İBRAHİM BİN EDHEM

İbrahim bin Edhem bin Mansur Tabiîn'in meşhur âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden
A- A+

Tabiîn'in meşhur âlimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, İbrahim bin Edhem bin Mansur olup, künyesi Ebu İshak'tır. Ailesi Arap kabilelerinden Benî İcl veya Temim'e mensuptur. 96 (m. 714)'da Belh şehrinde doğdu. Anne ve babasının hac sebebiyle Mekke'de bulundukları sırada doğduğu da rivayet edilir. 162 (m. 779)'de Şam'da vefat etmiştir. Bizanslılarla yapılan bir deniz savaşında, ismi belirtilmeyen bir adada vefat ettiği de rivayet edilmektedir.

Defnedildiği yer olarak da Şam bölgesi, Askalan, Bağdat, Bizans'a ait bir ada, Sukin veya Suferen Kalesi gibi yerler zikredilmektedir. Günümüzde Suriye'de Lazkiye yakınındaki Ceble'de medfun olduğu kabul edilmektedir.

Fudayl bin Iyad'dan feyz alıp, aynı zamanda İmran bin Musa bin Zeyd Raî ve Şeyh Mansur Selamî'nin sohbetinde bulunmuş ve Veysel Karanî hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etmiştir. Bağdat, Şam ve Hicaz'da meşhur oldu. Üç kıt'anın âlimlerinin çoğundan ilim öğrendi. İmam-ı A'zam'ın sohbetleriyle olgunlaştı. Dinde fakih ve müçtehit oldu. Rumlara karşı yapılan cihatlara katıldı. Arap lisanını çok fasih konuşurdu.

Yahyabin Sa'id el-Ensari, Sa'id bin Mezban, Mukatil bin Süleyman ve Süfyan-ı Sevrî'den hadis-i şerif rivayet etmiş; Evzaî, Şakik-i Belhî, İbrahim bin Beşar ve Sevrî de kendisinden hadis-i şerif rivayetinde bulunmuşlardır. Nesaî, Dare Kutnî, İmam-ı Buharî onun sika (güvenilir) bir ravi olduğunu bildirmişlerdir. Buharî “Edeb”, Tirmizî “Taharet” kısmında kendisinden rivayette bulunmuşlardır. Hadis toplamak için İslam dünyasının büyük kısmını dolaşmıştır.

Babası Edhem, Belh şehri padişahı idi. Avlanmayı severdi. Her türlü imkana sahip olup; her istediğini yer, her istediğini giyer, her emri hemen yapılırdı. Bir yola çıktığı zaman, kırk altın kalkanlı asker önünde, kırk altın gürzlü asker arkasından yürürdü. O bütün bunları terk etmiş ve Allahü Teâlâ'ya gönül vermiştir. Mübarek sözleri ve kerametleri dilden dile dolaşmış, muhabbeti hep gönüllerde yaşamıştır. Dünya sultanları unutulmuş, fakat o unutulmamıştır. Tacını, tahtını bırakıp evliyadan olması şöyle olmuştur:

KUL OLMAK

Bir gece tahtı üzerinde uyuyakalmıştı. Gece bir gürültü ile uyandı. Tavan sallanıyordu. “Kim o?” diye seslenince damdaki; “Tanıdık biriyim, devemi kaybettim onu arıyorum.” dedi. İbrahim Edhem; “Hey şaşkın, ne diye damda arıyorsun? Damda deve mi olur?” deyince, damdaki zat; “Ey gafil, sen Allahü Teâlâ'yı altın taht ve süslü elbiseler içinde arıyorsun. Damda deve aramak bundan daha mı acayip?” dedi. Bu sözlerden sonra kalbi Allahü Teâlâ'nın aşkı ile yandı ve o ana kadar yaptığı bütün günahlara, hata ve kusurlara tövbe etti.

Başka bir rivayette ise şöyle anlatılır: “Bir gün sarayda umumi bir ziyafet verildi. Devlet adamları yerlerini almış, hizmetçiler beklerken, gayet heybetli bir zat çıkageldi. Ne askerlerden ne hizmetçilerden hiçbir kimse ona; “Sen kimsin, burada ne işin var?” deme cesaretini bulamadı. Bu heybetli zata İbrahim Edhem; “Ne istiyorsun?” diye sordu. O zat; “Bu handa konaklamak istiyorum.” dedi. İbrahim Edhem; “Burası han değil, benim sarayımdır.” diye cevap verdi.

O zat; “O halde bu saray bundan evvel kimin idi?” diye sorunca, İbrahim Edhem; “Pederimindir.” dedi. Gelen zat; “Ondan evvel kimin idi?” diye tekrar sordu. İbrahim Edhem; “Filan zatın.” dedi. O zat bu sefer; “Ondan evvel kimin idi?” diye sorduğunda, İbrahim Edhem; “Filanoğlu filanın.” cevabını verdi. Yine o zatın; “Bunlara ne oldu?” sualine de İbrahim Edhem; “Öldüler.” cevabını verince, gelen heybetli kimse; “Bu saray nasıl senin sarayındır ki, biri gelmeden biri gitmede?” diyerek geldiği gibi geri çıktı.

Bunun üzerine İbrahim Edhem o zatın peşine düşüp; “Sen kimsin?” diye sorunca o zat da; “Ben Hızırım.” cevabını verdi. Bundan sonra İbrahim Edhem hazretlerinin derdi çoğaldı. Kalbindeki aşk-ı ilahi (ilahi aşk) ateşi fazlalaştı.

Bir gün bir köle satın almış idi. Ona; “İsmin nedir?” diye sordu. Köle; “Ne diye çağırırsanız odur.” dedi. İbrahim bin Edhem; “Ne yersiniz?” diye sordu. Köle; “Ne yedirirseniz odur.” diye cevap verdi. İbrahim bin Edhem; “Ne iş yaparsınız?” buyurdu. Köle; “Ne emrederseniz onu.” dedi. İbrahim bin Edhem; “Neyi arzu edersiniz?” diye sorduğunda köle; “Kölenin hiç arzusu olur mu? Onun arzu ile ne işi var?” gibi müthiş cevaplar verdi. İbrahim bin Edhem kendi kendine; “Ey miskin, acaba sen ömür boyu Hak Teâlâ'ya böyle kul olabildin mi? Kulluğu bundan öğren.” deyip, ağlayarak kendinden geçti.

Başından geçen bir başka hadise ise şöyleydi: Bir gün atının hazırlanmasını istedi ve av köpeğini de yanına alıp ava çıktı. Orada karşısına bir hayvan çıktı. Onu yakalamak için atını sürünce, gaybden; “Ya İbrahim sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın!” diye bir ses işitti. Durdu, sağına ve soluna baktı hiçbir kimseyi göremedi. “Allah lanet etsin! Bu İblis'tir.” dedi. Atını tekrar sürdü. Biraz öncekinden daha kuvvetli ve daha açık bir şekilde; “Ey İbrahim! Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın!” dendiğini duydu.

Durup, sağına soluna baktı, hiçbir kimseyi göremedi; “Allahü Teâlâ lanet etsin! Bu kesin İblis'tir.” dedi. Atını tekrar sürdüğünde aynı sözleri bu sefer atının eyeri tarafından işitti ve bu sefer durup; “Âlemlerin Rabbinden bana bir ikaz geldi. Allahü Teâlâ'ya yemin ederim ki bu günden sonra Allah'a isyan etmeyeceğim. Rabbim, salih insan olmamı istiyor.” dedi.

Bu hadise üzerine o kadar çok ağladı ki elbiseleri gözyaşlarıyla ıslandı. Sonra geri döndü. Bir çobana rastladı. Dikkat edince bunun babasının çobanlarından birisi olduğunu anladı. Onun abasını ve başlığını alıp kendi elbiselerini ona verdi ve her şeyi bırakıp Allahü Teâlâ'nın yoluna girdi.

Merv şehrine doğru giderken yolda âmâ bir adamcağızın bir köprüden geçtiğini gördü. Gözleri görmediği için nehre tam düşerken, İbrahim bin Edhem bunu fark edip ona çok acıdı ve; “Allahümmahfezhu (Ey Allah'ım! Onu muhafaza et, koru!)” diye dua etti. Bunu söyleyince köprüden düşmekte olan âmâ, köprü ile nehir arasında boşlukta kaldı, ve düşmedi. Etrafta bulunanlar, âmâyı tutup yukarı çekip İbrahim bin Edhem'in büyüklüğünü anladılar.

