Ona Kur'an-ı Kerim okuyup şifa bulması için dua etti.
Bir kimse ile konuştuğu zaman, lüzumsuz bir şey söylemezdi. Ona nasihat eder, hayırlı amelleri yapmakla meşgul olmaya teşvik ederdi. Sözleri çok tesirliydi. Dinleyen kimsenin kalbi, onun sözlerinin tesiri, bereketi ile sanki uçar gibi olurdu.
Abbas bin Abdüddaim el-Mısrî el-Kenanî şöyle anlatır: “İbrahim-i Makdisî ile birlikte bir sefere çıkmıştık. Yolculuğumuz esnasında bana; “Kur'an-ı Kerim'i çok oku! Onu hiç terk etme! Onu okumak, istediğin şeyleri öğrenmene sebep olur.” buyurdu. Ben buna riayet ettim. Çok faydasını gördüm. Kur'an-ı Kerim'i çok okuduğum zaman, hadis-i şerif dinlemekte ve yazmakta çok kolaylık gördüm. Kur'an-ı Kerim'i bu kadar çok okumayınca bu kolaylık görülmezdi.”
İmadüddin İbrahim bin Abdülvahid Makdisî, namaz kılmak için kalktığı zaman sol tarafına üç defa üfler, kovulmuş olan şeytandan Allahü Teâlâya sığınırdı. Ondan sonra namaza başlardı. Abbas bin Abdüddaim el-Mısrî diyor ki: “Ondan daha iyi namaz kılan birini görmedim. Tam bir gönül huzuru ve tevazu ile namaz kılardı. Namazda kıyamı (ayakta durmayı) rükuyu, oturmayı ve diğer hareketleri tam bir sükunet içerisinde ağır ağır ve çok güzel yapardı.”
İbrahim-i Makdisî dua ettiği zaman öyle ihlasla ve yalvararak dua ederdi ki, sanki kalb, onun duasının kabul edildiğini görür gibi olurdu. Yani görenler bu duanın hemen kabul edileceğini zannederlerdi. Umumiyetle şöyle dua ederdi: “Ya Rabbî! Bizlere salih ameller yapmayı nasip eyle! Amellerimizi senin rızan ve keremin için hâlis (dosdoğru) eyle! Amellerimizde ihlastan başka bir şey bulundurma! (Amellerimizi ancak ve sadece senin rızan için yapabilmemizi nasip eyle!) Beni, nefsimin zulümlerinden, şerlerinden koru! Bizleri zulüm yapmaktan koru! Öyle ki, ölümümden sonra ahirette bir kimse gelip kendisine zulmettiğim için benden hak talep etmesin! Nefsimin ve kötü insanların şerlerinden korunmuş olarak, tövbe-i nasûh ile ölmemi nasip eyle. Beni, senin yolunda öldür. Resulünün sünneti üzere olduğum hâlde ruhumu al! Beni öyle eyle ki, geçmiş ve gelecekler hep benim iyiliğime şehadet etsinler. Cennet nimetleri içinde rahat edenlerden eyle! Cehennem'e atılmaktan, kaynar sular içirilmekten muhafaza eyle!”
Sık sık yaptığı dualardan biri de şudur: “Ya Rabbî! Yüce ism-i şerifin, yüce zatın ve kadim (ezeli) olan mülkün hakkı için senden, Muhammed Aleyhisselam'a, O'nun âline (akrabalarına) salat (rahmet) ve selam etmeni, bana, rızanı, Firdevsi a'lâyı ve bu ikisine kavuşturan söz, amel ve niyetleri yapabilmemi nasip etmeni dilerim. Salih kullarına nasip eylediğin en güzel sonu (hüsn-i hatimeyi) ilim ve onunla amel etmeyi nasip eyle! Hilm (yumuşaklık), hikmet, anlayış ve ezberleme kabiliyeti, insanlara muhtaç olmamayı, vesveseden kurtulmayı, şüphelerden, maddî ve manevî kirlerden, borçtan, beni, senin yüce katında alçaltacak şeylerden muhafaza eyle. Allah'ım! Dillerimizi; yalan, gıybet ve nemimeden (söz taşımaktan), kalblerimizi; nifaktan, kin ve düşmanlıktan, haset, kibir ve ucubdan, kendimizi beğenmekten, amellerimizi; riya, gösteriş ve şöhretten, karınlarımızı; haram ve şüphelilerden, gözlerimizi; hıyanetten temiz kıl. Çünkü sen, hain gözleri, kalblerde gizli olanları bilirsin.”