Bundan sonra Nişabur'a gitti. Hep kendi ile meşgul olmak, her an Allahü Teâlâ'ya ibadet ve taatte bulunmak için, kendisine dünya meşgalelerinden uzak, sakin bir yer aradı. Burada bulunan bir mağarada uzun müddet kaldı. Mağarada bulunduğu bir gece yıkanması icap etti. Zemherir (kara kış) günleriydi ve dışarda çok şiddetli bir soğuk vardı. Buzu kırmak suretiyle gusül abdesti aldı ve seher vaktine kadar ibadet etti.

Soğuktan donmak üzere olduğunu hissedince ısınmak için biraz ateş veya üşümemek için sırtımda bir kürk olsa diye hatırından geçirdi. Birden sırtında bir kürk bulunduğunu ve bedenini ısıtmakta olduğunu hissetti. Böylece, birazcık istirahat edip, uyuma imkanı buldu. Az zaman sonra uyandı. Bu kürkün, çok heybetli bir hayvanın derisinden yapılmış olduğunu anladı ve Allahü Teâlâ'ya hamdetti.

İbrahim bin Edhem hazretleri, bu mağarada kalırken, insanlar onun halini anlamaya başladılar. Bu durumu anlayınca, derhal mağarayı terk etti ve Mekke-i Mükerreme'ye doğru yola çıktı. Sahrada giderken bir zat ile karşılaştı. O zat kendisine “İsm-i a'zam” duasını öğretti. Bununla Allahü Teâlâ'ya dua etti. Hızır Aleyhisselam ile görüştü. O, kendisine “Sana İsm-i a'zam'ı öğreten kimse, İlyas idi.” dedi ve uzun bir müddet sohbet ettiler.

Daha sonra, İbrahim bin Edhem'in Nişabur'da ikamet ettiği mağarayı ziyaret eden Şeyh Ebu Sa'id isminde bir zat, hayret edip, “Sübhanallah! O ne mübarek bir zat imiş. Burada bulunması bereketiyle burası öyle güzel kokuyor ki mağarayı misk ile doldursalar öyle güzel kokmaz.” dedi.

Nakledildiğine göre İbrahim bin Edhem Mekke-i Mükerreme'ye ulaşabilmek için sahrayı on dört senede katedebildi. Bir müddet gidiyor, iki rekat namaz kılıyordu. Bu şekilde Mekke'ye ulaştı. Böyle bir zatın gelmekte olduğunu duyan Harem-i Şerifteki âlimler de kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. Çünkü böyle zatları karşılamak adetleri idi. O ise, kimse kendisini tanımasın diye, bir kafilenin önüne düşmüş geliyordu.

Başka kimseler de kendisini karşılamak ve görmek istiyorlardı. Kafilenin önünde bulunan İbrahim bin Edhem'e yaklaşıp; “Acaba İbrahim bin Edhem yaklaştı mı? Harem-i Şerifin âlimleri kendisini karşılamaya geliyorlar da...” dediler. O ise; “Bırakın o kötü kimseyi! Ondan ne istiyorsunuz?” buyurdu. O kimseler, İbrahim bin Edhem'in ensesine bir tokat vurdular ve; “Sen öyle yüksek bir zata nasıl kötü diyebilirsin. Böyle söylemekle asıl sen kötü oluyorsun.” dediler. İbrahim bin Edhem de; “İşte bende aynı şeyi söylüyorum.” buyurdu.

Onlar ayrılıp gittikten sonra kendi nefsine; “Sen ne kadar ahmaksın ve cüretlisin. Mekke âlimlerinin seni karşılamalarını mı arzu ediyorsun? Halbuki onlar mübarek ve muhterem zatlardır. Böyle bir şeyi istemeye sen nasıl cesaret edebilirsin? Ama sen, “tokat vurulmakla” sana asıl layık olana kavuştun.” dedi. Burada kısa zamanda kendisine eş dost bulup çalışarak alın teri ile nafakasını temin etti.

Nakledildiğine göre, memleketinden (Belh'ten) ayrıldığında süt emen bir oğlu kalmıştı. Çocuğu büyüdü ve zengin oldu. Bir gün validesine, babasını sordu. Oda, “Baban kayboldu. Mekke'de bulunduğuna dair bazı haberler var.” dedi. Oğlu “Anneciğim, ben gidip babamı bulmaya çalışacağım ve hizmetinde bulunacağım.” dedi. Her tarafa haber gönderip, bu sene hacca gitmek isteyenlerin kendisine gelmelerini, masraflarını kendisinin karşılayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine dört bin kişi geldi. Hepsinin masraflarını karşılayıp, hem haccetme hem de babasına kavuşmak arzusuyla yola çıktı.

Kâbe-i Muazzama'ya varınca, orada hırka giymiş, yamalı elbiseli kimseler gördü ve onlara babasını sordu. Onlar; “O bizim hocamızdır, Mekke dışından, sırtında odun getirip satar, parası ile de ekmek alıp bize verir.” dediler. Genç sahraya çıktı. Bir ihtiyarın odun yüklenmiş olarak geldiğini gördü. Kendisini takip etti. O pazara gidip odunları sattı. Parası ile ekmek alıp dostlarına ikram etti. Onlar ekmek yerken, o da namaz kılıyordu.

Dostlarıyla birlikte tavaf yaparlarken, güzel yüzlü bir genç karşısına gelip durdu, İbrahim bin Edhem ona bakıyordu. Tavafı bitirdikten sonra; “O gence bu kadar dikkatle bakmanızın hikmetini anlayamadık.” dediler. “Ben, Belh'ten ayrılırken süt emme çağında bir çocuğum kalmıştı. Bu genç odur.” buyurdu. O genç de; “Babam benden kaçar.” endişesi ile, kendisini belli etmiyor, fakat her gün gelip babasını seyrediyordu.

HELAL LOKMA

Helal lokma yemeye çok dikkat eder ve herkese de tavsiye ederdi. Bir gün kendisine; “Falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor ve kendinden geçiyor.” dediler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli haline şaşırıp kaldı.

Genci, şeytan mı aldatmıştır, yoksa halis ve doğru mudur? Anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. “Allahü ekber, bu halleri hep şeytandandır.” deyip, genci evine davet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince, gencin hali değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrahim'e; “Bana ne yaptın?” deyince; “Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan midene giriyordu. O haller, şeytandan oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl doğru halin meydana çıktı.” dedi.

İbrahim bin Edhem bir gün, dostlarından birini alıp, Belh'ten gelen hacı kafilesinin yanına gitti. Atlastan bir çadır ortasında bir kürsü olduğunu ve oğlunun o kürsüde oturup Kur'an-ı Kerim okumakta olduğunu gördü. Genç; “Herhalde, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir bela ve imtihandır.” (Tegabün suresi: 15) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyordu. Bunu duyunca geri dönüp gitti. Yanındaki dostu, gencin yanına gitti. Kur'an-ı Kerim okuması bittikten sonra gence; “Nerelisin?” dedi. Oda; “Belh'liyim.” deyince, “Kimin oğlusun?” dedi. Oda; “İbrahim bin Edhem'in oğluyum. Onu ilk defa dün gördüm. Ama o muydu, değil miydi? İyice bilemiyorum. Benden uzaklaşır korkusuyla kendisine de soramadım.” deyince gelen zat; “Gelin sizi onun yanına götüreyim.” dedi.

Bundan sonra beraberce İbrahim bin Edhem'in yanına geldiler. Genç, babasını görünce kendinden geçecek şekilde ağladı. Kendine geldiğinde babasına selam verdi. Babası selamını alıp, bağrına bastı ve; “Hangi dindensin?” diye sordu. Genç; “İslam dinindenim.” deyince İbrahim; “Elhamdülillah! Kur'an-ı Kerim'i de biliyorsun. Peki ilim de tahsil ettin mi?” buyurdu. Oğlu; “Evet.” deyince, o yine hamdetti. Oğlunu yanına alıp yüzünü semaya çevirdi. “Ya Rabbî! İmdadıma yetiş!” diye yalvarmaya başladı. Bunu gören yakınları; “Ya İbrahim, ne oldu, niçin yalvarıyorsun?” diye sordular.

Onlara; “Oğlumu bağrıma basınca şefkati ve sevgisi kalbimde kaynadı.” cevabını verdi. Bunun üzerine bir nida; “Ya İbrahim! Beni sevdiğini iddia ediyorsun. Fakat benimle beraber başkalarını da seviyorsun. Dostluğumuza ortak katıyorsun. Bir kalbde iki sevgi olur mu? Bu dostluğa sığar mı?” dedi. Bunu işitince dua edip; “İzzet, ikram sahibi olan Allah'ım! İmdadıma yetiş! Ya Rabbi! Senin sevginden başka bir şey istemiyorum.” diye dua etti. Oğluna baktı, kucağında can verdiğini gördü.

Bir gün kendisine sordular; “Dervişliği ve fakirliği satın alan bir kimse tanıyor musunuz?” Cevabında buyurdu ki: “İşte ben fakirliği, Belh ülkesine karşılık satın aldım. Bu bana o kadar ucuza geldi ki sanki bedava almış oldum. Zira bu fakirlik ve dervişlik o kadar kıymetli ki, bir ülkeyi feda etmek, ona karşılık olamaz.”

Buyurdu ki: “Lokmasını helalden temin edebilmek için uğraşmak geceleri ibadet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha üstündür). Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.” Ramazan-ı şerifde ekin biçer, aldığı ücreti muhtaç olanlara verirdi. Gece sabaha kadar ibadet eder, hiç uyumazdı. “Hiç uyumadan nasıl durabiliyorsunuz?” diyenlere; “Nasıl uyuyabilirim ki ağlamaktan bir an kesilemiyorum. Bu halde gözüme uyku girmesi mümkün müdür?” derdi. Namazını bitirdikten sonra ellerini yüzüne kapar; “Yaptığım ibadet doğru ve makbul olmaz da eski bir paçavra gibi yüzüme çarparlar diye çok korkuyorum.” buyururdu.

Bir defasında, ıssız bir yerde, harabe bir binada şiddetli soğuk ve ayazın olduğu bir gecede, üç kişi ibadet ediyorlardı. Arkadaşları uyuduktan sonra İbrahim bin Edhem kalkıp, sabaha kadar kapıda bekledi. “Niye böyle yaptın?” dediklerinde; “Arkadaşlarım uyurken bir tehlike meydana gelirse, onu ben karşılayayım. Arkadaşlarım üzülmesinler diye böyle yaptım.” buyurdu.

Bir defasında sefere çıkmıştı. Azığı bitti. “Benim yüzümden bir kardeşim sıkıntıya, zahmete girmesin.” düşüncesiyle uzun müddet kimseden bir şey istemedi. Kendisi işçi olarak çalışır, o gün kazandığı ile yiyecek şeyler alıp dostlarına ikram ederdi. Bir defasında eve geç kaldı. Yol da uzundu. Arkadaşları; “O gecikti. Bari biz yiyecek ne varsa onları yiyip uyuyalım, beklemeyelim.” dediler. Nitekim yemeklerini yediler, yatsı namazlarını da kıldıktan sonra yatıp uyudular.

İbrahim bin Edhem gelince onların uyuduğunu gördü ve bir şey yemeden aç olarak yattıklarını düşünüp çok üzüldü. “Getirdiğim unu yoğurayım, bir şeyler pişireyim de uyandıkları zaman yesinler ve yarın oruca niyet edebilsinler.” diye uğraşıp, bir şeyler hazırladı. Arkadaşları uyandıkları vakit, onun kendileri için ne sıkıntılara katlandığını görünce, ne yaptığını sordular. Oda olanları anlattı. Bunun üzerine birbirlerine; “Bakın! O bizim için ne fedakarlıklara katlanıyor, bizim hakkımızda ne kadar iyi düşünüyor. Fakat biz onu yemeğe beklemiyoruz.” deyip, onun kıymetini daha iyi anladılar ve ondan özür dilediler.

DEĞDİ Mİ?

İbrahim bin Edhem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini dikiyordu. Memleketin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrahim bin Edhem hazretlerinin başında durdu. Vali onu seyrederken; “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” diye düşündü. İbrahim bin Edhem valinin aklından geçenleri anlamıştı. Kaldırıp iğnesini denize fırlattı. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin.” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Edhem'in denize attığı iğneyi getirdi.

İbrahim bin Edhem iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döndü; “Elime bu iğne geçti.” buyurdu. Yani; ben Allahü Teâlâ'dan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O'na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi.” demek istedi.

Bir defa Halife Mu'tasım ona; “Mesleğin nedir?” diye sordu. Cevabında buyurdu ki: “Bu dünyayı, dünyaya talip olanlara bıraktım. Bu dünyada Allahü Teâlâ'nın zikrini, ahirette de didarını (cemali ile müşerref olmayı) tercih edip, bunlar için çalışmayı kendime meslek edindim.” buyurdu.

Kendisini edebe uygun olmayan şekilde oturduğunu gören olmamıştı. Buyurdu ki: “Bir gün farkında olmadan uygunsuz oturmuşum. Birden bir ses işittim ki o ses; “Ey İbrahim! Kullar, efendilerinin huzurunda böyle mi otururlar?” diyordu. Hemen toparlandım, iki diz üzerine oturdum ve uygunsuz olan oturmaya da tövbe ettim.”

“Bir defasında, azık almadan Allahü Teâlâ'ya tevekkül edip, hacca gitmek üzere yola çıktım. Üç gün bir şey yemeden yoluma devam ettim. Nihayet İblis, karşıma çıkıp; “Sultanlığı ve o kadar dünya nimetlerini, hacca aç olarak gidebilmek için mi terk ettin? Onlar olsa, daha rahat olarak hacca gidebilirdin.” dedi. Bende Allahü Teâlâ'ya; “Ya Rabbî! Şu düşmanın bana musallat olmak istiyor. Beni onun şerrinden koru!” diye dua ettim. Bunun üzerine bir ses; “Ya İbrahim! Cebindekileri at ki maksadın hasıl olsun.” diyordu. Elimi cebime attım. Baktım ki, dört tane gümüş para var, hemen o paraları fırlatıp attım. Bundan sonra İblis ürküp kaçtı ve ortadan kayboldu. Sonra anladım ki İblis, elinde dünyalık bulunduranların etrafında dolaşır ve onlara musallat olmak istermiş.”

Buyurdu ki: “Bir gece rüyamda, elinde bir defterle, Cebrail'in yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. “Burada ne yapacaksın?” diye sordum. Oda; “Bu deftere Allahü Teâlâ'nın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım.” buyurdu. “Peki beni de yazacak mısınız?” diye sorduğumda; “Sen, o dostlardan birisi değilsin ki!” cevabını verdi. Bende; “İyi ama ben o dostların dostuyum.” deyince Cebrail biraz düşündü ve; “Şimdi; “İlk önce İbrahim'in ismini kaydet.” diye bir ferman geldi.” buyurdu.

“Bir gece Mescid-i Aksa'da kalmak istedim. Cami vazifelilerinin beni görmemeleri için de içeride bulunan hasırların arasına gizlendim. Çünkü görürlerse içeride kalmama müsaade etmezlerdi. Gece, geç vakit olunca kapı açıldı ve içeriye tanımadığım bir zat girdi. Yanında derviş kıyafetli kırk kişi daha bulunuyordu. O yaşlı zat mihraba geçti, iki rekat namaz kıldıktan sonra öbürlerine döndü. İçlerinden biri; “Bu gece, burada tanımadığımız, bizden olmayan biri var.” dedi. Mihrapta bulunan zat tebessüm etti ve; “Evet İbrahim bin Edhem var, kırk gündür kalb huzuru ile ibadet yapamamaktadır.” dedi.