İbrahim-i Makdisî'nin talebelerinden biri şöyle anlatır: “Birgün hocam büyük bir çarşıda yürüyordu. Ben de arkalarında takip ediyordum. Birden tanbur sesleri gelmeye başladı. Tanbur çalanın yanına vardığımızda, hocam; “Lâ havle...” okudu ve elbisesinin yenini silkeledi.
“Bu sırada tanbur çalan kimsenin birdenbire düştüğünü ve tanburunun kırıldığını gördüm. Tanbur sahibine; “Sana ne oldu?” denildiğinde, “Ben de bilmiyorum. Birdenbire böyle oldum.” dedi.”
Ebu Muhammed Abdülmuhsin bin Abdülkerim diyor ki: “Birgün, İbrahim-i Makdisî'nin arkasında yürüyordum. Kendi kendime bu insanlar, birbirlerini tanımıyor. Ancak dış görünüşlerini biliyorlar. Kalblerini, gizli sırlarını bilmiyorlar, diye düşündüm. Bu sırada hocam bana döndü; “İnsanlar, diğerlerinin işledikleri şerleri ve kötülükleri de bilmezler değil mi?” dedi. Ben anladım ki, hocam, Allahü Teâlânın izniyle, kalbimden geçenleri anlamıştı.”
Ebu Ahmed Nasr bin Muhammed el-Merdavî şöyle anlatır: “Birgün, İbrahim-i Makdisî yanımıza geldi. Ben de kendisine bazı şeyler sormak istedim. Fakat utancımdan soramıyordum. Sohbet başladı. Sohbet esnasında benim sormak isteyip de soramadığım bütün suallerin cevaplarını verdi.”
Yine talebelerinden birisi anlatır: “Bir zaman, kalbimde bir kasvet (sertlik) hasıl oldu. Bu hâli hocama bildirip dualarını isteyecektim. Bir akşam, sohbetinde bulunmak üzere mescidine geldiğimde, kasvetten (kalb kararmasından, katılığından) bahsederek; “Niyet ve amel ihlas ile olmadıkça, kalb nasıl rahat olur, yumuşar?” buyurdu ve daha buna benzer şeyler söyledi. Sanki benim için konuşuyordu. Bu sözlerine çok sevindim. Bunlara uygun amel ederek, sıkıntıdan kurtuldum.”
Ebu İshak İmadüddin İbrahim bin Abdülvahid Makdisî'nin ev halkı şöyle anlatırlar: “Giyecek şeylerden ve iştahımızı çeken yiyeceklerden bir şeye ihtiyacımız olsa, daha biz herhangi bir şey söylemeden o şeyi bize gönderirdi.”
Ebu Rebî Süleyman bin İbrahim es-Si'ridî şöyle anlatır: “Birgün talebeler, mescitte İmadüddin İbrahim-i Makdisî'nin yanında bulunuyorlardı. Bir ara, orada bulunanlardan birine; “Dışarı çık! Mescidin arka kısmında bulunan erkek ile kadının yanına git! Onları oradan uzaklaştır!” buyurdu. O kimse mescitten çıkıp bildirilen yere varınca bir erkekle bir kadının konuşmakta olduklarını gördü. Onları ikaz etti ve oradan uzaklaştırdı.”
Abdurrahman bin Muhammed el-Makdisî şöyle anlatır: “Bir akşam namazından sonra İmadüddin İbrahim-i Makdisî hazretlerinin iftar etmesi için bir kimse bir tabak kuru üzüm getirdi. Başka bir kimse de bir tabak hurma getirdi. Fakat bu hurmaların durumu şüpheli idi. Şüpheli bir toprakta yetişmişti. İmadüddin İbrahim-i Makdisî namazdan sonra hurmalardan bir tanesini eline aldı. Sonra bıraktı ve kuru üzümlerden aldı. Onlarla iftar etti.”