Bunları duyunca ben açığa çıktım. Mihrapta bulunan zata; “Evet doğru söylüyorsunuz. Lütfen bunun sebebini de bildiriniz.” dedim. O zat şöyle anlattı: “Filan zaman Basra'da hurma satın almıştın. Bu sırada yere bir hurma tanesi düştü. Sen o hurmayı kendi hakkın zannederek kendi hurmalarının içine attın. Onu yediğin için kırk gündür ibadetlerinden tad alamıyorsun.” deyince; hurmayı satın aldığım zatın yanına gittim ve bu olanları anlatıp kendisinden helallik diledim. O da hakkını helal etti ve; “Madem ki bu iş bu kadar hassastır. O halde bende bundan sonra hurma satmayı bıraktım.” dedi. Sonra dükkanını kapattı. Vakitlerini ibadetle geçirmeye başladı. Nihayet o da Allahü Teâlâ'nın sevgili kullarından oldu.”

Bir zaman yolda gidiyordu. Askerlerden biri kendisini görüp; “Sen kimsin?” dedi. İbrahim; “Ben bir kulum.” diye cevap verdi. Asker; “Mamure (imar edilmiş yer, şehir) neresidir?” dedi. İbrahim kabristanı gösterdi. Bu duruma sinirlenen asker; “Sen benimle alay mı ediyorsun?” diyerek başına kırbaçla birkaç defa vurdu. Başı yaralandığı, kanadığı halde o karşılık vermedi. Askere hayır duasında bulundu.

Şehir halkı, kendisinin geldiğini, haber alınca şehrin dışına çıktılar. Fakat kendisini bu halde görüp olanları haber alınca askere; “Kendisine hakarette bulunduğun bu zat, çok yüksek bir velidir.” dediler. Bunun üzerine asker pişman olup, tövbe etti ve ayaklarına kapanıp özür diledi. Sordu ki: “Ben senin kafanı yardığım zaman sen bana dua ettin, sebebine idi?”

“Senin bana yapmış olduğun muamele ve benim karşılık vermeyişim sebebiyle, Allahü Teâlâ bana Cennet'i nasip etti. Senin de Cehennem'e düşmemen için hayır duasında bulundum.” buyurdu. Bunun üzerine asker; “Niçin; “Ben bir kulum.” dediniz?” diye sordu. Cevabında; “Allahü Teâlâ'nın kulu olmayan var mıdır?” buyurdu Asker; “Peki mamur olan yeri sorunca niçin kabristanı gösterdiniz?” deyince, İbrahim bin Edhem; “Şehir, “ölenlerle” her gün biraz daha harabe oluyorken, mezarlık imar edilmektedir.” buyurdu.

O şehirden bir zat; “Akşam rüyamda, Cennet'te bulunanları gördüm; ellerinde, ceplerinde inciler dolu idi. Sebebini sordum. Şöyle anlattılar: “Biri İbrahim bin Edhem'in kafasını yardı.

Onları ayrılıp gittikten sonra kendine nefsine; “Sen ne kadar ahmaksın ve cüretlisin. Mekke âlimlerinin seni karşılamalarını mı arzu ediyorsun? Halbuki onlar mübarek ve muhterem zatlardır. Böyle bir şeyi istemeye sen nasıl cesaret edebilirsin? Ama sen, “tokat vurulmakla” sana asıl layık olana kavuştun.” dedi. Burada kısa zamanda kendisine eş dost bulup çalışarak alın teri ile nafakasını temin etti.

Nakledildiğine göre, memleketinden (Belh'ten) ayrıldığında süt emen bir oğlu kalmıştı. Çocuğu büyüdü ve zengin oldu. Bir gün validesine, babasını sordu. Oda, “Baban kayboldu. Mekke'de bulunduğuna dair bazı haberler var.” dedi. Oğlu “Anneciğim, ben gidip babamı bulmaya çalışacağım ve hizmetinde bulunacağım.” dedi. Her tarafa haber gönderip, bu sene hacca gitmek isteyenlerin kendisine gelmelerini, masraflarını kendisinin karşılayacağını bildirdi. Bunun üzerine kendisine dört bin kişi geldi. Hepsinin masraflarını karşılayıp, hem haccetme hem de babasına kavuşmak arzusuyla yola çıktı.

Kâbe-i Muazzama'ya varınca, orada hırka giymiş, yamalı elbiseli kimseler gördü ve onlara babasını sordu. Onlar; “O bizim hocamızdır, Mekke dışından, sırtında odun getirip satar, parası ile de ekmek alıp bize verir.” dediler. Genç sahraya çıktı. Bir ihtiyarın odun yüklenmiş olarak geldiğini gördü. Kendisini takip etti. O pazara gidip odunları sattı. Parası ile ekmek alıp dostlarına ikram etti. Onlar ekmek yerken, o da namaz kılıyordu.

Dostlarıyla birlikte tavaf yaparlarken, güzel yüzlü bir genç karşısına gelip durdu, İbrahim bin Edhem ona bakıyordu. Tavafı bitirdikten sonra; “O gence bu kadar dikkatle bakmanızın hikmetini anlayamadık.” dediler. “Ben, Belh'ten ayrılırken süt emme çağında bir çocuğum kalmıştı. Bu genç odur.” buyurdu. O genç de; “Babam benden kaçar.” endişesi ile, kendisini belli etmiyor, fakat her gün gelip babasını seyrediyordu.

HELAL LOKMA

Helal lokma yemeye çok dikkat eder ve herkese de tavsiye ederdi. Bir gün kendisine; “Falanca yerde bir genç var. Gece gündüz ibadet ediyor ve kendinden geçiyor.” dediler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli haline şaşırıp kaldı.

Genci, şeytan mı aldatmıştır, yoksa halis ve doğru mudur? Anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helalden değildi. “Allahü ekber, bu halleri hep şeytandandır.” deyip, genci evine davet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince, gencin hali değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrahim'e; “Bana ne yaptın?” deyince; “Lokmaların helalden değildi. Yemek yerken, şeytan midene giriyordu. O haller, şeytandan oluyordu. Helal yiyince şeytan giremedi. Asıl doğru halin meydana çıktı.” dedi.

İbrahim bin Edhem bir gün, dostlarından birini alıp, Belh'ten gelen hacı kafilesinin yanına gitti. Atlastan bir çadır ortasında bir kürsü olduğunu ve oğlunun o kürsüde oturup Kur'an-ı Kerim okumakta olduğunu gördü. Genç; “Herhalde, mallarınız ve çocuklarınız (sizin için) bir bela ve imtihandır.” (Tegabün suresi: 15) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyordu. Bunu duyunca geri dönüp gitti. Yanındaki dostu, gencin yanına gitti. Kur'an-ı Kerim okuması bittikten sonra gence; “Nerelisin?” dedi. Oda; “Belh'liyim.” deyince, “Kimin oğlusun?” dedi. Oda; “İbrahim bin Edhem'in oğluyum. Onu ilk defa dün gördüm. Ama o muydu, değil miydi? İyice bilemiyorum. Benden uzaklaşır korkusuyla kendisine de soramadım.” deyince gelen zat; “Gelinsizi onun yanına götüreyim.” dedi.

Bundan sonra beraberce İbrahim bin Edhem'in yanına geldiler. Genç, babasını görünce kendinden geçecek şekilde ağladı. Kendine geldiğinde babasına selam verdi. Babası selamını alıp, bağrına bastı ve; “Hangi dindensin?” diye sordu. Genç; “İslam dinindenim.” deyince İbrahim; “Elhamdülillah! Kur'an-ı Kerim'i de biliyorsun. Peki ilim de tahsil ettin mi?” buyurdu. Oğlu; “Evet.” deyince, o yine hamdetti. Oğlunu yanına alıp yüzünü semaya çevirdi. “Ya Rabbî! İmdadıma yetiş!” diye yalvarmaya başladı. Bunu gören yakınları; “Ya İbrahim, ne oldu, niçin yalvarıyorsun?” diye sordular.

Onlara; “Oğlumu bağrıma basınca şefkati ve sevgisi kalbimde kaynadı.” cevabını verdi. Bunun üzerine bir nida; “Ya İbrahim! Beni sevdiğini iddia ediyorsun. Fakat benimle beraber başkalarını da seviyorsun. Dostluğumuza ortak katıyorsun. Bir kalbde iki sevgi olur mu? Bu dostluğa sığar mı?” dedi. Bunu işitince dua edip; “İzzet, ikram sahibi olan Allah'ım! İmdadıma yetiş! Ya Rabbi! Senin sevginden başka bir şey istemiyorum.” diye dua etti. Oğluna baktı, kucağında can verdiğini gördü.

Bir gün kendisine sordular; “Dervişliği ve fakirliği satın alan bir kimse tanıyor musunuz?” Cevabında buyurdu ki: “İşte ben fakirliği, Belh ülkesine karşılık satın aldım. Bu bana o kadar ucuza geldi ki sanki bedava almış oldum. Zira bu fakirlik ve dervişlik o kadar kıymetli ki, bir ülkeyi feda etmek, ona karşılık olamaz.”

Buyurdu ki: “Lokmasını helalden temin edebilmek için uğraşmak geceleri ibadet edip, gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir (daha üstündür). Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.” Ramazan-ı şerifde ekin biçer, aldığı ücreti muhtaç olanlara verirdi. Gecesi sabaha kadar ibadet eder, hiç uyumazdı. “Hiç uyumadan nasıl durabiliyorsunuz?” diyenlere; “Nasıl uyuyabilirim ki ağlamaktan bir an kesilemiyorum. Bu halde gözüme uyku girmesi mümkün müdür?” derdi. Namazını bitirdikten sonra ellerini yüzüne kapar; “Yaptığım ibadet doğru ve makbul olmaz da eski bir paçavragibi yüzüme çarparlar diye çok korkuyorum.” buyururdu.

Bir defasında, ıssız bir yerde, harabe bir binada şiddetli soğuk ve ayazın olduğu bir gecede, üç kişi ibadet ediyorlardı. Arkadaşları uyuduktan sonra İbrahim bin Edhem kalkıp, sabaha kadar kapıda bekledi. “Niye böyle yaptın?” dediklerinde; “Arkadaşlarım uyurken bir tehlike meydana gelirse, onu ben karşılayayım. Arkadaşlarım üzülmesinler diye böyle yaptım.” buyurdu.

Bir defasında sefere çıkmıştı. Azığı bitti. “Benim yüzümden bir kardeşim sıkıntıya, zahmete girmesin.” düşüncesiyle uzun müddet kimseden bir şey istemedi. Kendisi işçi olarak çalışır, o gün kazandığı ile yiyecek şeyler alıp dostlarına ikram ederdi. Bir defasında eve geç kaldı. Yolda uzundu. Arkadaşları; “O gecikti. Bari biz yiyecek ne varsa onları yiyip uyuyalım, beklemeyelim.” dediler. Nitekim yemeklerini yediler, yatsı namazlarını da kıldıktan sonra yatıp uyudular. İbrahim bin Edhem gelince onların uyuduğunu gördü ve bir şey yemeden aç olarak yattıklarını düşünüp çok üzüldü.

DEĞDİ Mİ?

İbrahim bin Edhem bir gün deniz kenarında oturmuş, elbisesini dikiyordu. Memleketin valisi yanındakilerle birlikte oradan geçerken İbrahim bin Edhem hazretlerinin başında durdu. Vali onu seyrederken; “Bak şu dünün hükümdarına! Böyle yapmakla eline ne geçti?” diye düşündü. İbrahim bin Edhem valinin aklından geçenleri anlamıştı. Kaldırıp iğnesini denize fırlattı. Sonra; “Balıklar iğnemi getirin.” deyince, bir balık, ağzında İbrahim Edhem'in denize attığı iğneyi getirdi. İbrahim bin Edhem iğneyi balığın ağzından aldıktan sonra valiye döndü; “Elime bu iğne geçti.” buyurdu. Yani; ben Allahü Teâlâ'dan gayrı olanları bırakıp, bütün varlığımla O'na döndüğüm için, bu balıkları bana hizmetçi etti ve bana bu kerameti verdi.” demek istedi.

Bir defa Halife Mu'tasım ona; “Mesleğin nedir?” diye sordu. Cevabında buyurdu ki: “Bu dünyayı, dünyaya talip olanlara bıraktım. Bu dünyada Allahü Teâlâ'nın zikrini, ahirette de didarını (cemali ile müşerref olmayı) tercih edip, bunlar için çalışmayı kendime meslek edindim.” buyurdu.

Kendisini edebe uygun olmayan şekilde oturduğunu gören olmamıştı. Buyurdu ki: “Bir gün farkında olmadan uygunsuz oturmuşum. Birden bir ses işittim ki o ses; “Ey İbrahim! Kullar, efendilerinin huzurunda böyle mi otururlar?” diyordu. Hemen toparlandım, iki diz üzerine oturdum ve uygunsuz olan oturmaya da tövbe ettim.”

“Bir defasında, azık almadan Allahü Teâlâ'ya tevekkül edip, hacca gitmek üzere yola çıktım. Üç gün bir şey yemeden yoluma devam ettim. Nihayet İblis, karşıma çıkıp; “Sultanlığı ve o kadar dünya nimetlerini, hacca aç olarak gidebilmek için mi terk ettin? Onlar olsa, daha rahat olarak hacca gidebilirdin.” dedi. Bende Allahü Teâlâ'ya; “Ya Rabbî! Şu düşmanın bana musallat olmak istiyor. Beni onun şerrinden koru!” diye dua ettim. Bunun üzerine bir ses; “Ya İbrahim! Cebindekileri at ki maksadın hasıl olsun.” diyordu. Elimi cebime attım. Baktım ki, dört tane gümüş para var, hemen o paraları fırlatıp attım. Bundan sonra İblis ürküp kaçtı ve ortadan kayboldu. Sonra anladım ki İblis, elinde dünyalık bulunduranların etrafında dolaşır ve onlara musallat olmak istermiş.”

Buyurdu ki: “Bir gece rüyamda, elinde bir defterle, Cebrail'in yeryüzüne inmekte olduğunu gördüm. “Burada ne yapacaksın?” diye sordum. Oda; “Budeftere Allahü Teâlâ'nın dostları kim ise onların isimlerini yazacağım.” buyurdu. “Peki beni de yazacak mısınız?” diyesorduğumda; “Sen, o dostlardan birisi değilsin ki!” cevabını verdi. Bende; “İyi ama ben o dostların dostuyum.” deyince Cebrail biraz düşündü ve; “Şimdi; “İlk önce İbrahim'in ismini kaydet.” diye bir ferman geldi.” buyurdu.

“Bir gece Mescid-i Aksa'da kalmak istedim. Cami vazifelilerinin beni görmemeleri için de içeride bulunan hasırların arasınagizlendim. Çünkü görürlerse içeride kalmama müsaade etmezlerdi. Gece, geç vakit olunca kapı açıldı ve içeriye tanımadığım bir zat girdi. Yanında derviş kıyafetli kırk kişi daha bulunuyordu. O yaşlı zat mihraba geçti, ikirekat namaz kıldıktan sonra öbürlerine döndü. İçlerinden biri; “Bugece, burada tanımadığımız, bizden olmayan biri var.” dedi. Mihrapta bulunan zat tebessüm etti ve; “Evet İbrahim bin Edhem var, kırk gündür kalb huzuru ile ibadet yapamamaktadır.” dedi.

Bunları duyunca ben açığa çıktım. Mihrapta bulunan zata; “Evet doğru söylüyorsunuz. Lütfen bunun sebebini de bildiriniz.” dedim. O zat şöyle anlattı: “Filan zaman Basra'da hurma satın almıştın. Bu sırada yere bir hurma tanesi düştü. Sen o hurmayı kendi hakkın zannederek kendi hurmalarının içine attın. Onu yediğin için kırk gündür ibadetlerinden tad alamıyorsun.” deyince; hurmayı satın aldığım zatın yanına gittim ve bu olanları anlatıp kendisinden helallik diledim. Oda hakkını helal etti ve; “Madem ki bu iş bu kadar hassastır. O halde bende bundan sonra hurma satmayı bıraktım.” dedi. Sonra dükkanını kapattı. Vakitlerini ibadetle geçirmeye başladı. Nihayet o da Allahü Teâlâ'nın sevgili kullarından oldu.”

Bir zaman yolda gidiyordu. Askerlerden biri kendisini görüp; “Sen kimsin?” dedi. İbrahim; “Ben bir kulum.” diye cevap verdi. Asker; “Mamure (imar edilmiş yer, şehir) neresidir?” dedi. İbrahim kabristanı gösterdi. Bu duruma sinirlenen asker; “Sen benimle alay mı ediyorsun?” diyerek başına kırbaçla birkaç defa vurdu. Başı yaralandığı, kanadığı halde o karşılık vermedi. Askere hayır duasında bulundu.