Ebü'l-Fida İsmail bin Ömer şöyle anlatır: “Birgün bir zatın yanından, onun bir cüzünü (kitabını) aldım. Bana ayrıca icazet (diploma) da verdi. Bundan sonra ben İbrahim-i Makdisî hazretlerinin yanına gittiğimde, o zatın bana verdiği kitaba ve icazete baktı, sonra bana; “Sana bu icazeti kim verdi?” deyip icazetnameyi iptal etti. Sonra ben araştırdım ki, bana icazet veren kimsenin, başkasına icazet vermeye salahiyeti olmadığı gibi, kendisi de icazetli değilmiş. Bu hâlin hocam İbrahim-i Makdisî'nin bir kerameti olduğunu anladım.”
İbrahim-i Makdisî'nin hanımı olan Aişe binti Half bin Racih şöyle anlatır: “Bir gece, rüyamda bir ses duydum. “İmad'e söyleyiniz, size de dua etsin! (Onun duasını isteyiniz.) Çünkü o, yeryüzünün onlar ile kaim olduğu yedi kişiden biridir.” diyordu.”
İbrahim-i Makdisî, 614 (m. 1218) senesi Zilkade ayının 17. Çarşamba günü, talebelerine ders okuttuğu camide akşam namazını kıldırdıktan sonra evine geçti. O gün oruçlu idi. Az bir şey ile iftar etti. Sonra kıbleye döndü ve; “Ya hayyü ya kayyum! Ey Allah'ım! Senden başka ilah yoktur. Senden yardım ve imdat istiyorum. Bana yardım eyle ve bana rahmet et.” dedi. Sonra Kelime-i Şehadet getirdi ve ruhunu teslim etti. O gece seher vakti gasledildi (yıkandı). Ertesi günü (Perşembe günü) cenazesi evinden çıkarılıp Dımaşk Camii'ne götürüldüğünde çok fazla insan toplandı. Vazifeliler biraz serbest bıraksalardı, cenaze, namazının kılındığı yerden defnolunduğu yere, o gün akşama kadar gidilemezdi. Herkes tabutu taşımak istiyordu. Fakat sıra gelmesi mümkün değildi.
Salihlerden bir zat, vefatından sonra İbrahim bin Abdülvahid Makdisî hazretlerini rüyasında gördü. Güzel bir at üzerinde idi. “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca; “Hoşuma giden, güzel yerleri ziyarete gidiyorum.”dedi.
Başka birisi onu rüyada görüp; “Allahü Teâlâ sana ne muamele eyledi?” deyince; “(İsa Aleyhisselam'ın elçilerine iman eden Habib-i Neccar şehit edilip ruhuna) “Haydi Cennet'e gir!” denildiğinde o dedi ki: “Keşke Rabbim azze ve cellenin beni mağfiret ettiğini ve ikram olunmuşlardan kıldığını kavmim bilseydi (de küfürden tövbe edip iman etselerdi).” (Yasin suresi: 26-27) mealindeki ayet-i kerimeyi okudu.
Ebu Muhammed Osman bin Hamid el-Makdisî diyor ki: “Rüyamda İbrahim-i Makdisî hazretlerini gördüm. Ondördüncü gecesindeki ay gibi parlıyordu ve üzerinde de benzerini hiç görmediğim çok güzel bir elbise vardı.”
Abdülhamid bin Muhammed bin Madî el-Makdisî diyor ki: “Allahü Teâlâ ona rahmet eylesin. İbrahim-i Makdisî'nin kabrinden, çok güzel bir kokunun yayıldığını iki defa hissettim, kokladım.”
Salah Musa Şihabeddin-i Sühreverdî, İbrahim-i Makdisî hazretlerinin vefatından duyduğu derin hüzün ve teessürle şu mealde bir şiir söylemiştir:
Gözleri yaşlı bıraktı insanları,
Hasta kalblerin devası idi.
Doldurulmaz bir boşluk bıraktı,
Kaybettik büyük âlim İmadüddin'i.
Bütün geceleri ihya ederdi,
Devamlı uykusuz idi gözleri.
Allah korkusu sarmıştı kalbini,
Kaybettik büyük âlim İmadüddin'i.
Okur idi, tekbir ve tehlilleri,
Vardı uzun kaldığı secdeleri.
Allah korkusu ile akardı gözyaşları,
Kaybettik büyük âlim İmadüddin'i.