Şehir halkı, kendisinin geldiğini, haber alınca şehrin dışına çıktılar. Fakat kendisini bu halde görüp olanları haber alınca askere; “Kendisine hakarette bulunduğun bu zat, çok yüksek bir velidir.” dediler. Bunun üzerine asker pişman olup, tövbe etti ve ayaklarına kapanıp özür diledi. Sordu ki: “Ben senin kafanı yardığım zaman sen bana dua ettin, sebebine idi?”

“Senin bana yapmış olduğun muamele ve benim karşılık vermeyişim sebebiyle, Allahü Teâlâ bana Cennet'i nasip etti. Senin de Cehennem'e düşmemen için hayır duasında bulundum.” buyurdu. Bunun üzerine asker; “Niçin; “Ben bir kulum.” dediniz?” diye sordu. Cevabında; “Allahü Teâlâ'nın kulu olmayan var mıdır?” buyurdu Asker; “Peki mamur olan yeri sorunca niçin kabristanı gösterdiniz?” deyince, İbrahim bin Edhem; “Şehir, “ölenlerle” her gün biraz daha harabe oluyorken, mezarlık imar edilmektedir.” buyurdu.

O şehirden bir zat; “Akşam rüyamda, Cennet'te bulunanları gördüm; ellerinde, ceplerinde inciler dolu idi. Sebebini sordum. Şöyle anlattılar: “Biri İbrahim bin Edhem'in kafasını yardı. Onu Cennet'e getirdiler. “Bir kimse dostumuzun kafasını yarmıştır. Bu cevherleri dostumun başı üzerine saçınız.” diye bir emir geldi ve onlar da bunları saçınca Cennet'te bulunanların hepsi o mücevherlerden topladılar. Bize de bu kadar düştü diye cevap verdi.” diye anlattı.

Yine büyüklerden bir zat anlatıyor: “İbrahim bin Edhem'le beraber bir nar ağacının altında namaz kıldık. Namazdan sonra, nar ağacından bir ses geldi ki bu ses; “Ey İbrahim bizi memnun etmek için şu narlardan yer misin?” diyordu. O başını önüne eğdi. Ses üç defa tekrarlanınca kalkıp iki tane nar kopardı ve birini bana verip diğerini kendisi yedi. Aradan zaman geçip o ağaca tekrar uğradığımda, o ağacın çok büyümüş narlarının daha da lezzetlenmiş olduğunu ve bir senede iki defa meyve verir hale geldiğini gördüm. Halk bu ağaca, Rummânetü'l-âbidîn (abitlerin nar ağacı) dedi. Bütün bunlar, İbrahim bin Edhem'in bereketi ile idi.”

Salihlerden birisi şöyle anlatıyor: “İbrahim ile beraber bir gemiye binmiştik. Bir anda gökyüzü karardı. Çok şiddetli bir fırtına başladı. Kendi kendime; “Vah, vah! Gemi batacak galiba.” dedim. O sırada bir ses duydum. “Hiç korkma! İbrahim bin Edhem sizinle beraberdir, bir şey olmaz.” diyordu. Ondan sonra fırtınanın şiddeti kesildi, selametle yolumuza devam ettik.”

İbrahim bin Edhem hazretleri bir gün gemiye binmişti. Çok şiddetli bir fırtına başladı. İbrahim bin Edhem Kur'an-ı Kerim'den bir cüz'ün duvarda asılı olduğunu görünce; “Ya Rabbî! Kitabından bir bölüm aramıza iken bizleri suda boğacak mısın?” dedi. Bundan sonra; “Hayır öyle yapacak değiliz.” diye bir ses duyuldu ve fırtına kesildi.

Bir defa gemiye binmek istedi. Ama parası yoktu ve parasız da gemiye bindirmiyorlardı. Gidip iki rekat namaz kıldı ve namazdan sonra; “Ya Rabbî! Şu geminin sahipleri bende olmayan bir şeyi istiyorlar.” diye dua etti. Duayı bitirir bitirmez orada kikumların hepsinin altın olduğunu gördü. Bir avuç dolusu alıp gemicilere verdi ve gemiye bindi.

Bir defasında gemiye binmişti. Abasını üzerine çekip istirahate çekildi. Biraz gidince fırtına başladı. Herkes korkup, gemi batacak endişesi ile telaşlandı. İbrahim bin Edhem ise, abasının altında istirahatine devam etti. Gemide bulunanlar kendisine; “Ne kaygısız kimsesin. Herkes can derdinde. Sen ise rahatça yatıyorsun. Bu ne haldir?” deyince o gayet sakin olarak kalktı ve; “Ya Rabbî! Bizlere rahmetini göster.” diye dua etti. Bundan sonra fırtına sakinleşti. Gemide bulunanlar da rahatladılar.

Bir gün bir sarhoşun yanından geçiyordu. Ağzı, bulaşmış, yerde yatar gördü. Su getirip ağzını yıkadı. Ve; “Allahü Teâlâ'nın isminin anıldığı bir ağızı böyle bulaşmış, berbat halde bırakmak hürmetsizlik olur.” buyurdu. Sarhoş kendine gelince İbrahim bin Edhem hazretlerinin yaptığını ve söylediği sözü bildirdiler. O kimse tövbe etti ve salihlerden oldu. Sonra İbrahim bin Edhem hazretlerine rüyasında dediler ki: “Sen bizim için onun ağzını yıkadın. Biz de senin kalbini temizledik.”

Günlerden bir gün İbrahim bin Edhem, sahraya çıkmıştı. Bir kuyudan su çekmek için kovayı sarkıttı. Geri çektiğinde kovanın gümüşle dolu olduğunu gördü. Hemen geri boşalttı ve kovayı tekrar sarkıttı. Bu sefer çektiğinde kovanın altınla dolu olduğunu gördü. Bunu da geri boşaltıp, kovayı tekrar daldırıp çıkardığında, kovanın mücevherle dolu olduğunu gördü. Bunun üzerine; “Ya Rabbî! Bana hazine veriyorsun. Benim arzum bunlar değildir. Ben abdest almak için su istiyorum, lütfen ihsan et.” diye yalvardı. Kovayı tekrar kuyuya daldırıp çıkardığında ise kovanın su ile dolu olduğunu gördü.

Yolda bir taş gördü. Üzerinde; “Çevir ve altını oku.” yazılıydı. Çevirdi. “Eğer öğrendiğinle amel etmiyorsan ne diye bilmediğini öğrenmek istiyorsun.” yazısını okudu ve; “Ya Rabbî! Seni tanıyan hakkıyla tanıyamamıştır. Şimdi seni bilmeyen bir kimsenin hali nasıl olur?” dedi ve ağladı.

Buyurdu ki: “İlmi, amel için öğreniniz. Birçok insan bu hususta yanılmıştır. İlimleri dağlar gibi artmış, ama amelleri zerre kadar kalmıştır. Kalbinde şöhret ve makam sevgisi taşıyanlara Allahü Teâlâ ne ilminde, ne amelinde, ne de yaptığı işte doğruluk nasip etmez. Baş olmayıp, dip olan kurtulur. Ama baş kurtulamaz gider. Allah'a karşı irfan sahibi olanın, Allahü Teâlâ'nın ihsanı olarak manevî ilimlerde yükselenin en büyük kasdı hayır olmalı, ibadet ve taatte bulunmalıdır. Konuşmasının çoğu Allahü Teâlâ'ya hamd ve sena, insanların Cehennem ateşinden kurtulmaları için vaaz ve nasihat olmalıdır.”

İbrahim bin Edhem hazretleri bir bağda bekçilik yapardı. Bir gün uyuduğunda, ağzında nergis dalı ile bir yılan gelip, dalı sallayarak ona serinlik yaptı. Kendisi; “Bağ sahibi bir gün gelip bana; “Tatlı nar getir.” dedi. Götürdüm. Ekşi çıktı. Yine; “Tatlı nar getir.” dedi. Bir tabak daha götürdüm. Bu sefer de ekşi çıktı. Bunun üzerine bağ sahibi; “Sübhanallah! Bunca zamandır burada bekçisin, yine narın tatlısını ekşisinden ayırt edemiyorsun.” dedi. Bende; “Benim vazifem bağı beklemek, hiç tatmadığım narın tadını nereden bileyim?” diye cevap verdim. Bağ sahibi; “Sende ki bu hale bakınca İbrahim bin Edhem'sin diyeceğim geliyor.” dedi. Bu sözü işitince tanınmamak için hemen oradan ayrılıp gittim.” diye anlatır.

İbrahim bin Edhem hazretlerinin ahde vefası (sözünde durması) ve cömertliği herkesi hayrete düşürürdü. Süheyl bin İbrahim diyor ki: “İbrahim bin Edhem'le bir müddet arkadaşlık etmiştim. Bir gün hastalandım. Acıktığımı anlayarak yiyeceğini bana verdi. “Canım bir şey istedi.” dediğimde, hayvanını sattı ve parasını bana harcadı. Bir gün karşılaştığımızda; “Ey İbrahim, hayvanın nerede?” diye sordum. “Sattık.” cevabını verdi. “O halde şimdi neye bineceğim.” dedim. Oda; “Sırtıma kardeşim.” dedi ve beni üç menzil sırtında taşıdı.”

Dünyamalına ehemmiyet vermez ve mübarek kalbi hep Allahü Teâlâ ile meşgul idi. Zenginlerden birisi kendisine bin altın getirdi ve; “Bunu kabul buyurun.” dedi. İbrahim bin Edhem hazretleri; “Ben fakirlerden bir şey almam.” buyurdu. O zat; “Ben fakir değilim.” deyince; “Bu sahip olduğun maldan daha ziyadesini ister misin?” diye sordu. O zat; “Evet.” deyince; “Bu altınları al götür, zira fakirler içinde en fakir sensin. Bu halin fakirlik değil midir?” cevabını verdi.

Huzeyfe-i Mer'aşî, İbrahim bin Edhem'e hizmet ederdi. Sebebinisorduklarında; “Mekke'ye giderken çok acıkmıştık. Kufe'ye gelince, açlıktan yürüyemez oldum. O; “Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın?” deyince; “Evet.” dedim. Hokka, kalem, kağıt istedi. Bulup getirdim.

“Bismillahirrahmanirrahim. Her şeyde, her halde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi veren sensin. Sana her an hamd ve şükreder, seni bir an unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım, ilk üçü, benim vazifemdir. Elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekliyorum.” yazıp, bana verdi ve; “Dışarı git ve Allahü Teâlâ'dan başka kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın adama bu kağıdı ver.” dedi.

Dışarı çıktım. İlk olarak, deve üstünde biri ile karşılaştım. Kağıdı ona verdim. Okudu, ağlamaya başladı. “Bunu kim yazdı?” dedi. “Camide birisi.” dedim. Bana bir kese altın verdi. İçinde altmış dinar vardı. Bunun kim olduğunu sonradan, etraftakilere sordum. Nasranîdir (yani Hıristiyandır) dediler. İbrahim bin Edhem'e bunları anlattım. “Keseye elini sürme. Sahibi şimdi gelir.” buyurdu.

Az zaman sonra Nasranî, İbrahim bin Edhem'in huzuruna geldi. “Bu yazıyı yazan siz misiniz?” dedi. “Evet.” cevabını alınca; “Çok düşündüm, böyle bir yazıyı yazanın Allah'a olan tevekkülü, ancak hak olan bir dinde olur. Bu parayı verdiğim kimseyi takip ederek huzurunuza geldim. Bana İslamiyeti anlatır mısınız?” diyerek, kelime-i şehadeti söyledi ve Müslüman oldu.”

“Allahü Teâlâ'ya nasıl kavuşulur?” diye sordular. Onlara cevap olarak; “Allahü Teâlâ'yı tanımak isteyen bir kimsenin kalbinden şu üç perde kalkmadıkça O'na kavuşamaz.” dedi ve o üç perdeyi şöyle sıraladı:

1- Bir kimse ebedî ihsana karşı, dünya ve ahiretin mülkünü ona verseler sevinmemelidir.

2- Dünya ve ahiret mülkü onun olsa ve bunu daha sonra ondan alsalar kaybettim diye üzülmemelidir.

3- Övülmeye ve meth olunmaya da aldanmamalıdır.”

“Salihlerin mertebesine ulaşmak için altı kapıdan geçmek gerekir. Bunlar:

1- Dünyalık peşinde koşmayı bırakıp sıkıntıya alışmak.

2- Kibiri terk edip alçak gönüllü olmak.

3- Zenginlik ihtirasından vazgeçip, Cenab-ı Hakk'ın verdiğine şükretmek.

4- Tembelliği terk edip çalışmaya devam etmek.

5- Tul-i emeli terk edip hayırlı amellere sarılmak.

6- Çok uykuyu terk edip ekseri vakitlerde uyanık kalmak, vaktini zikir ile geçirmek.”

Kendisinden bir zat nasihat istediğinde buyurdu ki: “Altı şeyi kabul edip yaparsan, hiçbir iş insana zarar vermez. Dünyada ve ahirette de rahat edersin. O altı şey ise şunlardır:

1- Günah yapacağın zaman Allahü Teâlâ'nın sana verdiği rızkı yeme.

2- O'na asi olmak istersen, O'nun mülkünden çık. Mülkünde olup da O'na isyan etmek uygun olur mu?

3- O'na isyan etmek istersen, gördüğü yerde günah yapma. Görmediği yerde yap. O'nun mülkünde olup, verdiği rızkı yiyip, gördüğü yerde günah yapmak uygun değildir.

4- Can alıcı melek, ruhunu almaya geldiği zaman tövbe edinceye kadar izin iste. O meleği kovamazsın. Şimdi kudretin var, güç kuvvetin yerinde iken tövbe et. Tövbe edilecek zaman bu zamandır. Zira ölüm çok ani gelir.

5- Mezarda Münker ve Nekir ismindeki iki melek, sual için geldiklerinde, onları kov, seni imtihan etmesinler. Soran kimse dedi ki: “Buna imkan yoktur.” İbrahim Edhem buyurdu ki: “Öyle ise şimdiden onlara cevap hazırla.”

6- Kıyamet günü Allahü Teâlâ; “Günahı olanlar Cehennem'e gitsin.” diye emir edince; “Ben gitmem.” de. Soran kimse dedi ki: “Bu sözümü dinlemezler.” dedi ve tövbe etti. Ölünceye kadar da tövbesinden vazgeçmedi.

Kendisine; “Allahü Teâlâ; “Ey kullarım, benden isteyiniz, kabul ederim, veririm.” (Mümin suresi: 60) buyuruyor. Halbuki istiyoruz vermiyor.” dediklerinde cevaben; “Allahü Teâlâ'yı çağırır, O'na itaat etmezsiniz. Kur'an-ı Kerim'i okur, gösterdiği yolda gitmezsiniz. Cenab-ı Hakkın nimetlerinden faydalanır, O'na şükretmezsiniz. Cennet'in ibadet edenler için olduğunu bilir, hazırlıkta bulunmazsınız. Cehennem'i asiler için yarattığını bilir, ondan sakınmazsınız. Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Ayıbınıza bakmayıp başkalarının ayıplarını araştırırsınız. Böyle olan kimseler üzerlerine taş yağmadığına, yere batmadıklarına ve gökten ateş yağmadığına şükretsinler. Daha ne isterler? Dualarının neticesi, yalnız bu olursa yetmez mi?” buyurmuştur.

Bir kimse kendisinden nasihat isteyince; “Bağlı olanı aç, açık olanı kapa.” buyurdu. O kimse; “Bunu anlamadım.” deyince; “Kesenin ağzını aç, cömert ol; ağzını kapa, açık olan dilini de tut konuşma.” diyerek izah buyurdular.

Birisiyle arkadaş oldu. Bu arkadaşlıkları bir müddet devam edip, zaman gelip ayrılmaları icap edince, arkadaşı; “Uzun zaman arkadaşlık ettik. Bir ayıbımı gördünse söyle bir daha yapmayayım.” dedi. İbrahim bin Edhem cevabında; “Kardeşim sende bir ayıp görmedim. Ben sana daima sevgi gözü ile baktım. Onun için seni hep iyi buldum. Senden gördüklerim hep iyi şeylerdi."

SON NEFES

İbrahim bin Edhem hazretleri bir gün yatsı namazını kılıp uzun uzun dua etti ve; “Ya Rabbî! Bana Müslüman olarak ölmeyi nasip et! Salihler zümresine kat!” diye yalvardı. Sonra seccadesinin üstünde bir müddet oturup durdu. Tefekküre daldı. Tam o sırada, karşısına temiz kıyafetli, heybetli bir genç dikiliverdi. Yüzü ay gibi parlıyordu. Bembeyaz bir elbise giymiş, çok güzel kokular sürmüştü ve gülümsüyordu. İbrahim bin Edhem hazretlerini bir şaşkınlık aldı. Ona dönüp; “Siz kimsiniz?” diye sordu. Gelen; “Ben melekü'l-mevtim. Ölüm vakti gelenlerin ruhunu kabzederim.” deyince, İbrahim bin Edhem hazretleri daha da şaşırdı.

Seccadesinin önüne dikilen bu güzel yüzlü genç, insan olamazdı. Sessiz sedasız gelmiş, karşısına dikilmişti. Şaşkınlığı devam ederken, hemen hatırladı; “Allah iyi kullarının ruhunu alması için Azrail Aleyhisselamı, güzel suretli bir genç şeklinde gönderecektir.” diye hatırladı. Ölüm anının geldiğini anladı. Buna çok sevinerek; “Allah'ım sana sonsuz şükürler olsun.” diye dua etti. O esnada, kiramen katibin melekleri de ona göründüler. Yaptığı iyi işleri yazmışlar, ona gösteriyorlardı. İkisi birden; “Allahü Teâlâ senin mükafatını arttırsın. Bizi, iyi kişilerin toplandığı sohbetlere götürdün. Camilere götürdün. Güzel şeyler gördük, güzel şeyler işittik. İyi şeylerin yapıldığı yerlerde bizi bulundurdun.” dediler.

Ayıp arıyorsan başkalarına sor.” buyurdu.

“Kalbler Allahü Teâlâ’dan niçin perdelenir?” dediklerinde; “Çünkü Allahü Teâlâ’nın sevmediğini severler. Bu fani dünyanın sevgisi ahireti unutturur.” buyurdu.

Kendisine; “Sen kimin kulusun?” dediler. Titredi, yere düştü ve kendinden geçip yerde çırpınmaya başladı. Bir müddet sonra kendine geldi. Kalktı ve bir ayet-i kerime okudu. “Niçin cevap vermedin?” dediler. O da; “Korktum ki eğer O'nun kuluyum desem, benden kulluk haklarını ister, değilim desem, bunu da diyemem.” buyurdu.

Zamanın nasıl geçer dediklerinde; “Dört bineğim vardır. Allahü Teâlâ’dan bir nimet gelince şükür bineğine binerim. Taat gelince ihlas bineğine biner onunla ilerlerim. Bela gelince sabır bineğine biner yoluma devam ederim, Günah vaki olunca tövbe bineğine biner istiğfar ederim.” buyurdular.

İmam-ı A'zam Ebu Hanife onu meth ve sena etmişler; “İbrahim bin Edhem seyyid ve sevdiğimizdir.” buyurmuşlardır.

Vefatına yakın buyurdular ki: “Kırk yıl Mekke meyvesinden hiçbir şey yemedim, eğer sekeratü'l-mevth alinde (ölüm halinde) olmasaydım bunu söylemezdim. Çünkü, kazançları şüpheli olan askerlerden bazıları, Mekke topraklarından bir kısmını satın almış bulunuyorlardı. Yiyeceğim meyvelerin, bu kimselerin arazilerinde yetişebileceğini düşünerek yemedim.”

İbrahim bin Edhem hazretlerine, bu sözlerden sonra Cennet'teki yeri gösterildi. Azrail Aleyhisselam, emrindeki birçok melek ile beraber gelmişti. Onlar da İbrahim bin Edhem hazretlerinin çok sevdiği kokulardan sürünmüşlerdi. Kimi gül, kimi karanfil, kimi daha da güzel kokuların arasında ruhunu teslim aldılar.

İbrahim bin Edhem hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “İmamdan önce (secde ve rükuda) başını kaldıran kimse başının eşek başına çevrilmesinden korkmuyor mu?”

“Ameller niyete bağlıdır. Herkes niyet ettiğinin karşılığını alır. Kimin hicreti (niyeti) Allah'a ve Resulüne ise hicreti de Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti dünya nimetleri veya (güzel) bir kadına ise hicreti (gideceği yer) de bunlardan birinedir.”

Adamın biri Peygamber Efendimize geldi ve; “Ya Resulallah! Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığım zaman hem Allahü Teâlâ beni sevsin hem de insanlar...” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Şayet Allahü Teâlâ’nın haram ettiklerinden sakınır ve onlara dair işlerini kısa ve çabuk tutarsan Allahü Teâlâ seni sever. Şayet insanların ellerindekine göz dikmez, ondan uzak durursan insanlar seni sever.”

“Kötü ahlak, bağışlanmayan bir günahtır. Su-izan bir hatadır ki onu yere çalıp terk etmelisin.”

“Yumuşaklık bereket getirir.”

“Kim dediğini yapmaya muktedir iken öfkesini yenerse, Cenab-ı Hakk kıyamet günü onu dilediği huriyi seçmekte serbest bırakır.”

“Kim bilerek bana yalan isnat ederse, Cehennem'deki yerine hazırlansın.”

Vefat ettiği gün; “Yeryüzünün emanı (emini) ölmüştür.” diye gizliden bir ses duyuldu. Bunu herkes işitti. Fakat manasını anlayamadılar. Acaba ne olacak diye merak ettiler. Ne zamanki İbrahim bin Edhem'in vefat ettiği haberi duyuldu, herkes bu sözün İbrahim bin Edhem için olduğunu anladılar.

Buyurdularki: “Öbür dünyada terazide en ağır amel, burada bedene en zor gelenidir.”

“İşittiğime göre, kıyamet günü insan, daha çok utansın diye tanıdıklarının yanında hesaba çekilir.”

“İlmi, amel için öğreniniz. Çokları bunda yanıldı. İlimleri dağlar gibi büyüdü, amelleri ise zerre gibi küçüldü.”

“Borcu olan kimse, borcunu ödemedikçe, yağlı ve sirkeli taam (yemek) yememelidir.”

Her zaman şöyle dua ederdi: “Ya Rabbî! Beni günah alçaklığından, sana taat (ibadet) lezzetine ulaştır.”

İbrahim bin Edhem'in rivayet ettiği hadis-i şeriflerden 51 adedi İbn-i Mende tarafından Müsnedü İbrahim bin Edhem adıyla bir araya getirilmiş ve yayınlanmıştır. Ayrıca duanın niçin kabul edilmediğine dair kendisine nisbet edilen bir risalede Süleymaniye Kütüphanesi, Süleymaniye kısmı, 1054 numarada; ona nispet edilen Münacat da Gelibolulu Tahir Efendi kısmı 28'de kayıtlıdır.

Hilyetü'l-evliya; cilt-7, sh. 367; cilt-8, sh. 3

Tezkiretü'l-evliya; sh. 56

Nefehatü'l-üns (Lamiitercümesi); sh. 95

Keşfü'l-mahcub (Urdutercümesi); sh. 230

Fevatü'l-vefayat; cilt-1, sh. 13

Camiukeramati'l-evliya; sh. 232

Tarih-i Bağdat; cilt-6, sh. 47

Hadikatü'l-evliya; sh. 116

El-A'lam; cilt-1, sh. 31

Tehzibü İbn-i Asakir; cilt-2, sh. 167

Tabakatü's-Sufiyye; sh. 27

Ravdu'r-Reyyahîn; sh. 58

Risale-i Kuşeyrî; sh. 51

Sıfatü's-safve; cilt-4, sh. 127

Tabakatü'l-kübra; cilt-1, sh. 81

Vefeyatü'l-a'yan; cilt-1, sh. 31

Tehzibü't-tehzib; cilt-1, sh. 102

Menakıb-i İbrahim bin Edhem (Millet Ktp. Ali Emiri, Şer'iyye kısmı No:1132; Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Ef. No: 4696)

Tam İlmihal Se'adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi)

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları