Hindistan'da yetişen meşhur İslam âlimi ve büyük velî. Ariflerin ışığı, velîlerin önderi, İslam'ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, müceddit, müçtehit ve İslam âlimlerinin göz bebeğidir. İnsanların itikat, ibadet ve ahlâk hususunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri bu bilgiler ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü Teâlâ'nın rızasına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen İslam âlimlerinin yirmi üçünsüdür. İsmi Ahmed bin Abdülehad bin Zeynelabidin'dir. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü'l-Berekat'tır. 14 Şevval 971 (26 Mayıs 1563) senesinde Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu.
Hattat Safî Bey'in yazdığı “Ya hazreti İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî Eş-Şeyh Ahmed el-Farukî es-Serhendî kaddesallahü esrarehu'l-aziz” yazılı levha.
Bazı kaynaklarda 10 Muharrem 971'de (29 Ağustos 1563)'te doğduğu kaydedilmektedir. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624)'te Serhend'de 63 yaşında iken vefat etti. Türbesi oradadır. İmam-ı Rabbanî ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbanî, Rabbanî âlim demektir. Rabbanî âlim de; kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından kâmil olan âlim demektir. Hicrî ikinci bin yılının Müceddidî olmasından dolayı “Müceddid-i elf-i sanî”, ahkâmı İslamiye ile tasavvufu vasletmesinden, birleştirmesinden dolayı da “Sıla” ismi verilmiştir. Hazreti Ömer'in soyundan olduğu için “Farukî” nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, “Serhendî” nisbeti verilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi İmam-ı Rabbanî, Müceddid-i elf-i sanî, Şeyh Ahmed-i Farukî Serhendî'dir.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Peygamberimizin hadis-i şerifte; “Benden sonra peygamber gelseydi, Ömer bin Hattab peygamber olurdu.” buyurarak methettiği ve Hazreti Ebu Bekr'den sonra insanların en üstünü olan Hazreti Ömer'in soyundan olup yirmi dokuzuncu torunudur. Yine hadis-i şerifte; “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.” buyurularak bildirilen, ilmini nübüvvet kaynağından alan ve; “Ulema-i rasihîn” denilen âlimlerin en meşhurlarındandır.
Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad, zahirî ve batınî ilimlerde yetişmiş, tasavvuf hâllerinde kemal derecede büyük bir âlim ve mürşid-i kâmil idi. Gençliğinde ilim yaymak, insanlara hizmet etmek, doğru yolu göstermek için seyahat ettiği sıralarda, Hindistan'ın meşhur kasabalarından Skendere'ye gitmişti. O memleketin asil bir ailesine mensup saliha bir hanım, firasetiyle Abdülehad'ın mübarek bir zat olduğunu anlayıp ona; “Kendi kucağımda terbiye edip büyüttüğüm, iffet ve ismet cevheri bir kız kardeşim vardır. Böyle saliha bir kızın sizinle nikâhlanmasını arzu ediyorum. Ümit ederim ki bu ricamı kabul edersiniz.” diye haber göndermişti. Abdülehad bir müddet düşündükten sonra teklifi kabul edip o kızla nikâhlandı. Bu evliliklerinden İmam-ı Rabbanî hazretleri doğdu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin memleketi olan Hindistan'ı ilk fetheden, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin on beşinci dedesi olan Ferruh Şah'tır. Ferruh Şah, Kabil sultanlarının büyük vezirlerinden ve kumandanlarından olup Gazne ve Kabil taraflarından gelip Hindistan'a yerleşmiş idi. Serhend (Sihrind) şehrini de ilk kuran Sultan Firuz Şah'tır. Sihrind, siyah aslan demektir. Çünkü bu şehrin yeri önce aslanlar ormanıydı. Yakınında şehir yoktu. Daha sonraları burası imar edilip güzel bir şehir kuruldu. İmam-ı Rabbanî hazretleri doğduğunda, Serhend şehri, Hindistan'ın meşhur bir şehri ve bulunduğu havalinin merkezi hâline gelmiş idi. Babası Abdülehad, o beldenin tanınmış âlimlerinden ve meşhur evliyasındandı.
İmam-ı Rabbanî hazretleri çocukluğunda şiddetli bir hastalığa tutulmuştu. Evlerinde büyük bir üzüntü hâsıl olup vefat edeceğini zannetmişlerdi. O zamanın meşhur evliyasından Şah Kemal Keythelî Kadirî'ye götürüp duasını istediler. Şah Kemal Kadirî, İmam-ı Rabbanî'yi görünce büyük bir hayranlıkla bakarak babasına; “Hiç üzülmeyiniz. Bu çocuk çok yaşayacak, ilmiyle âmil, büyük bir âlim ve eşsiz bir arif olacak.” demiş ve çocuğun elinden tutup ağzından öpmüştür. Muhabbetle sarılmalarından dolayı, Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin feyzi ve nuru, mübarek vücudunu kaplamıştır. Şah Kemal Kadirî, İmam-ı Rabbanî hazretleri hakkında çok güzel ve büyük müjdeler vermiştir. İmam-ı Rabbanî yedi sekiz yaşlarında iken Şah Kemal Kadirî vefat etmiştir. İmam-ı Rabbanî daha sonra bu zatı ve kendisini götürdükleri evini de hatırlamıştır.
İmam-ı Rabbanî gençliği sırasında bir ara çok zayıf düşüp hastalanmıştı. Zafiyetinin çokluğunu ve hastalığının şiddetini gören hanımı çok üzüldü. Abdest alıp iki rekat hacet namazı kıldı. Ağlayarak ihtiyaç içinde yüzünü yerlere sürdü. Bu ağlama esnasında uyudu. Rüyada birisinin; “Hiç üzülme, bu zat daha çok yaşayacaktır, bizim onunla çok büyük işlerimiz vardır. Öyle ki o işlerin binde biri daha zuhur etmemiştir.” dediğini duydu. İmam-ı Rabbanî o hastalıktan hemen kurtuldu. Sonra hocası Muhammed Bakî-billah'ın sohbetine kavuştu.
Tahsili
İmam-ı Rabbanî hazretleri ilk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Sesi güzel olduğundan, Kur'an-ı Kerim'i bülbül gibi okurdu. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca Siyalkut şehrine gidip orada, zahirî ve batınî ilimlerde, o zamanın en meşhur âlimi Mevlana Kemaleddin Keşmirî'den aklî ilimlerin bir kısmını gayet iyi bir şekilde öğrendi. Mevlana Kemaleddin, meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkutî'nin de hocası olup zamanının en yüksek âlimiydi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Ya'kubı Keşmirî'den okudu. Âlim-i Rabbanî Kadı Behlül-i Bedahşanî'den hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet (diploma) aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp aklî ve naklî, füru ve usul ilimlerinin hepsinden icazet aldı.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Türbesinin üst kat girişi. Tahsili sırasında, Kadirî ve Çeştî büyüklerinin kalblerindeki feyiz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, zahirî ve batınî ilimleri talebelere öğretmeye başladı. Bu sırada; Risaletü't-tehliliyye, Redd-i Revafıd, İsbatü'n-nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup fesahatı ve belagatı, sürat-i intikali, zekasının kuvveti herkesi hayrette bırakıyordu. Daha sonra da Vahidî'nin; Besit, Vesit, Esbab-ı nüzul gibi eserlerini, Kadı Beydavî'nin; Envarü't-tenzil, Menhecü'l-vusul, Gayetü'l-kusva ve diğer eserlerini, İmam-ı Buharî'nin; Camiu's-Sahih, Sülasiyyat, Edebü'l-müfred, Ef'al-i ibad, Tarih ve diğer eserlerini, Tebrizî'nin Mişkatü'l-mesabih'ini, Tirmizî'nin Şemail'ini, İmam-ı Süyutî'nin Camiu's-sagîr'ini okudu ve müselsel hadis rivayeti icazetini Kadı Behlül-i Bedehşanî'den aldı.
Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde kemali ile birlikte kalbi, Ahrariyye (Nakşibendiyye) büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra hacca gitmek üzere Serhend'den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakî-billah'ın talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmirî ile görüştü.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yaşadığı ve Dergahının bulunduğu Serhend (veya Sirhind) şehrinin girişindeki levha (sağda) ve şehirde Dergah'ın yakınındaki tren istasyonu (solda). Mevlana Hasan Keşmirî, onu hocasının huzuruna götürüp tanıştırmak istedi ve şöyle dedi: “Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Talipler onun bir nazarıyla öyle şeylere kavuşuyorlar ki günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle buna kavuşamazlar.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri, daha önce babası Abdülehad'dan da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların şanını ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hâllerini bildiği için; “Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve murakabesini almaktan daha iyi ne olur?” diyerek Muhammed Bakî-billah'ın huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Şimdiye kadar duymadığı, bilmediği şeyler kalbine doldu. Hac'dan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de kalbindeki sevgi ve arzu kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini bildirdi. Hizmetinde kaldı. Edeple, can kulağı ile sözlerine ve hâllerine bağlandı. Yani Kâbe'ye gitmekten vazgeçip Kâbe sahibini talep etti. Yüksek kabiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp bütün kemalat kendisinde hâsıl oldu. Üstadının da lütfu ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hâllere kavuştu.
Tren yolundan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergah'ının görünüşü.
Muhammed Bakî-billah, İmam-ı Rabbanî'nin daha birkaç gün geçmeden yükselmeye başladığını ve üzerindeki irşat eserlerini görünce hususî odasında, ona birkaç sene önce şahit olduğu hadiseleri şöyle anlattı: “Yüksek üstadım Hacegî Muhammed İmkenegî bana şöyle emretti: “Hindistan'a git, orada senin sayende, bu yüksek yola büyük rağbet olacak ve bu yol revaç bulacak.” Ben kendimi bu işe layık görmeyip özür diledim, istihare etmemi emretti. Rüyada gördüm ki bir papağan, bir dal üzerinde oturuyordu. Ben de kalbimden şöyle niyet ettim: “Eğer şu papağan o daldan iner, elime konarsa, bu seferde bize çok şeyler nasip olacaktır.” Böyle düşünürken, o papağanın uçup elime konduğunu gördüm. Ben ağzımın suyunu onun gagasına akıttım. O papağan da ağzıma şeker verdi. O sabah, gördüğüm rüyayı Hacegî Muhammed İmkenegî'ye arz ettim. Buyurdu ki: “Papağan, Hindistan kuşlarındandır. Hemen Hindistan'a gidiniz. Orada sizin bereketli irşadınızla bir aziz yetişecek, bütün dünya onun nuruyla dolacak. Hatta siz de ondan nasibinizi alacaksınız.”
Muhammed Bakî-billah diğer bir hadiseyi de şöyle anlatmıştır: “Hocam İmkenegî'den icazet alıp Hindistan'a dönüyordum. Sizin bulunduğunuz Serhend şehrine gelmiştim. Rüyada bana; “Sen bir kutbun civarındasın.” dediler ve kutb olan zâtın şemailini gösterdiler. İşte siz, o zâtsınız.” “Yine Serhend'den geçerken gördüm ki göklere kadar yükselen bir meşale yanmış, şarktan, garba kadar bütün dünya, bu meşalenin ışığından aydınlanıyordu.
Bu meşalenin ziyasının gittikçe arttığını, birçok insanın bundan kendi mumlarını yaktıklarını müşahede ettim. Bu rüyayı, sizin dünyaya geleceğinize bir müjdeci, bir işaret bildim.” Sohbetinde kaldığı bu iki üç ay içinde, Allahü Teâlâ'nın yardımıyla Hace Bakî-billah'ın İmam-ı Rabbanî hakkında bereketli nazar ve terbiyeleri öyle bir semere verdi ki kalem dil olsa, dil kalem olsa, bunu yazmaktan ve söylemekten âciz kalırlar.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, daha sonra hocasının mahdumlarına gönderdiği bir mektupta şöyle buyurmuştur: “Yüksek üstadımın, beni dünya ve ahiret nimetlerine kavuşturan kıymetli hocamın sevgili yavruları! Biliniz ki her şeye muhtaç olan bu zavallı kardeşiniz, tepeden tırnağa kadar, o yüksek babanızın sadakaları ve ihsanları içinde yüzüyorum. İnsanlığın elifbasını ondan öğrendim. Yükseklikleri haber veren kelimeleri ondan okudum. Herkesin senelerce çalışarak kazanabildiği dereceler, onun huzurunda, terbiyesi altında, az zamanda elime geçti. İnsanlara meziyet, üstünlük veren bütün kıymetler, ona hizmetimin ikramiyesi olarak üzerime serpildi. Hiçbir işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, onun nurlu bakışları altında, iki buçuk ay içinde olgunlaşarak, büyüklerin yoluna katıldı. Onların Allahü Teâlâ'ya olan yakînliklerine kavuştu. Böyle az bir zamanda, tasavvufu tatmış olanların, tecelliler, zuhurlar, nurlar, hâller ve keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar, babanızın parlak kalbindeki deryanın damlaları olarak önüme saçıldı. Bunlardan hangi birini anlatayım. Onun, lütfederek, acıyarak mübarek gönlünü bu fakire çevirmesi ile tasavvufçuların tevhit (bir bilmek), kurb (yakınlık), maiyet (beraberlik), ihata (her tarafı kaplamak), sereyan (her zerrede bulunmak) gibi sözlerle, anlatmak istedikleri marifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen, hemen hemen hiç birisi kalmadı. Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı...”
Hace Muhammed Bakî-billah, zamanının âlimlerinin büyüklerinden bazı ahbabına yazdığı mektuplardan birisinde, İmam-ı Rabbanî hazretlerinden bahsederek buyurdu ki: “Serhend şehrinden bir genç geldi, ilmi pek çok. Her hareketi ilmine uygun. Birkaç gün bu fakirin yanında bulundu. Onda çok şeyler gördüm. Dünyayı, nurla dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum. Akrabası ve kardeşlerinin hepsi de pırlanta gibi, kıymetli ve âlim yiğitler! Onların da az zamanda, ne cevherler olduklarını anladım. Hele Ahmed'in oğulları da var ki her biri, Allahü Teâlâ'nın birer hazinesidir.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Muhammed Bakî-billah'ı tanıdıktan sonra edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hâllerine bağlandı. Yüksek kabiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp hocasının da lütfu ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hâllere kemalata ve üstünlüklere kavuştu. Birkaç ay sonra hocası Muhammed Bakî-billah ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra memleketi olan Serhend'e dönmesi emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp onları da arkasından Serhend'e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: “Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Taliplerin yetiştirip kemale gelmesi için uğraştım. O (İmam-ı Rabbanî), her dereceyi aşıp üstünlüklerin sonuna varınca kendimi aradan çekip talebeyi ona bıraktım.” Hocasından başka o zamanın büyük âlimlerinin birçoğu onu methetmişlerdir. Hepsi, onun marifet ışığı etrafında, pervane gibi toplanmışlardır.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergah'ının girişi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergah'ının kapısından içerinin görünüşü
İmam-ı Rabbanî hazretleri, memleketine gelince zahirî ve batınî ilim ve nurlarını dünyaya yaymaya, talipleri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavî tefsiri, Sahih-i Buharî, Mişkatü'l-Mesabih, Avarifü'l-Mearif, Usul-i Pezdevî, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed Aleyhisselam'ın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hâkimlerini, çok tesirli mektupları ile dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve evliya yetiştiriyordu. Allahü Teâlâ ona o kadar ilm-i batın ihsan etmişti ki kendine mahsus olan ilimleri de cihana yaydı. Hocası Bakî-billah da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu. Hatta bir gün geldiği zaman, İmam-ı Rabbanî'yi kalbi ile meşgul görüp odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; “Rahatsız etme!” dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmam-ı Rabbanî hazretleri kalkıp; “Kapıda kim var?” deyince üstadı; “Fakir Muhammed Bakî.” dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup edep ve tevazu ile karşıladı.
İmam-ı Rabbanî hazretleri bir müddet Serhend'de talebe yetiştirmekle meşgul olup insanlara doğru yolu anlattıktan sonra hocası Muhammed Bakî-billah'ı ziyaret için Delhi'ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hâllerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hâllere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocası Muhammed Bakî-billah'a öyle edeple davranıyordu ki daha fazlası mümkün değildi. Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Hace Hüsameddin Ahmed'den işittim. Hocam İmam-ı Rabbanî'yi methedip övdükten sonra şöyle buyurdu: “Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakî-billah'ın talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbanî hazretleri gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu.”
Muhammed Bakî-billah'ın sevdiklerinden biri, Muhammed Haşim Keşmî'ye şöyle anlatmıştır: “Hocamız Bakî-billah bu yüksek talebesine yani senin üstadına (İmam-ı Rabbanî'ye), nihayetsiz lütufları ve ona hürmet etmeyi hasseten bildirdikleri zamanlar, bana onu huzuruna çağırmamı emretti. Hemen huzuruna gidip İmam-ı Rabbanî'ye; “Hocamız sizi istiyor.” dedim. Bu haberi duyar duymaz, korkan insanların rengi değiştiği gibi, yüzünün rengi değişti. Zavallı bir kimsenin çok korktuğu zaman, titremesi gibi bir hâle düştü. Ben kendi kendime; “Sübhanallah! “Yakın olanlarda, hayret de çok olur.” mısrasını duymuştum, şimdi gözlerimle de görüyorum.” dedim.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri Mebde' ve Me'ad risalesinde şöyle buyurmuştur: “Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakî-billah'a hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki böyle bir sohbet ve cemiyet, terbiye ve irşat kaynağı, Peygamber Efendimizin zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama Muhammed Bakî-billah hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu.”
Dergah'a giden yol ve misafirhaneler
İmam-ı Rabbanî hazretleri, hocası Muhammed Bakî-billah hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliplere feyiz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hâllerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi'den Serhend'e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor şehrine gitti. Lahor şehrinde herkes, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir, Hace Muhammed, Mevlana Asgar Ahmed ve Mevlana Ravh Hüseyin gibi zâtlar bu sırada talebesi olup sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbanî hazretleri Lahor'da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice muamma ve zor meseleleri ondan sorup tatmin edici cevaplar aldılar.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Lahor'daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakî-billah'ın vefat haberi geldi. Kalblerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haberi duyunca hemen Delhi'ye gidip mübarek mezarlarını ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakî-billah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için huzurlarına gelip Muhammed Bakî-billah'a gösterdikleri gibi, İmam-ı Rabbanî hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip bağlandılar.
İmam-ı Rabbanî hazretleri de yüksek hocasının emrine, vasiyetlerine ve buradaki kalbi yaralıların ricalarına uyarak, bir müddet Delhi'de kaldı. İrşadlarının tesiri, feyizlerinin bereketi ile talebelerin sohbete devam ve gayretleri, hocaları Hace Muhammed Bakî-billah'ın hayatta olduğu zamanki gibi yeniden tazelendi.
Dergah'ın esas girişinin uzaktan görünüşü.
Teveccüh eserleri ve cezbe nurları, bu talebelerin hâllerinde görünmeye başladı. Bu gayretli yetiştirme ve feyiz verme sırasında, bazı çekemeyenler oldu ise de İmam-ı Rabbanî hazretleri onlara nasihat etti. Bunu da dinlemeyenler sonunda yaptıklarına pişman olup af dilediler. İmam-ı Rabbanî hazretleri de ihsan ederek onları affetti. Böylece pek çok kimse sohbetlerinden ve feyizlerinden istifade etti.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, hocası Muhammed Bakî-billah'ın her sene, vefat ettiği ay olan Cemaziyelahir ayında Serhend'den hocasının nurlu kabrini ziyarete gider ve tekrar Serhend'e dönerdi. İki üç defa da Agra'ya teşrif etti. Bundan başka Serhend'den ayrılıp başka bir yere gitmedi. Ancak hayatının sonuna doğru, zamanın sultanının ısrarı üzerine, iki üç sene kadar bazı beldelerde askerlerin arasında bulundu. Bunda da birçok hikmetler vardı. O yerlerin halkı bu vesile ile onun sohbetlerinde bulundular. Bereketli nazar ve teveccühlerine kavuşup nasiplerini aldılar.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Ahrariyye (Nakşibendiyye) yolundan başka; Kadiriyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye ve Kübreviyye yollarından da icazet almıştır. Çeştiyye ve Kadiriyye yollarının icazetini babasından aldı. Babası Abdülehad onu büyük bir muhabbetle severdi. Hatta İmam-ı Rabbanî Agra'da bulunduğu sırada, meşguliyeti sebebiyle babasının yanına gidemeyince babası onu görmek için Agra'ya gitmiştir. Daha sonra Agra'dan dönüp babasının hizmetinde bulundu. Babası Abdülehad evliyanın büyüklerindendi. Babasının sohbetinde çok feyze kavuştu. İmam-ı Rabbanî hazretleri, babasından olan istifadesini Mebde' ve Me'ad risalesinde şöyle ifade etmiştir:
Îmam-ı Rabbani hazretlerinin Dergah'ının misafir odaları.
Medrese odalarının bir başka görünüşü.
“Bu fakire ferdiyyet nisbeti yüksek babam tarafından verildi. Babam bu nisbeti, kuvvetli cezbe sahibi harikaları meşhur bir azizden, Şah Kemal Kadirî'den almıştı. Bunun gibi nafile ibadetlerde, bilhassa nafile namazların edasında babamın yardımları çoktur. Babam bu saadeti, “Çeştiyye” yolunda olan üstadlarından almıştı.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Muhammed Bakî-billah hazretlerinin sohbetinde bulunup kısa zamanda tam bir nisbet ile icazet alarak Serhend'e döndükten sonra Kadirî tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadirî'nin ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti ve nisbeti alması şöyle vuku bulmuştur. Bir sabah İmam-ı Rabbanî hazretleri talebeleri ile murakabe hâlinde iken, Şah Kemal'un torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender, Keythel'den gelip Şah Kemal'in bereketli hırkasını İmam-ı Rabbanî hazretlerinin mübarek omuzuna koydu. İmam-ı Rabbanî gözlerini açınca Şah İskender'i gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: “Birkaç zamandır, hâl ve rüyamda dedem Şah Kemal'i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat bana, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp bir başkasına vermek çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince emirlerine uymak lazım oldu.”
İmam-ı Rabbanî, o hırkayı giyip hususî odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: “Hazreti Şah Kemal'in hırkasını giydikten sonra şaşılacak çok garip hâl zahir oldu. Şöyle ki hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi, Abdülkadir-i Geylanî'yi, Hazreti Şah Kemal'e kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazreti Gavs-i Rabbanî Abdülkadir-i Geylanî kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususî nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Ben de o hâllerin ve nurların denizine gömüldüm. O denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu hâlde kaldım, o hâllerin beni kapladığı zamanda kalbime; “Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor.” diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, hace-i cihan Hace Abdülhâlık-ı Gocdüvanî'den hocam Hace Bakî-billah'ı kadar olan bütün halifelerinin geldiğini gördüm.
Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri şöyle dediler: “Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hâle ve kemale erişti. Siz ona ne hakla karışabilirsiniz?” Kadirî büyükleri “Rahimehümullah” dediler ki: “Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tat almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir.”
Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar. Bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum.” İmam-ı Rabbanî hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinden de talebe yetiştirip feyiz vermiştir.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, asırlarda benzeri az yetişen, müstesna bir İslam âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamberimizin vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahü Teâlâ kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbanî gibi bir müceddit yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı batıldan ayırıp batılı, pek çok kalbden kaldırdı. Bu yüce İmam'ın mektupları ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahü Teâlâ onu, Peygamber Efendimizden bin sene sonra din-i İslam'ı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti. Yenilemek, değişiklik yapmadan kolayca olur mu? Günahların, bidat ve hurafelerin çoğaldığı, dalaletin yayıldığı, bilhassa vahdet-i vücud taklidcilerinin din âlimi tanındığı bir zamanda, İslam dinini kuvvetlendirmek, bunları temizlemek kolay mıdır?
Dergah'ın girişinin uzaktan görünüşü.
Dergah'ın ana girişi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i Sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bidatlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar. İşte, bunun için bazı kimselerin cefasına, oklarına ve iftiralarına uğradı. Nice âlimlerin, fazılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp rehberlerini bırakıp etrafına ve hizmetine koşuşmaları da hasetçileri arttırdı. İmam'ı tehlikeye düşürmek için hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistamî gibi büyük meşayıhı aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayıhın bildirdiği vahdet-i vücudu inkâr ediyor, diyerek, görüşleri kısa olanları, İmam'dan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; “Meşayıh-ı İzam'ı inkâr ediyor, Allahü Teâlâ'nın marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor.” dediler. Bir Müslümanın söyleyemeyeceği iftiraları söylediler.
Meşayıh-ı Kiram'ı aşağı görüyor sözü tamamen iftira idi. “Mektubat'ta onlara nasıl hürmet ve tazim ettiğini ve her asırda, düşmanların ele aldıkları sözlerine ne güzel mânâlar verdiğini, iyi mânâya çevirmediklerine de başlangıçta hata ile söylenmiş olup sonra yüksek derecelere yetişerek bunları düzeltmişlerdir, dediğini okuyanlar hemen anlar. Keşifteki hataların, içtihat hataları gibi af olunduğunu, belki sevap verildiğini bildirmektedir. Vahdet-i vücudu da inkâr değil, ne güzel izah ettiğini, bu meselede hem İslam dininin namusunu koruduğunu ve hem de büyüklerin hürmetlerini gözettiğini, Mektubat'ı okuyanlar bilir.
O zamanın sultanı Selim Cihangir Han'ın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehl-i Sünnet düşmanı idiler. Halbuki İmam-ı Rabbanî hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd risalesi, Eshab-ı Kiram düşmanlarını reddetmekte, cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktadır. İmam-ı Rabbanî bu risalesini Buhara'da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Han'a yollamıştı. “Bunu İran'da, Şah Abbas-ı Safevî'ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harp caiz olur.” demişti. Kabul etmedi. Harp oldu. Abdullah Han, Herat'ı ve Horasan'daki şehirleri aldı. Buralarını yüz sene evvel Safevîler almıştı.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin zamanın sultanı tarafından bir buçuk yıl hapsedildiği Guvalyar Kalesi'nin içinden bir görünüş.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin zamanın sultanı tarafından bir buçuk yıl hapsedildiği Guvalyar Kalesi.
İşte bundan sonra Hindistan'daki bozuk fırkalar, Eshab-ı Kiram düşmanları el ele verdiler. Sultana gidip İmam-ı Rabbanî hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikayet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihan'ı gönderip İmam-ı Rabbanî hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbanî'nin üstünlüğünü biliyordu. “Babama secde edersen seni kurtarabilirim.” deyince İmam-ı Rabbanî hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi. Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana o kadar güzel ve doyurucu cevap verdi ki sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı hâlde neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesi ve Dergahı.
Hatta, sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek Müslüman oldu. Sultanın ikna olduğunu, kendi uğraşmalarının boş olduğunu gören iftiracı sapıklar; “Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir.” diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Gwalyar Kalesi'ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi.
Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat İmam-ı Rabbanî hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bu işten menetti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; “Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir.” buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu vazifeli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tövbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i Sünnet'i seçti ve onun hâlis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile Müslüman olmakla şereflendiler. Birçok günahkâr tövbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu. İmam-ı Rabbanî hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta hâlis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp hürmetle vatanına gönderdi.
Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra evvelce bulundukları hâllerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbanî hazretleri daha önceleri; “Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim.” buyurmuştu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergah'ının girişi.
Talebesinden bir kısmına; “Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak.” buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu. İmam-ı Rabbanî hazretlerini hapsettiren Selim Cihangir Han'ın oğlu Şah Cihan, padişah olmak için babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu hâlde zafer kazanamadı. O zamanın evliyasından birine hâlini anlatıp dua istedi. O velî dedi ki: “Senin zafer kazanman için vaktin dört kutbunun sana dua etmesi lazımdır. Bunlardan üçü seninle beraber ise de en büyükleri olan dördüncüsü bu işe razı değildir. O da İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî hazretleridir. Şah Cihan, İmam'ın huzuruna gelip dua etmesi için yalvardı. Fakat İmam-ı Rabbanî onun babasına karşı gelmesine mâni olup nasihat etti. “Babana git, elini öp, gönlünü al, yakında vefat edecek, saltanat sana kalacaktır.” diye müjde verdi. Şah Cihan emirlerini dinleyip arzusundan vazgeçti. Az zaman sonra 1037 (m. 1627)'de babası vefat edince saltanata kavuştu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ve Muhammed Ma'sum hazretlerinin dergahlarının yerleşim planı.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergahının ve Türbesinin ara girişi.
Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, İmam-ı Rabbanî'nin elinde Müslüman oldu. Çok sayıda fasık ve facir onun güzel hâllerini görüp sohbetini işitip tövbe ederek salih Müslüman oldu. Uzaktan yakından çok kimseler, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp sohbetinde bulununca feyiz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok sayıda talebeyi hâllere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür, feyiz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.
İmam-ı Rabbanî, İslam dininde her sözü senet olan, Ehl-i Sünnet'in temel direklerinden çok büyük bir âlim ve velîdir. Kelam ilminde de müçtehittir. İmam-ı Rabbanî hazretleri daha ilim deryasına yeni daldığı sıralarda Peygamberimizi rüyada görmüştü. Peygamber Efendimiz kendisine buyurmuştu ki: “Sen kelam ilminde müçtehit olacaksın.” Bu rüyasını hocasına anlatmıştı. O günden beri, ilm-i kelamın her meselesinde ayrı içtihadı ve görüşleri vardır. Fakat meselelerin çoğunda (Matüridiyye) imamımız ile beraberdir. Eski Yunan filozoflarının İslamiyete uymayan sözlerini reddedip yanıldıklarını isbat etti. Tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak, sözlerini anlamayarak yoldan çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp herkesi de yoldan çıkartan, cahil ve ahmakların yüz karalarını meydana çıkardı. Önceki birkaç asırda İslamiyete çok sinsi bir şekilde, din düşmanları tarafından sokulmak istenen felsefî düşünceleri tamamen bertaraf etti. Yazdığı mektuplar ve kitaplarla, kıyamete kadar bu yoldaki bütün suallere cevap teşkil edecek izahlar ve açıklamalar yaptı.
Daha 18 yaşında iken yazdığı İsbatü'n-nübüvve (Peygamberlik Nedir?) kitabı ile Peygamberleri filozoflardan kesinlikle ayırarak, Peygamberlerin Allah'ın dinini bildiren ve Allahü Teâlâ'nın seçtiği kimseler, filozofların ise yalnız aklını rehber edinmiş sıradan insanlar olduğunu açıkça ve kesin delillerle isbat etmiştir. Böylece peygamberliğe inanmayanların, peygamberleri filozof zannedenlerin veya onlarla bir tutmaya kalkışanların, ne kadar yanlış düşündüklerini göstererek, İslam dinine insan düşüncesi ve fikri karıştırmak ve böylece dini, zamanla değişir hâle getirmek isteyenlerin yolunu kapatmıştır. Büyük Ehl-i Sünnet âlimleri ve evliyanın da ancak Muhammed Aleyhisselam'ın tam yolunda yürüyen yüksek insanlar olduğunu belirterek, bunlara da filozof diyenlerin bu sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu göstermiştir. Bundan sonradır ki Müslümanlar arasındaki sapık kimselerin tesiriyle ortaya çıkmış fikir ayrılıkları, düşünce farklılıkları sona ermiş, şüpheye ve tereddüde düşürülmüş olanlar itminana ve emniyete kavuşmuşlardır. Daha sonraki asırlarda ve zamanımızdaki filozofların her türlü sözlerine, onun eserlerinde cevaplar bol bol bulunmaktadır.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, tasavvufun bütün inceliklerine ve en yüksek kemallerine kavuşarak, Muhyiddin-i Arabî, Seyyid Abdülkadir-i Geylanî, Bayezid-i Bistamî ve Cüneyd-i Bağdadî başta olmak üzere, kendisinden önce yaşamış velîlerin
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesinin üst katı.
Dergahın medrese odaları (sağda) ve medrese odalarının kapıları (solda).
sekr hâlinde yani tasavvufta kendinden geçme hâlinde iken söyledikleri ve iyi anlayamayanları şaşırtan yüksek sözlerini, vahdet-i vücud bilgilerini, gayet net bir şekilde açıklamış, bu büyüklerin yanlış anlaşılmasına ve onlara düşmanlık yapılmasına ve imanlarının ve itikatlarının tehlikeye düşmesine mâni olmuştur. Böylece o büyük velileri kötülemek veya methetmek şeklinde de olsa, iftiralar atılmasına son vermiştir. Tasavvuf deryasından bol bol saçtığı yüksek marifetler, beliğ ifadeler ve fasih sözleri ile çok kimsenin anlamak ve anlatmaktan âciz kaldığı yüksek hakikatleri, candan arzulayanlara sunarak, bu sonsuz deryadan susuzlarının hararetini teskin etmiştir. Yolunu şaşırmışlara doğru yolu göstermiş, aşağı derecelerde takılıp kalanları çok yükseklere çıkarmıştır. Sorulan bütün suallere cevaplar vererek, tasavvufta iyi anlaşılmayan bir yer bırakmamıştır. Mürşitlik, müritlik, tarikat, kutb, gavs, evliya, zikr, marifet, keramet gibi kelimeleri çok mükemmel bir şekilde açıklamış, bu konulardaki karışık ifade ve bilgilerin arkasına saklanarak, Müslümanları kandıran ve şaşırtan cahillerle, dünyaya düşkün bozuk tarikatçıların maskelerini indirmiştir. Bu hususta esasları, düsturları açıklamış, bütün bu isim ve sıfatların, asıllarını ve hakikatlerini gözler önüne sermiştir.
Böylece bu yoldan, tasavvuf kelimesi perde edilerek, İslam dinine bozuk inanç ve ibadetlerin, uydurma merasim ve toplantıların, her türlü sapıklık ve hurafelerin girip yerleşmesini önlemiştir. Velayetin ve veliliğin muhakkak keramet göstermek demek olmadığını, asıl velayetin Allahü Teâlâ'yı unutmamak ve Allahü Teâlâ'nın isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine olan marifet, yakınlık olduğunu, tasavvufun, İslam dini dışında ayrı bir yol değil, bizzat dinimizin içinde, emir ve yasakların kolaylıkla yapılmasına yardımcı olan ve Allahü Teâlâ'ya muhabbet yolu olduğunu çok veciz şekilde izah etmiştir.
Böylece din bilgisi az olanların ve hakiki tasavvuf ehli olmayanların, şaklabanlıklar ve istidraçlar ile insanları kandırmalarına ve böylelerinin marifet ve keramet sahibi hakiki velîlerle karıştırılmasına mâni olmuştur. Kısacası onun tasavvuf deryasında çözmediği bilmece, haber vermediği esrar kalmamıştır.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, kitaplarında, mektuplarında, sohbetlerinde ve günlük hayatında, bütün bidatlerle şiddetle mücadele etmiş, bunları bir bir ayıklayarak, unutulmuş olan nice sünnetleri, hatta farzları yeniden meydana çıkarmıştır. Bidatlerin en çirkininin itikatta ortaya çıkanlar olduğunu bildirerek, bunlarla ve ibadetlere sokulmak istenen bidatlerle ilim, amel ve marifet ile mücadele etmiş, her sözü ve işinin sünnete uygun olmasına pek çok titizlik göstermiştir.
Ayrıca zamanındaki bütün fen ilimlerini en üstün şekilde biliyordu. Fen bilgileri üstüne yaptığı açıklamalar, bu ilimlerin mütehassıslarını hayrette bırakmıştır. Mesela, atomların içinin ve böylece maddelerin içinin gerçekte boş olduğunu, halbuki elektronların çok hızlı dönüşlerinden dolayı dolu sanıldığını ilk olarak bundan dört yüz sene önce açıklamıştır. Bu husus, fen adamları tarafından ancak yirminci yüzyılda ve uzun tecrübeler sonucu anlaşılabilmiştir.
Onun tasarruflarının bereketi ile İslam dini, bilhassa Hindistan'da çok kuvvetlendi. Ekber Şah zamanında yıkılan, ihmal edilen İslam eserleri yenilendi. İnançsızlardan pek çok kimse onun elinde Müslüman oldu. Binlerce fâsık tövbe etti. Muhlislerinden ve talebesinden olan Han-ı Hanan ismi ile meşhur Abdürrahim Han, Nüvab Ferid Mürteda Han, Muhammed A'zam Han gibi birçok kuvvetli, kudretli vali ve kumandanları, tesirli mektupları ile İslamiyeti kuvvetlendirmeye, yaymaya, Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadını beyan etmeye teşvik ve muvaffak eyledi.
Dergah ile Türbe arasındaki ara kapı.
Bunlar da emr-i şeriflerine uyarak, bu yolda çok gayret sarf edip dinin kuvvetlenmesine hizmet ettiler. Öyle oldu ki bidat ve küfür zulmeti kalkıp iman ve sünnet nuru yayıldı. İmam-ı Rabbanî hazretleri, tasavvufta kendi yolunu bildiren, yüksek marifetlerle dolu bir mektubun sonunda şöyle yazmıştır: “Allahü Teâlâ'nın bu fakire gösterdiği yol budur. Başlangıçtan sonuna kadar beni mümtaz eylediği yolun aslı, nihayetin başlangıca yerleştirilmesi olan Ahrariyye yoludur.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergahının içindeki mescidin dışarıdan görünüşü.
Bu asıl ve temel üzerine birçok bina kurdurdular, köşkler yaptırdılar. Eğer bu asıl ve temel olmasaydı bu hâle gelmezdi. Buhara ve Semerkand'dan tohum getirip aslı Medine ve Mekke toprağından olan Hindistan'a ektiler. Fazilet suyu ile terbiye eylediler. Bu faziletler ve ihsanlar kemale gelince bu ilim ve marifet meyvelerini verdi. Allahü Teâlâ'ya bu nimetlerinden dolayı hamd-ü senalar olsun.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin tasavvufta gösterdiği yola “Müceddidiyye” denilmiştir. Tasavvuf; bir Müslümanın İslam ahlâkı ile ahlâklanması için lazım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de kalbin, ruhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alâmetleri olan kötü işlerden uzaklaştırıp Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibadet yapılmasını ve bütün bunların da Allahü Teâlâ'nın rızası için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlastan ibarettir. İnsanın ma'nen yükselmesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin mescidinin içinden bir görünüş.
Tasavvuf yolunda ilerlemek de bunun enerji maddesi yani benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yani iman ve ibadet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet, yani tasavvuf (ahlâk) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun iki gayesi vardır. Birincisi; imanın vicdanîleşmesi, yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile delil ve isbat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Ra'd suresi 28. ayet-i kerimesinde mealen buyurdu ki: “Kalblere imanın sinmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikir ile olur.” Zikir; her işte ve her harekette Allahü Teâlâ'yı hatırlamak, O'nun rızasına uygun iş yapmak demektir.
Tasavvufun ikinci gayesi; fıkıh ilmi ile bildirilen ibadetlerin seve seve kolaylıkla yapılması ve nefs-i emmareden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. İbadetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaşılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nurlar, ruhlar ve kıymetli rüyalar görmek için değildir. Tasavvuf ile ele geçen marifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için önce imanı düzeltmek, İslamiyetin emir ve yasaklarını öğrenip bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lazımdır. Zaten bu üçünü yapmadıkça kalbin tasfiyesi, kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir. Tasavvuf bilgileri mürşid-i kâmiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kâmil; yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin belli usullerle gösterdikleri, insanları saadete kavuşturmak için tasavvufta takip ettiği bu yollara, tarikat denilmiştir.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin mescidinin içinden bir başka görünüş.
Tarikatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı hocanın talebeleri, birbirlerini tanımak ve hocaları ile tanınmak, övünmek için bulundukları yola mürşitlerinin ismini vermişlerdir. Tarikatlar, başlıca iki kısma ayrılırlar.
1- Sessiz zikir (Zikr-i hafî) yapan tarikatlar: Bu yol Hazreti Ebu Bekr'den gelmiş olup mürşitlerinin adına göre Tayfuriyye, Yeseviyye, Medariyye, hakiki olan; Bektaşiyye, Nakşibendiyye, Ahrariyye, Ahmediyye-i Müceddidiyye ve Halidiyye gibi isimler almışlardır.
2- Yüksek sesle zikir (Zikr-i cehrî) yapan tarikatlar: Bu yol da Hazreti Ali'den on iki İmam vasıtasıyla gelmiştir. On iki İmamın sekizincisi olan İmam-ı Ali Rıza'dan Ma'rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağdadî'nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhur mürşitlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebu Bekr-i Şiblî yolundan; Kadirî, Şazilî, Sa'dî ve Rıfaî, Ebu Ali Rodbarî yolundan; Ahmed Gazalî ve Ziyaeddin Ebu Necib-i Sühreverdî vasıtaları ile Kübrevî meydana gelmiştir. İmam-ı Ali'den Hasan-ı Basrî vasıtası ile Edhemî ve bundan Çeştî hâsıl olmuştur. Bedeviyye, Rıfaiyye'den hâsıl olmuştur.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eski Dergahının mescidi.
Tarikat, zikir ile Allahü Teâlâ'ya kavuşma yoludur. Zikir, Allahü Teâlâ'yı hatırlamak demektir. Her sözünde ve her işinde O'nun emirlerine ve yasaklarına sarılmaktır. Yaklaşık olarak, son yüz seneden beri tarikat diyerek birçok şey uyduruldu. Hakiki İslam âlimlerinin, Eshab-ı Kiram'ın, Peygamberimizden alıp bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde cahil olanlar, hatta İslamiyetin emirlerine açıkça uymayanlar, şeyh ve tarikatçı ünvanı alarak, zikir ve ibadet adı altında, dinimizin yasak ettiği birçok günah ve bidatleri işlediler. Bugün sahte, yalancı mürşitlere, Müslümanları sömüren tarikatçılara, dini siyasete alet edenlere çok rastlanmaktadır. Şeyhülislam Ahmed ibni Kemal Efendi'nin Risale-i Münire adlı eserinde yer alan bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü, yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslamiyete uymayan bir iş yapsa, keramet sahibiyim derse de onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Mektubat adlı eserinin üçüncü cilt 123. mektubunda, bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbe'sinin ikinci katının üstten görünüşü.
“İnsanı Allahü Teâlâ'ya kavuştururan yollar ikidir. Birincisi, Peygamberlerin yakınlığı gibi olan (Nübüvvet yolu) olup insanı aslın aslına ulaştırır. Peygamberler “aleyhimüssalavatü vetteslimat” ve bunların Sahabileri bu yoldan kavuşmuşlardır. Ümmetlerinden Sahabi olmayanlar arasından dilediklerini de bu yoldan kavuşmakla şereflendirirler. Fakat bunlar pek azdır. Bu yolda vasıta, aracı yoktur. Yani vâsıl olduktan sonra doğrudan doğruya asıldan feyiz alırlar. Hiçbiri ötekine vasıta olmaz, perde olmaz. İkinci yol, (Velayet yolu)'dur. Kutublar, evtad, büdela ve nüceba ve bütün evliya hep bu yoldan kavuşmuşlardır. Bu yol (Süluk) yoludur. Evliyanın cezbeleri de bu yolun cezbeleridir. Bu yoldan kavuşanlar birbirlerine vasıta ve perde olurlar. Bu yoldan vâsıl olanların önderi ve en üstünleri ve ötekilere vasıta olanı, Hazreti Ali Mürteda (kerremallahü teala vechehü'l-kerim)dir. Bu yoldan gelen feyizlerin kaynağı odur. Resulullah'tan gelen feyizler, marifetler hep onun vasıtası ile gelir. Fatımatü'z-Zehra, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, bu makamda, Hazreti Ali ile ortaktırlar. Öyle sanıyorum ki Hazreti Ali, dünyaya gelmeden önce de bu makamda idi. Vefat ettikten sonra da bu yolda her velîye gelen feyizler, hidayetler yine onun vasıtası ile gelmektedir. Çünkü kendisi, bu yolun en yüksek noktasında bulunuyor. Bu makamın sahibi odur. Hazreti Ali vefat edince ondan yayılan feyizler, Hazreti Hasan ve sonra Hazreti Hüseyin vasıtası ile geldi. Bunlardan sonra gelen evliyaya feyizler, bu on iki İmam vasıtası ile geldi. Kutublara, nücebaya da hep bunlardan geldi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergah'ının mutfağı.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesinin eski bir resmi (sağda) ve Dergah mescidinin avlusundan bir görünüş (solda).
Abdülkadir-i Geylanî, dünyaya gelip velî oluncaya kadar hep böyleydi. Sonra bu da bu vazifeye kavuştu. Ondan sonraki kutublara, nücebaya ve bütün evliyaya on iki İmamdan gelen feyizler ve bereketler bunun vasıtası ile geldi. Başka hiçbir velî bu makama kavuşamadı. Bunun içindir ki; “Önceki velîlerin güneşleri battı. Bizim güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, hiç batmayacaktır.” buyurmuştur. Hidayet, irşat feyzinin akmasını, güneş ışıklarının yayılmasına benzetmiştir. Feyzin kesilmesine, güneşin batması demiştir. Abdülkadir-i Geylanî hazretlerine on iki İmamın vazifeleri verilmiştir. Rüşt ve hidayete vasıta olmuştur. Kıyamete kadar, her velîye feyizler onun vasıtası ile gelecektir. (Abdülkadir-i Geylanî hazretlerinin bu vasfından dolayı, ona “Gavsü'l-a'zam.” denilmiştir.)
Her asırda gelen mücedditler, onun vekilleridir. (Hazreti İsa, Hazreti Mehdi ve İmam-ı Rabbanî “Nübüvvet yolu” ile vâsıl olduğundan, vasıtaya ihtiyaçları yoktur. Ebu Bekr-i Sıddîk nübüvvet yolunda, Resulullah'ın vekilidir:
Resulullah'ın vârisi, Müceddid-i elf-i sanî,
İlm-i zahirde müçtehit, tasavvufta Veysel Karanî.
Dini yaydı yeryüzüne, nurlar saçtı her Mümine,
Uyandırdı gafilleri, yüce İmam-ı Rabbanî.
İyi bildi ilm-i hâli, dine uygundu her hâli,
Küfr sarmışken cihanı, oldu Ebu Bekr misali.
Sohbetinden feyiz aldılar, hem kumandan hem de vali,
Ömer Faruk soyundandır, buna şahit oldu adli.
Üstünlüğü ve methi
Zamanının âlimleri, İmam-ı Rabbanî hazretlerine “Sıla” ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü o, tasavvufun İslamiyetten ayrı bir şey olmadığını, İslamiyete uygun bir şey olduğunu isbat ederek, Ahkâm-ı İslamiye ile tasavvufu vasletmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile pek çok kimse Cennet'e girer.” buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, İmam-ı Süyutî'nin Cem'u'l-Cevami' kitabında vardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri bir mektubunda; “Beni iki derya arasında “Sıla” yapan Allahü Teâlâ'ya hamd olsun.” diye dua etmiştir. Eshabı, talebeleri ve sevenleri arasında “Sıla” ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen “Sıla” ismini ondan evvel kimse almamıştır.
Mevlana Abdurrahman Camî Nefehat kitabında diyor ki: Şeyhülislam Ahmed Namıkî Camî buyurdu ki: “Evliyanın çektiği riyazetlerin, sıkıntıların hepsini yalnız başıma çektim ve daha çok da çektim. Allahü Teâlâ, evliyaya verdiği hâllerin, ihsanların hepsini bana verdi. Her dört yüz senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsanlar yapar ve bunu herkes görür.” Ahmed Camî'den, İmam-ı Rabbanî zamanına kadar dört yüz otuz beş sene olup bu zaman içinde evliya arasında bu büyüklükte, Ahmed isminde biri bulunmadı. Ahmed Camî'nin haberi, büyük bir zan ile İmam-ı Rabbanî'ye ait olmaktadır. Şeyhülislam Ahmed Camî'nin; “Benden sonra benim ismimde on yedi kişi gelir. Bunların sonuncusu bin tarihinden sonra olup en büyüğü ve en yükseği odur.” sözü de bu hususu kuvvetlendirmektedir.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, müceddid-i elf-i sanîdir. Yani hicrî ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir Resul gönderilirdi. Yeni din önceki dini değiştirir, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir nebî gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte; bu ümmete ise her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber Efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre kendisinden bin sene sonra İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bidatleri temizleyip asr-ı saadetteki temiz hâline getirecek, zahirî ve batınî ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti İmam-ı Rabbanî hazretleri yapmıştır.
Bütün İslam âlimleri, bu zatın İmam-ı Rabbanî hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden tam bin sene sonra ilim ve irşat kürsüsüne mutlak olarak oturup cihanı Resulullah'ın nurları ile aydınlattı. Bidatleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan'da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, Müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahiller, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslamiyete karşı olanlar da bunu fırsat bilip Müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslamiyetin hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, Müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı.
İmam-ı Rabbanî hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bidatlerden temizledi. Hakkı batıldan ayırıp Peygamberimizin hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehl-i Sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sanî) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkutî'dir. O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methetmiş, övmüştür.
Talebelerinin meşhurlarından Muhammed Haşim-i Keşmî Zübdetü'l-makamat adlı eserinde şöyle yazmıştır: “Kalbimden geçti ki: “Eğer Allahü Teâlâ, bu zamanın âlimlerinin en büyüklerinden birine, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Müceddid-i elf-i sanî olduğunu (ikinci binin kuvvetlendiricisi olduğunu) bildirse, bu mânâ tamamen kuvvetlenirdi.” Bir gün bu düşünce ile İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gittim. Bu fakire hitap edip buyurdular ki: “Birçok kıymetli kitaplar yazan aklî ve naklî ilimlerde Hindistan'da bir benzeri bulunmayan Abdülhakim Siyalkutî'den mektup aldım.” Bunu söyleyip tebessüm etti. Sonra da; “Mektubunun bir yerinde bu fakiri methedip; “Müceddid-i elf-i sanî” yazıyor.” dedi.”
Abdülhakim Siyalkutî; bir gece rüyada İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördü. İmam-ı Rabbanî hazretleri ona şu ayet-i kerimeyi okudu: “Allah de ve onları kendi oyunlarına bırak.” (En'am suresi: 91) Bu rüyayı gördükten hemen sonra İmam-ı Rabbanî'nin huzuruna gelip hakiki muhlislerinden oldu. Huzuruna gelmeden evvel; “Ben İmam-ı Rabbanî'nin üveysîsiyim.” (Yani onun ruhaniyeti beni terbiye ediyor) dedi.
Halilü'l-Bedahşî buyuruyor ki: “Silsiletü'z-zeheb büyüklerinden Hindistan'da bir kâmil gelir ki asrında onun gibisi bulunmaz.” Hindistan'da bu silsileden İmam-ı Rabbanî'den başkası meydana çıkmamış olduğundan, bu haberin İmam-ı Rabbanî'ye ait olması zarurî lazımdır.
Hace Muhammed Bakî-billah'ın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Nu'man diyor ki: “İmam-ı Rabbanî'ye tâbi olmayı hocam bana söyleyince buna lüzum olmadığını anlatmak için; “Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor.” dedim. Hocam sert bir sesle; “Sen, Ahmed'i ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir.” buyurdu. Muhammed Bakî-billah bir kere de buyurdu ki: “Bu üç dört sene içinde, herkese doğru yolu, kurtuluş yolunu göstereceğim diye uğraştım. Elhamdülillah ki bu gayretim boşa gitmedi. Çünkü İmam-ı Rabbanî gibi biri yetişti.”
Hace Muhammed Bakî-billah bir kere de buyurdu ki: “Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu Semerkand ve Buhara'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Taliplerin yetişip kemale gelmesi için uğraştım. O, (Yani İmam-ı Rabbanî) her dereceyi aşıp üstünlüklerin sonuna varınca kendimi aradan çekip talebeyi ona bıraktım.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kerametleri arasında geçen Kâbe'nin tecssüm ettiği yer.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesi'nin dış girişinin uzaktan girişi.
Hace Muhammed Bakî-billah, İmam-ı Rabbanî'ye yazdığı bir mektupta buyuruyor ki: “Allahü Teâlâ size, en yüksek dereceye yetişmek ve herkesi de yetiştirmek nasip etsin! Mısra:
Kerimlerin sofrasından toprağa da nasip vardır!
Mübalağa değil, işin doğrusu şöyledir ki; Şeyhülislam Abdullah-ı Ensarî buyurdu ki: “Beni, Ebü'l-Hasan-ı Harkanî yetiştirdi. Fakat Harkanî şimdi sağ olsaydı, hocam olduğunu düşünmez, gelip önüme diz çökerdi.” Bizim durmamız, ihtiyacımız olmadığından veya ehemmiyet vermediğimizden değil, belki kabul işaretini gözetmekteyim, işin doğrusu budur. Allahü Teâlâ, bizlere hidayet ihsan eylesin! Kendini beğenmekten ve aldanmaktan korusun! Bu mektubumu size getiren Nişaburlu Seyyid Salih, kalbinin derdine çare için bana geldi. Vaktim, hâlim buna elverişli olmadığından, vakitlerini yanımda ziyan etmemesi için size gönderiyorum. İnşaallah lütuf ve yüksek teveccühünüze kavuşarak istidadı kadar bir şeyler alır.”
Allahü Teâlâ, ilim ve irfan fukarasını, bir şeyden nasibi olmayanları, sevip seçtiği evliyası hürmetine maksatlarına kavuşturursun! Evliya kaynağı olan makamınıza ihlas ve saygılarımı arz edemedim. Evet, hâlleri doğru olan bir huzura ancak bu kelimeyi yazmak mümkündür. Size talebem demek, hayâsızlığın en aşağısı ve görünüşün söylenmesi olup hakikati örtmek olur. Bize lazım olan, haddimizi bilmek, yersiz konuşmamaktır. Dualarınızı istirham ederim efendim.”
Üstadından başka, o zamanın büyük âlimlerinden, kâmillerinden birçoğu; ona layık olan meth ü senalarda bulunmuşlar, ona karşı edepsizce söyleyenlere cevap vererek, hepsi onun marifet ışığı etrafına pervane gibi toplanmışlardır. Bunlardan parmakla gösterilen en büyükleri; Fadlullah-i Burhanpurî, Mevlana Hasanü'l-Gavsî, Mevlana Abdülhakim-i Siyalkutî, Mevlana Cemaleddin Taluvî, Mevlana Ya'kub Sırfî, Mevlana Hasanü'l-Kubadanî, Mevlana Mirek Şah, Mevlana Mir Mümin, Mevlana Can Muhammed Lahorî ve Mevlana Abdüsselam'dır.
Fadl Burhanpurî, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin güzel evsafını, doğru hâllerini dinlemekten hoşlanır, kıymetli marifetlerini işitmekle zevklenirdi. Onun, kutb-i aktab olduğunu, hakikat sırlarından verdiği haberlerin hep doğru olduğunu; sözlerinin doğruluğuna ve hâllerinin yüksekliğine alâmet ise İslam dininin bütün inceliklerine tâbi olması ve herkesin onu sevmesi olduğunu söylerdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri Guvalyar Kalesi'nde hapsolduğu zaman, kurtulması için beş vakit namazda çok dua ederdi. Kendisine Serhend taraflarından talebe gelince: “Siz İmam-ı Rabbanî'ye yakın olup da ilmi, marifeti başka yerlerde arıyorsunuz. Güneşi bırakıp yıldızların ışığına koşuyorsunuz. Sizlere şaşıyorum.” derdi.
Mevlana Abdülhakim-i Siyalkutî, İmam-ı Rabbanî'ye çok tazim ve hürmet ederdi. İnkar edenlerle mücadele ederdi.
Türbe'nin girişi.
Türbe'de meleklerin indiği kabul edilen yer.
İnkar edenlere karşı; “Büyüklerin sözlerine, maksatlarını anlamadan itiraz etmek cahilliktir. Böylelerin sonu felakettir. İlim ve feyiz kaynağı, irfan menbaı üstad Ahmed'in sözlerini reddetmek, bilmemezlik ve anlamamazlıktandır.” diye yazmıştır.
Belh şehrinde bulunan Mir Muhammed Mümin Kübrevî, talebesinden birini, inabet, tövbe ve süluk için İmam-ı Rabbanî'nin huzuruna gönderdi. İmam-ı Rabbanî'nin huzuruna varınca; üstadından, Seyyid Mirek Şah'tan, Hasan-ı Kubadanî ve Kadılkudat Tulek'ten selam getirdi ve; “Üstadım Mir Muhammed Mümin buyurdu ki: “İhtiyarlığım mâni olmasaydı ve yerim yakın olsaydı, gidip dersinden istifade eder, ölünceye kadar ona hizmetçilik ederdim. Kimseye nasip olmayan nurları ile kalbimi aydınlatmaya çalışırdım. Bedenim uzakta, gönlüm ise onunla oradadır. Bu fakiri, huzurunda bulunan temiz talebesi gibi kabul buyurmasını ve mukaddes nurlarından ruhuma ışık salmasını yalvarırım ve benim için de mübarek elini öp!” dedi.” deyip İmam'ın bir daha elini öptü.
Veda edip ayrılırken de dedi ki: “Belh şehrindeki azizler, kendilerine, yüksek hakikatleri bildiren mektuplarınızdan göndermenizi istirham ettiler.” Bunun üzerine İmam-ı Rabbanî bir mektup yazıp diğer birkaç mektupla beraber verdi. Bir müddet sonra Belh'ten Hindistan'a gelen bazı sadıklar dedi ki: “İmam'ın bu mektubu, Mir Muhammed Mümin'e ulaşınca okurken zevkinden yerinde duramıyordu. “Sultanü'l-arifin Bayezid, Seyyidü't-taife Cüneyd ve bunlar gibi büyükler şimdi sağ olsalardı, İmam-ı Rabbanî'nin önünde diz çökerler, hizmetinden ayrılmazlardı.” dedi.
O zamanın ariflerinden biri diyor ki: “Âlimlerin, İmam-ı Rabbanî'nin yazılarından nasipleri, cahillerin, hikmet sahiplerinden duyduklarını anlamaları gibidir.”
O zamanın, ilmi ile amel eden dindar âlimlerden biri buyuruyor ki: “Kalb ve ruh ilimleri mütehassısları, ya kitap tasnif ederler veya telif ederler. Tasnif demek; bir arifin kendine bildirilen ilimleri, esrarı, dereceleri yazmasıdır. Telif ise başkalarının sözlerini kendine mahsus bir sıra ile toplayıp yazmasıdır. Tasnif çok zamandan beri dünyadan kalktı. Yalnız telif kaldı. Fakat İmam-ı Rabbanî'nin yazıları, doğrusu, tasniftir. Telif değildir. Ben, onun talebesi değilim. Fakat insaf ile söylemek lazım gelirse, onun yazılarına çok dikkat ediyorum. Başkalarının sözlerini bulamıyorum. Hepsi kendi keşifleri, kalbine gelen ilimlerdir. Hepsi de yüksek, makbul, güzel ve İslam dinine uygundur.”
O zamanın en büyük kadısına, İmam-ı Rabbanî'nin hâlleri soruldukta, dedi ki: “Kalb ve ruh âlimlerinin sözlerine ve hâllerine bizim aklımız ermiyor ve almıyor. Fakat İmam-ı Rabbanî'nin hâllerini görünce geçmiş evliyanın hâllerini ve sözlerini anladım ve bildim. Bundan evvel, geçmiş evliyanın acayip hâllerini, garip ibadetlerini okuyunca talebenin bunları, büyüterek yazmış olmaları hatırıma gelirdi. Onun hâllerini, vaziyetlerini görünce bu düşünce ve tereddütlerim kalmadı.”
Hadis âlimi Abdülhak-ı Dehlevî, ilk zamanlar İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazılarını beğenmez, itirazlar yazardı. Fakat son zamanlarda, Allahü Teâlâ'nın inayetine kavuşarak, yaptıklarına pişman oldu. Tövbe etti. Hace Muhammed Bakî'nin icazetli talebelerinden Mevlana Hüsameddin Ahmed'e, bu tövbesini şöyle yazdı: “Allahü Teâlâ, Ahmed-i Farukî'ye selametler ihsan etsin! Bu fakirin kalbi, şimdi ona karşı çok hâlis oldu. Beşeriyet perdeleri kalktı. Nefsin lekeleri temizlendi. Yol birliğini bir tarafa bırakalım, böyle bir din büyüğüne karşı durmamak, akıl icabı idi.
Türbe'nin ikinci katının önden görünüşü.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Dergahında zemzem aktığı kabul edilen çeşmeler.
Ne insafsızlık, ne cahillik etmişim. Şimdi kalbimde, vicdanımda duyduğum mahcubiyeti, ona karşı küçüklüğümü anlatamam. Kalbleri çevirmek, hâlleri değiştirmek, Allahü Teâlâ'ya mahsustur.” Abdülhak Dehlevî kendi çocuklarına da mektup yazarak; “Ahmed-i Farukî'nin sözlerine karşı itirazlarımın müsveddelerini yırtınız! Kalbimde ona karşı hiçbir bulanıklık kalmamıştır. Kalbim ona karşı hâlis olmuştur.” dedi.
İmam-ı Rabbanî hazretleri vefatından sonra da sevilmiş, asırlar boyu methedilmiş, eserleri okunup istifade edilmiştir. Büyük velî Mevlana Halid-i Bağdadî hazretleri, ince ruhunun terennümleri ile dolu olan Farisî divanının doksan dördüncü sahifesindeki beytlerinde buyuruyor ki:
“Ya Rabbî! O nihayetsiz yolun yolcusu, ilim sahiplerinin reisi, bu göz ile görülmeyen, akıl ile varılmayan gizli sırların menbaı, insanların anlayamadığı, ancak senin bildiğin büyüklüğün sahibi, köpüren ve dalgalanan manalar deryası, maddesizlik ve mekansızlık âleminin reisi, nurları ile Hindistan'ı aydınlatan, Sihrind (Serhend) şehrini, Musa Aleyhisselam'a Allahü Teâlâ'nın kelamı geldiği şerefli vadi yapan, Muhammed Aleyhisselam'ın dininin büyüklüğünün vesikası, keskin görüşlüler meclisinin ışığı, dini bütün olanlar ordusunun kumandanı, düşünülemeyen yüksekliklere erişen, izinde gidenleri de oraya çeken Ahmed-i Farukî'nin gözlerinin nuru hürmetine beni affet! Senin af ve merhamet denizinin sonsuzluğunu düşünerek rahat ediyorum. Allah'ım! Yalnız senin ihsanına güveniyorum. Çünkü; “Ben af ediciyim.” buyuruyorsun!”
Dergah'da zemzem suyuna benzetilen suyun çıktığı yer (sağda) ve çeşmeler (solda).
Evliyanın büyüklerinden ve meşhurlarından olan Mevlana Halid-i Bağdadî'ye, hocası Şah Abdullah-ı Dehlevî hazretleri yazdığı bir mektupta şöyle buyuruyor:
“İmam-ı Rabbanî'yi sevenler, Mümin ve takva sahipleridir. Sevmeyenler ise şakî ve münafıklardır. Bütün âlem-i İslam'a, İmam-ı Rabbanî'nin şükrünü eda etmek vaciptir.” Yine bu mektupta; “İnsanlarda bulunabilecek her kemali her üstünlüğü, Allahü Teâlâ, İmam-ı Rabbanî hazretlerine vermiştir...” buyurarak onun için farsça şu şiiri yazmıştır:
“Her letafetki nihanbudpes perde-i gayb, hem eder suret-ihub-ıtu ıyan sahteend. Herçi ber safha-i endişe keşed kilk-i hiyal, Şekl-i matbui tu ziba-ter ezan sahte end.”
Manası:
Gayb perdesi ardında bulunan güzellikler,
Senin eşsiz sîmânda hepsi zuhur ettiler.
Hayal kalemi gönül sayfasına ne çizse,
Senin düzgün şeklini, ondan güzel ettiler.
Onu methedenlerden birisi de Mevlana Halid-i Bağdadî'nin yetiştirdiği ulema ve evliyanın en üstünü, âlim, fazıl, veliy-i kâmil, sayısız kerametler sahibi, Seyyid Taha-i Hakkarî hazretleridir. İmam-ı Rabbanî'yi metheden büyüklerden birisi de ulemanın ziyneti, evliyanın ekmeli, Seyyid Abdülhakim Arvasî Efendi'dir. “Rahmetullahi Aleyh”.
Dergah ile Türbe arasındaki kapı.
Salihlerden birine yazdığı bir mektupta buyuruyor ki: “Zikir ve zikrin tesiri, derin bir denizdir. Onun derinliklerine kimse varamamıştır. Bir dalgalı deryadır ki bütün dünya onun bir dalgasını bilmiyor. Dünyayı kuşatan öyle bir bahr-i muhittir ki (okyanustur) onu kavramaya bütün âlemin gücü yetmez. Zikir; zikredenlerin kalblerinde hâsıl olan bir hâldir. Söylemesi, yazması, bildirmesi imkansızdır. Hak Teâlâ'yı bilen kimsenin dili söylemez olur. Kelime bulamaz ki anlatabilsin. Şaşar kalır. Dünyadan ve insanlardan haberi olmaz. Zikrolunan, Allahü Teâlâ olduğu gibi, zikreden de ancak O'dur. Kendisini yine ancak kendisi zikredebilir. Mahlukların, O'nu zikretmek haddine mi düşmüştür? Ancak Sıfat-ı İlahiyesi ile sıfatlanması için yaratmış olduğu insana kendisini zikretmesini emretmiştir. Herkes, yaratılışındaki kabiliyeti kadar, o nihayetsiz ve dalgalı denizden bir şey ile teselli bulur. Veysel Karanî o deryanın bir damlası ile teselli bulmuştur. Cüneyd-i Bağdadî, o denizden bir avuç miktarı ile doymuş, kanmıştır. Abdülkadir-i Geylanî, ancak o denizin kenarına varmıştır. Muhyiddin-i Arabî ise bunun dibinden çıkarılmış bir cevher ile övünmektedir. İmam-ı Rabbanî, ondan büyük pay almıştır.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hocası Muhammed Bakî-billah'ın büyük oğlu Hace Ubeydullah, İmam-ı Rabbanî'ye yazdığı bir mektupta onu şöyle methetmiştir: “Kölelerinizin en aşağısı hakir Ubeydullah'ın, ihlas ve ihtisasın menbaı olan yüksek makamınıza arzıdır. Bu yolun bütün sarhoşluklarından kurtulup ayıklıkta ve uyanıklıkta en ileri gitmiş olanların başı, taliplere yol gösterenlerin önderi, şeyhülislam, karanlıkları aydınlatan, bütün insanların rehberi, uykuda olanların uyandırıcısı, ameli kuvvetli, verası çok, kemali üstün, nur yüzü, nur kaynağı olan aziz efendim!
Türbe'nin üst katı.
İslam dininin kuvvetlendiricisi, nurlandırıcısı, bidat ve alçak şeylerden dinin temizleyicisi, doğruyu ve hakkı söyleyen, dinini kayıran, dinin sağlam hükümlerini koruyan, hakkı arayanlara feyiz verme makamlarının sahibi, aşağı mertebelerden saadet ufkuna yükselen muhterem efendim!..”
Hicrî ikinci bin yılının müceddidi olan ve ahkâm-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirerek “Sıla” ismini alan İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hususiyetlerinden ve üstünlüklerinden bir kısmı şunlardır:
-
1Kutubluk istidadı: Kutub olacağı daha hocası Muhammed Bakî-billah'a talebe olmadan birkaç sene önce bu hocasına bildirilmiştir.
-
2Tasavvufta yüksek hâllere kavuşmadan önce: Hocası Muhammed Bakî-billah onun cihanı aydınlatacak nurlarını büyük bir kandil gibi görüp hakkında; “Onun, âlemi, nurla dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum.” buyurdu.
-
3Hocası, İmam-ı Rabbanî hazretlerine: Tasavvufta yetişmek isteyen birini göndererek şöyle demiştir: “Bizi seven ve size gelen bu dostumuzu altı yedi günde nihayete kavuşturmanızı rica ediyorum.” Böylece İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yüksek derecesine işaret etmiştir.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesi.
Türbe'nin kapısı ve tamir kitabesi (sağda) ve giriş koridoru (solda).
-
1İmam-ı Rabbanî hazretlerine muradlık ve mahbubluk: (Çekilip götürülmek) mertebeleri verilip çok yüksek hâllerle müjdelendi.
-
2Hocası Muhammed Bakî-billah'ın huzurunda: İki üç ay kadar kısa bir zaman içinde, tasavvufta yetişip tam bir olgunluğa ulaştı.
-
3İrşat ve feyiz verme makamı: Çok yüksek derecelerde bulunan hocası Muhammed Bakî-billah, daha hayatta iken, irşat ve feyiz verme makamına İmam-ı Rabbanî hazretlerini geçirdi.
-
4Yüksek hocası Muhammed Bakî-billah: Bir mektubunda, kendisinden feyiz almak için huzuruna gitmek üzere işaret beklediğini yazmıştır.
-
5Güneş teşbihi: Hocası ondan istifade etmek ve feyiz almak için yanına gitmiş ve onun hakkında; “O bizim gibi binlerce yıldızı örten bir güneştir.” buyurmuştur.
-
6Üstünlüğü: Yine hocası Muhammed Bakî-billah bir gün; “O, muradların ve mahbubların büyüklerindendir.” Bir başka vakit; “Gök kubbe altında bugün, bu yüksek yolun velîlerinden onun gibisi yoktur.” Bir başka vakit; “Eshab-ı Kiram'dan, Tabiînin büyüklerinden ve müçtehitlerden sonra seçilmişlerin seçilmişlerinden İmam-ı Rabbanî gibi birkaç kimse görüyorum.” buyurdu.
-
7Dört Daire ve Sırlar: Bereketler ve faziletler sahibi Hace Muhammed Bakî-billah'ın vefatından sonra çok gizli ve hususî sırları açıklayan yazıları ele geçti. Burada dört daire çizmişti. Birinci dairede velâyet, ikinci dairede vilâyet, üçüncü dairede bâtın kemalatı, dördüncü dairede mutlak kemal kelimelerini yazıp bu dört dairede, Sahabe ve Tabiînden sonra gelen seçilmişlerin seçilmişlerini, bu dairelerin etrafına, mertebelerine uygun olarak, şüphesiz bir keşif yoluyla, gayb âleminden kendilerine bildirildiği şekilde yazdı. Bütün bunların arasında en büyüklerinden on on iki büyüğü, her dairede en olgun bir şekilde dahil edilmiş gördüler. İmam-ı Rabbanî hazretlerini de bu on on iki kişi arasında her daireye girmiş buldular. Muhammed Bakî-billah defalarca onun kutub olduğuna işaret etmiştir.
-
8Nisbetlerin Devri: Muhammed Bakî-billah kendi yüksek nisbetlerini İmam-ı Rabbanî hazretlerine verdikten sonra diğer yollardaki büyükler de kendi nisbetleri ve terbiye usullerini kırmızı bir gül gibi ona sunup daha yüksek makamlara götürdüler. Evliyaullahtan bazılarına verilen velayet nisbetini ve nübüvvet kemalatını tamamen İmam-ı Rabbanî hazretlerine verdiler. Hepsinin marifeti ile şereflendirdiler. Kendisi birçok defa bunu söyleyip şöyle buyurdu: “Allahü Teâlâ'nın, bu kullarının en aşağısına en büyük yardımı şudur: Bu yolda hiçbir sokak, hiçbir makam kalmadı ki bu fakiri oradan geçirmemiş olsunlar. Sereyanın, maiyetin, ihatanın, vahdetin, tesbihin, tenzihin yüksek nisbetlerini, dünyanın ve ahiretin, varlığı lazım olanın ve mahlukatın esrarını kerem ve ihsan ederek ayrı ayrı bildirdiler.”
-
9Hızır ve İlyas (a.s) ile görüşme: Hızır ve İlyas Aleyhisselam'ın ruhaniyeti ile görüşüp konuştu. Ona hayatları ve ölümleri hakkında bilgi verdiler.
13. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu hususu Mektubat'ın birinci cilt, 282. mektubunda bildirmiştir.
14. İmam-ı Rabbanî hazretleri tasavvufta ilerlemeye başladığı ilk sıralarda, Hızır Aleyhisselam ona ilm-i ledünnîyi öğretti.
15. Birgün İmam-ı Rabbanî hazretleri murakabe halkasında, bir kırıklık ve amellerindeki kusurları görme hâlinde iken; “Seni ve kıyamete kadar vasıtalı veya vasıtasız seni tevessül, vesile edenleri, senin yolunda gidenleri ve sana muhabbet edenleri mağfiret eyledim.” nidasını duydu. Ve; “Bunu herkese söyle.” diye kendilerine emrettiler. Nitekim Mebde' ve Me'ad risalelerinde bunu bildirmiştir.
16. İmam-ı Rabbanî hazretlerine; “Elbette o, müttekîlerdendir.” ilhamı geldi. Bunun sebebi şu idi: Birgün vefat eden oğullarından birinin ruhuna sadaka olarak bir yemek verdi. Bu arada inkisarlarının (kırıklıklarının) kendisini istila etmesinden dolayı buyurdu ki: “Bu sadakamızı nasıl kabul ederler. Allahü Teâlâ sadakayı kabul hakkında; “Allah ancak müttekîlerinkini kabul eder.” buyuruyor. Bunu derken, şöyle bir nida geldi: “Elbette o müttekîlerendendir.”
17. İmam-ı Rabbanî hazretlerine: “Cenaze namazında bulunduğun herkes mağfiret olunmuştur.”müjdesi ilham olundu.
18. Mağfiret olunması için hangi mezarın başına gitse, kendisine o mezarda bulunanlardan azabın kaldırıldığı ilham edilirdi.
19. İmam-ı Rabbanî hazretlerine ilham olundu ve müjde verildi ki: “Senin söylediğin ve yazdığın ilimlerin hepsi bizdendir.” Kendisine mahsus olup tereddüt ve şüphe ettiği ilimlerin doğrularını ve hakikatlerini de kendisine bildirdiler.
20. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “İslamiyeti gördüm. Kervanın, kervansaraya indiği gibi, bizim mahallemize, etrafımıza indi.”
21. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Ramazan-ı şerifin son on gününde idi. Teravih namazını kıldıktan sonra kendimde bir gevşeklik hissedip yatağıma yatmak istedim. Yatarken, bu gevşekliğin çokluğundan evvela sağ tarafa döneceğimi unuttum. Halbuki bu sünnet idi. Sol tarafa dönüp yattım. Bir müddet sonra sünneti terk ettiğim hatırıma geldi. Bunu ilk defa terk ettiğimi düşündüm. O anda unutarak ve sehven olduğu bildirildi. Fakat sünneti terk etmek korkusu benden gitmedi. Hemen kalktım; sağ tarafa dönüp yattım. Bunu yaptıktan sonra Allahü Teâlânın nihayetsiz nur ve feyizleri zahir oldu ve şöyle bildirildi: “Sen bu kadar sünnete riayet edince ahirette hiçbir şekilde sana azap etmem!”
22. Yine Ramazan-ı şerifin son on gününde buyurdu ki: “Bugün son derece güzel bir hâl zahir oldu. Yatağımda uzanmış yatıyordum. Gözlerimi kapamıştım. Yatağımın üzerine bir başkasının gelip oturduğunu hissettim. Bir de ne göreyim, evvelkilerin ve sonrakilerin seyyidi, efendisi Peygamberimizdir. Buyurdu ki: “Senin için icazet yazmaya geldim. Hiç kimseye böyle bir icazet yazmadım.” Gördüm ki o icazetnamenin metninde bu dünyaya ait büyük lütuflar yazılıydı. Arkasında da öbür dünyaya ait, çok inayetler yazmışlardı.” İmam-ı Rabbanî hazretleri bu hususu, Mektubat'ının üçüncü cilt, 106. mektubunda uzun bildirmektedir.
23. Resulullah İmam-ı Rabbanî hazretlerine, yarın kıyamet günü binlerce insanı senin şefaatin ile affederler müjdesini verdi. Muhammed Haşimi Keşmî şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri Peygamber Efendimizden bu müjdeyi alınca bu nimetin şükrünü eda etmek için bir ziyafet verdi. O ziyafette kendilerinin; “Beni iki derya arasında “Sıla” yapan Rabbime hamd ederim.” sözlerine temasla şöyle arz ettim: “Azizlerden birisiyle bu hususta münakaşa ettik. Dedi ki Allah aşkına! Peygamber Efendimizden Mehdi hakkında olduğu gibi, bunun hakkında da böyle bir müjde zahir olmuş mudur? Ben dedim ki: “Hadis-i şeriflerde ona ait bir işaret olmadığını nereden bileyim ki biz bütün hadisleri bilmiyoruz.” O aziz dedi ki: “İmam-ı Süyutî'nin Cem'u'l-Cevami' kitabı bende var. Onda bulunmayan çok az hadis-i şerif vardır. Gel, bu ümmetin faziletleri kısmında arayalım.” Bu arama esnasında bir hadis-i şerife rastladık ki aradığımıza tam uygundu. Ve o hadis-i şerif şu idi: “Ümmetimden “Sıla” isminde biri gelir. Onun şefaatiyle, çok çok kimseler Cennet'e girerler.” Ben o azize dedim ki ne için bu hadis-i şerif İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hâline bir işaret olmasın. “Olabilir.” dedi ve sustu. Onların kalemi ile açık olarak yazılan “Sıla” kelimesini duydum ve gözümü hadis-i şerifin sonu olan şefaat kelimesine diktim. Elhamdülillah ki o müjdeye de kavuştum. Hazreti İmam tebessüm ettiler ve bu fakir hakkında iltifatlar buyurdular.
24. Hazreti İmam Peygamber Efendimizin yedi derecesine mütabaat, yani uymak nurları ve bereketleri ile şereflendi.
25. Vesveseler veren Hannası (Şeytanı) İmam-ı Rabbanî'nin sînesinden dışarı çıkardılar. Kendisi bunu şöyle anlatmıştır: “Duha (kuşluk) namazında idim. Aniden sînemden büyük bir belanın dışarı çıktığını gördüm. Ondan sonra onun yuvasının da sînemden çıkarıldığını gösterdiler. Etrafında bulunan büyük zulmetten de bir eser kalmadı. Kalbimde büyük bir inşirah (ferahlık) buldum. Göğsümden çıkanın, Resulullah'ın ondan Allahü Teâlâya sığınmakla emrolunduğu Hannas olduğunu bildirdiler. Ve yine bildirdiler ki; usul-i dinde zahir olan düşünce ve tehlikelerin menşei bu Hannastır (Şeytan) ki göğüste yuvası vardır. Kalbi her zaman oradan iğneler.
26. Allahü Teâlâ mutlak inayet ederek, gizli şirki İmam-ı Rabbanî'nin ibadetlerinden kaldırdı. Buyurdular ki: “Birkaç gün amellerdeki kusurlarımı görme hâli, beni o kadar kapladı ki namazda Fatiha suresini okurken; “Elbette sana ibadet ederiz.” kelamına gelince hayret edip; “Eğer bunu kursam, onun mânâsıyla hâllenmiş değilim.” dedim. Ve; “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyi söylersiniz?” (Saf suresi: 2) ayet-i kerimesi ile amel etmiş olurum, aklıma geldi. Okumazsam, onsuz namaz tamam olmaz diye düşündüm. Bu hâlde iken, Allahü Teâlâ, benim ibadetlerimden şirki kaldırdığını bildirdi. “İyi bil ki Allah için olan din, şirk ve riyadan uzak olarak ibadet etmektir.” (Zümer suresi: 3) ayet-i kerimesinin mânâsı zahir oldu. Bunun için Allahü Teâlâya hamd ederim.
27. İmam-ı Rabbanî hazretleri, Peygamber Efendimize bağlılığının çokluğundan, İmam-ı A'zam'ın ve İmam-ı Şafiî'nin ve bütün talebelerinin içtihatlarına ittibalarının fazlalığından, hepsinde fena ve bekaya kavuştular. Bunu kendisi şöyle anlatmıştır: “Bir sabah zikir halkasında idim. Aniden bir fena hâli zuhur etti. Kendimden geçtim. Bu hâl o günün ikindi namazından sonrasına kadar devam etti. Gördüm ki; ümmetin ışığı, imamların imamı, Ebu Hanife Kufî bütün talebeleri ile ve kendi mezheplerindeki bütün müçtehitlerle etrafımda toplandılar ve beni sardılar. Hocalarından İbrahim Nehaî gibileri de orada gördüm. Sonra gördüm ki İmam-ı A'zam'ın ve bu imamlardan hepsinin nuru bana geldi. Ben onların bu nurlarından kendime geldim ve bekâya kavuştum. Tamamen o nurlara gömüldüm. Her birinin nurunu ayrı ayrı kendimin bir parçası gördüm. İki-üç gün sonra aynı huzur ve bekâ, İmam-ı Şafiî ve talebesi ve mezhebindeki müçtehitleri ile zuhura geldi. Hanefî âlimlerinin benden ayrılıp çıktıklarını, İmam-ı Şafiî'nin talebesinin ve müçtehitlerinin bana geldiklerini, kalbime girdiklerini gördüm. Evvelkiler gibi, bunların da nurları benim parçalarım oldu. Birkaç saat sonra Hanefî mezhebinin nurları, eskisi gibi tekrar bana geldiler. Şimdi kendimi bu iki mezhebin nurlarına kavuşmuş buluyorum...”
28. İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Erkeklerden ve kadınlardan vasıtalı ve vasıtasız olarak bizim yolumuza girmiş olanları ve girecekleri bana gösterdiler. İsimlerini, soylarını, doğum zamanlarını ve memleketlerini bize bildirdiler. İstersem hepsini tek tek sayabilirim. Hepsini bana bağışladılar.”
29. Yine buyurdu ki: “Hindistan'da Peygamberler geldiğini bildirdiler (aleyhimüsselam). Bazılarına üç, bazılarına iki, bazılarına bir kişi iman etti.” Bu memlekette bulunan bu Peygamberlerin bazılarının mübarek mezarlarını da İmam-ı Rabbanî hazretlerine gösterdiler ve onların nurlarını müşahede eylediler.
30. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin en büyük hususiyetlerinden biri de şudur: Vefatına yakın buyurdu ki: “Bir insana verilmesi mümkün olan bütün kemalleri, olgunlukları bana ihsan eylediler. Peygamber Efendimize mütabaat, tâbi olmak ve verasetle bu makama kavuşturdular.”
31. Buyurdu ki: “Birgün amellerimdeki kusuru görme hâli beni kapladı. Büyük bir pişmanlık ve kırıklık içinde iken; “Allahü Teâlâ için tevazu göstereni, Allahü Teâlâ yükseltir.” hadis-i şerifi gereğince şöyle bir nida geldi: “Seni ve kıyamete kadar seninle vasıtalı ve vasıtasız olarak tevessül, vesile edenleri mağfiret eyledim.”
İbadetleri ve âdetleri
İmam-ı Rabbanî hazretleri yüksek hâller ve binlerce keramet sahibidir: Bu hususta şöyle buyurmuştur: “Gerçi amel ve işlerden bize ne ihsan olunduysa bunları hususî ihsan ve mücerret ikram ile bilirim. Bunun sebebi ise Peygamber Efendimize mütabaat, uymak sebebiyledir. İşimin esasını bunda bilirim. Bana verilenlerin hepsini, az olsun çok olsun Peygamberimize uymak, tâbi olmak sebebiyle verdiler. Vermediklerini de insanlık icabı olarak, bu tâbi olmaktaki noksanlıktan dolayı vermediler.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından olan Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Birgün Hazreti İmam'ın huzurunda oturuyordum. Onlar marifetleri yazıyordu. Aniden bevl sıkıştırması sebebiyle kalkıp helaya gitti. Fakat hemen süratle dışarı çıktı. Böyle süratle helaya girip hemen aceleyle dışarı çıkmalarına hayret ettim. “Acaba bunun sebebi nedir?” dedim. Heladan çıkar çıkmaz su ibriğini istedi ve sol elinin baş parmağının tırnağını yıkadı ve oğaladı. Sonra tekrar helaya girdi. Bir müddet sonra çıkınca buyurdu ki: “Bevl sıkıştırdı, acele ile helaya girdim ve oturdum. Gözüm tırnağımın üzerine gitti. Üzerinde siyah bir nokta vardı. Kalem yazıyor mu diye kontrol etmek için bunu yapmıştım. Halbuki o nokta Kur'an-ı Kerim'in harflerini yazarken kullanılırdı. Orada oturmayı doğru görmedim ve edebe riayete uygun bulmadım. Bevl sıkıştırmasından dolayı sıkıntı çektimse de bu sıkıntı, bir edebi terk etmenin vereceği sıkıntının yanında çok az göründü. Dışarı çıktım. O siyah noktayı yıkadım ve tekrar içeri girdim.”
“Bir başka zaman yine huzurlarında idim. Mevlana Salih-i Haşlanî'ye emir buyurup; “Bahçeden birkaç karanfil alıp getir.” dedi. O da altı tane karanfil alıp getirdi. Karanfilleri çift sayıda getirdiği için onu azarladı ve; “Bizim en aşağı bir talebemiz, hiç olmazsa şu kadarını duymuştur ki: “Allahü Teâlâ tektir ve teki sever.” Tek'e riayet ve dikkat müstehaptır. İnsanlar müstehabı ne zannediyorlar. Müstehap, Allahü Teâlânın sevdiği şeydir. Eğer dünyayı ve ahireti Allahü Teâlânın sevdiği bir şey için verseler, hiçbir şey vermemiş olurlar.” buyurdu. Sonra buyurdu ki: “Biz müstehaba o kadar riayet ederiz ki yüzümüzü yıkarken önce suyu sağ tarafımıza getiririz. Çünkü sağdan başlamak müstehaptır.”
Birgün sedir üzerinde yaslanmış oturuyordu. Aniden fırlayıp yere indi ve şöyle buyurdu: “Yatağın altında bir kağıt gördüm. Bu kağıt üzerinde bir şey yazılı olup olmadığını, varsa ne yazılı olduğunu anlayamadım. Bir kimseye o kağıdı alıp kaldırmasını söyleyecektim. Fakat bu kadar zaman bile oturmayı edebe aykırı gördüm.”
Bir başka vakit, hafızlardan biri kendi minderlerinden aşağı bir minder koyup üzerine oturarak, Kur'an-ı Kerim okumaya başladı. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu durumun farkına varıp hemen üzerinde oturduğu yüksek minderi bir kenara çekip yere oturdu. Hiçbir zaman Kur'an-ı Kerim okumakta olan hafızdan yüksekte oturmazdı.
Zamanının meşhur âlimlerini ve İmam-ı Rabbanî hazretlerini de görmüş olan bir zat şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerini görüp sohbetinde bulunduktan sonra Burhanpur şehrinde bulunan, onu sevenlerden meşhur Şeyh Muhammed bin Fadlullah'ın huzuruna gitmiştim. Bu zat benden İmam-ı Rabbanî hazretlerini sordu ve; “O büyüğün huzurunda bulunmuşsun, hadi gördüklerini anlat da dinleyelim.” dedi. Ben cevabımda; “Benim gibi bir maksatsızın, onun kalb hâllerinden ne haberi olur? Ama zahirde sünnet ve sünnetin inceliklerine riayet ve dikkat hususunda, İmam-ı Rabbanî hazretlerini şöyle buldum ki eğer bu zamanın bütün velîleri toplansa, onun yaptıklarının yüzde birini yapamazlar.” dedim. Bunun üzerine Şeyh Muhammed bin Fadlullah çok sevindi ve şöyle buyurdu: “Mademki böyledir, onun gibi bir din büyüğü, sırlardan ve hakikatlerden ne söylerse ne yazarsa, hepsi sahih ve doğrudur. Bunların doğru olduğuna ve bunlara kavuştuğuna işaret, sözlerinin doğruluğu ve hâllerinin tamamen sünnete uygun olması yetişir.”
EDEPSİZ NÖBETÇİ
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin güvenilir bir talebesi ve oğulları şöyle anlatmışlardır: Bir tüccar, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin komşularından birinin malını çaldı. Mal sahibi ise İmam-ı Rabbanî hazretlerinin akrabasından bir genci hırsızlıkla itham etti. O genç, hakaret ve dayak korkusundan kaçıp gitti. Serhend nöbetçisi bunu duyunca Hazreti İmam'ı çağırdı. İşinde gevşeklik gösterenin yanına gitmek icap etmediğini bildikleri hâlde İmam-ı Rabbanî hazretleri talebelerinden birisi ile yaya olarak oraya gitti. O edepsiz nöbetçi onların şanına yakışmayan çok alçak sözler söyledi. Hazreti İmam ise gayet yumuşak cevaplar verdi.
Bu esnada Mevlana Tahir Bedahşî geldi. O kızgın nöbetçiye; “Kimi ayağına çağırdığını biliyor musun? Allahü Teâlânın dostlarına kötü davrananlar elbette kısa zamanda cezasını görür.” dedi. Nöbetçi onları bıraktı. Aradan birgün geçmeden bu edepsiz nöbetçi, semtinde bulunan büyük bir kalabalıkla münakaşa etti. İş kavgaya döküldü. O nöbetçi, oğullarından ve akrabasından yirmi kadar insanla kalabalığa karşı koymak istedi ve evin damına çıktı. O evde de harp için saklanan patlayıcı maddeler vardı. Oraya aniden bir ateş düştü ve büyük bir patlama oldu. O nöbetçi, bütün oğlu ve akrabası ile havaya uçtu. Cesetleri bile görülmedi. Böylece Allah dostlarına kötü söz söylemenin cezasını canıyla ödedi.
Beyt:
Yalnız kendine değil, edepsizin zararı,
Onun ateşi sarar, hatta bütün afâkı.
Zamanın devlet adamlarından biri İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hâlleri hakkında tereddütteydi. Birgün Hazreti İmam'ın komşusu ve kadıların reisi olan zatla, yalnız bir yerdeyken; “Siz âlim bir zatsınız, doğru konuşursunuz ve çok dindarsınız, komşunuz olan azizin hâlini bana anlatınız.” dedi. Bunun üzerine o zat şöyle dedi: “Kalb ve ruh âlimlerinin sözlerine ve hâllerine bizim aklımız ermiyor ve almıyor. Fakat şu kadar söyleyeyim ki İmam-ı Rabbanî'nin hâllerini görünce geçmiş evliyanın hâllerini ve sözlerini anladım ve bildim. Çünkü bundan evvel, geçmiş büyük evliyanın acaib hâllerini, riyazetlerini, garip ibadetlerini kitaplarda okuyunca onları sevenlerin bunları abartarak yazmış oldukları hatırıma gelirdi. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hâllerini görünce bu düşünce ve tereddütlerim kalmadı. Hatta bu hâlleri yazanlara, az yazdıklarından dolayı kırılıyorum.”
Talebelerine zikre çok devam etmelerini, huzur ve murakabeyi çok istemelerini gösterir ve buyururdu ki: “Bu dünya; amel, çalışma, huzur ve hâl elde etme yeridir. Bu kalb hâllerini, dine uyarak yapılan zahirî amellerin neticesi olduğunu biliniz.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih, fıkıh âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh âlimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahat tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. Buyururdu ki: “Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeyi mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır.”
Yaz olsun, kış olsun, seferde ve hazarda; ekseriya gecenin yarısından sonra bazen de gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkar, o vakitte okunması sünnet olan duaları okur, mükemmel bir abdest alırdı. Abdest alırken bir başkasının su dökmesini istemezdi. Abdest suyunda o kadar ihtiyatlı davranırdı ki bundan fazlası tasavvur olunamaz. Abdest alırken kıbleye dönmeye çok dikkat ederdi. Fakat ayaklarını yıkarken, kuzeye ve güneye dönerlerdi. Yani, ayaklarını kıbleye karşı yıkamaz, kıbleye ayak uzatmazdı. Her abdestte misvak kullanmaya ve her namazda abdest almaya çok dikkat ederlerdi. Her uzvu üç defa yıkar, her defasında, elleriyle uzuvdan suyu silerdi, ta ki yıkanan uzuvdan ve ellerinden damlama ihtimali kalmasın. Bunun sebebi; abdestte kullanılmış suyun temiz ve necis olması hakkında ihtilaf vardır. Her ne kadar fetva, temiz olduğuna dair ise de ihtiyatlı davranırdı.
Her uzvu yıkarken, Kelime-i şehadet ve Tekmile-i Mişkat gibi hadis kitaplarında, bazı fıkıh kitaplarında ve Avarifü'l-Mearif'te bildirilen abdest dualarını okurdu. Abdesti bitirdikten sonra o vakitte okunması bildirilen duayı okur ve teheccüd namazına başlardı. Tam bir itminan, huzur ve cem'iyyetle, uzun sureler okuyarak teheccüd namazı kılardı. Öyle ki insan gücü buna zor takat getirirdi. İlk zamanlarında, teheccüd, kuşluk ve feyy-i zeval namazlarında, Yasin suresini tekrar tekrar okurdu. Hatta bu sureyi, bir namazda seksen defa okuduğu olurdu. Bazen daha az, bazen daha çok okurdu. Son zamanlarda, daha çok, namazda Kur'an-ı Kerim'i hatim ile meşgul oldu. Teheccüd namazını bitirdikten sonra tam bir huşu ve istiğrak ile sessizce murakabeye otururdu. Sabahtan iki üç saat önce sünnete uyarak bir müddet yatardı, ta ki teheccüd namazı, iki uyku arasında olsun. Sonra ortalık ağarmadan tekrar uyanır, sabah namazını kılardı.
Sabah namazının sünnetini evde kılar, sünnetle farz arasında sessiz olarak; “Sübhanallahi ve bi hamdihi sübhanallahilazim.” duasını devamlı okurdu. Sabah namazının farzını kıldıktan sonra işrak vaktine kadar, mescitte talebeleri, eshabı ile murakabe halkasında oturur, sonra iki selamla dört rekat işrak namazı kılardı. O vakitte okunması icab eden tesbihler ve dualar ile meşgul olurdu. Sonra evine gider hanımının ve çocuklarının hâllerini sorar eve lazım olan ve yapılması icab eden işleri söylerdi. Sonra hususî odasına çekilir, Kur'an-ı Kerim okurdu. Bundan sonra da talebelerini çağırıp hâllerini sorardı. Yahut da talebelerinin en yükseklerini çağırır, kendisine mahsus sırlardan bahseder, bu sırları dinleyen talebeleri kendinden geçerdi. Çünkü bu marifetleri dinlerlerken kendi nisbetlerini ve kendisine verilen nimetleri onların kalblerine akıtırdı. Bazen talebelerinden her birine, hâline ve istidadına göre bir vazife verirdi. Talebelerinde hâsıl olan bir hâli ve değişmeyi anlardı. Hepsine yüksek maksatlı olmayı, sünnete uymayı, daima zikir, murakabe, huzur ve hâllerini gizlemek üzere olmalarını, tekrar tekrar söylerdi.
Buyururdu ki: “Eğer bu dünyayı ve içerisindekileri Allahü Teâlânın beğendiği, razı olduğu bir işe vermekle, onun rızasına uygun bir iş yapılacağı bildirilse, bunu büyük bir ganimet biliniz. Bu, bir kimsenin kırık saksı parçaları ile dünyanın en kıymetli mücevheratını satın almasına benzer.”
“Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah.” mukaddes kelamını tekrar tekrar söylemek hususunda şöyle buyurdu: “Görüşün ve gidişin âciz kaldığı, arzu ve himmet kanatlarının düştüğü, her bilgi ve buluşun dışına çıkıldığı zaman, insanı; (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah) tevhit kelimesinden başka bir şey ilerletemez. Bu kelimenin aguşuna sığınmadan, oralarda yükselmek olamaz. Salik, bu güzel kelimeyi bir kere söylemekle, o makama yükseliyor. Bu yüksek kelimenin işaret ettiği hakikat sayesinde, o makamdan yukarıya ilerliyor. Kendinden uzaklaşıp Allahü Teâlâya yaklaşıyor. O yolun en az bir parçası, bütün bu gökler küresinden katkat çoktur. Bu kelimenin üstünlüğünü buradan anlamalıdır. Bütün mahlukların, bu kelime yanında varlığı hiç kalır. Duyulmaz bile. Büyük bir deniz yanında, bir damla kadar da değildir. Bu güzel kelimeyi söyleyenin derecesi ne kadar yüksek ise bu mukaddes kelimenin büyüklüğü, o kadar çok meydana çıkar.
Arabî şiir tercümesi:
Güzelliği o kadar çok görünür,
Ona bakış, ne kadar çok olursa.
Dünyada bundan daha kıymetli, daha üstün bir arzu olmaz ki insan, her bulunduğu yerde, (her işinde, her vazifesinde) bu güzel kelimeyi tekrar tekrar söylemekle lezzet alsın ve haz duysun. Ama ne yapılabilir ki bütün arzular ele geçmiyor, insanlarla konuşmak ve gaflete düşmek çaresiz oluyor.”
Kendi talebelerine fıkıh kitaplarını mütalaa etmelerini söylerdi ve şöyle buyururdu: “Din âlimlerinin kitaplarından, dinin sağlam hükümlerini araştırınız, çıkarınız. Hangileri müftabihtir, hangileri ile amel edilmiştir ve hangileri bidat ve merdutturlar öğreniniz! Çünkü Peygamber Efendimizin zamanından çok uzak kaldık. Çok şeyler bozuldu. Bidat ve günahların zulmeti her tarafı kapladı. Bu zulmette sünnet-i seniyye nurundan, ışığından başka kurtuluş yolu yoktur.” Yine buyururdu ki: “Keşif gözüyle görüyorum ki: Bidatler karanlık bir girdap gibi, bütün dünyayı sardılar. Sünnetin nuru her tarafta ateş böcekleri gibi görünüyor.”
Sohbetlerinin çoğu sükut ile geçerdi. Sohbetlerinde bir Müslüman gıybet edilmez, kimsenin ayıbı zikrolunmazdı. Talebeleri onun olduğu yerde, gayet edep ve huşu ile otururlardı. Temkin (dikkat) ve istikrarı (kararlılığı) o derece idi ki bu kadar yüksek hâllere sahip olduğu hâlde onlarda bir değişme eseri görülmezdi. Coşma, bağırma, hatta yüksek sesle “Ah!” bile söylediği görülmezdi.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle demiştir: “İki sene huzurlarında bulunduğum hâlde üç dört defa göz yaşlarının temiz yüzlerine indiğini gördüm. Yine üç dört defa yüksek marifetleri beyan ederken gözlerinde ve yüzlerinde kırmızılık, iki mübarek yanaklarında hararet terleri ve kırmızılığı müşahede eyledim. Birgün bir marifeti beyan ederken, bir müddet sustular. Bu susma zamanındaki duraklamada, büyük hâller, yüksek muameleler zâhir oldu. O zaman gözlerinde kendinden geçme eserleri ve bir parça kırmızılık göründü.”
Dahve-i Kübra vaktinde, kuşluk namazını sekiz rekat olarak, odalarında yalnız olarak kılar, sonra talebeleri ile yemek yerlerdi. Yemeye önce kendisi başlardı. Bütün oğullarına ve talebelere pişen yemeklerden verirdi. Oğullarından, talebelerinden veya hizmetçilerinden biri orada bulunmasaydı, onun yemeğinin ayrılmasını emrederdi. Yemekten sonra bildirilen duaları okurdu. Son zamanlarında uzleti, yalnızlığı seçmişti. Çoğu zaman oruç tutardı. Ve aynı odada yemek yerdi. İnsanlar arasında meşhur olan, yemeklerden sonra Fatiha okumak, onlardan çok az görülmüştür. Çünkü sahih hadislerle gelmemiştir. Her gün öğleden önce bir defa, bir şeyler yerlerdi ve bu yedikleri de çok az olurdu.
Bununla beraber, şöyle buyururdu: “Ne yapayım ki âhir zaman geldiği için yemeklerde de bereket kalmadı. Açlıkta, dünyanın ve dinin Serverine tamamen uymak ele geçmiyor.” Yine şöyle buyururdu: “Arifi, meleklikten insanlığa yaklaştıran, yemekten başka bir şey değildir.” Yemeği huşu ve huzur ile yerdi. Yemek yerken, sol dizi yatırır, sağ dizi dikerek otururdu. Bazen da bağdaş kurarak yemek yerdi. Öğleden önce sünnet olduğu için bir müddet kayluleye yatar uyurdu.
Müezzini, öğlenin evvel vaktinde ezan okurdu. Ezanı duyar duymaz hemen abdest alır, öğlenin sünnetini kılardı ve buyururdu ki: “Peygamber Efendimiz bi'setten vefat edinceye kadar, öğlenin sünnetini terk etmedi.” Bu namazda bazen uzun, bazen kısa okurdu. Sonra dört rekat farzı, sonra iki rekat sünneti sonra da dört rekat daha nafile kılardı. Öğle namazı bittikten sonra hafızdan bir cüz veya daha az, yahut daha çok Kur'an-ı Kerim dinlerdi. Eğer verilecek ders varsa, verirdi. Eğer hafız orada olmazsa kendi odasına gidip Kur'an-ı Kerim okurdu.
İkindi namazını, her şeyin gölgesinin, iki mislini geçtikten sonra evvel vaktinde kılardı. İkindi namazından evvelki dört rekat sünneti terk ettiği görülmemiştir. İkindiden sonra akşama kadar, talebeleriyle beraber, sessizce murakabede otururlardı. Bu, sabah ve ikindi halkalarında, kalben talebelerin hâllerine teveccüh ederdi.
Akşam namazını, hava bulutlu değilse, vaktin evvelinde kılar, farzdan sonra kalkmadan on kere kalbden; “Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve yümit biyedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadir.” kelimesini okurdu. Farzdan ve sünnetlerden sonra; “Allahümme entesselam ve minkesselam tebarekte yâ ze'l-celali ve'l-ikram.” duasından fazla bir şey okumazdı. İki rekat sünneti kıldıktan sonra evvabin namazını kılar, sonra o vakitte bildirilen duaları okurdu. Evvabin namazını altı rekat kılardı. Bazen dört rekat kıldıkları da olurdu. Bu hususta buyurdu ki: “Bazı hadis şerh edicileri, hadiste bildirilen altı rekate, akşam namazının iki rekat sünnetinin de dahil olması muhtemeldir dediler.” Bu namazda ekseriya Vakıa suresini okurdu.
Yatsı namazını İmam-ı A'zam'ın bildirdiği vakte göre ufuktaki beyazlık kaybolunca kılardı. Yatsının farzından evvel dört rekat sünneti kılardı. İki rekat yatsının sünnetinden sonra dört rekat nafile kılardı. Son dört rekat sünnette, Elif lam mim, Secde, Tebareke ve Kulya eyyühel kâfirun ve Kulhü vallahü ehad surelerini okurdu. Bazen o dört rekatte dört kul (yani Kulya eyyühel kâfirun, Kulhü vallahü ehad ve kul euzüleri) ayrı ayrı okurdu. Eğer bu dört rekatte, Elif lam mim, Secde suresini ve Mülk suresini okumazsa, vitir namazından sonra bu iki sureyi ve Duhan suresini okur, bunların bu vakitlerde okunmasını talebelerine söylerdi.
Vitir namazının birinci rekatinde ekseriya “A'lâ” suresini, ikinci rekatte “Kâfirun” suresini, üçüncü rekatte “İhlas” suresini okurdu. Hanefî'nin kunut duasına Şafiî'nin kunut duasını ilave ederdi. Vitir namazını kıldıktan sonra oturarak iki rekat nafile namaz kılardı. Birinci rekatte “Zilzal”, ikinci rekatte “Kâfirun” surelerini okurdu. Son zamanlarında, bu iki rekati nadir olarak eda eyledi ve buyurdu ki: “Fıkıh âlimlerinin bu hususta çeşitli rivayetleri vardır.” Vitir namazından sonra âdet hâline gelen iki secdeyi yapmazdı. Buyururdu ki: “Âlimler bunun kerahiyyetine fetva verdiler.” Vitir namazını bazen yatsıdan, bazen de teheccüd namazını kıldıktan sonra kılardı. Bazılarının yaptığı gibi, gecenin evvelinde kılınan vitir namazını, gece kalkınca bir daha kılmazdı.
Buyururdu ki: “Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Bir gecede iki vitir olmaz.” Yine buyurdu ki: “Bir gece bana gösterdiler ki: Vitir namazını kılmayıp yatan ve gecenin sonunda kılacağım diye niyet edene, sevap meleği, vitir namazını kılıncaya kadar sevap yazar. O hâlde vitir ne kadar geç kılınırsa, o kadar iyi olur. Bununla beraber buyurdu ve hatta yazdı ki: “Vitri acele kılmakta veya tehir eylemekte Peygamber Efendimize uymaktan başka hiçbir şey göremiyorum. Ve hiçbir fazileti mütabaat (tâbi olmak) ayarında bulamıyorum. Resulullah, vitri bazen gecenin evvelinde, bazen de gecenin sonunda kılardı. Şekilde ve surette de olsa, kendi saadetimi her işte, O servere benzemekte bilirim. Binlerce gecenin ihyasını, bir mütabaatın, Resulullah'a bir işte uymanın, yarısına değişmem.”
Ramazan-ı şerifin son on gününde itikâfta idim. Talebeleri toplayıp dedim ki: “Resulullah'a tâbi olmaktan başka hiçbir şeye niyet etmeyiniz ki bizim insanlardan ayrılmamızdan ve uzletimizden ne çıkar. Yüzlerce tutulmayı bir mütabaatı (uymayı) elde etmek için kabul ederim. Ama tevessülsüz (vesilesiz), binlerce uzleti kabul etmem.”
Beyt:
“Gözü sarayda olan, hiçbir şeyi göremez,
Bahçesindeki bostanı, laleyi, gülü bilemez.”
Allahü Teâlâ, Peygamberine tam uymayı nasip eylesin. Yatsı namazını ve vitir namazını kıldıktan sonra hemen yatmaya giderdi. Yatmadan evvel okunması bildirilen ayetleri ve duaları okurdu. Yatsıdan sonra hemen yatmak hakkında buyururdu ki: “Yatsı namazından sonraki uyanıklık, gecenin sonundaki uyanmayı geciktirir.” Eğer bir kimse bu vakitte yanlarında otursa, gayet resmî konuşurdu.
Son zamanlarda, Cuma geceleri talebelerini toplarlar, bin adet salavat-ı şerife okuyup Resulullah'a gönderirlerdi. Bunu bitirdikten sonra bir müddet murakabede oturur, tam bir inkisar (kırıklık) ile dua ederdi. Tavırlarından bununla emrolunduğu anlaşılırdı. Ya kendisinin tertip ettiği bir cüzden daha fazla olan salavat-ı şerife risalesini, veya Abdülkadir-i Geylanî'nin tertip eylediği, salavat-ı şerife risalesini okurdu. Cuma namazında camiye ve bayram namazlarında bayram namazının kılındığı yere giderdi. Cuma namazından sonra ihtiyaten zuhr-i ahır namazını da kılardı. Cuma namazını kıldıktan sonra Fatiha, İhlas ve muavvezeteyn'in her birini yedi kere okurdu.
Kurban Bayramı günü tekbirleri, yoldan giderken yüksek sesle söylerdi. Bazen da Müdmerat kitabındaki fetvaya uyarak alçak sesle söylerdi. Zilhiccenin ilk dokuz gününde, gündüzleri oruç tutar, geceleri, sabahlara kadar ibadet eder, uzlete çekilip ibadet ile meşgul olurdu. Hacca gidenlere müstehap olduğu için onlara benzemek niyetiyle o günlerde saç ve tırnak kesmezlerdi. Ama arefe günü, Arafat'takilere benzemek için hacıların yaptıklarını yapmazdı. Bu on günde gece ve gündüz, “Velfecr” suresini okurdu. Bunun gibi, bu ayın onundan sonra Küsuf namazı kılardı.
Teravih namazlarını seferde ve hazarda tam bir cem'iyyet ve huzur ile kılar, Kur'an-ı Kerim'i tekrar tekrar hatmederdi. Bu günlerde iki veya üç defa hatmederdi. Teravih namazı aralarında bazen salavat-ı şerife, bazen de bu zamanda okunması icap eden duaları okur, üç kere “Sübhane zil-mülki ve'l-melekut...”duasını okurdu. Ramazanın haricinde de daima hatim okurdu. Buyururdu ki: “İnsanlar arasında meşhur ve şevk ile mukarrer olan “Hatmi Ahzab” bu yolun sohbetlerinde sünnet olarak söylenmiştir.” Buyurdu ki: “Azizlerden biri, Mevlana Ya'kub-i Çerhî'nin yazdığı şu şiiri görmüş ve; “Hatmi Ahzab”ı şöyle bildirmiş:
Beyt:
“Fatiha, En'am, Yunus, Taha'yı eyle tamam,
Ankebut'la, Zümer'le, Vakıa'yla vesselam.”
Kur'an-ı Kerim okurken, dinleyenler, okumasından ve sîmâsından, Kur'an-ı Kerim'in esrarının ve bereketlerinin ona akıp geldiğini anlarlardı. Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Birgün tilavet (Kur'an-ı Kerim okuma) esnasında, bu fakire dönüp; “Sübhanallahi ve bi hamdihi, Kur'an-ı Kerim'de, Allahü Teâlâ ile Habibi arasında çok sırlar vardır ki onları ancak Rasih ilimli âlimler anlar.” buyurdu.
İmam-ı Rabbanî hazretleri namaza dururken, tekbir almak üzere iki elini kulaklarına kaldırır, avuç içlerini kıbleye çevirir, parmaklarının arasını hafif açık tutar, baş parmaklarını kulak yumuşaklarına değdirir ve; “Allahü ekber.” diyerek tekbir alırdı. Sağ elini sol eli üzerine koyup sağ elinin baş ve serçe parmağını halka yaparak sol elinin bileğini kavrardı. Namazda iki ayağı arasındaki mesafe, dört parmak genişliğinde idi. Namazda ayakta dururken, kıyamda iken, her iki ayağı üzerine tam basardı. Tek ayağı üzerine meyletmezdi. Kıyamda iken, secde edeceği yere bakardı. Kıraati, okumayı, tecvid kaidelerine uygun ve tertil üzere tek tek okur, ayet-i kerimelerin mânâlarını anlar, esrarına ererdi.
Kıyam ve kıraatten sonra tekbir alıp rükuya eğilirdi. Rükuda başını sırtıyla aynı hizada tutup belini de düz tutardı. Rükuda el parmakları ile diz kapaklarını kuvvetlice kavrar, ayaklarına bakardı. Rükudan doğrulunca kavme yapar, sübhanallah diyecek kadar, yani bir tesbih miktarı ayakta dik dururdu. Îmam olunca rükudan kalkarken; “Semiallahü limen hamideh.” der sonra içinden; “Rabbena lekel hamd.” söyler. Cemaat ile kılarken ise imam; “Semiallahü limen hamideh.” dedikten sonra o; “Rabbena lekel hamd.” derdi. İki secde arasında bir tesbih söyleyecek kadar durur “celse” yapardı. Secdede kucağına bakardı. Secdede karnını dizlerine ve uyluklarına bitiştirmez, açık tutardı. Secdede azalarını yere tam koyardı. Rüku ve secdede, el ve ayak parmaklarını kıbleye karşı uzatırdı. Talebeleri ve kendisine bağlı olan eshabı namazı onun gibi kılmaya çalışırlardı.
Talebelerinin meşhurlarından Bedreddin Serhendî şöyle anlatmıştır: “Ben, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebesi olmadan önce bazen Cuma namazı kılmak için onun mescidine giderdim. Mescitte onun namaz kıldığını görenler; “Sanki o, Resulullah'ın nasıl namaz kıldığını görerek namaz kılıyor.” derlerdi. Ben âlimlerden ve şeyhlerden çok kimsenin namaz kılışını gördüm, fakat İmam-ı Rabbanî hazretlerinin namaz kılışı gibi hiç kimsede görmedim. Namazın adabına ve erkanına öylesine uyardı ki onun namaz kılması büyük bir harika idi. Öylesine bir tazim, temkin, huşu, vakar ve inkisar gösterirdi ki böyle namaz kılmak, ancak Resulullah'a ittiba, tam tâbi olmak ve rasih âlim olmakla ve batınî kuvvetin nihayetine ulaşmakla mümkün idi. Benim ve pek çok kimsenin İmam-ı Rabbanî hazretlerine talebe olması, onun namaz kılışına hayranlık sebebiyledir.”
Namazda ve namaz dışında Kur'an-ı Kerim okurken, korku ayetlerini öyle bir şekilde okurdu ki korku ifadesi yüzünden belli olurdu. Reca, (ümit) ayetlerini tebessüm ederek, sual şeklinde olan ayetleri sual şeklinde okurdu. Kur'an-ı Kerim okurken asla teganni yapmazdı. Yolculuk esnasında, hayvan üzerinde mahfilde oturur, bir yastık alıp üzerinde Kur'an-ı Kerim okurdu. O vaziyette, bazen altı cüz, bazen de daha az okurdu. Secde ayeti gelince secde ederdi. Üzerinde Kur'an-ı Kerim olan minderi gözlerine çok yakın tutar ve böylece gözlerinin uygun olmayan bir şeyi görmemesini temin ederdi.
Yalnız namaz kıldığı zaman, rükudaki ve secdedeki tesbihleri beş, yedi, dokuz veya onbir defa hâle ve vakte göre okurdu. Buyururdu ki: “Yalnız namaz kılan bir kimsenin kuvveti, kudreti olduğu hâlde tesbihleri en az olarak söylemesi ne kadar ayıp olur.” Yine buyururdu ki: “Namazda, sünnetlere, müstehaplara ve edeplere riayet etmek, kalbin huzurda olmasına sebep olur. Çünkü bütün bu riayetler zikirdir ve Allahü Teâlâyı hatırlamak ve O'na teveccühtür.” Yine buyururdu ki: “İnsanlar, riyazet ve mücahedelere heves ederler, halbuki namazın edeplerine riayet ve dikkat etmek, riyazet ve mücahedelerden çok daha üstündür. Bilhassa, farz, vacip ve sünnet namazlarında, buyurulduğu gibi namaz kılmak çok zor ele geçer. Bunun için Allahü Teâlâ buyuruyor ki: “Namaz (nefsinize) ağır gelen bir yüktür. Ancak kalbinde huşu olanlara ağır gelmez.” (Bakara suresi: 45)
Buyururdu ki: “Birçok vera ve riyazet sahibi insan görüyorum ki riayet ve ihtiyata gayret ediyorlar, ama namazın edeplerinde gevşeklik gösteriyorlar.” Abdest aldıktan sonraki iki rekat namazı ve camiye girince hürmeten kılınan iki rekat tehıyyetü'l-mescit namazını terk etmezdi. Revatib sünnetleri gibi, zevaid sünnetleri de hazarda ve seferde daima kılardı.
İyi amellerde ve işlerde bir ilave ve noksanlık yapmamak için çok ihtiyatlı davranırdı. Teravih namazı hariç, hiçbir nafile namazı cemaatle kılmazdı. Hatta, nafile namazları cemaatle kılmak mekruhtur buyururdu. Aşure günü, Berat ve Kadir geceleri, cemaatle nafile namaz kılanları menederdi. Hatta bu hususta, fıkhın en kuvvetli rivayetlerini bildiren bir mektup yazmıştır. İstihare ederek iş yapardı. Bazen de kalbinin kanaati ile ve sünnet olan duaları okuyarak iş yapardı. Bazen birçok mühim meseleye bir istihare yapar, istihare yaptığı işleri ayrı ayrı sayardı. Eğer istiharenin evvelinde mühim olan bir şeyi unutsa, istiharenin arasında veyahut sonunda onu da yerine getirirdi.
Teşehhüdde “Ettehiyyatü okurken” sağ elinin parmağını (işaret parmağını) kaldırmazdı. Buyururdu ki: “Her ne kadar bazı hadislerin zahirî, görünüşteki manaları, parmak kaldırmayı gösteriyorsa da hatta Hanefî âlimlerinden bunun caiz olduğuna dair rivayetler gelmişse de iyi araştırılır, incelenirse, ihtiyatlı olmak lazım geldiği ve hakiki fetvaların bunu terk etmeyi icab ettirdiği anlaşılır.”
Hastaları ziyarete gider, Peygamberimizden naklen gelmiş olan dualar okurdu. Hatta bazı hastaların şifa bulması için kalb ile de teveccüh ederdi. Birçok hasta, bu feyizler menbaının teveccüh ve duaları ile iyileşirdi. Kabirleri ziyarete gider, ölüler için mağfiret ister ve dua ederdi. Davetlere giderdi. Fakat günah işlenen, oyun oynanan, sema ve raks edilen yerlere ve davetlere gitmezdi. Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiklerine kıl ucu kadar uygunsuzluğu bulunan hâli kabul etmezdi.
Ahrariyye yolunun büyüklerini, diğer yollarınkilerden daha üstün bilirdi. Bu yola; “Eshab-ı Kiram yolunun aynısıdır.” derdi. Çünkü buyururdu ki; “Sonda olanlar, başlangıca yerleştirilmiştir.” Yine şöyle buyururdu: “Bu yolumuzun büyükleri; “Bizim nisbetimiz, yolumuz, bütün nisbetlerden, yollardan üstündür.” buyurdular. Bunun sebebi, onların bu yolunun sünnete uymakta ve azimete riayet ve dikkat etmekte, diğer yollardan daha ileride olmasıdır. Böyle olunca nisbetleri de diğerlerinin nisbetinden üstün olur. Bu yolda sonra gelenlerin, Hace Behaeddin Buharî (Şah-ı Nakşibend), Alaeddin-i Attar, Hace Muhammed Parisa ve Hace Ubeydullah-ı Ahrar gibi büyüklerin yollarına uymayan ruhsat cinsinden hareketlerini beğenmezdi.
Beydavî tefsiri, Sahih-i Buharî, Mişkatü'l-Mesabih, Avarifü'l-Mearif, Pezdevî, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını, ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son günlerinde dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, ilim tahsilini önde tutardı.
Bir yere gitse, sünnet olan günlerde yola çıkardı. Buyururdu ki: “Günlerin uğursuzluğu Peygamber Efendimizin dünyaya teşriflerinden sonra kalkmıştır. Buna; “Günler, Allah'ın günleri, kullar da Allah'ın kullarıdır.” hadis-i şerifi delildir derdi. Yolculuğa çıkacağı zaman, istihare eder ve yolculuğa çıkarken okunması icap eden duaları okurdu. Bunun gibi, konaklama ve duraklama yerlerinde sünnet olan duaları terk etmezdi. Elbiselerini giyerken, su içerken, yemek yerken ve aynaya bakarken, bu zamanlarda okunması bildirilen duaları okurdu. Çok hamd ve istiğfar ederdi. Az bir nimete çok şükrederdi. Hatta evla olan bir işi terk etse çok fazla istiğfar ederdi. Eğer bir belaya maruz kalsa; “Kötü amellerimiz ve hâllerimiz sebebiyledir.”derdi. Fakat o belayı, birçok kirleri temizleyen bir sabun gibi görürdü. Buna, yükselmenin sebebi derdi.
Vaktin sultanının, İmam-ı Rabbanî hazretlerini bir kalede hapsettiği günlerde talebelerinden biri, ona bir mektup yazıp hâlinin kabzından (tutulmasından), daralmasından ve insanların eziyetlerinden şikayet etmişti. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu talebesine cevap olarak şu mektubu yazdı: “Allahü Teâlâya hamd olsun, sevdiği seçtiği kullarına selamlar olsun. Gönderdiğiniz mektup geldi. İnsanlardan eziyet ve cefa gördüğünüzü yazıyorsunuz. Bu cefa, bu yoldakilerin güzelliğinin kendisidir ve onların paslarını temizlemek ve cilalamaktır. Niçin kabz ve hâllerin daralmasına ve bulanmasına sebep olsun! Bu fakir, bu kaleye ilk geldiğim zamanlar, insanların eziyet ve cefalarını, birbiri arkasından gelen nur dalgaları, ışık bulutları gibi buldum ve hissettim. Bunların verdiği sıkıntılara katlanmak sebebiyle hâlim alçaklardan, yükseklere çıkarıldı. Birçok sene, cemal sıfatlarının terbiyesi ile çok konaklar makamlar aştırdılar. Şimdi celal ile terbiye ediyorlar ve yüksek makamlara kavuşturuyorlar. Bu bela ve cefalara sabrediniz, hatta razı olunuz, cemal ile celali aynı biliniz. Yazıyorsunuz ki: “Bu fitnenin zuhurundan, yani sizi kaleye hapsetmeleri sebebi ile ne zevk kaldı ne de hâl.” Halbuki zevk ve hâllerin artması lazımdır. Çünkü Mahbubun (Sevgilinin, yani Allahü Teâlânın) cefası, vefasından daha çok lezzet verir. Niçin bela olarak düşünülsün. Avam gibi konuşuyorsunuz ve kendinizi nimetlerden uzak görüyorsunuz. Çünkü cemalde ve nimetlerde, mahbubun arzusu vardır. Celalde kendi arzusu yoktur. Buradaki vaktim ve hâlim, eski hâllerimden çok daha gayrıdır, çok daha yüksektir. Aralarıda büyük farklar vardır.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin onyedi sene sohbetinde ve hizmetinde bulunan ve talebelerinin meşhurlarından olan Bedreddin Serhendî, Hadaratü'l-Kuds kitabında, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin şeklini, suretini, mübarek yüzünü şöyle tarif etmiştir: “Onun mübarek hilyesini şöyle beyan edelim ki sevenleri ve yolunda bulunanlar, onun mübarek yüzünü ve sohbetlerini düşünerek feyiz alsınlar. Beyaza yakın buğday tenli ve açık alınlı idi. Alnında ve mübarek yüzünde öyle bir nur parlardı ki ona bakacak takat kalmazdı. (Bir talebesi de; “Ne zaman mübarek yüzüne baksam, alnında ve yanaklarında “Allah” yazılı görürdüm.”demiştir.) Kaşlarının arası açıktı. Kaşları yay gibi olup uzun, siyah ve ince idi. Gözleri irice olup siyahı tam siyah, beyazı tam beyazdı. Mübarek burnunun ortası yüksekçe olup ince idi. Dudakları kırmızı ve ince idi. Dişleri sık, birbirine bitişik olup inci gibi parlar idi. Sakalları sık, heybetli ve yuvarlak olup yanaklarına taşmazdı. Uzun boylu ve ince yapılı idi. Yani şişman değil idi. Sıcakta da olsa teri hep misk gibi kokardı. Yüzünün güzelliği Yusuf Aleyhisselam'ın güzelliğini andırırdı. Vecaheti (heybeti), vakarı Halilürrahman İbrahim Aleyhisselam'ın heybetini andırırdı. Onu gören gayr-i ihtiyarî, Yusuf Aleyhisselam'ın güzelliğini bildiren; “Böyle insan olmaz, bu ancak üstün bir melektir.” (Yusuf suresi: 31) mealindeki ayet-i kerimeyi hatırlardı ve; “Sübhanallah bu Allahü Teâlânın velî kuludur.” derdi ve; “Görüldüklerinde Allahü Teâlâ hatırlanır.” hadis-i şerifini hatırlardı. Ondan her an ve her saat harikalar zuhur ederdi.
“Ey yükseklerden feyiz saçan rahmet bulutu,
Senden yağıyor bereketli nisan yağmuru.
Bekliyoruz senin feyzinle, kurtuluşu,
Zira hâlimiz harap ruhumuz kan ağlıyor.”
GECE OLANI GÜNDÜZ ANLATMA
Menkıbeleri ve kerametleri: İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hayatını, menkıbe ve kerametlerini anlatmak üzere yetmişten ziyade kitap yazılmıştır. Bunların en meşhurlarından olan Hadaratü'l-Kuds kitabında meşhur talebesi Bedreddin Serhendî şöyle demiştir: “Onyedi sene İmam-ı Rabbanî hazretlerine hizmette bulundum. Eğer huzuruna kavuştuğum ilk günden itibaren, vaki olan keşif ve kerametlerini, yüksek hâllerini, makam ve derecelerini yazsaydım, sadece benim gördüklerim hesaba gelmezdi. Çünkü her saat, her an o hazretten kerametler zuhur ediyordu. Kaldı ki her gün sadece bir kerametini kaydetseydim, huzurunda bulunduğum müddet içinde altıbin kerametini yazıp kayda geçebilirdim.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Bize amel ve işlerden ihsan olunan şeylerin hepsi, Muhammed Aleyhisselam'a tâbi olmak, uymak sebebiyle ihsan olundu. İşimin esasını Muhammed Aleyhisselam'a tâbi olmakta bilirim.” Yine buyurdu ki: “Allahü Teâlâ, nihayetsiz ihsan ve kereminden bana öyle büyük ihsanlarda bulundu ki bir kuru dala teveccüh ve himmet etsem bütün dünya ondan aydınlanır. Fakat Allahü Teâlânın rızası bu gibi işlerin zuhurunda değildir. Ben de böyle şeyleri yapmak istemem.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yüzlerce kerameti Zübdetü'l-makamat, Menakıb ve Makamat-ı Ahmediyye-i Sa'idiyye ve Hadaratü'l-Kuds gibi onun hakkında yazılan kıymetli kitaplarda kaydedilmiş olup bir kısmı şöyledir:
Mevlana Muhammed Yusuf, zamanının âlimlerinden bir zattı. Muhammed Bakî-billah onu tasavvufta yetişmesi, kemale ermesi için İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sohbetine göndermişti. Mevlana Yusuf henüz kemale ermeden hastalanmış ve vefatı yaklaşmıştı. İmam-ı Rabbanî, onu ziyarete gitti. Mevlana Yusuf teveccüh ve himmet istedi. İmam-ı Rabbanî, murakabe ile meşgul olup onu Fena ve Beka makamlarına kavuşturdu. O, bu hasta hâlinde, kalbindeki bu ilerlemeleri görüp haber verdi. Yolu tamam eyledi ve aynı anda vefat etti. Allah'a kavuştu.
Çok uzak memlekette bulunan bir aziz, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin methini duyup Serhend şehrine geldi. Geceleyin bir kimsenin evinde misafir kaldı. İmam-ı Rabbanî'den istifade etmek için geldiğini, ona talebe olmak şerefine kavuşmak istediğini ve bunun için çok neşeli olduğunu söyleyince ev sahibi İmam-ı Rabbanî'yi kötülemeye başladı. O aziz çok üzüldü. Mahcup oldu. İmam-ı Rabbanî'ye sığınıp kalbinden; “Ben yalnız Allah rızası için size hizmet niyeti ile gelmiştim. Şu şahıs, beni bu saadetten mahrum etmek istiyor.” dedi. Bu sırada İmam-ı Rabbanî birdenbire yalın kılıç gözüküverdi. Hâllerini inkâr eden, o şahsı parça parça eyledi ve evden çıktı. O aziz sabahleyin mübarek huzuruna kavuşunca geceki hadiseyi arz etmek istedi. Fakat İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Gece olanı, gündüz anlatma.” buyurup kerametini gizledi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eski talebelerinden seyyid bir zat şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin biraderi Sürunç beldesinde idi. Ona bir mektup yazıp huzuruna gelmesini istemişti. Bu mektubu götürmek için beni vazifelendirdi. Yola çıkarken selametle gitmem için dua edip Fatiha okudu ve bana buyurdu ki: “Yolda Kureyş suresini çok oku ki tehlikelerden korunasın. Şayet yolda müşkül bir iş ile karşılaşırsan bizi hatırla!” Gitmek üzere yola çıktım. Yanımda iki kişi daha vardı. Sürunç'a iki menzil yolumuz kalmıştı. Fakat önümüzde dehşetli bir çöl vardı. Bu çölde iken bir ara, yanımdakilerden ayrılıp biraz uzağa gittim. Abdest tazeledim ve abdest aldıktan sonra iki rekat namaz kılmak üzere namaza duracaktım. Bu sırada karşıma birden bire korkunç bir aslan çıkıverdi. Bana doğru yaklaşıyordu. Hemen hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerinin; “Bir müşkül ile karşılaşırsan bizi hatırla.” emri hatırıma geldi. Kendi kendime; “Ey hocam! Allahü Teâlânın izniyle imdadıma yetiş, beni bu yırtıcı aslanın pençesinden kurtar!” dedim. Daha ben sözümü bitirmeden İmam-ı Rabbanî hazretleri gözüküverdi. Bana saldırmak üzere olan aslana benden uzaklaşması için eliyle işaret etti. Aslan kaçarak uzaklaşıp gitti. Bu hadiseyi yanımda bulunan arkadaşlarım da gördü. Bana; “Böyle bir anda imdadına yetişen bu büyük zat kimdir?” dediler. Ben de; “İmam-ı Rabbanî hazretleridir.” dedim. Onlar da bu hadise üzerine, İmam-ı Rabbanî hazretlerini çok sevenlerden oldular.”
Hadaratü'l-Kuds kitabının müellifi, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kerametlerini yazarken, amcası Şeyh Muhammed'den naklen şöyle anlatmıştır: “İsfehan'dan dönmekte olduğumuz bir yolculukta atımdan heybem düşmüştü. Farkına varınca atımı kafiledekilere bırakıp heybeyi aramak için kafileden ayrıldım. Şuraya da bakayım, buraya da bakayım diyerek ararken aradan çok zaman geçti. Kafile gözden kayboldu. Kafileden uzak kaldım. Çöl ve dağdan başka hiçbir şey göremiyordum. Yolumu kaybettim. Şaşkın, perişan bir hâlde çaresizlik içinde ağlayarak her tarafa koşuyordum. Fakat kafileden bir eser göremiyordum. Buralarda ölüp gideceğim, yolumu şaşırdım diye düşünüyordum. Sonra bir suyun başına oturup abdest aldım. Tam bir yalvarışla dua edip hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerinin imdadıma yetişmesini istedim. Ben böyle dua ederken, İmam-ı Rabbanî hazretleri bir at üzerinde karşıma çıkıverdi. Yanıma yaklaşıp durdu ve; “Elini ver.”buyurarak elimden tutup beni atın terkisine bindirdi. Sonra atı süratle sürüp aradığım kafileye yaklaştı. Ben kafileyi uzaktan görünce beni attan indirip! “Hadi git.” buyurdu. Kafileye ulaştım, İmam-ı Rabbanî hazretleri gözden kayboldu, bir daha göremedim.”
Serhend kadılarından birinin oğlu, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sohbetinde bulunanlardan ve sevenlerinden idi. Bu genç bir defasında çok ağır bir hastalığa yakalandı. Tabipler hastalığına bir ilaç bulamadılar. Bunun üzerine İmam-ı Rabbanî hazretlerine bir mektup yazıp yalvararak, içinde bulunduğu şiddetli hastalıktan kurtulması için dua istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri mektubuna cevap yazıp; “Biz seni himayemize aldık, bu hastalıktan kurtulacaksın. Hatırını hoş tut.” buyurdu. O genç İmam-ı Rabbanî hazretlerinin teveccühü ve duası bereketiyle, hastalıktan kurtulup sıhhate kavuştu. Sonra tekrar sohbetine devam etmeye başladı. Bu hastalıktan kurtulduktan sonra hâlini zevk ve şevkle anlatıp bağlılığını dile getirirdi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eski talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Küçüklüğümde Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip hafız olmuştum. Daha sonra Serhend'den İlahabad'a gittim. Zamanla işe dalıp ezberimi unuttum. Bende hafızlık kalmadı. Böylece aradan birkaç yıl geçti. Sonra memleketim olan Serhend'e döndüm. Bu sırada Ramazan-ı şerif ayı idi. Serhend'e geldiğimde İmam-ı Rabbanî hazretleriyle görüşünce bana; “Hafız! Teravih namazını, hatim ile kıldır!” buyurdu. Kur'an-ı Kerim'in ezberimde kalmadığını, hafızlığımı kaybettiğimi söyledim. Fakat; “Okuyacaksın!” buyurdu. Üç defa hâlimi arz edip; “Bende hafızlık kalmadı.” dedimse de kabul etmediler. Çaresiz emre uydum. Teravih namazını kıldırmak üzere imam oldum. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin himmeti ve emirlerinin bereketi ile unutmuş olduğum hâlde ilk gün yirmibir cüzü ezberden okumak suretiyle teravih kıldırdım. İmam-ı Rabbanî hazretleri kıyamda dinledi. Diğer cemaat uzun müddet kıyamda durmaya güç yetiremedi. İkinci gün teravihte hatmi tamamladım. Bende hafızlık kalmadığı hâlde böyle okuyabilmem, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bereketi ile idi.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden Muhammed Türab şöyle anlatmıştır: “Kardeşim ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Hastalığı o derece şiddetliydi ki artık kurtulma ümidi kalmamış gibiydi. Hatta kefeni bile hazırlanmıştı. Bu hâlde iken birgün İmam-ı Rabbanî hazretlerine bir sığır ve bir miktar da para hediye etmeye nezretmişti. Ertesi gün birdenbire ayağa kalkıp; “Ben iyileştim.” dedi. Bu hâlini görenler; “Bu delirdi mi? Nasıl olur?” dediler. Sonra ona çorba içirdiler. Gerçekten ağır hastalıktan kurtulmuş sıhhate kavuşmuştu. Sonra bize o gece seher vaktinde İmam-ı Rabbanî hazretlerini rüyada gördüğünü ve elinden tutup; “Sen sıhhate kavuşacaksın üzülme!” buyurduğunu ve böylece sıhhate kavuştuğunu söyledi."
Birgün İmam-ı Rabbanî hazretleri talebelerinden Şeyh Müzzemmil hakkında şöyle buyurdu: “Görünüyor ki şeyh Müzzemmil şu anda korkunç hâlde! Bir kuyuya düşmüş durumdadır! Öyle bir hâlde ki çıkmak için elini ayağını oynatamıyor!” Şeyh Müzzemmil, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eski ve meşhur talebelerindendi. Dağda dolaştığı bir sırada aniden ayağı kayıp derin bir kuyuya düşmüştü. Kuyunun derinliğinde elini ayağını oynatamadığı için çıkamıyordu. Çaresiz kuyunun içinde kalakalmıştı. O bu hâlde iken bir köylü hâlini fark edip hemen koşup on kişilik bir gruba haber verdi. Bunun üzerine hemen gelip Şeyh Müzzemmil'i düştüğü kuyudan çıkardılar.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yakın talebelerinden, Şehzade Veliahd'ın hocası olan Mirek Şah şöyle anlatmıştır: “Ben önceleri İmam-ı Rabbanî hazretlerini sevenlerden değildim. Çünkü onun hakkında; “Kendini Hazreti Ebu Bekr'den üstün görüyor.” diye bir iftira yayılmıştı. Bu sıralarda Hindistan'a gitmiştim. Serhend şehrine varınca eski dostlarımdan biriyle karşılaştım. Bu arkadaşım önceden çok kötü bir insandı. Fakat bu defa karşılaştığımda onu çok iyi ve üstün bir hâlde takva sahibi gördüm. Yüzünde bir nur vardı. “Sen böyle değildin bu hâl nedir?” dedim. Dedi ki: “Ben İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hizmetine ve sohbetine girdim, devamlı huzurundayım. Onun sohbetinin bereketi ile bu nimete kavuştum.” Bunun üzerine ben ona; “Senin bahsettiğin zat kendinin Hazreti Ebu Bekr'den üstün olduğunu yazmış. Onun sohbetinin tesir ve faydası nasıl olur?” dedim. O arkadaşım ben böyle deyince; “Asla! Binlerce asla! Bilmeden, anlamadan inkâr etme! O yeryüzünün kutbudur. Eğer sen onu görmüş ve sohbetine kavuşmuş olsaydın onun hakkında söylenilen bu iftiranın asılsız olduğunu anlardın.” dedi. Fakat bendeki şüphenin çokluğu sebebiyle; “Görmek istemiyorum.” dedim. Arkadaşım bana İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gidip onu görmem için çok ısrar etti. Mutlaka görmemi ve bu yanlış düşünceden kurtulmamı istiyordu.
Bu ısrar üzerine İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gitmeye karar verip kendi kendime; “Eğer şu üç şeyden bahsedip beni ikna ederse ben de onu sevenlerden olurum.” dedim. Kendi kendime cevabını almak hakkında; kendini Hazreti Ebu Bekr'den üstün görüyor diye söylenilen iftiraya cevap vermesi, hemen bu mevzuyu açıp bu hususta benim şüphelerimi giderip tam ikna etmesi idi. İkincisi; benim babam ve dedelerimden bahsetmesi, üçüncüsü de Hace Havend Mahmud'dan bahsetmesi idi. Bu karardan sonra arkadaşımla beraber huzuruna gittik. İmam-ı Rabbanî hazretlerini daha uzaktan görür görmez bütün azalarım heybet ve dehşete kapıldı. Kalbim ona tutuluverdi. Korkarak ve titreyerek huzuruna yaklaştım. Oturmamıza izin verdi. Oturduktan sonra yastığının altından bir mektup çıkarıp benim elime verdi. Sonra verdiği bu mektubu okuyup öyle bir izah yaptı ki hakkında yapılan ve kendini Hazreti Ebu Bekr'den üstün görüyor diyenlerin iftiralarına cevap verip açıkladı. Benim bu hususta artık hiç şüphem kalmadı. Bundan sonra zihnimde tuttuğum ikinci meseleye geçip; “Mevlana Mirek! Senin baban şöyle şöyle bir zat, deden de şöyle şöyle bir zat ve senin ecdadının şerefi şöyledir.” diyerek methetti. Sonra ayrılmak üzere kalktığımızda veda ederken hatırıma, üçüncü sualim olan Hace Havend Mahmud'dan bahsetmedi diye geçti. Tam bu sırada yüzünü bana dönüp; “Hace Havend bizim pirzademizdir ve cezbe sahibidir.” buyurdu. Bir sohbetinde bu üç kerametini gördüm.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri; herkese, önce kendisi selam verirdi. Birgün hatırımdan; “Bugün huzuruna gidip önce ben selam vereyim.” diye geçti. Bu niyetle gittim. Evlerine varınca kalabalık bir cemaat arasında yaklaştım, öyle oldu ki birkaç adım daha atsam hocamla karşı karşıya gelecektim. Fakat henüz o beni, ben de onu görememiştim. Tam bu sırada cemaatin arasından ismimi söyleyerek; “Selamün aleyküm ya filan!” dedi. Çaresiz hemen huzuruna çıkıp; “Ve aleykümüsselam.” dedim. Sonra; “Niyetim önce selam vermek idi.” diye arz ettim. Tebessüm etti.”
Birgün talebesinden on kişi, aynı akşam, İmam-ı Rabbanî'yi iftara davet ettiler. Kabul buyurdu. Aynı akşam, aynı anda, hepsinin evinde hazır bulunup iftar etti.
Birgün buyurdu ki: “Kâbe-i Muazzama'yı tavaf arzum o kadar ziyadeleşti ki yerimde duramaz oldum. Allahü Teâlânın lütfu ile bu şevk ve iştiyak cazibesinde, Kâbe-i şerifeyi yanımda gördüm ve tavaf ile şereflendim.”
Yine Can Muhammed Celenderî şöyle anlatmıştır: “Ben İmam-ı Rabbanî hazretlerinin çok hizmetinde bulundum. Her ne zaman mübarek yüzünü görsem alnında ve iki yanağında Allahü Teâlânın ismini, “Allah”yazılı olduğunu açıkça görürdüm.”
Yine Can Muhammed Celenderî, Acin'de görüştüğü o seyyid zata şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yanında talebe iken, birgün akşama doğru İmam-ı Rabbanî hazretleri bana; “Sana bir iş söylesem yapar mısın?” buyurdu. “Canım feda olsun yapmaz olur muyum!” dedim. Bunun üzerine benim elime yazılı bir kağıt verdi ve buyurdu ki: “Hafız Rahne'nin bahçesine git, orada bir grup derviş oturmaktadır. Onların yanına var. Aralarından güzel yüzlü bir dervişin onlardan geride bulunduğunu göreceksin. Bu dervişin yanına git, ona bizim dua ettiğimizi söyle. Bu kağıdı ona ver ve buraya gelmesini söyle.” Emri üzerine derhal söylediği yere gittim. Söylediği gibi dervişlerden bir cemaat ve bu cemaatten biraz geride oturan güzel yüzlü bir derviş gördüm. O da beni gördü ve görür görmez bana; “Seni İmam-ı Rabbanî hazretleri mi gönderdi?” dedi. Evet deyip elimdeki kağıdı ona verdim. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin dua ettiğini ve çağırdığını söyledim. Ben böyle deyince kalkıp benimle yola koyuldu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna girdiğimizde bir köşede oturuyordu. Çağırıp geldiğim zat da başka yere oturdu. Bu sırada İmam-ı Rabbanî hazretleri kahve getirmemi söyledi. Hemen koşarak dergâhtaki kahve pişirilen yere gittim. Kahveyi alıp getirdim. Önce İmam-ı Rabbanî hazretlerine takdim ettim. “Ona götür.” buyurarak gelen misafire götürmemi istedi. Ona götürmek üzere yüzümü o tarafa döndüm. Onu da İmam-ı Rabbanî hazretlerinin suretinde gördüm. Bu sefer o, önce İmam-ı Rabbanî hazretlerine götürmemi söyledi. Dönüp baktım, İmam-ı Rabbanî hazretleri yerinde oturuyordu! Huzuruna çağırıp geldiğim o derviş, İmam-ı Rabbanî hazretlerinden beni sordu. O da; “Bu Celender'dendir. İsmi Can Muhammed'dir.” dedi. Bunun üzerine o derviş; “Babası bizim tanıdıklarımızdandır. Bunu hangi tarikatta yetiştiriyorsunuz?” deyince; “Kadiriyye silsilesinden.” buyurdu. Bunun üzerine o zat; “Allahü Teâlâya hamd olsun. Onu Seyyid Abdülkadir-i Geylanî'ye kavuştururuz.” dedi. Bu sırada İmam-ı Rabbanî hazretleri dışarı çıkmak üzere kalktı ve benden bir ibrik su istedi. Hemen hazırladım. Dışarı çıktığında bana kutup yıldızını göstererek; “Can Muhammed! Kutup yıldızını biliyor musun? Bu mudur değil midir? Dikkatli bak!” buyurdu. Dikkatli baktım kutup yıldızından, üzerinde siyah hırka bulunan bir zat çıktı ve ok gibi bir anda yanımıza geldi. İmam-ı Rabbanî hazretleri bana buyurdu ki: “Huzuruna yaklaş! O, Abdülkadir-i Geylanî'dir! Ona intisab et, bağlan.” Bu emre uyarak hemen huzuruna yaklaştım, benim kendisine intisabımı (talebeliğimi) kabul etti. Sonra tekrar kutup yıldızına doğru gidip yıldızında kayboldu. Bu sırada İmam-ı Rabbanî hazretleri, abdest aldıktan sonra mescide girdi. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin beni göndererek çağırdığı derviş de yanımda idi. Bana; “Abdülkadir-i Geylanî hazretlerini gördün mü?” dedi. Ben de; “Evet.” dedim.”
Bu hadiseyi Can Muhammed Celenderî'den naklen anlatan seyyid zat şöyle anlatır: “Ben bunları Can Muhammed Celenderî'den dinledikten sonra ona dedim ki: “Bu kadar kıymetli şeylere kavuştuktan sonra neden ticarete dalıp da dergâhtan uzak kaldın?” O da bana; “Acaib bir hikayedir. Ben, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzurunda talebe iken akrabalarım gelip beni götürmek istediler. “Buna müsaade et, biz bunu kethüda (ticaret reisi) yapacağız.” diye ısrar ettiler. İmam-ı Rabbanî hazretleri bana; “Git kethüda ol.”buyurdu. Ben ayrılıp gidemedim. Yakınlarım tekrar gelip ısrarla beni istediler. “Git.” buyurdu. Ben yine gidemedim. Akrabalarım kalabalık bir hâlde tekrar geldiler, beni götürmek için ısrar ettiler. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu hâlden rahatsız oldu. Birgün bir şey yiyordu. Kendi ağzından yediği şeyin bir parçasını koparıp benim ağzıma verdi. Onu ağzıma alır almaz hâlim değişti. Dünya işlerini düşünür hâle dönmüştüm. Çaresiz beni götürmek için gelip ısrar eden akrabalarımla bu sefer gittim. Ticarete başlayıp kethüda oldum. Bundan sonra ticaretle uğraştım. Fakat hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerini unutmadım. Ona bağlılığımı kesmedim. Her ne zaman buraya gelsem, ziyaret edip görüşürüm, sohbetinde bulunurum.” dedi.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yüksek talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri namazlarda devamlı imam olur, namazı kıldırırdı. Ben bir defasında huzurunda iken, acaba devamlı imam olmalarının hikmeti nedir diye düşünüp merak ettim. Ben böyle düşündüğüm sırada, İmam-ı Rabbanî hazretleri birdenbire bana buyurdu ki: “Şafiî ve Malikî mezheplerinde Fatiha'sız namaz caiz değildir. Bunun için bu mezheplerde imama uyan cemaat Fatiha okur. Bu hususu gösteren sahih hadis-i şerifler de vardır. İmam-ı A'zam'a göre ise cemaatte imamın Fatiha'yı okuması cemaat için de kâfidir. İmama uyan cemaatin Fatiha okumasını caiz görmemiştir. Hanefî mezhebi fukahasının cumhuru, çoğu böyle buyurmuştur. Ancak Hanefî mezhebinde okumanın caiz olduğuna dair bazı rivayetler de vardır. Bunun için de namazlarda imam olmak suretiyle, mezheplerin hepsinin hükmüne uymaktayım.”
Serhend şehrinin Citbur kasabası kumandanlarından biri, isyan edenlerin üzerine yürümeyi, onlarla savaşmayı düşündü. O civarda bulunan âlimlerden bir zata bu hususta istihare etmesini söyledi. O zat da; “Galip geleceksiniz, muhakkak gidiniz.” dedi. Bu kumandan o zatın işareti gereğince savaşmak üzere yola çıktı. Fakat zafer kazanacaksın diyen zat, keşfinde tereddüt edip ihtiyat olsun diye durumu bir de İmam-ı Rabbanî hazretlerine sormak için bir mektup yazdı. Mektubunda dedi ki: “Ben bu hususta kendisine galip geleceksin diye müjde verdim. Acaba hazretiniz ne buyururlar?” İmam-ı Rabbanî hazretleri cevabında; “Keşifte hatanız oldu. Bize göre tamamen aksi olacak. Bir şey güneş gibi meydanda açıkça görünmeyince keşfedilmeyince hüküm vermemek lazım.” buyurdu. Fakat o kumandan çok uzağa gittiğinden, ona yeni bir haber ulaştırılmadı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin; “Keşifte hatanız oldu.” buyurmasından sonra üç dört gün geçmeden, o kumandanın, baş kaldıranlar karşısında hezimete uğrayıp perişan olduğu ve geri döndüğü haberi geldi.
İŞİN SIRRI BUDUR
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden seyyid bir zat şöyle nakletmiştir: “Acin'de idim, bir grup tüccar da yanımda idi. Bu tüccarlar arasında Can Muhammed adında Celender'den bir zat da bulunuyordu. Onunla aramızda bir dostluk kurmuştuk. Birgün birisi bana, sultanın, İmam-ı Rabbanî hazretlerini hapsettiğini söylediğinden çok üzüntülü idim. Can Muhammed beni böyle kederli görünce üzüntünün sebebini sordu. Ben de İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hapsedildiğini duyduğum için çok üzüntülü olduğumu söyledim. Can Muhammed bana; “Ben de onun talebesiyim. Bugün işin aslını ondan öğreneceğim.” dedi. Sonra gidip kaylule yaptı yani öğle vaktine yakın biraz uyudu. Sonra bu uykusunda, rüyasında İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördüğünü ve kendisine; “İşittiğiniz haber doğrudur. Fakat bazı makamları geçmek, Allahü Teâlânın celal sıfatı ile terbiye edilmeye bağlıdır. Eğer böyle olmasaydı o makamları geçmek mümkün olmazdı. Dostlarımıza söyle, gönüllerini hoş tutsunlar, işin sırrı budur.” buyurduğunu söyledi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Bir defasında şiddetli bir sıtma hastalığına tutulmuştum. Uzun müddet bu hastalıktan kurtulamadım. İyice bitkin ve zayıf düştüm. Artık hastalığım o dereceye gelmişti ki yakınlarım hayatımdan ümidi kesip ölürken yanında bulunalım diye geceleri başımda duruyorlardı. Ben bu hâlde iken hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerini hatırlayıp onun bereketi ile hastalıktan kurtulmam için dua ettim. Hastalığımın şiddetlendiği bir sırada geceleyin, üzerinde boydan boya bembeyaz elbise olan ve yüzü kapalı bir zat karşıma çıkıverdi. Yanıma yaklaşıp; “Bu ridayı (örtüyü), Peygamberimiz server-i kâinat aleyhissalatü vesselam, İmam-ı Rabbanî Şeyh Ahmed Farukî Nakşibendî hazretlerine gönderdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri de sana gönderdi. Ben bunu sana giydirmek için geldim! Bunun bereketiyle sen hastalıktan kurtulup sıhhate kavuşacaksın!” dedi.
Sonra o ridayı başımdan ayağıma kadar örttü. Bu sırada ayaklarımdan bir soğuma başladı. Bu soğukluk başıma kadar ulaştı. Hastalıktan kurtuldum. Yanımda bulunan kız kardeşim, ayaklarımın soğuduğunu fark edince artık benim ölmek üzere olduğumu zannederek ağlayıp feryat etmeye başladı. Ben onun feryadından rahatsız olup; “Üzülme, ben iyileştim.” dedim. Sonra çorba isteyip içtim. Tam bir sıhhate kavuşum. Hatta o gün kalkıp sabah namazını ayakta kıldım.”
Yine bu talebesi şöyle anlatmıştır: “Birgün bir arkadaşımın evinde, arkadaşımla birlikte, içinde afyon bulunan bir yiyecek hazırlamıştık. Bundan ikimizden başka bir kimsenin haberi yoktu. Yiyeceği hazırladıktan sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin namaz kıldırdığı mescide gidip cemaatle namaz kıldık. Namazdan sonra dönüp hazırladığımız içinde afyon bulunan o yiyeceği yiyecektik. Namaz bittikten sonra İmam-ı Rabbanî hazretleri, dışarı çıkmak üzereyken kapının önünde durup her ikimizi de yanına çağırdı. Huzuruna varınca bize; Cennet'ten, hurilerden, Cennet'teki köşklerden bahsedip dünyanın lezzetlerinin geçici olduğunu, ahiret saadetini ve lezzetlerini kazanmak için uğraşmak lazım olduğunu anlattı. Sözünü bitirirken de; “O hazırladığınız afyonlu yiyeceği yemeyiniz!” buyurdu. Bu sözü üzerine, kerameti karşısında hayran, şaşkın kaldık. Eve gidip hazırladığımız afyonlu yiyeceği yemeyip bir havuza attık. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bu kerameti karşısında ona bağlılığımız kat kat arttı.”
Yine bu talebesi anlatmıştır: “Annem hastaydı. Sevabını Behaeddin-i Buharî hazretlerinin ruhuna hediye etmek niyetiyle bir miktar para nezrettim, adadım. Bu parayı alıp hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerine götürdüm. Dağıtması için takdim ettim. Fakat; “O senin yanında kalsın.” buyurup gayet nazik ve güzel bir tavırla parayı kabul etmediler. O gece rüyamda İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördüm. Bana; “Ey falan! Uyan ve git annen can çekişmektedir. Vefat ederken başında bulun!” dedi. Uykudan uyandım, gece vakti hocam İmam-ı Rabbanî hazretlerine gittim. Teheccüd namazını kılmıştı. Selam verdim ve gördüğüm rüyayı anlattım. Bir müddet başını eğip murakabeye daldı, uzaktan teveccüh etti. Sonra bana buyurdu ki: “Çabuk git! Annen vefat etmek üzeredir!” Ağlayarak annemin yanına koştum. Yanına varınca nabzını yokladım. Durmak üzereydi. Biraz sonra da vefat edip Hakk'ın rahmetine kavuştu.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “Din düşmanlarının ve hasetçilerinin iftirası üzerine Sultan Cihangir, İmam-ı Rabbanî hazretlerini Guvalyar kalesine hapsetmişti. Bu günlerde büyücülerden biri bana dedi ki: “Ben Hintçe bazı isimler biliyorum. Eğer bunları bir namaz vaktinden diğer namaz vaktine kadar okursan o gün düşman helak olur! Bu çok tecrübe edilmiştir.” Sonra o isimleri bir kağıda yazdı ve bana verip; “Evinin tavanındaki bir ağacın altına koy.” dedi. Alıp evimin tavanındaki bir ağacın altına koydum ve; “Yarın Salı günüdür. Yarın okurum.” dedim. O gece rüyamda hocam İmam-ı Rabbanî aniden karşıma çıktı. Hayret içinde parmağını ısırarak; “Bizim dostlarımızın böyle bir şey yapması çok hayret edilecek bir işitir. Sakın ha, o işi yapma, sihirdir!” dedi.
Bu rüyadan sonra büyücünün yazdığı o yazıları okumaktan vazgeçtim. Sonra Sultan, İmam-ı Rabbanî hazretlerini hapsettiğine pişman olup serbest bıraktı. Hapisten çıktıktan sonra huzuruna gittim. Ben evde gizlediğim o sihir yazılı kağıdı saklıyordum. Bir defa da olsa düşmanın ciğerine bir ok saplamak istiyordum. Yapacağım işi gizleyeyim diye düşündüm. Hocam İmam-ı Rabbanî hazretleri hapisten çıkınca üç gün Serhend'de kaldı. Her üç gün bu niyetle huzuruna gittim. Düşmana bir şey yapayım diye düşünüyordum. Üçüncü gün gittiğimde beni kalabalık cemaat arasından çağırttı ve bana buyurdu ki: “O Hintçe isimleri okuma, çünkü onlar sihirlidir!” Öyle bir şey olmadığını söyleyip saklamak istedim. Bunun üzerine; “Bana niye böyle söylüyorsun? O isimleri falan sihirbazdan öğrendin!” diyerek o sihirbazın ismini söyledi. Sonra; “O öğrendiğin şeylerin yazılı olduğu kağıt, evinin tavanındaki bir ağaç arasındadır. Her ne kadar sihir tesir ederse de sihir yapmak haramdır! Şimdi git o sihir yazılı kağıdı yırt!” buyurdu. Ben başımı önüme eğdim. Sonra bana; “O işi yapmayacağına ve sihir yazılı kağıdı yırtacağına dair söz ver.”buyurdu. Elimi tutup eliyle vurdu. Ben bu kerameti karşısında hayret ettim. Çünkü yapacağım o işi hiç kimse bilmiyordu. Hemen eve gidip üzerinde sihir yazılı kağıdı, tavandaki ağacın altından çıkardım ve yırtarak parça parça edip attım.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerini seven bir vali vardı. Birgün o valiye bir haberci gönderip bulunduğu yerden uzaklaşmasını yoksa başına büyük bir bela geleceğini bildirdi. Fakat o vali bu tavsiyeye uymadı. Neticede padişahın kızgınlığına uğrayıp cezalandırıldı. Başına başka belalar da geldi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerine bağlı bir tüccar, birgün huzuruna gelip; “Gençliğim geçti, ihtiyarladım, ömrüm geçmek üzere. Beni arkamdan anacak, bana dua edecek bir evladım olmadı!” diyerek bu hususta ısrarla teveccüh isteyip bir evladı olması için dua etmesini istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri, bir müddet murakabe yaptıktan sonra; “Senin bu hanımından çocuğun olmayacak. Başka bir hanım daha nikâhlarsan ondan seni yad edecek bir çocuğun olur.” buyurdu. Bundan sonra o tüccarın ilk hanımı vefat etti. Tüccar da başka bir hanımla daha evlendi. Bu hanımından bir oğlu, bir de kızı oldu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerine bağlı olanlardan Mevlana Murtaza Naip şöyle anlatmıştır: “Askere gittiğimde ihtiyaçlarımı karşılama hususunda sıkıntıya düştüm. O günlerde mühim ihtiyaçlar zor temin ediliyordu. Oğullarım da askerde olduğundan sıkıntım artıyordu. Bu sebeple çok üzülüyordum. Bir gece İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yardımıma yetişmesini isteyerek, Allahü Teâlâya dua ettim. O gece İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördüm. Elime üzerinde bir şeyler yazılı olan bir kağıt verdi. Sabahleyin bu kağıdı divana götürüp ihtiyaçlarımdan dolayı bana yardım etmeleri için verdim. İki üç gün içinde işim görüldü. Arzu ettiğim şeye kavuşup rahatladım. Bu işimin hemen hâlledildiğini görenler hayret edip; “Biz senelerdir askeriz, bizim mühim işlerimiz daha hâlledilmedi, bu nasıl olur?” dediler. Bunun üzerine, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin tasarrufu ve bereketiyle olduğunu anlattım. Ona karşı sevgileri ve bağlılıkları iyice arttı.”
ÇABUK GEL, GEÇ KALDIN
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin akrabalarından biri şöyle anlatmıştır: “Ben, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden olmayı arzu ediyordum. Fakat çeşitli mâniler sebebiyle, bir türlü hizmetine girmek nasip olmamıştı. Bir gece karar verip; “Yarın gidip hâlimi arz edip beni de talebeleri arasına kabul etmesini isteyeyim.” diye düşündüm. O gece rüyamda kendimi derin bir deniz kenarında gördüm. İmam-ı Rabbanî hazretleri ise karşı sahilde idi. Huzuruna kavuşmak istiyordum. Bana; “Çabuk gel! Çabuk gel! Geç kaldın.”buyurdu. Bu sözlerini işitince kalbim hemen zikretmeye başladı. Sonra uykudan uyandım, kalbim artık zikrediyordu. “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yolu böyledir. Daha ben sohbette bulunmadan kalbim zikre başladı. Ya bir de sohbetinde bulunsam nasıl olur?” dedim. Sabahleyin İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gidip gördüğüm rüyayı bana olan teveccüh ve tasarruflarını anlatarak hâlimi arz ettim. Kalbimin zikretmeye başladığını söyledim. Bana; “Yolumuz tam budur. Buna devam et.” buyurdu.
Yine bu zat şöyle anlatmıştır: “Babam bana vasiyet etti ve dedi ki: “Vefat edince cenazemi İmam-ı Rabbanî hazretlerine götürüp beni de talebeleri arasına almasını iste. O öyle bir yolda ki insanlar öldükten sonra da onun teveccühüne kavuşur.” dedi. Babam vefat edince vasiyeti üzerine cenaze namazının kılınması ve hâlini arz etmek için cenazesini götürdüm. Durumu arz ettim. Bunun üzerine; “Yarın meclisimizde hazır bulun.”buyurdu. Ertesi gün gidip huzuruna oturdum. Bu sırada beni bir hâl kapladı. Kendimden geçip gaybet (kendimi kaybetme) hâline girdim. Bu hâlde iken bir de gördüm ki babam da huzurunda oturuyor. İmam-ı Rabbanî hazretleri ile arasında bir kişi vardı. Babam da zikrediyordu. Babamın bu hâlini görünce Rabbime şükrettim.”
Bu talebesi yine şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri Guvalyar kalesinde hapis iken, birgün vefat ettiği haberi yayıldı. Çok üzülüp ağladım ve Fatiha okudum. Üzüntüyle ağlayıp gözyaşı dökmekte olduğum gece rüyamda İmam-ı Rabbanî hazretlerini gördüm. Yanında birkaç dervişle içeri girdi. Bana hitap ederek; “Vefat ettiğime dair yayılan haber yalandır!” buyurdu. Bunun üzerine hemen uyanıp kalktım. Yayılan haberin yanlış olduğunu, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sıhhat ve afiyette olduğunu bildirdim.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden Mevlana Muhammed Emin, birgün ona şöyle arz etti: “Nevabşir Hace, asil ve şerefli bir aileye mensup olup babası ve dedeleri evliyadandı. Fakat Nevabşir Hace çok içki içiyor ve haram olan işlerle meşgul oluyor, bunun ıslahı için bir teveccüh buyurunuz. Bu bir kumandandır. Eğer tövbe etmek nasip olursa onun sebebiyle askerlerden pek çok kimse de kurtulur, salih kimselerden olurlar.” Bunu arz edince İmam-ı Rabbanî hazretleri sükut etti. Yine bir defa aynı şey arz edilince İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Ey Mevlana Muhammed! Nevabşir Hace'nin hâline teveccüh ettim. Onu haramlar ve günahlar içinde gördüm. Onu bu kötü hâlden kurtarmak için çok teveccüh ettim, uğraştım. Elim ona ulaşmadı. Fakat sonunda onu kendimize çekeceğiz.” buyurdu. Aradan uzun zaman geçti. Hakkında böyle buyurduğu o kimse, içki içmeyi ve işlediği diğer haramları terk edip tövbe etti. Bundan sonra ibadet ve taatle meşgul oldu. Bu zat bir defasında Serhend şehrinden başka bir şehre gitmişti. Serhend'e dönüşünde hastalanıp vefat etti. Oğulları onu İmam-ı Rabbanî hazretlerinin türbesi yanında bir yere defnettiler. Böylece İmam-ı Rabbanî hazretlerinin; “Sonunda biz onu yanımıza çekeceğiz.”buyurmasının hikmeti anlaşıldı.”
Birgün İmam-ı Rabbanî hazretleri odasında yalnız otururken, talebelerinden Abdülmümin hizmetinde bulunuyordu. Abdülmümin'e; “Ne istiyorsan iste?” buyurdu. Abdülmümin yeni Müslüman olmuş ve İmam-ı Rabbanî hazretlerini tanıyıp hizmetinde bulunmakla şereflenmişti. Dedi ki: “Her ne kadar uğraştımsa da annemle, biraderimin Müslüman olmalarını sağlayamadım! Onların Müslüman olmaları için teveccüh buyurmanızı arzu ediyorum.” Bunun üzerine İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Çok muhabbet, çabuk Müslüman olmaya sebep olacak.” buyurdu. Aradan üç gün geçti ki o talebesinin annesi ve kardeşi Serhend'e gelip Müslüman olmakla şereflendiler.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri bana şöyle anlattı: “Birgün İmam-ı Rabbanî hazretleri hastalanmıştı. Bu hastalığı sırasında yemek için onbir tane üzüm istedi. Hizmetçi üzümleri getirince İmam-ı Rabbanî hazretleri murakabeye daldı. Bir müddet sonra başını kaldırıp; “Çok garip bir hâl gördüm. Bu üzümleri önüme koydukları zaman, hepsinin Allahü Teâlâya münacat ettiklerini, yalvardıklarını işittim. Allahü Teâlâ üzümlerin münacatını kabul etti ve hastalıktan kurtulmayı bunları yemeğe bağlı kıldı.” buyurdu. Bu üzümlerden birkaç tane yiyince hastalığı tamamen geçti. Geri kalan üzümleri de sakladı. Bir müddet sonra küçük oğlu hastalandı. Bu hastalığa dayanamayacak bir hâl alınca o üzümleri yedirdiler ve onun da hastalığı iyileşti.”
Kıymetli talebelerinden Seyyid Cemal, sahrada aslanla karşılaştı. Kaçacak yer yoktu. İmama sığınıp imdat diledi. İmam, elinde baston ile göründü ve o kükremiş aslana şiddetle vurdu. Aslan kaçtı. Talebe kurtuldu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin makbul talebelerinden biri, cüzzam hastalığına yakalandı. Dostları, onunla oturmaktan, bir arada durmaktan, onunla sofraya oturup yemek yemekten kaçınıyorlardı. Hatta birgün, bir toplantıda, çok sevdiği arkadaşlarından biri onunla aynı kaptan yemek yemekten açıkça çekindi. Bu zat, bundan çok kırıldı ve üzüldü. Hazreti İmam'ın dergâhına sığınıp Allahü Teâlânın izniyle teveccüh ve yardım etmesi için yalvardı. Hazreti İmam, şefkat ve merhametlerinin çokluğundan, kederlendi ve o hastalığın kalkması için dua etti. O hastalığı kendine çekti. Şöyle ki bu hastalık o kimsenin bedeninden onun mübarek ayaklarına intikal eyledi. Dostları bu kimsenin vücudunda hastalıktan eser kalmadığını gördüler. Gerçi muhlislerin ihlası ve akidesi daha çok kuvvetlendi. Ama bu hastalığın Hazreti İmam'a geçmesinden, hepsi rahatsız, huzursuz olup eleme gark oldular. Bu hastalık sebebi ile oğullarının ve talebesinin sabırsızlığını, feryatlarını, ağlamalarını ve korkularını görünce kendilerinden de kaldırılması için bir daha dua edip yalvardı. Allahü Teâlânın yardımı ile kendilerinden de kalktı. Oğullarına ve dostlarına bunun müjdesini ulaştırdılar. O hastalığın bulunduğu azalarını gösterip eser kalmadığını bildirdiler. Hepsi şükrettiler.
İmam-ı Rabbanî hazretleri talebeleri ile birlikte bir köye gitmek üzere yola çıkmıştı. Bir sahraya geldikleri sırada, hava çok sıcak ve tozlu idi. Talebeleri bunaltıcı havada susamışlar ve sıcaktan rahatsız olmuşlardı. İmam-ı Rabbanî hazretleri gözlerini semaya dikerek dua edince birkaç adım yürümeden bir parça bulut göründü ve hepsini gölgeledi. Toz kalkmayacak ve çamur olmayacak kadar yağmur yağdı. Yağmurun ardından havanın hararetini düşüren hafif bir rüzgâr esti.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır:
“Seyyidlerden bir genç, medresede talebe idi. Onunla arkadaşlık ederdik. Bir gün ağlayarak yanıma geldi ve başından geçen bir hadiseyi anlattı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin büyük bir kerametini görmüştü. Dedi ki: “Hazreti Ali'ye karşı savaşanları, hele Hazreti Muaviye'yi sevmezdim. Bir gece senin üstadın İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat'ını okuyordum. Okuduğum yerde; “İmam-ı Enes bin Malik buyurdu ki: “Hazreti Muaviye'yi sevmemek, onu kötülemek, Hazreti Ebu Bekr'i ve Hazreti Ömer'i sevmemek, bunları kötülemek gibidir. Ona sövene, bunlara sövene verilen cezayı vermek lazımdır.” yazılıydı. Bunu okuyunca canım sıkıldı ve yerinde olmayan bir yazıyı buraya yazmış dedim. Mektubat'ı yere attım. Yatağıma uzandım. Uyudum. Rüyamda gördüm ki; senin o büyük üstadın öfkeli ve kızgın bir hâlde yanıma geldi. İki mübarek elleri ile kulaklarımı çekti ve; “Ey cahil çocuk! Sen bizim yazdığımızı beğenmiyorsun ve kitabımızı fırlatıp yere atıyorsun. Benim yazımı okuyunca şaşaladın ve inanmadın. Ama gel, seni bir zata götüreyim de gör! Resulullah'ın eshabını sevmediğin için aldandığını ondan işit.” buyurdu. Beni çekerek, bir bahçeye götürdü. Beni bahçenin kapısında bırakıp kendisi yalnızca ilerledi. Uzakta görünen büyük bir odaya doğru yürüdü. Orada nur yüzlü, büyük bir zatın oturmakta olduğunu gördüm. Çekinerek ve saygı ile o zata selam verdi. Önünde diz çöküp oturdu. Ona bir şeyler söylüyor, beni gösteriyordu. Uzaktan bana bakışlarından benden bahsettiği anlaşılıyordu. Biraz sonra senin o yüksek üstadın İmam-ı Rabbanî, kalktı. Beni çağırdı. “Bu oturan zat, Hazreti Ali'dir. İyi dinle! Bak ne buyuruyor.” dedi. Yanlarına gidip selam verdim. “Sakın, sakın! Resulullah'ın eshabına karşı, kalbinde bir dargınlık bulundurma! O büyüklerden hiçbirini, hiç kötüleme. Aramızda muharebe şeklinde görünen işlerimizin, hangi iyi niyetlerle yapıldığını, biz ve o kardeşlerimiz biliriz!” dedi. Senin yüksek hocanın adını söyleyerek; “Bu zatın yazılarına da sakın karşı gelme!” buyurdu. Bu nasihati dinledikten sonra kalbimi yokladım. Bu husustaki tereddüdün ve soğukluğun, kalbimden çıkmadığını gördüm. Bu hâlimi hemen anladı. Öfkelendi. Senin yüksek hocana bakarak; “Bunun gönlü daha temizlenmedi. Suratına bir tokat indir!” dedi. Şeyh hazretleri, yüzüme kuvvetli bir tokat indirdi.
YIKILAN PUTHANE
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle nakleder: “Hâller sahibi Seyyid Rahmetullah'tan işittim. Şöyle anlattı: “Dekken melikinin emri üzerine, iki üç arkadaşla bir sahraya gittik. Orada bir puthane gördüm. Bir gün senin üstadından; “Bir Müslümanın elinden bunu yıkma işi gelirse, bunu muhakkak yıksın, veya zarar versin. Bu işi yapmaktan kaçınmasın. Çünkü bunu yapan Allah yolunda, din için cihat eden gaziler sevabına kavuşur.” diye duymuştum. Onların bu sözlerine güvenerek arkadaşlarıma bu sahrada, bu puthaneyi koruyan kimse görünmüyor, burayı yıkalım dedim. Duvarlardan biraz yıkmıştık ki bu civarda tarlalarında çalışan Hindulardan biri, bizim puthaneyi yıkmakta olduğumuzu görmüş. Koşup o puthanede tapınan köylülere haber vermiş. Aniden ne görelim! Bin kişiye yakın bir kalabalık, taşlarla, sopalarla, mızraklarla tam bir kızgınlıkla üzerimize doğru geliyorlar. Ben ve arkadaşlarım hayret ve korkudan ne yapacağımızı şaşırıp olduğumuz yerde kaldık. Kaçmaya bile cesaret edemedik. Kalbimden Kelime-i şehadet getirmeye başladım. Bu hâlde iken, senin üstadının kalbine müteveccih oldum ve; “Ey din büyüğü! Sizin nasihatinize güvenip bu işi yapmaya koyulduk. Allahü Teâlâ'nın izniyle bizi bu alçak kâfirlerin elinden kurtar.” dedim. Bu yalvarma ve iltica esnasında İmam-ı Rabbanî'nin sesi kulağıma geldi. Ve dedi ki: “Hiç korkma! Şimdi senin için İslam askeri gönderiyorum.” Ben arkadaşlarıma; “Bana bir hâl oldu. Hazreti İmam'ın sesini duydum, İmam'ın söz verdiği askerler ne zaman gelecek, bunlar yaklaştı.” dedim. Hindular çok yaklaşmışlardı ki aniden otuz kırk kadar süvari göründü. Tam bir süratle geldiler, bir kısmını kamçıladılar ve bizi korudular. Hepsini sürüp götürdüler. Bu iş senin büyük üstadının tasarrufu ve kerameti ile oldu.”
Tokadı yiyince kendi kendime dedim ki: “Bunu sevdiğim için onlara düşmanlık etmiştim. Halbuki kendisi onlara düşmanlığımdan bu kadar çok incinmektedir. Bu hâlden vazgeçmeliyim!” Kalbimi yokladım. Düşmanlık, kırgınlık kalmamış, tertemiz buldum. O anda uyandım. Şimdi de kalbim o kinden temizlenmiştir. O rüyanın, o sözlerin tadı, beni başka hâle soktu. Kalbimde Allah'tan başka hiçbir şeyin sevgisi kalmadı. Senin yüksek hocan İmam-ı Rabbanî'ye ve onun yazdıklarındaki marifete inancım iyice arttı.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden mevki sahibi yüksek rütbeli bir subay, Hazreti İmam'ın bir vezirin yanına gittiğini duyunca üzüldü ve; “Dünyalık isteyenlerin huzuruna gitmek, onlara yakışmazdı.” dedi. Bunu söylerken orada, Hazreti İmam'ın muhlislerinden biri vardı. O subaya; “Elbette bir Müslümanın işini görmek yahut hayırlı bir iş için gitmişlerdir. Sizin bu itirazınız hiç de iyi değildir.” dedi. Öbürü susup bir şey söylemedi. O genç subay aynı gece rüyada gördü ki gaybden bir grup insanlar geldi. Tamamen kızgın idiler. Büyük bir suç işlemiş gibi kendisini azarladılar. Bir gün evvelki itirazı ile işlemiş olduğu kabahati kendisine hatırlattılar. Sıkıca tutup dilini kesmek istediler. Çok yalvardı, özür diledi, sayısız tövbe ve istiğfar eyledi. Diğerleri de kabul edip vazgeçtiler.
Bundan sonra görünüşte ağır gelse de Hazreti İmam'ın hiçbir işine ve sözüne itiraz etmedi. Muhammed Haşim-i Keşmî nakleder: “Vera ve faziletler sahibi, Cenab-ı Hakk'ın veli kulu, Hace Abdülhak bu fakire şöyle anlattı: “Zamanımız âlimlerinden birinin meclisinde idim. Söz senin yüksek hocandan açılmıştı. O âlim, Hazreti İmam'ı kötülemeye başladı. Ben o âlime dedim ki: “Bu fakir, bu azizin sohbetinde bulundum. Aynı zamanda çok evliya da gördüm. Onlarda gördüğüm yüksek hâlleri, eşsiz marifetleri ve dinimize bu derece bağlılığı, diğerlerinde göremedim. Biliyorum ki bu büyükler Allah adamlarıdır.” O âlim, bir takım meseleler ortaya attı. Uzun müddet konuştuktan sonra kendisine dedim ki: “İşte Kur'an-ı Kerim! Haydi, ikimiz de abdest tazeleyip ikişer rekat namaz kılalım. Tam bir niyet ve ihtiyaç ile Kur'an-ı Kerim'i açalım. Açtığımız sahifenin ilk kelamını bu zatın hâline işaret tutalım ve münakaşaya böylece son verelim.” Sözümü kabul etti. İkimiz de ikişer rekat namaz kıldık. Kur'an-ı Kerim'i o âlim eline aldı. Tam bir arzu ve iştiyakla sahifeyi açtı. Kur'an-ı Kerim'den açtığı sahifenin başında mealen; “Öyle insanlar vardır ki ticaret ve alış veriş onlara Allah'ın zikrini (Allah'ı hatırlamayı) unutturmaz.” (Nur suresi: 37) buyurulan ayet-i kerime çıktı. O âlim hayret etti ve söylediklerine pişman oldu. Ben de şükrettim. Onların bu kerametlerini gördüğüm için bağlılığım daha çok arttı.”
Zamanın sultanı, haksızlık yapan kumandanlardan birinin oğlunu, tam bir kızgınlıkla Lahor'a çağırdı. Sultanın kızgınlığının çokluğunu görenler, gelir gelmez, onu fillerin ayakları altına attırıp ezdirecek diye düşündüler. Kumandanın oğlu da böyle düşünmüştü ve çok korkmuştu. Serhend şehrine gelince İmam-ı Rabbanî hazretlerini o zamana kadar görmediği hâlde ona inanması ve manevî bağlılığı sebebi ile huzurlarına gelip kendisini koruması için yalvardı. Bunun üzerine İmam-ı Rabbanî hazretleri ona; “Hiç korkma! Allah'ın izni ile sana hiçbir kötülük ve eziyet yapılmayacak, hatta sultan sana lütfedip muhabbet ve hürmet gösterecek.” buyurdu. Eleminin ve ızdırabının çokluğundan onlara; “Size bağlı olan bu muhlisiniz hakkında buyurduklarınızı, kalem ile bir kağıda yazsanız ve o yazıyı bu garibe verseniz, hiç sıkıntım kalmazdı efendim.” diye arz etti. Bu husustaki ısrarının fazlalığı üzerine İmam-ı Rabbanî hazretleri tebessüm edip şöyle yazdı: “Filan kimse, sultanın gazabından, kızgınlığından kurtulmak için bu fakire sığındı. Bu fakir onu himaye kanatlarımın altına aldım. Helak olmaktan kurtuldu.” Bu kağıdı alıp huzurundan ayrıldı.
Epey bir zaman sonra birisi haber getirip; bu şahsa sultanın eziyet ettiğini zindana attığını söyledi. Bu haber İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kulağına gidince tebessüm etti ve; “Sabah güneşi kadar açık olarak görüyorum ki o şahıs sultandan şefkat ve inayet görmektedir. Söylenenler doğru değildir.” buyurdu. İki üç gün sonra haber geldi ki bu şahıs sultanın huzuruna çıkınca sultan kendisini gülerek karşıladı ve birkaç nasihat edip sonra iltifat göstererek ona hilat verdi.
Sultanzadelerin birini, zamanın padişahı zindana attırdı. Padişah onun öldürülmesini istiyordu. O zavallı her tarafa baş vurdu. Evliyadan da yardım istedi. O sırada İmam-ı Rabbanî hazretleri Agra'ya gelmişlerdi. Zindanda üzgün bir hâlde bulunan bu zat, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eski talebelerinden biri vasıtası ile kendisinin kurtulması için hususî teveccüh ve dua etmesini rica etti. Bu talebe gelip tam bir yalvarma ve ısrar ile o zatın isteğini arz etti. Hazreti İmam o gece teveccüh eyledi. Sabahleyin buyurdu ki: “Ona müjde ulaştır ki ölümden kurtuldu. En kısa zamanda hapisten de çıkacak.” O talebe sevinçle bu haberi ona götürdü. Fakat Sultanzade, ızdırabının ve eleminin çokluğundan bu habere tamamen inanamadı. Allahü Teâlâ'nın velî kullarından olan başka bir zattan da kurtulması için teveccüh etmesini, bir haberci ile rica etti. O velî de; “Üzülmesin! Gördüm ki; Nakşibendî büyüklerinden birinin çengeli geldi. Onun balığını, helak girdabından çıkardı.” dedi. Sultanzade o günlerde hapisten çıktı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden oldu. Bu işe vasıta olan o zat anlatır: “Hazreti İmam onun kurtulacağını buyurduğu zaman; “Gününü söylemeyince gönlü rahat etmiyor.” dedim. Buyurdular ki: “Yarın çıkacak.” Söyledikleri gibi oldu, ertesi gün hapishaneden kurtuldu.”
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Annesi tarafından Sultanzadelerden olan, bu yüksek yolumuzun üstadlarından birinin oğlu, kulunç hastalığına yakalandı. Günlerce devam etti. Tabiplere baş vurdu. Bir fayda göremedi. Çok eziyetler çekti. Çok üzüldü. Ne yapacağını, kime baş vuracağını bilemiyor, gece gündüz gözüne uyku girmiyordu. Bu hakirin tanıdıklarından olan yakınlarından birini, bu fakire gönderip; “Yolumuzun azizlerinin büyüklerinden yüksek üstadınıza, iyi bir zamanda, bu belanın kaldırılması için teveccüh etmelerini arz ederseniz, biz ve büyüklerimizin ruhları sizden memnun olur.” diye söyledi. Bu haberi getiren fakir ikindiden sonra geldi. O gece yatsı namazından sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerini odalarında yalnız bulup hastanın durumunu anlatıp kendilerinden teveccüh istediğini arz ettim. “İnşaallah elimizden geleni yaparız.” buyurdu.
Sabah namazının farzını kıldıktan sonra bizzat kendisi bu fakiri çağırdı. Kulağıma yaklaşıp; “Teheccüd namazından sonra akşam sizin söylediğiniz hastalığın kalkması için dua ettim. Allahü Teâlâ'nın yardımı ile o bela kalktı. Hemen git. Duamızı o ümitsize ulaştır.” buyurdu. Bu fakir emirlerine uyarak, o şahsın yanına gittim. Beni görür görmez yerinden fırladı, boynuma sarıldı ve gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Halbuki ben daha bir kelime konuşmamış idim. Dedi ki: “Seni ne için gönderdiklerini anladım. Biraz önce burada olanlara; “Gecenin bitmesine birkaç saat kalmıştı ki; bu hastalık benden tamamen kalktı. Sanki hiç hasta olmamış gibi bir hâle geldim.” demiştim. Yakînen anladım ki ricamı onlara arz etmişsiniz. Onlar da bu anda teheccüd namazına kalkmışlar, bu hastalığın kalkmasına dua ve teveccüh eylemişlerdir. Duaları kabul edildi. Şimdi müjdesini bana gönderirler diye düşünüyordum.” Ben de; “İşin doğrusu tamamen anladığınız, düşündüğünüz gibidir. İmam-ı Rabbanî hazretleri beni bu müjdeyi size ulaştırmak için gönderdiler. Elhamdülillah ki yüksek yaratılışınız ve bağlılığınız sebebi ile yazıya ve habere lüzum göstermediniz.” dedim. Bu hadiseyi gördükten sonra şeyhzade, sultan evladından olduğu hâlde İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna gelip tövbe ve inabetle, talebe olma saadetine kavuştu. Muhlislerinden ve sevdiklerinden oldu. Öyle ki hocasına gelirken daima yaya olarak huzuruna gelir, bu memlekette, bu zamanda, böyle büyük bir zatın bulunduğuna daima şükrederdi.”
Hace Divane Suretî'nin talebesi olan Mevlana Muhammed Emin ağır bir hastalığa tutulmuştu. Bu hastalığı epey bir zaman devam etti. Tabiplerin tedavisinden bir fayda görmedi. Hazreti İmam'ın büyüklüğünü duyunca tam bir yalvarma ile mektup yazarak şifa ve deva olan dualarını istirham edip teberrüken bir elbise göndermelerini de yalvararak istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri onun arzusu üzerine merhamet edip bir mektubu ve teberrüken bir gömleklerini gönderdi.
Mektup şöyledir:
“Kıymetli oğlum! Kendi üzerinize şefkatli bir anne gibi titremeniz ne zamana kadar sürecek? Kendiniz için üzülmeniz, dertlenmeniz, ne kadar devam edecek! Kendini ve herkesi ölü olarak düşünmek, hissiz ve hareketsiz şeyler gibi bilmek lazımdır. “Elbette sen öleceksin, o kâfirler de ölecekler...” (Zümer suresi: 30) ayet-i kerimedir. Bu birkaç günlük dünya hayatında, çok zikrederek, kalp hastalığından kurtulmak en mühim iştir. Bu kısa zamanda manevî hastalıkların ilacı, Allahü Teâlâ'yı hatırlamaktır. Maksatların en büyüğü olan kalp, Allah'tan başkasına tutulursa, ondan ne hayır gelir. Ahirette kalp selameti isterler. Ruhun, Allah'tan başka şeylerden kurtulmasını ararlar. Bizim gibi dar düşünceliler, daima kalp ve ruhumuzu başka şeylere bağlamak için sebepler aramayı düşünürüz. Heyhat, Heyhat! Ne yapalım. Ayet-i kerimede mealen; “Allah onlara zulmetmez, onlar kendilerine zulmederler.” (Âl-i İmran suresi: 117) buyuruldu. Zahiren olan hastalığınızdan merak etmeyiniz, inşaallah sıhhate kavuşup tamamıyla iyi olacaksınız. Bu fakirden elbise istemiştiniz. Bir gömlek gönderdim. Giyiniz ve çok bereketli olan netice ve semerelerini bekleyiniz. Allah yolunda gidenlere selamlar olsun. Beyt:
“Efsane gibi okuyanlara efsanedir,
Kıymetini bilene, bahasız hazinedir.”
Mevlana Muhammed Emin, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin gönderdiği gömleği giydi. Onun duası bereketiyle senelerce devam eden o hastalıktan kurtuldu. Gelip talebelerinden oldu.
Talebelerinden fazilet sahibi bir zat şöyle anlatmıştır: “Benim İmam-ı Rabbanî hazretlerine talebe olmamın sebebi şudur: Çok sevdiğim bir akrabam vardı. Ağır hastalığa tutuldu. Çok tabiplere gitti, ilaç kullandı. Fakat bir fayda görmedi. Bir kimseden, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ismini ve büyüklüğünü duydum. Huzuruna gidip teveccühlerini istirham ettim. Fatiha okudu ve hususî odasına gitti. Biraz sonra çıkıp; “Hastası için bizden şifa isteyen ilim talebesi nerededir.” deyip beni çağırdı. Hemen huzuruna gittim. “Gelin, af ve mağfiret olunması için Fatiha okuyalım!” dedi. Sonra ben şaşkın ve üzgün olarak, Serhend'den birkaç kilometre uzakta bulunan köyüme döndüm. Yolda, kendi kendime dedim ki: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Fatiha okuyalım buyurarak, Fatiha okumasından bu akrabamın vefat ettiği anlaşılıyor. Eğer böyle ise bu çok büyük bir harikadır. Muhakkak gelip talebesi olmalıyım.” Eve geldiğim zaman gördüm ki akrabam vefat etmiş, yıkamış ve gömmüşlerdi. Hesap ettim. Tam İmam-ı Rabbanî hazretlerinin beni çağırıp; “Af ve mağfireti için Fatiha okuyalım.” buyurduğu sırada vefat etmişti. Ben bu sebeple, o büyük İmam'ın talebelerinden oldum.”
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin makbul talebelerinden olan, yüksek yaratılışlı bir azizden işittim. Şöyle buyurdu: “Mühim bir iş için Lahor şehrinden, Burhanpur şehrine gitmiştim. Serhend'e gelip Hazreti İmam'ın ellerini öpmekle şereflendiğim zaman hastalandım. Gideyim mi, kalayım mı diye tereddüt ediyordum. İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Çok mühim bir işin var, muhakkak gitmelisin, inşallah hayırlısı olur.” buyurdu. Emirlerine uyarak yola çıktım. Henüz iki üç konak gitmiştim ki hastalığım arttı. Bir gece böyle devam etti. Bu hastalığın şiddetli zamanında kendi kendime; “Onlar bana; “Gidin bunda hayır vardır.” buyurdu.” dedim. Halbuki hastalığım çok arttı. Bu düşünceden sonra bu hastalığın ateşi ve sıkıntısı esnasında, İmam-ı Rabbanî hazretlerini rüyada gördüm. “Hiç üzülme, şifa bulacaksın yola devam et.” buyurdu. Sabah olunca o hastalıktan hiçbir eser kalmadığını gördüm.
Delhi'ye gelince orada bir dostum bana Hare (bir şehir) helvası ikram etti. Bunu yiyince o hastalık daha şiddetli olarak tekrar bana geldi. Yatağa düştüm ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kerem ve teveccühüne kavuşmak için yalvarmaya başladım. İki gün geçmeden, Hazreti İmam'ın huzurunda bulunan, eski ve samimî dostlarımdan biri, aniden kapıdan içeri girdi. “Hayırdır inşallah.” dedim. Dedi ki: “Beni İmam-ı Rabbanî hazretleri gönderdi. “Git, filan dostunun yanında bulun, şimdi ağır hastadır. Senin gibi işten, hâlden anlayana çok ihtiyacı olup beraber bulunursunuz.” buyurdu. Senin yanına gelmek üzere yola çıkacağım sırada bir torba şifalı ot isteyip sana getirmem için bana verdi. İşte getirdim.” Ben dedim ki: “Bu otları İmam-ı Rabbanî hazretleri benim hastalığımın iyileşmesi için ilaç olarak göndermiştir. Bu otları ezip suyunu içmeliyim.” Tabipler; “Sıtmanın şiddetli zamanında, tatlı ve soğuk yenmez, içilmez.” deyip beni bu işten menetmek istediler. Ben onlara; “İmam-ı Rabbanî hazretleri bunları benim için gönderdi içeceğim.” dedim. İster istemez o otları ezip şerbet yaptılar. İçer içmez, hastalığımın yarısının geçtiğini anladım. Ertesi gün kalan otların da suyunu çıkarıp içtim. O hastalık ve sıtma tamamen geçti. Orada bulunanlar, bu hadise üzerine hayretler içerisinde kaldılar ve İmam-ı Rabbanî hazretlerine bağlılıkları kuvvetlendi.”
Dekken memleketinde bulunan bir zat vardı. İmam-ı Rabbanî hazretlerini henüz görmemişti. Fakat uzaktan tanımış ve sohbetine kavuşmayı çok arzu ediyordu. Arzusunun çokluğundan; “Uzakta kalan ve o nimetlerden mahrum olan bu garibe imdat ediniz.” şeklinde bir mektup yazdı. İmam-ı Rabbanî hazretleri, bu mektubu okuyup ona cevap olarak yazdığı mektupta şöyle buyurdu: “Mektubunuzu okurken, o diyardaki nuraniyetinizin fazlalığını gördüm ve ümidim arttı. Bunun için Allahü Teâlâ'ya hamd ve şükürler olsun.” O zat bu müjdelerle dolu mektubun gelişinden bir sene sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Bir müddet o kapıda hizmet etti ve çok iyi muamele gördü. Sonra tekrar Dekken'e gitti. Dekken'e döndükten sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin müjdesi zahir oldu. Binlerce talip onun yardımı ile Ahrariyye yoluna girdi. Bir çokları, hâl ve zevklere kavuştu. Birçok fasık tövbe edip doğru yola girdi. Onun bu hâlini, İmam-ı Rabbanî hazretleri daha önceden görmüş ve haber vermişti. Mısra:
“Kalpler, uzağı gören gözüne, esir olsun.”
Dekken'de emrinde binlerce insan olan bir vali vardı. Bu vali salihleri, âlimleri, arifleri severdi. İmam-ı Rabbanî hazretlerine de çok bağlılığı ve muhabbeti vardı. Aniden eyalet başkanlığından azledildi. Zamanın sultanı, onun ve çocuklarının hakkında gayet kötü düşünüyor, hatta öldürmek bile istiyordu. O valinin tanıdıklarından olan Mir Muhammed Nu'man, onun hâlini İmam-ı Rabbanî hazretlerine bir mektup yazarak arz etti. Hususî yardımlarını istirham edip tekrar aynı makama gelmesi ve sultan tarafından gelecek belalardan muhafaza edilmesi için dua istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri mektubuna şöyle cevap yazdı: “Mektubunuzu okurken o han (vali) gözümde, pek yüksek göründü. Onun hakkında hiç merak etmeyiniz.” Bu mektup Mir Muhammed Nu'man'a ulaşınca mektubu valiye gönderdi. O da buna çok sevindi şükretti ve dedi ki: “Sultanın, yoktan yere beni bu kadar fena tanıması ve beni bu hâle düşürmesi bana çok ağır geliyor. Hasetçiler, sultana benim hakkımda çok yalan söylemişler ve yazmışlar. Bununla beraber büyük velîlerin, eşsiz ariflerin teveccühlerine tamamen inanıyorum ve güveniyorum.” Bu mektubun yazılmasından on on iki gün sonra sultan yaptığına pişman oldu. Tekrar merhamet ve şefkat edip o eyalet ve memleketi valinin emrine verdi. Eskisinden daha çok ihsan ve iltifat eyledi.
İnsanları doğru yola getirmek için çok çalışan bir âlim, muhabbet ve tam bir aşk ile İmam-ı Rabbanî hazretlerinin dergâhına koştu. Huzuruna gelince İmam-ı Rabbanî hazretleri yeni gelenlere, bilhassa şeyhlere ve âlimlere karşı gösterdiği neşeyi, tevazu ve muhabbeti bu kişiye göstermedi. Bazı üstün talebeleri İmam-ı Rabbanî hazretlerine; “Bu zat, meşhur âlimlerdendir.” diye arz edip; “Tam bir ihlas ile çok uzaktan huzurunuza geldi. Ona merhamet buyurun.” dediler. Buyurdu ki: “Evet, öyle düşünüyorduk. Fakat alnında açık bir yazı ile “münkir” kelimesinin yazılı olduğunu görüyorum. Ne yapalım!” Talebeleri bundan dolayı şaşırdılar. Bir müddet onların yanında kaldı. Zamanla İmam-ı Rabbanî hazretlerinin keşif ve firasetlerinin tamamen doğru olduğu anlaşıldı. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Müminin firasetinden korkunuz, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar.” buyurmaktadır.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden aziz bir zat şöyle anlatmıştır: “Daha hocamın huzuru ile şereflenmemiştim. Bir mektup gönderip; “Peygamberimizin eshabının bir sohbetle, eshabdan olmayan, en büyük evliyadan daha üstün olmalarının sebebi nedir? Yoksa bir sohbette, evliyada hâsıl olan bütün hâllerden daha üstün bir hâl mi elde ediyorlardı.” diye sordum. İmam-ı Rabbanî hazretleri bunun cevabında; “Bu sualinizin cevabı sohbete, hizmete yani beraber bulunmaya ve görüşmeye bağlıdır.” diye yazdılar. Bundan sonra İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzurları, hizmetleri ve sohbetleri ile şereflendim. Daha ilk sohbette öyle hâllere kavuştum ki açıklamaya ve beyana sığmaz. Aynı gün İmam-ı Rabbanî hazretleri beni çağırıp; “Bugün senin mektubuna cevap verdim, senin hâllerin başka şekil aldı. Anladın mı? Yoksa anlamadın mı?” buyurdu. Ayaklarına kapandım. O esrar ve firaset nurlarının bahçesindeki servinin ayaklarının toprağına, kalp gözlerimden gizli nehirler akıttım.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebeleri şöyle anlatmıştır: “Gönül sahibi bir seyyid, bir gün İmam-ı Rabbanî'nin huzurlarına geldi. Seyyidi öyle bir hâl kaplamıştı ki yanında oturan, onun kalbinin; “Allah! Allah!” dediğini duyardı. Hele uyuduğu zaman kalbinin bu zikri iki kat fazla duyulurdu. Zamanın meşayıhından, kemale ve olgunluğa gelmeden icazet almıştı. Bu icazetin hakkıyla verilmemiş olduğu anlaşıldı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinden de izin ve icazet almak istiyordu. Onun kalbinin zikretmesi ve isteği üzerine, İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Mübarek bir zat olduğu anlaşılıyor. Ama bu hadde varan kalp zikrinin istilasından ve hakkıyla verilmemiş olan o icazetlerden dolayı olan düşünceleri, onun ilerleme yolunu kesiyor. Ona yapılacak ilaç, bu hâllerini yok etmektir.” İki gün geçmeden, o kalbe ait zikir kendisinden öyle alındı ki her ne kadar kendini zorlasa bile zikredemedi. Şaştı kaldı. Ağlamaya, inlemeye, feryat etmeye başlayıp çok gözyaşları döktü. İmam-ı Rabbanî hazretleri birkaç gün içinde, teveccühü ile onu eritti ve onun gururunu kökünden kazıdı. Sonra onu çağırıp tasavvufta gizli hâller ile süsledi, hâllendirdi ve buyurdu ki: “Kalp hâlleri, kalbe ait ve kökleşmiş olmalıdır.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin makbul ve keşif sahibi küçük kardeşleri ve kıymetli talebesi Şeyh Muhammed Mes'ud, geçim için ihtiyacını gidermek maksadıyla, Kandehar şehrine ticarete gitmişti. O günlerde İmam-ı Rabbanî hazretleri, bir sabah huzurlarında bulunan hizmetçilerine şöyle buyurdu: “Ne garip iştir. Kardeşim Muhammed Mes'ud'un nerede olduğunu öğrenmek için teveccüh eyledim. Keşif gözü ile her ne kadar aradıysam, hiçbir yerde bulamadım. Bundan sonra daha dikkatli teveccüh eyledim, ölmüş ve henüz gömülmüş olan yeni mezarını gördüm.” Dinleyenler hayretler içerisinde kaldılar. İmam-ı Rabbanî hazretleri bunu söylemesinden bir müddet sonra kardeşinin beraber gittiği arkadaşları geldiler ve onun Kandehar'da vefat ettiğini söylediler.
İmam-ı Rabbanî hazretleri bir defasında Ecmir şehrine gitmişti. Bu sırada mübarek Ramazan ayı gelmişti. Âdeti üzere teravih namazlarında, Kur'an-ı Kerim'i hatmetmeye başladı. Birinci gece yağmur yağdığı için küçük bir mescitte namazı kıldılar. Çok sıkışık oldu. Bazı kimselerden onlara sıkıntı ve eziyet geldi. Namazı bitirdikten sonra buyurdu ki: “İnşaallah hatimlerimizi bitiririz. Eğer Allahü Teâlâ'nın ihsanı ile geceleri yağmur yağmayıp mescidin avlusunda teravih namazı kılarsak ne büyük bir nimet olur.”
Muhammed Haşim-i Keşmî bundan sonrasını şöyle anlatmıştır: “Bu fakir, bir arkadaşıma; “Ne söylediklerini duydun mu? Ramazanın sonuna kadar bir daha yağmur görmeyeceğiz inşaallah.” dedim. Dördüncü hatmi bitirdikleri Ramazan-ı şerifin yirmi yedinci gecesine kadar, gece yağmur yağmadı. Bu da onların büyük bir kerameti idi.” Yine Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Teravih namazı kıldığımız o mescidin, bir duvarı sağlam yapılmamıştı ve bir tarafa doğru eğilmişti. O kadar ki mescide gelenlerin çoğu ve etrafında bulunanlar oradan geçerken, bugün yarın bu duvar yıkılacak derlerdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri bir gün bu düşüncelerine temasla buyurdu ki: “Bu duvar, bu fakirler burada kaldığı müddetçe, bize riayet edip her hâlde yıkılmayacak. Nitekim büyükler; “Bizim şakamız ciddidir.” buyurmuşlardır. Buyurdukları gibi duvar, İmam-ı Rabbanî hazretleri oradan ayrılıncaya kadar yıkılmadı. Oradan ayrıldığımız gün, ben, herkes gittikten sonra bir bahane ile bir saat kadar o mescidin yanında kaldım. Duvarın yıkılmasını takip ediyordum. İmam-ı Rabbanî hazretleri, mescit görünmez oluncaya kadar uzaklaşınca duvar birdenbire yıkılıverdi.”
YANAN MALLAR
Talebelerinden biri şöyle anlatır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri talebeleriyle beraber bir yolculuğa çıkmıştı. Bir kervansarayda konakladıkları sırada, talebelerine aniden şöyle buyurdu: “Bugün buraya bir bela geleceğini ve herkese sirayet edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler herkes; (Bismillahillezi lâ yedurru measmihi şey'ün fi'l-ardı ve lâ fissemai ve hüvessemiu'l-alim) ve (Euzü bi kelimatillahi't-tammeti min şerri ma halak) dualarını tekrar tekrar okusunlar. Çünkü bu duayı kim okursa, Allahü Teâlâ'nın inayeti ile kendisi ve malı korunur.” Bunu söyledikten sonra iki saat geçmeden kervansarayın bazı kısımlarında yangın çıktı. Bir türlü söndüremediler ve birçok mal yanıp telef oldu. Bu arada İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden Mevlana Abdülmümin Lahorî'nin de malları yandı. Ona; “Sana hiç kimse okunması icap eden duaları söylemedi mi?” buyurdu. Arkadaşları ona bu duaların okunması gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı.”
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretleri Lahor şehrine gittikleri zaman bir gece, yatsı namazını kıldıktan sonra eski bir binanın yanında durup; “Sakın kimse bu binanın yanında bulunmasın!” dedi. O gece yağmur yağacak ve fırtına esecek bir durum gözükmüyordu. Tecrübeli bir şahıs bana; “Diğer eski binalar bundan kurtulacak da bu binanın kabahati nedir ki yıkılacak.” dedi. Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra o bina aniden yıkıldı. Bu binada bir kadın yatıyordu. Ev onun başına çöktü. Yakın olan birisinin ayağına da bir tuğla düştü. Kadını görenler ezildi ve öldü zannederlerdi. Hazreti İmam; “Biz bu gece burada kimse kalmasın demedik mi?” buyurdular. O kadını oradan çıkardıkları zaman, üzerinde bir yara ve incinme görülmedi, bir zarar görmemişti.”
O zamanın sultanının üçüncü oğlu, diğer kardeşlerinden çok daha olgun ve aralarında seçkin bir durumda idi. Babasına isyan etmişti. Bir taraftan babası, bir taraftan da bu oğlu, kuvvetli ordularla birbirlerine hücum ettiler. Şiddetli bir harp başladı. Babasının tarafında bulunup en mühim işleri deruhte eden büyük bir kumandan, bu harp sırasında sultanın oğlunun tarafına geçti. Diğer kumandanlar da bu düşüncede idiler. Bu şehzade, velîlerin ve âlimlerin sevgisini kazanmıştı. İslamiyetin yayılmasına gayret ve Müslümanları himaye ediyordu. Zamanın evliyasının büyüklerinden bir kısmı, İmam-ı Rabbanî hazretlerine mektup yazıp; “Delhi'de bulunan velîler ve büyükler keşif ve vakıalarla galibiyetin ve nusretin şehzade tarafında olduğunu görüyorlar. Hazretiniz bu hususta ne buyururlar.” dediler. İmam-ı Rabbanî hazretleri cevabında; “Harp meydanındaki vaziyetin bunun aksi olduğunu anlıyorum. Fakat sonunda şehzadenin kazanacağını tamamen görüyorum.” buyurdu. Buyurdukları gibi oldu. Bir müddet diğerleri devleti idare edip sonra Allahü Teâlâ kardeşler arasında sultanlığı ona (Şah Cihan bin Cihangir'e) nasip etti. Babasının vekili olarak onun makamına geçti. Allahü Teâlâ, bu sultana Hindistan'ı adalet ve ihsanla dolduran bir padişahlık nasip eyledi. Bu padişah sayesinde memleket başka nizama girdi. Arifler ve âlimler bambaşka hürmet gördüler. Dine üstün hizmetler yapıldı.
Vefatı:
İmam-ı Rabbanî hazretleri 1024 (m. 1615) senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; “Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler.” buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber Efendimize tâbi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazreti Ebu Bekr'e, Hazreti Ömer'e ve Hazreti Ali'ye de uymuş oluyordu.
1032 (m. 1623) senesinde Ecmir'de iken; “Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeye başladı.” buyurdu. Serhend'de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; “Ömrümüzün sona ermesi yakındır.” buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca bir gün, bu yüksek oğullarını hususî odaya çağırdı. Buyurdu ki: “Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icap ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeye başladı.”
Muhammed Haşim-i Keşmî demiştir ki: “Oğulları odadan çıkınca kalplerindeki sıkıntıyı ve ölçülemeyen üzüntüyü, bu fakir gördüm. Her birinin ağlamaktan boğazı tıkanıyordu. Böyle olduklarını görünce kendilerine ne için bu kadar ağladıklarını sordum. Babaları İmam-ı Rabbanî hazretlerinin, vefatının yakın olduğunu açıklaması üzerine ağladıklarını öğrendim. Fakat İmam-ı Rabbanî hazretleri, bu haberden oğullarının çok üzgün olduğunu, kalplerindeki sıkıntı ve darlığı görünce aynı zamanda kendisine daha bir yıldan çok yaşayacakları bildirilince tekrar oğullarını çağırdılar ve; “Bir takım işleri tamamlamak için daha bir müddet yaşayacağımızı bildirdiler.” buyurdu. Bu müjdeden, bu iki mesut kardeş çok sevindiler, mesrur oldular. Bundan sonra bu hadiseyi bana anlattılar. Bununla beraber, bu fakirin gözyaşlarının aktığı rahneleri (çukurları) açmış oldular. Fakat bu müjdelerinden, kıymetli oğulları ve bu kalbi yaralı aşık, uzun yıllar yaşayacaklarını ümit ettik.”
Gaybî habercilerden biri de şudur: “İmam-ı Rabbanî hazretleri o günlerde, Hace Muinüddin Çeştî hazretlerinin mezarını ziyarete gitti. Bir müddet o evliyanın kalplerine murakabe ederek oturdu. Kalkınca buyurdu ki: “Hazreti Hace çok iltifat edip çok şefkat gösteriler. Kendi hususî bereketlerinden ziyafetler verdiler. Konuştuk ve çok sırlar açıklandı. Konuşulanlardan biri şudur: Buyurdu ki: “Bu asker arasında bulunmaktan kurtulmaya çalışmayınız. Kendinizi Allahü Teâlâ'nın rızasına bırakınız.” Bu arada o mezarda hizmet gören türbedarlar gelip İmam-ı Rabbanî hazretlerinin elini öpmekle şereflendiler. Muinüddin Çeştî hazretlerinin kabrinin örtüsünü her sene değiştirip eskisini evliyanın büyüklerinden birine gönderirlerdi. Yahut da zamanın padişahına verirler, o da kıymetli inci ve mücevherat gibi, bir sandıkta teberrüken saklardı. O gün, o mezarın örtüsünü değiştirdiler ve eskisini İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzuruna getirip buna en çok layık olan sizsiniz diyerek takdim ettiler. İmam-ı Rabbanî hazretleri tam bir edeple kabul etti. Örtüyü hizmetçilerine verip kalpten soğuk bir ah çekti ve; “Hazreti Hace'ye bundan daha yakın bir libas, bir örtü yoktur. Bunu, bana kefen etmek için saklayın.” buyurdu.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “O günlerde bir gece, teheccüd vaktinde bu fakir, hususî odalarının yanına geldim. Kapılarının eşiğinin dibinde başımı dizlerimin üzerine koyarak, tefekkür etmeye başladım. Aniden o odadan ağlamakla karışık acıklı, hüzünlü bir ses işittim. Kulağımı kapıya dayadım ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin içli olarak bir beyit okuduklarını ve Hakkı gören gözlerinden ihtiyaç ve muhabbet gözyaşları döktüklerini anladım. O beyit şu idi:
“İki günlük hayatla Cami gamına doymadı,
Ah ne güzel olurdu, şu ömrüm uzun olsaydı.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri Ecmir Seferi'nden Serhend'de dönünce artık evinde inzivaya çekildi. Bir müddet, beş vakit namaz ve Cuma namazı hariç, evden dışarı çıkmadı. Nur ve esrar menbaı olan hususî odasına; Muhammed Haşim-i Keşmî'den, yüksek oğullarından, talebelerinden ve hizmetçilerinden iki üç kişi hariç, başkalarının girmesi çok nadir oluyordu. Bu halveti seçtiği günlerden bir gün, soğuk bir nefes çekip; “Şeyhülislam'ın (Ebu Ali Dekkak'ın) meşrebi çok yükselince meclisinde insan kalmadı.” sözünü söyledi. Burada olduğu gibi, ömrünün sonuna doğru, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin meşrebi de o kadar yüksek oldu ki talebelerinin en yüksekleri bile onun yanında mektebe yeni başlayan küçük çocuklar gibi kalıyorlardı.
O günlerde dostlarına yazdığı mektuplarda ekseriya istiğfar ve Kelime-i tevhidin çok okunmasını yazardı. Hatta bazı mektuplarında; “Ömrümüzün sonu yaklaştı, bakalım ne olur?” diye açıkça yazdı.
Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Bu esnada, Dekken idaresinde karışıklıklar ve hercümercler sebebiyle hatırıma, gidip çocuklarımı alıp yüksek huzurlarına getirip Serhend'e yerleşeyim diye geldi. Bu arzumu İmam-ı Rabbanî hazretlerine arz ettim. Nihayet yüzlerce hasret ve gamla izin verdi. Gitmek için izin verdiği zaman, kendilerine; “Dua buyurunuz da bir an evvel dönüp Hakk'a kulluk edenlerin sığınağı olan kapınızla şerefleneyim.” diye arz ettim. Bir ah çekip; “Dua edelim de ahirette hep beraber bir yerde olalım.” buyurdu. Bu canları yakan son sözleri aklımı başımdan aldı. Fakat bu talihsizin nasibi mahrumluk olunca kazaya karşı gelemeyip ister istemez, gözlerimden kanlı yaşlar akıta akıta, hasret ve gurbet şiirleri dize dize hazırlığa başladım ve ayrıldım.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri vefat etmeden altı ay önce Şaban ayının on beşinci gecesi olan “Berat Kandili” gecesini, kendi hususî odasında ihya eyledi. O gece yarısı, kıymetli hanımının bulunduğu odaya geldi. Hanımı dedi ki: “Bu gece ecellerin ve amellerin takdir edildiği gecedir. Kim bilir Allahü Teâlâ kimin defterine “ölecek” ve kimin defterine “yaşayacak” diye kaydetti.” İmam-ı Rabbanî hazretleri bu sözü duyunca; “Niçin tereddüt ve şüphe ile söylüyorsun? Ya isminin, dünyada yaşayacaklar sahifesinden silindiğini görenin hâli nice olur?” buyurdu. Bunu söyleyince esrar yatağı olan kalbinden bir ah çekti. Böylece İmam-ı Rabbanî hazretleri, o sene vefat edeceğine kerametiyle işaret buyurmuşlardı.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle anlatmıştır: “İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ömrünün son günlerinde, hasta olduğu sırada huzuruna çıkıp birkaç günlüğüne memleketime gidip gelmek için izin istedim. “Birkaç gün dur!” buyurdu. Sonra tekrar arz edip; “Hemen gidip döneceğim.” dedim. “Birkaç gün sabret!” buyurdu. Fakat; “Gidip en kısa zamanda huzurunuza döneceğim.” deyince izin verdi ve; “Sen nerede, biz nerede, ilkbahar nerede?” mısrasını okudu. Bu sözünden birkaç gün sonra vefat etti.
Bunun gibi, hususî mahremleri ve onlara çok yakın olanlar; bu günlerde İmam-ı Rabbanî hazretlerine, inziva ve insanlardan uzak kalmalarına temasla; “Çoluk çocuğunuzdan ve bütün insanlardan ayrılmanızın, uzlete çekilmenizin sebebi nedir?” diye sorunca cevabında; “Bu dünyadan göçmemi çok yakın görüyorum. İş böyle olunca tamamen inziva ve ayrılığı tercih edip daima istiğfar ediyorum, af diliyorum. Bunları zarurî görüyorum. Bütün vakitlerimi ve nefeslerimi, zahirî ve batınî ibadetlerle geçirmeyi elzem buluyorum. Bu da ancak insanlardan ayrılmak ve yalnız kalmakla ele geçer. Bunun için beni bırakınız, benden ayrılınız ve beni Allahü Teâlâ'ya ısmarlayınız.” buyurdu.
Yine bu günlerde, bir gün kendi evinin aralığında (holünde) istirahat ederken, aniden; “İki üç ay sonra biz bu evde olmayız.” buyurdu. Orada bulunanlar; “Hususî odanızda mı bulunacaksınız?” diye arz ettiler. Buyurdu ki: “Orada da olmayacağım.” “Ya nerede olacaksınız?” diye sordular. “Bu yerlerden hiçbirinde olacağım görülmüyor. Bakalım ne olur?” buyurup yollarının icabı açık söylemedi. Bu arada çok sadaka verdi ve büyük hayırlar yaptı. Esrar mahremlerinden, yakınlarından biri, bu sadaka ve hayratlarının çokluğunu görünce; “Bütün bu hayratlar, belaların giderilmesi için midir?” diye sordu. Buyurdu ki: “Hayır, belki de kavuşmak şevki ile bunları yapıyorum.” ve şu beyti okuyup gözlerinden sevinç gözyaşları döküldü:
“Vuslat günüdür sırdaşım âleme kucak açayım,
Bu devletin, bu nimetin sevinçlerini saçayım.”
Muharremü'l-haram ayının on ikinci günü buyurdu ki: “Bana bu dünyadan öbür dünyaya gitmeme kırk veya elli gün kaldığını bildirdiler. Mezarımı da gösterdiler.” Bu sözleri dinleyenler üzüldüler ve şaşa kaldılar. Ciğerlerindeki yara yeniden tazelendi. O günlerde, oğlu Muhammed Sa'id bir gün, İmam-ı Rabbanî hazretlerini ağlarken gördü. Sebebini sordu. Cevabında; “Allahü Teâlâ'ya kavuşmanın sevinci ile ağlıyorum.” buyurdu. Yine oğlu; “Allahü Teâlâ, bu işi, bu dünyada çok sevdiklerinin isteğine bırakır. Mademki siz bu kadar çok istiyorsunuz, elbette gidersiniz.” diye arz etti. Bu sözü söyleyen oğullarında bir değişme gördü ve buyurdu ki: “Muhammed Sa'id! Allahü Teâlâ'nın gayretine dokunuyorsun.” Oğlu; “Kendi hâlime üzülüyorum.” dedi ve gayet samimî bir beyanla, dert ve elem dolu kalbini dışarı vururcasına; “Ey gönlümün süruru babacığım! Bize yaptığınız bu şefkatsizlik ve acımasızlık nedendir?” diye arz etti.
Bunun üzerine; “Allahü Teâlâ sizden sevgilidir. Ayrıca bizim size şefkat ve yardımlarımız, vefat ettikten sonra bu dünyadakinden daha çok olacaktır. Çünkü bu dünyada iken, insanlık icabı bazen ister istemez yardım ve teveccüh tam olmuyor. Halbuki öldükten sonra beşerî sıfatlardan tamamen ayrılma vardır.” buyurdu. Bunu söylediği günden itibaren, o günleri saymaya başladılar. Şöyle ki Safer ayının yirmi ikinci gecesi kalpleri hasta eshabına; “Bugün söylediğim günlerin kırkıncı günü geçmiş oluyor. Bakalım bu yedi sekiz günde ne zuhur eder.” buyurdu. Yine oğullarına buyurdu ki: “Şu arada hâsıl olan birkaç günlük sıhhatte, Allahü Teâlâ, Habibine tâbi olan bir insanda bulunabilecek bütün kemalatı bana ihsan eyledi.” Oğullarının bu sözlerden kalpleri parçalandı. Çünkü bu sözlerde Hazreti Ebu Bekr Sıddîk-ı Ekber'in; “Bugün dininizi tamam eyledim.” ayet-i kerimesi gelince kalplerine gelen, yani Peygamber Efendimiz vefat edecektir, ilhamından bir işaret bulunduğunu anladılar. Mısra:
“Senin misk zülfünden, ayrılık gecesinin kokusu geliyor.”
Safer ayının yirmi üçü Perşembe günü dervişlere, kendi mübarek elleriyle elbiselerini taksim etti. Kendi üzerinde pamuklu, sıcak tutan bir elbise bulunmadığı için havanın soğukluğu tesir edip tekrar sıtma hastalığına tutuldu ve tekrar yatağa düştü. Peygamber Efendimiz hastalıktan kurtulup az bir zaman sonra tekrar hasta olmuşlar ve vefat eylemişlerdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri, bu hususta da ittiba'ı (uymayı) kaçırmadı. Bu hastalıktan evvel hizmetçilerinden birine; “Mangal için şu kadar liralık kömür al!” buyurdu. Biraz sonra tekrar yanına çağırarak; “Söylediğimin yarısı tutarında kömür al, çünkü bir ses kalbime, o kömürleri yakacak kadar zaman kalmadı diyor.” buyurdu. Kömürün bir kısmını kendisi için ayırtıp diğerini çocuklarına gönderdi. Kendisine ayrılmış olan miktar, vefat ettiği gün tamamen bitmişti.
Bu hastalık zamanında, yüksek ilimleri, çok fazla olarak kendi yüksek oğullarına anlattı. Bir gün ince hakikatleri beyanda o kadar uğraşıyor ve bunun için o kadar konuşuyordu ki kıymetli oğlu Hace Muhammed Sa'id; “Hazretinizin hastalığı bu kadar konuşmanıza elverişli değildir. Bu marifetlerin beyanını bir başka zamana bıraksanız nasıl olur babacığım?” diye arz etti. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey oğlum! Daha zaman ve fırsat var mı? Biliyorum ki bir başka vakit, bu kadarını söylemeye de kuvvet ve kudret bulamayacağım.”
Bu günlerde hastalığı şiddetli olmasına rağmen cemaatle namaz kılmayı terk etmedi. Ancak son dört beş gün, yalnız başına namaz kıldı. Duaları, tesbihleri, salavatları, zikri ve murakabeyi, hiçbir eksiklik olmadan yapıyordu. Dinimizin ve hocalarının yollarının inceliklerinden hiçbirini terk etmiyordu. Bir gece, gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı. Teheccüd namazını ayakta kıldı ve; “Bu bizim son teheccüdümüzdür.” buyurdu.
Vefatından biraz önce kendinden geçme hâli görüldü. Büyük oğlu, bu kendinden geçme hâlinin çokluğu, hastalığın şiddetinden mi, yoksa istiğrak (nurlara gömülme) sebebi ile midir, diye arz etti. Cevabında; “İstiğrak sebebi iledir. Çünkü bazı çok yüksek hâller görünüyor. Bunun için onlara teveccüh ediyorum, ta ki hepsini oldukları gibi görebileyim ve bunlarla her şeyim tamam ve kâmil olsun.” buyurdu. Bu derin sırlardan kısaca yüksek oğullarının kulaklarına fısıldadı. Bu kendinden geçme hâlinden kurtulunca ciğeri yaralı, kalbi yanık talebelerine elveda sözünü hatırlatan vasiyetlerini söylemeye başladı. Bu vasiyetlerin çoğu; mütabaata, Peygamberimize tâbi olmaya teşvik, sünnete yapışma, bidatten kaçınma, zikir ve murakabeye devam etme hakkında idi.
Buyurdu ki: “Sünnete çok sıkı sarılmak lazımdır.” Bu sözleriyle de Peygamber Efendimize uymak istemişlerdi. Çünkü Peygamber Efendimiz vefat edecekleri zaman böyle nasihat eylemişlerdi. Abbad bin Sariye'den, Tirmizî ve Ebu Davud şöyle rivayet eder: “Resulullah bize vaaz ediyordu. Bu vaazdan kalpler ürperiyor, gözler yaşarıyordu. Dedik ki: “Ya Resulallah! Bu sözleriniz veda vaazına benziyor, bize vasiyet ediniz.” Resulullah Aleyhisselam buyurdular ki: “Size vasiyetim olsun: Allah'tan korkunuz, bir köle bile Emr-i İlahî'yi bildirirse dinleyiniz ve yapınız. Yaşayanlarınız çok şeyler görecek. O zaman benim ve Hulefa-i Raşidîn'in sünnetine gayet sıkı sarılınız, onu elden kaçırmayınız. Dinde bidatten çok sakınınız. Çünkü bütün bidatler dalalettir, sapıklıktır.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri vasiyetine devamla şöyle buyurdu: “Dinimizin sahibi Resulullah, nasihatların en incelerini bile; “Din nasihattır.” hadis-i şerifi gereğince ihmal etmediler. Dinimizin kıymetli kitaplarından, tam tâbi olmak yolunu öğreniniz ve bununla amel ediniz. Benim teçhiz ve tekfin işlerimde sünnete uyunuz.” Bundan evvel daha önce mübarek hanımına buyurmuştu ki: “Eğer ben senden evvel, bu sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete gidersem, kefenimi, senin mehir parandan aldırırsın.” Nasihatlarından biri de; “Mezarımı belli olmayan bir yere yapınız.” idi. Yüksek oğulları arz ettiler ki: “Bundan evvel, hazretinizin işareti ile ağabeyimizin gömüldüğü, şerefli ve bereketli yer hakkında; “Benim mezarım orada olacaktır. Aynı yerde gömüleceğim.” buyurmuştunuz. Bu gün de böyle buyuruyorsunuz.” “Evet öyle idi. Fakat şimdi ben böyle istiyorum.” dedi.
Oğullarının, bunu kabul etme hakkında durakladıklarını görünce; “Eğer böyle yapmazsanız, şehrin dışında yüksek babamın yanına defnediniz. Bu da olmazsa, şehrin haricinde bir bahçede benim mezarımı yapınız. Süslemeyiniz. Olduğu gibi bırakınız ki en kısa zamanda nişanı kalmasın.” buyurdu. Hazreti İmam kendi kabirleri için buyurdukları iki üç yer hakkında, oğullarında bir duraklama, bir dikkat, hatta bir şaşkınlık görünce tebessüm edip; “Serbestsiniz. Nereyi münasip görürseniz, oraya defnediniz.” buyurdu.
Vefat ettiği Safer ayının yirmi dokuzu Salı günü, gece kendine hizmet eden hizmetçilerine; “Çok zahmet çektiniz, bu sizin son zahmetinizdir.” buyurdu. Gecenin sonunda; “Bu gece de bitti, sabah oldu.” buyurdu. O günün işrak zamanında; “Bevl edeceğim, bir leğen getirin.” buyurdu. Getirdiler, fakat içinde kum yoktu. “İçinde kum olmazsa sıçrama ihtimali olabilir.” buyurdu. O en nazik zamanda da en ince hususlara dikkat edip bevl etmedi ve; “Bu leğeni kaldırın, beni de yatağıma yatırın.” buyurdu. Dediği gibi yaptılar. Kendilerine biraz sonra vefat edeceksin, abdest almaya vakit bulamayacaksın ilhamı gelince abdestini bozmak istemedi ve abdestli olarak ruhunu teslim etmek istedi.
Sedirin üzerine yatınca sünnet üzere sağ elini sağ yanağının altına koyup zikirle meşgul oldu. Büyük oğlu Muhammed Sa'id, babasının sık sık nefes aldığını görünce; “Hâl-i şerifiniz nasıldır babacığım?” diye arz etti. “İyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir.” buyurdu. Bundan sonra bir daha konuşmadı. Yalnız Allahü Teâlâ'nın ismini söyledi ve biraz sonra da vefat etti. Peygamberlerin büyüklerinin çoğunun son sözleri namaz olmuştur. Bu hususta da Peygamberlerin serverine tâbi oldu. Vefatı bin otuz dört senesi, Safer ayının yirmi sekizi, güneş hesabı ile yirmi dokuzu, Salı günü kuşluk vakti vaki oldu.
O ay yirmi dokuz gün idi. Peygamber Efendimizin vefat ayı olan Rebiulevvel ayının ilk gecesi, Peygamber Efendimizin huzuruna kavuştu. Hastalık ve humma çektiği günler, yaşının sene adedi kadar olup altmış üç gün idi. Hadis-i şerifte; “Bir günlük humma, bir senenin kefaretidir.” buyuruldu. Çektikleri hastalık, bu hadis-i şerifin mânâsına uygun oldu.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin nurlu bedeni yıkama tahtasının üzerine koyulup elbiseleri soyulunca orada olanların hepsi de gördüler ki Hazreti İmam namazda olduğu gibi ellerini bağladı. Sağ elinin baş parmağı ve küçük parmağını, sol elin bileğinde halka yaptı. Halbuki oğulları vefatından sonra kollarını düzeltip uzatmışlardı. Yıkama tahtasına yatırırken, tebessüm etti ve bir müddet böyle mütebessim olarak kaldı. Hatta orada olanlar feryat ettiler.
Yıkayıcı, mübarek ellerini açıp düzeltti. Sol tarafa yatırdı, sağ tarafını yıkadı. Sağ tarafa yatırıp sol tarafını yıkayacağı zaman, orada bulunanlar, velîlik kuvvetinin bir alameti olarak, zayıf bir hareketle ellerinin hareket ettiğini, bir araya geldiğini ve eskisi gibi tekrar sağ elinin baş ve küçük parmaklarının, sol elinin bileğinde halka yaptığını gördüler. Halbuki sağ tarafa yatınca sağ elin sol el üzerine gelmemesi icap ederdi. Latif elleri mum ve taze gül yaprağı kadar taze idiler. Bununla beraber öyle bir kuvvetle sol elini tutmuştu ki ayırmak ve çözmek mümkün değildi. Kefene sardıkları zaman, yine ellerinin bağlandığı görüldü. Böylece iki üç defa vaki oldu. Nihayet oradakiler, bunda derin bir mânâ ve gizli bir sır olduğunu anlayıp bir daha ellerini açmaya uğraşmadılar ve oğulları Hace Muhammed Sa'id; “Mademki muhterem babam böyle istiyor, böyle bırakalım.” buyurdu. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte; “Yaşadıkları gibi ölürler.” buyurdu. Bu, Allahü Teâlâ'nın büyük bir ihsanıdır. Dilediğine ihsan eyler. O'nun ihsanı boldur.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin cenaze namazını, oğlu Hace Muhammed Sa'id kıldırdı. Vefatında 63 yaşındaydı. Serhend'de evinin yanında defnedildi. Daha sonra Afganistan padişahı Şah-ı Zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı. Vefat haberi, talebelerini ve sevenlerini çok üzüp ağlattı. Duyulduğu her yerde gözyaşları döküldü. Vefatı üzerine çok şiirler yazılmış ve pek çok tarih düşürülmüştür.
Onun vefatına dayanamayan talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatır: “Vefat ettiği günün akşamı şehrin kenarında, virane bir mescitte, o pahasız hazinenin hayaliyle içim yanıyor, kalbim parçalanıyordu. Kalbimden soğuk ahlar çekiyor, gözümden yakıcı gözyaşları döküyordum. Ben bu hâlde iken birden hocamın ruhaniyeti gözüküp; “Sabretmek lazım.” buyurdu. Binlerce kırıklık ve perişanlık içinde; “Ey efendim, ateşe kim dayanabilir?” dedim; “İbrahim Aleyhisselam'a uymayı yerine getirmek lazımdır.” buyurdu. Böylece, bu kendinden geçmiş aşığın divaneliği arttı, ızdırabımı ve ona olan muhabbetimi dile getiren şiirler söylemeye başladım.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerini anlatan “Cihan-ı İmam-ı Rabbanî” kitabının kapak sayfası (sağda) ve “Siret-i Müceddid-i elf-i sanî” kitabının kapak sayfası (ortada) ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazılarından bahseden “Nur ala Nur” kitabının kapak sayfası (solda). Mektubat'ın ilk cildinin ünvan sayfası (sağda) ve ilk mektubu (solda).
Büyük oğlu Muhammed Sa'id buyurdu ki: “Yüksek babamı, vefatından sonra rüyada gördüm. Allahü Teâlâ'nın kendisine verdiği büyük nimetlerden tam neşe ve sevinçle anlatıyordu ve bununla iftihar ediyordu. Kendisine; “Canım babacığım, şükür makamından hiç kimseye bir nasip verdiler mi?” diye arz ettim. “Evet, beni de şükredenlerden eylediler.” buyurdu. Arz ettim ki Kur'an-ı Kerim'de mealen; “Şükreden kullar azdır.” (Sebe' suresi: 13) buyuruluyor. Bu ayet-i kerimeden anlaşılan, bu cemaatin Peygamberler olduğudur. Yahut da Peygamberlerin en büyük eshablarıdır. Ebu Bekr-i Sıddîk gibi deyince; “Evet, öyledir. Fakat beni hususî bir ihsan ve inayetle, o cemaate dahil eylediler.” buyurdu.
Hace Muhammed Ma'sum hazretleri buyurdu ki: “Babamı vefatından sonra rüyada gördüm. Münker ve Nekir'in suali nasıl geçti diye sordum.” Buyurdu ki: “Allahü Teâlâ merhamet ederek, bereket cihetiyle ilham edip; “Eğer sen izin verirsen bu iki melek kabrine gelecek.” buyurdu. Arz ettim ki: “Ey Allah'ım! Bu iki melek de senin huzurunda kalsınlar dedim. Nihayetsiz rahmet ve merhametinden bana acıdı ve onları benim yanıma göndermedi.” Tekrar; “Kabir sıkması nasıl geçti?” diye sordum. “Oldu, fakat çok az oldu.” buyurdu.
Çocukları:
1- Hace Muhammed Sadık: Büyük oğlu olup daha küçük yaşta tasavvufta yüksek hâllere kavuştu. On sekiz yaşında iken zahirî ilimleri bitirip ders vermeye başladı. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Yirmi dört yaşında iken 1025 (m. 1616) senesinde taun, veba hastalığından vefat etti.
2- Hace Muhammed Sa'id: Babasının huzurunda ilim öğrenip on yedi yaşında aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Tatlı sözlü ve alçak gönüllü olup dünyaya hiç kıymet vermezdi. Hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek derecede âlimdi. İmam-ı Rabbanî hazretleri bu oğluna icazet ve hilafet verip; “Muhammed Sa'id Ulema-i rasihîndendir (ilmini nübüvvet kaynağından alan âlimlerden)” buyurdu. Bu oğlu 1070 (m. 1660) senesinde vefat etti.
3- Muhammed Ma'sum: Hindistan'da yetişen kelam âlimlerinin en meşhurlarından olup zahirî ve batınî ilimlerde pek yüksek derecedeydi. O doğunca İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Muhammed Ma'sum'un dünyaya gelişi bizim için pek bereketli ve pek mübarek oldu.” buyurmuştur. Babası onu aklî ve naklî ilimlerde yüksek derecede yetiştirmiştir. Ona; “İlim tahsilini çabuk bitir ki seninle işimiz vardır.” buyurmuştur. Muhammed Ma'sum daha on dört yaşında iken babasına; “Ben kendimde öyle bir nur görüyorum ki bütün âlem güneş gibi ondan aydınlanmaktadır. Eğer o nur sönerse dünya karanlık, zulmetli olur!” diyerek hâlini babasına arz etmiştir. Bunun üzerine babası İmam-ı Rabbanî ona; “Sen zamanının kutbu olursun.” buyurarak müjde vermiştir. Muhammed Ma'sum, daha sonra bu hususu şöyle belirtmiştir: “Allahü Teâlâ'ya hamd-ü senalar olsun. Vaat edilen ele geçti. Müjdelere kavuştum!” Muhammed Ma'sum 1079 (m. 1667) senesinin Rebiulevvel ayının yedinci günü vefat etti.
4- Muhammed Ferruh: Daha çok küçük iken feyiz ve nurlara kavuşmuş, küçük yaşta, taun hastalığından 1024 (m. 1615) senesinde vefat etmiştir.
5- Muhammed İsa: İsmi İsa Aleyhisselam'ın ismine izafeten İsa konmuştur. Bir gün İmam-ı Rabbanî hazretleri “Taha” suresini dinliyordu. Buyurdu ki: “İsa Aleyhisselam'ı gördüm. Meclisimizde idi. Bana; “Senin bir çocuğun dünyaya gelecek. İsmini benim ismimden koyunuz.” dedi. Doğunca ismini Muhammed İsa koydular. Dört yaşına gelince harikaları, kerametleri görülmeye başladı. Bu oğlu da Muhammed Ferruh ile aynı gün taun hastalığından vefat etti.
Veba (taun) hastalığının yaygın olduğu günlerde, iki oğlu Muhammed Ferruh ve Muhammed İsa hastalandılar. İmam-ı Rabbanî hazretleri, bu iki kardeşi birbirinden ayrı yerlerde yatırın dedi. Muhammed Ferruh'u cemaathane odasında, Muhammed İsa'yı ise içerideki odada yatırdılar. Muhammed İsa vefat etti. “Muhammed Ferruh da ağırdır. Kardeşinin vefatını ona haber vermeyelim.” dediler. Bu sırada Muhammed Ferruh; “Ey kardeşim, vefasızlık ettin, benden evvel gittin.” dedi. Mevlana Abdülhayy oradaydı. “Baba, kime söylüyorsun?” dedi. “Muhammed İsa'ya söylüyorum. Ahirete gitmede benden evvel davrandı.” cevabını verdi. Mevlana Abdülhayy; “Muhammed İsa içerideki odadadır. Onun vefat ettiğini nereden bildin?” deyince Muhammed Ferruh; “Meleklerin onu gasl ettiklerini görüyorum.” dedi. Aynı gün akşam Muhammed Ferruh da vefat etti.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, Mevlana Salih'e gönderdiği bir mektupta (Birinci cilt, 306. mektup), taun hastalığından küçük yaşta vefat eden oğulları için kısaca şöyle yazıyor: “Kardeşim Molla Salih! Serhend'de bulunanların başına gelenleri dinle! Büyük oğlum Muhammed Sadık, iki küçük kardeşi Muhammed Ferruh ve Muhammed İsa birlikte ahirete gittiler. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn.” Allahü Teâlâ'ya sonsuz hamd olsun ki önce geride kalanlara sabretmek gücünü ihsan eyledi. Bundan sonra bu beladan razı olmayı nasip eyledi. Beyt: Beni incitsen de yüz dönmem yine, Sabretmek tatlı olur sevgili elemine.”
Sekiz yaşında vefat eden ve bu yaşta çok keramet ve harikaları görünen Muhammed İsa'dan ne bildireyim! Her üçü de nefis birer cevher idiler. Bize emanet verilmişlerdi. Allahü Teâlâ'ya hamd olsun ki bu emanetleri razı olarak sahibine teslim eyledik. Ya Rabbî! Peygamberlerin efendisi hürmetine, bizi onların sevabından mahrum bırakma! Onlardan sonra bizleri fitneye düşürme!”
6- Ümmü Gülsüm: İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kerimesi, kızı olup iffet hazinesi idi. İmam-ı Rabbanî hazretleri bir gün çocukları ile evde oturuyorlardı. Kerimeleri Ümmü Gülsüm o zaman yedi yaşındaydı. Odaya girdi ve annesine; “Vah vah! Siz Allah'tan gafil hâlde oturuyorsunuz.” dedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri ona; “Bibi! Sen Allahü Teâlâ'yı unutmamak hâlini nereden aldın?” buyurdu. “Siz perde arkasından, filan hanıma zikir telkin ediyordunuz. Ben de perde arkasında olan o hanımefendinin yanında idim. O günden beri benim kalbim zikrediyor. Daima, Allah Allah diyor. Allahü Teâlâ'yı bir an unutmuyorum. Aynı zamanda kalblerde olanları da biliyorum. Kimi görsem, kalbindekini bilirim.” dedi. Kardeşlerinden bir gün sonra yani Rebiulevvelin sekizinci günü o da vefat etti. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bu kızından başka iki kızı daha vardı. Bunlardan biri, babasının sağlığında vefat etti. Diğeri de Kadı Abdülkadir'le evlendi.
7- Muhammed Eşref: İmam-ı Rabbanî hazretlerinin oğullarından olup babasının sağlığında, süt emmekte iken vefat etti.
8- Şah Muhammed Yahya: İmam-ı Rabbanî hazretlerinin en küçük oğludur. Bu oğullarına Şah lakabını vermesinin sebebi; Şah İskender-i Kadirî'nin bu çocuğa, daha çok küçük yaşta teveccüh edip inayet nazarları ile hâlini süsleyip kendi dedelerinin âdeti üzere, bu gözbebeğine Şah ismini vermiş olmasıdır. Yahya ismini vermelerine gelince; bu oğlu dünyaya gelmeden önce İmam-ı Rabbanî hazretlerine şöyle ilham olundu: “Evinde bir çocuk dünyaya gelecek, senin ismini ihya edecek, yaşatacaktır.” Dünyaya gelince o müjde sebebi ile ismini; ihya eden manasına Yahya koydu.
İmam-ı Rabbanî hazretleri, daima bu velayetin gözbebeğinin, yaratılışının ve kabiliyetinin yüksekliğinden bahsederlerdi. Hatta bu göz nuru, Hazreti İmam'ın bereketli terbiyeleri ile sekiz dokuz yaşlarında iken Kur'an-ı Kerim'i ezberledi. Daha çok küçük yaşta, kendisinde ilim tahsiline karşı öyle bir rağbet ve muhabbet görülüyordu ki üstadına yaptığı rabıtalar ve bu esnadaki müşahedeler, hiçbir çocukta görülmüş ve duyulmuş değildir. İmam-ı Rabbanî, Ecmir Seferi'nden dönerken, hizmetçilerinden birkaçı, Şah Muhammed Yahya'yı, Hazreti İmam'ı karşılamak için iki üç konak ileriye götürdüler. Hazreti İmam'ın huzuruna geldi. İmam-ı Rabbanî hazretleri, dört gün sonra Serhend'e geleceklerini söyledi. Oğlu Serhend'e dönmek için babasından izin istedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri; “Dönmek için niçin bu kadar acele ediyorsun. Yoksa bizi özlemedin mi?” buyurdu. “Burada kalırsam derslerim kalır ve filan arkadaşım beni geçer. Bunu istemem. Hocamı da özledim.” dedi. İmam-ı Rabbanî hazretleri çok memnun oldu ve; “Evet, ne için böyle olmasın ki âlimler tabakasındandır, salihler ve hafızlar hanedanındandır.” buyurdu ve izin verdi.
İmam-ı Rabbanî hazretleri hakkında yazılan her letafet ki diye başlayan şiir ve Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin Mektubat hakkında söyledikleri Farisî söz. “Mükaşefetü'l-Gaybiyye” adlı eserinin kapak sayfası.
Şah Muhammed Yahya babasının vefatından sonra yüksek ağabeylerinin bereketli terbiyeleri ile aklî ve naklî ilimleri tamamen öğrendi. Tam bir kuvvet ve kudretle ilim kürsüsüne oturup en zor kitaplardan ders okutmaya başladı. Allah'tan başka her şeyden vazgeçip lüzumsuz hiçbir şey yapmayıp vakitlerinin kıymetini bilip sünnet-i seniyyeye uyup bu büyükler yoluna tam riayet edip bu yolda devam etti. Öyle ki temizliğin ve manevî nisbetin vârisliği, temiz alnından belli olurdu. Boyu, gözleri, kaşları, yürüyüşü, yüksek babasına çok benzerdi. Makbul ve sevgili olmasının alametlerinden biri de Hace Bakî-billah'ın büyük oğlu Hace Muhammed Abdullah'ın kızının, bu velayet sedefinin nikâhı altına girmesidir. 1037 (m. 1627) senesinde on beş yaşındaydı ve Mutavvel okuyordu.
Zahirî ilimlerden sonra yüksek ağabeylerinin yanında tasavvuf yolunda ilerledi. Kemal ve ikmal derecelerine kavuşup mürşid-i kâmil-i mükemmil oldu. Yüksek keşif ve marifetler sahibi oldu. Bir kısmını kalem dili ile Hazreti Urvetü'l-Vüska İmam Ma'sum'a arz etti, doğruluklarını sordu. Mektubat-ı Ma'sumî'de bunlar vardır. Yüksek ağabeyleri, Haremeyn-i şerifeyni ziyarete gidince bu da onlarla beraberdi. O mübarek yerlerin feyiz ve nurlarından çok nasip aldı. 1098 (m. 1687)'de vefat etti. Teganninin haram olduğuna dair bir risalesi vardır. (Teganni; Kur'an-ı Kerim'i ve ezanı, hareke veya harf katacak veya harfleri değiştirecek şekilde, müzik perdelerine uyarak okumaktır.)
Şah Muhammed Yahya'nın iki oğlu vardı. Biri Şeyh Ziyaeddin, diğeri Şeyh Fakirullah idi. Bunların ikisi de zahir ve batın kemallerine kavuşmuşlardı. Mektuplarından birkaçı “Gülşen-i Vahdet”'te vardır.
Talebeleri:
İmam-ı Rabbanî hazretleri irşat makamına geçip insanları irşada, doğru yolu anlatmaya başlayınca insanlar dünya kazançlarını bırakıp yakın uzak her yerden karınca ve çekirge sürüleri gibi huzuruna üşüştüler. Onun bereketiyle, dünyada bir benzeri daha bulunmayan ve büyük bir nimet olan ders halkaları ve sohbet meclisleri kuruldu. İslamiyetin zayıf, kâfirlerin galip olduğu bir zamanda, binlerce gayrimüslim İmam-ı Rabbanî hazretlerinin huzurunda Müslüman oldu. Nice fasık ve facir, haramlara dalmış felaket içinde olan günahkâr kimseler, onun sohbeti ile hidayete kavuşmuş, hâllerini düzeltip takva sahibi ve ibadet eden kimseler olmuşlardır.
Dünyanın her yerinden, uzaktan yakından pek çok insan, İmam-ı Rabbanî hazretlerini rüyada ve uyanıkken görüp aşk ve muhabbetle huzuruna koşmuşlardır. Âlimlerden, salihlerden, zengin ve fakirlerden pek çok kimse böylece huzuruna gelip sohbetiyle şereflenmişler, ondan feyiz almışlardır. İmam-ı Rabbanî hazretleri, huzuruna gelip sohbetinde toplanan herkese teveccüh eder, feyiz verir ve tasavvufta üstün hâllere kavuştururdu. Elinde tövbe edip ona talebe olanların sayısı yüz binlerin üstündedir. Seçkin talebelerini insanlara doğru yolu anlatmak üzere çeşitli memleketlere göndermiş ve talebeleri vasıtasıyla oralara da feyiz vermiştir.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinin meşhurlarından bir kısmı şu zatlardır: Muhammed Sadık: Yirmi dört yaşında iken çok az insanın kavuşabileceği yüksek derecelere kavuşan büyük oğludur. Babasının sağlığında 1025 (m. 1616) senesinde vefat etmiştir. Muhammed Sa'id: Yüksek hâller, güzel ahlâk ve temiz ameller sahibi ikinci oğludur. Aklî ve naklî ilimlerde âlim, tasavvuf bilgilerinde mütehassıstı. Babasının hususî sırlarına, büyük derecelerine, eşsiz kemalat ve hâllerine kavuşup onun nurunu bütün âleme yayan üçüncü oğlu Muhammed Ma'sum-i Farukî olup dokuz yüz bin talebesi vardı. Bunlardan yüz kırk bini evliya, yedi bini de mürşid-i kâmil idi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebeleri arasında, en meşhurlarından ve halifelerinden olanları da şu zatlardır: 1- Mir Muhammed Nu'man, 2- Şeyh Tahir-i Lahorî, 3- Bedî'uddin Seharenpurî, 4- Nur Muhammed Pütnî, 5- Hamid-i Bengalî, 6- Şeyh Müzzemmil, 7- Şeyh Tahir Bedahşî, 8- Mevlana Ahmed Berkî, 9- Mevlana Kasım Ali, 10- Mevlana Yusuf Semerkandî, 11- Mevlana Muhammed Salih Gülabî, 12- Mevlana Muhammed Sıddîk Keşmî, 13- Şeyh Abdülhayy, 14- Mevlana Yâr Muhammed Telkanî, 15- Mevlana Hasan-ı Berkî, 16- Şeyh Abdülhadî, 17- Şeyh Hacı Hıdır Efgan, 18- Şeyh Yusuf-i Berkî, 19- Şeyh Muhibbullah, 20- Mevlana Ahmed Deybenî, 21- Kerimüddin Baba Hasan Ebdalî, 22- Şeyh İshak Sindî, 23- Mevlana Abdülvahid Lahorî, 24- Mevlana Emanullah Lahorî, 25- Muhammed Sadık Bedahşanî, 26- Yâr Muhammed Kadim, 27- Mevlana Kasım Ali, 28- Âdem Bennurî, 29- İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hayatını ve menkıbelerini anlatan “Zübdetü'l-makamat” kitabını yazan ve Mektubat'ın üçüncü cildini toplayan meşhur talebesi, Muhammed Haşim-i Keşmî, 30- Yine hayatını ve menkıbelerini anlatan “Hadaratü'l-Kuds” kitabını yazan, meşhur talebesi, Bedreddin Serhendî en meşhur talebelerindendir.
Yüksek talebelerini, insanlara zahirî ilimleri ve batınî marifetleri öğretmeleri için her tarafa gönderdi. Mesela; Mevlana Hamid-i Bengalî, Mevlana Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî, Şeyh Müzzemmil, Mevlana Tahir-i Bedahşî, Mevlana Ahmed-i Deybenî, Kerimüddin-i Baba Hasan-ı Ebdalî, Hasan-ı Berkî, Mevlana Abdülhayy-i Belhî, Mevlana Haşim-i Keşmî, Mevlana Bedreddin-i Serhendî, Yusuf-i Berkî, Hacı Hıdır Efgan, Hace Muhammed Sadık-i Kabilî, Mevlana Yâr Muhammed Kadim-i Talkanî ve diğerleri. Bu zatlar İmam-ı Rabbanî hazretlerinin seçkin talebelerindendir. Bunların sohbetinden milyonlarca insan feyiz alarak, vilayet makamına kavuşmuşlardır. Bu yüksek talebelerine çok yüksek müjdeler vermiş ve insanların, bu seçkin zatların sohbetlerine kavuşmalarını teşvik eylemiştir. Talebesinden bazılarını velayet ve kutubluk makamı ile müjdelemiştir.
Nur Muhammed Pütnî: Talebesinin büyüklerindendir. Bunun hakkında; “O, ricalü'l-gaybdendir. Ya Nükabadan, yahut Nücebadandır.” buyurdu. Bedî'uddin-i Seharenpurî: Rüyada Peygamber Efendimizden çok inayet ve iltifatlara kavuştu. Kendisine; “Sen Hindistan'ın siracısın kandilisin.” buyuruldu. Zamanın kutbu olmak saadetine de kavuştu. Mevlana Ahmed-i Berkî: Bir hafta içinde bütün süluk konaklarını geçmiştir. Bu da memleketinin kutbu olma şerefine nail olmuştur. Mevlana Muhammed Tahir-i Lahorî: Kendi memleketinin kutbu olmakla şereflendi.
Allahü Teâlâ kendisine; “Senin teveccüh ettiklerinin hepsini Cehennem ateşinden halas ettim ve sana talebe olanı bağışladım.” diye ilham eyledi.
Seyyid Âdem-i Bennurî: Daha ilk teveccühte ve hatta telkin anında, talebeyi tasavvufta fena-i kalbî makamına ve nisbet-i hassaya ulaştırırdı. Allahü Teâlâ tarafından kendisine hususî bir tarz ve yol ihsan edildi. Bu yola “Ahseniyye” denmiştir. İşte bu yol ile insanları Allahü Teâlâ'ya yaklaştırıyordu. Bu beşareti, müjdeyi, İmam-ı Rabbanî hazretleri, şu sözleri ile kendisine verdiler: “Size bizden istifade ettiğinizden daha çoğu gaybî olarak verilecektir. Sizin yolunuza tevessül (vesile) eden, mağfiret olunmuştur. Kıyamette size yeşil bir sancak verilir. Size tevessül edenler, sizin yolunuzda gidenler, kıyamet gününde o sancağın altında rahat ve gölgede olurlar.” Dört yüz binden ziyade kimse huzurunda tövbe etti. Bin tane kâmil talebesi vardı. Seyyid Ahmed, Medine-i Münevvere'ye gidince Resulullah selamını almış ve pek az kimseye bile nasip olmayan musafaha etmek şerefine kavuşmuştu. O sırada; “Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!” diye bir ses duyuldu ve hakikaten, Medine-i Münevvere'de vefat etti.
Seyyid Muhammed Nu'man-ı Bedahşî: İmam-ı Rabbanî hazretleri, bir mektubunda, Seyyid Muhammed Nu'man-ı Bedahşî'ye; “Sizin kemal hilaliniz, güneşin karşısında on dördüncü ay gibi oldu. Güneşe verilenlerin hepsi, ona aksetti.” yazdı. Kutb olduğu kendisine müjdelendi. İrşadları çok fazla oldu. Yüz binlerce insanı Allahü Teâlâ'ya yaklaştırdı. Zamanın padişahı, talebesinin çokluğundan korktu. Onu Dekken'den çağırıp yanında muhafaza eyledi. Buyurdu ki: “Peygamber Efendimizi rüyada gördüm. Ebu Bekr-i Sıddîk, O serverin yanında idi. Buyurdu ki: “Ya Eba Bekr! Oğlum Muhammed Nu'man'a söyle, Ahmed'in makbulü, benim makbulümdür ve Allahü Teâlâ'nın makbulüdür. Ahmed'in merdudunu, kabul etmediğini ben ve Allahü Teâlâ sevmeyiz.” İmam-ı Ahmed Rabbanî'nin makbullerinden olduğum için bu müjdeyi duyunca büyük bir sürura kapıldım. Bu huzur içerisinde iken, tekrar şöyle buyurdular: “Oğlum Muhammed Nu'man'a de ki: Senin makbulün, Ahmed'in (İmam-ı Rabbanî'nin) makbulüdür. Onun makbulü, benim ve Allahü Teâlâ'nın makbulümüzdür. Senin merdudun, kabul etmediğin Ahmed'in, benim ve Allahü Teâlâ'nın merdududur.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin yazdığı birinci cilt 193. mektup. İmam-ı Rabbanî hazretlerini ve yolunu anlatan “Meslek-i Müceddid” kitabının kapak sayfası (sağda) ve “Mektubat-ı Rabbanî'den” seçilerek hazırlanan “İrşadat-ı Müceddid-i elf-i sanî” kitabının kapak sayfası (solda).
Eserleri:
1- Mektubat: İslam âleminde İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat'ı kadar kıymetli bir kitap daha yazılmamıştır. Mektubat, üç cilt olup beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelam ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.
Mektubat'ın birinci cildi 1025 (m. 1616) senesinde talebelerinin meşhurlarından Yâr Muhammed Cedid-i Bedahşî Talkanî tarafından toplanmıştır. Birinci ciltte üç yüz on üç (313) mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmî'ye yazılmıştır. İmam-ı Rabbanî hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; “Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi Peygamberlerin ve Eshab-ı Bedr'in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim.” buyurmuştur.
İkinci cildi ise 1028 (m. 1619) senesinde yine talebelerinden, Abdülhayy Pütnî tarafından toplanmıştır. Bu ciltte Esma-i hüsna yani Allahü Teâlâ'nın Kur'an-ı Kerim'de geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.
Üçüncü cilt de İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra 1040 (m. 1630) senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî tarafından toplanmış olup bu ciltte de Kur'an-ı Kerim'deki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç ciltte toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi (536) olmuştur.
Mektubat'taki mektupların birkaçı Arabî, geri kalanların hepsi Farisîdir. 1392 (m. 1972) senesinde, Pakistan'da Karaçi'de (Edeb Menzil, Sa'id Kompanî) de Gulam Mustafa Han tarafından, üç cildi iki kitap hâlinde ve haşiyesinde açıklamalar olarak, gayet okunaklı ve nefis basılmıştır. Bu Farisî baskının, 1397 (m. 1977) senesinde İstanbul'da, Hakikat Kitabevi tarafından ofset baskısı yapılmıştır. Muhammed Murad-ı Kazanî Mekkî tarafından 1302 (m. 1884) yılında Arabîye tercüme edilerek, “Dürerü'l-meknunat” adı verilmiş, 1316 (m. 1898)'de Mekke-i Mükerreme'de Miriyye matbaasında basılmıştır. 1382 (m. 1963)'te, İstanbul'da da ofset yolu ile birinci hamur kağıda gayet nefis basılmıştır. İmam-ı Rabbanî'nin ve oğlu Muhammed Ma'sum'un Mektubat kitapları, Müstakimzade Süleyman Efendi tarafından Farsçadan Türkçeye, Osmanlıcaya tercüme edilip 1277 (m. 1860) senesinde taş basması yapılmıştır.
Daha sonra birinci cildi Türkçeye tercüme edilerek, “Müjdeci Mektublar” adı ile İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır. Mektubat'ın ikinci ve üçüncü cildindeki mektuplardan da bir kısmı Türkçeye tercüme edilerek, “Tam İlmihâl Se'adet-i Ebediyye” kitabı içinde 108 madde hâlinde yayınlanmıştır.
İmam-ı Rabbanî'nin mübarek oğlu Muhammed Ma'sum-i Serhendî'nin yetiştirdiği, yüzlerce evliyanın meşhurlarından olan Muhammed Bâkır Lahorî, 1080 (m. 1668)'de Mektubat'ı Farisî olarak hulasa edip özetleyerek “Kenzü'l-hidayat” ismini vermiştir. Bu eser yüz yirmi sahife olup içinde yirmi başlık vardır. 1376 (m. 1957) senesinde Lahor'da basılmıştır.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin büyük talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmî şöyle anlatır: “Hocamın zamanında yaşayan ve derin âlim olan bir zat bana: “Senin hocanın risaleleri ve mektupları olduğunu duydum, fakat görmedim.” dedi. Ben de İmam-ı Rabbanî hazretlerinin bir mektubunu, o dindar âlime okudum. Dinlerken zevkinden coşup ellerini kaldırdı. Bir müddet dua etti ve; “Ya Rabbî! Bu muazzam şeyhe daima selamet ver!” dedi, sonra bana; “Bidatlarla dolu olan bu bozuk zamanda kalb kararıyor, paslanıyor. Senin yüksek hocanın sözleri o pasları sildi, kalbimi cilalandırdı.” dedi.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin talebelerinden biri şöyle nakleder: “İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: “Bütün yazılarımızı, âhir zamanda gelecek olan Hazreti Mehdi'nin okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bize bildirildi.”
Son asrın zahir ve batın ilimlerinde kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük İslam âlimi ve ruh bilgilerinin mütehassısı, Seyyid Abdülhakim-i Arvasî hazretleri defalarca şöyle buyurmuştur: “Ba'de kitabillah ve ba'de kütüb-i sitte efdal-i kütüb, Mektubatest.” Yani, Allahü Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'den sonra ve Resulullah'ın hadis-i şeriflerinin toplanması ile meydana gelmiş olan Kütüb-i Sitte'den sonra din-i İslam'da yazılmış kitapların en üstünü Mektubat'tır. Yine Mektubat'tan bahsederken; “Din ve dünyaya en ziyade yarayan ve din-i İslam'da misli yazılmamış Mektubat kitabı...” buyurmuştur.
Evliya-yı Kiramın velayetlerinin kemalatının marifetlerini bildiren kitapların en kıymetlisi, Celaleddin-i Rumî'nin “Mesnevî”'si olduğu gibi, hem velayet kemalatının marifetlerini, hem de nübüvvet kemalatının marifetlerini ve inceliklerini bildiren kitapların en kıymetlisi ve en üstünü, İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabıdır.
Diğer eserleri de şunlardır:
1- “İsbatü'n-nübüvve”: Peygamberlik ne demek olduğunu bildirmekte, Muhammed Aleyhisselam'ın peygamber olduğunu ispat etmektedir. Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğu da uzun anlatılmaktadır. Bu kitab, Hakikat Kitabevi tarafından Türkçe, İngilizce ve Fransızcaya tercüme edilerek, 1994 yılında bastırılmıştır. Arapçası ise Gulam Mustafa Han tarafından Urduca tercümesiyle birlikte 1963'te Karaçi'de yayınlanmıştır. Hakikat Kitabevi tarafından bu da 1978'de ofset yoluyla tekrar bastırılmıştır.
2- “Te'yid-i Ehli's-sünne” veya (“Redd-i Revafıd”): Meşhed'deki Şiî din adamlarından Muhammed bin Fahreddin Rüstemdarî'nin sahabeye dil uzatması üzerine ona cevap olarak yazmıştır. Eser Abdullah Han'a gönderilmiştir. Kitap Gulam Mustafa Han tarafından 1965 senesinde Urdu tercümesi ile Rampur'da nefis olarak bastırılmıştır. Bu baskısı, 1977 senesinde, İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından “Mebde' ve Me'ad”risalesi ile birlikte, ofset yolu ile tekrar bastırılmıştır. Bu risaleyi Şah Veliyyullah Dehlevî Arapçaya tercüme etmiş ve Hindistan'da basılmış ve İstanbul'da ofset baskısı, 1993'te “En-Nahiye” kitabının sonunda neşredilmiştir. Türkçe tercümesi de “Hak Sözün Vesikaları” içinde Hakikat Kitabevi tarafından yayınlanmıştır.
3- “Mebde ve Mead”: İmam-ı Rabbanî'nin tasavvuftaki bağlantılarını, tecrübelerini ve birçok itikadî konulardaki görüşlerini ele aldığı bir kitaptır. Delhi'de “Matbaa-i Ensarî”'de basılmış, Hakikat Kitabevi tarafından İstanbul'da ayrıca yayınlanmıştır. Ayrıca Muhammed Murad Kazanî'nin Arapçaya tercüme ettiği ve 1901 senesinde Mekke'de yapılmış baskısının ikinci cildinin kenarında yayınlanmıştır. Eser Süleyman Kuku ve Dr. Necdet Tosun tarafından ayrı ayrı Türkçeye tercüme edilmiştir.
4- “Risale-i Tehliyye”: Tasavvufa dair bir eserdir. Urduca tercümesiyle beraber Arapça metin, Gulam Mustafa Han tarafından Karaçi'de 1965'te yayınlanmıştır. Necdet Tosun tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
Îmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesinin kapısı ve merdivenler. Resmin alt sağında görülen yer çilehanenin girişidir. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin kabirlerinin kitabesi.
5- “Mükaşefetü'l-Gaybiyye”: Farsça olarak telif edilmiştir. Urduca tercümesi ile birlikte Farçası Gulam Mustafa Han tarafından 1965'te neşredilmiştir.
6- “Şerh-i Rubaiyat-ı Hace Bakî Billah”: İmam-ı Rabbanî'nin mürşidi olan Muhammed Bakî Billah'ın şiirlerinin açıklamalarını ihtiva eder. 1966'da Karaçi'de basılmıştır.
7- “Mearif-i Ledüniyye”: Seyr süluk, sıfatlar gibi tasavvufa dair bir risaledir. Bu eser Züvvar Hüseyin tarafından 1968'de Lahor'da basılmıştır. Eser Necdet Tosun tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
8- “Talikat ale'l-Avarif”: Sühreverdî'nin “Avarifü'l-mearif” isimli eseri üzerine yapılan izahları ihtiva eder.
9- “Risâle-i Hâlât-ı Hâcegan-ı Nakşbend”: Nakşibendî şeyhlerinin hâllerini açıklayan bir risaledir.
10- “Risale-i Silsile-i Hadis”: Hadislerin isnad zinciri ile alâkalı bir risaledir.
11- “Risale fî adabi'l-Müridin”: Tasavvufa intisap eden müritlerin dikkat etmeleri gereken kuralları ihtiva eder.
Eserlerinden seçmeler:
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eşsiz eseri Mektubat, hem yazıldığı asırda, hem de sonraki asırlarda, hakiki saadeti arayanlar tarafından aşk ve şevkle okunmuş, istifade edilmiş ve pek çok insanın saadete kavuşmasına vesile olmuştur. Allahü Teâlâ'nın rızasına kavuşmak isteyenlere faydalı olmak için yazdığı bu eserinden seçmeler:
İmam-ı Rabbanî hazretleri, büyük oğlu Muhammed Sadık'a yazdığı birinci ciltteki 260. mektubun son kısmında şöyle buyurdu: “Ey oğlum! Kutb-i irşadın feyiz vermesi ve ondan feyiz almakla ilgili marifetler, “Mebde' ve Me'ad” risalesinde, “İfade ve istifade” babında yazılmıştı. Sırası gelmiş iken, faydalı olan bu marifeti de buraya yazıyorum. Orada yazılı olan ile karşılaştırınız! Kutb-i irşat, kemalat-ı ferdiyyeye de maliktir. Çok az bulunur. Asırlardan, çok uzun zaman sonra böyle bir cevher dünyaya gelir. Kararmış olan âlem onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşadının ve hidayetinin nurları, bütün dünyaya yayılır. Yer küresinin ortasından ta Arş'a kadar herkese; rüşt, hidayet, iman ve marifet onun yolu ile gelir. Herkes, ondan feyiz alır. Arada o olmadan, kimse bu nimete kavuşamaz. Onun hidayetinin nurları, bir okyanus gibi, (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün dünyayı sarmıştır. O derya, sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz (yani şöhretten uzak olur, onu kimse tanımaz.) O büyük zatı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yahut, o, bir kimseyi sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlasına göre o deryadan kalbi feyiz alır. Bunun gibi bir kimse, Allahü Teâlâ'yı zikrederse ve bu zatı hiç düşünmezse, mesela onu tanımazsa, yine ondan feyiz alır. Fakat birinci feyiz daha fazla olur. Bir kimse, o büyük zatı inkâr eder, beğenmezse, yahut o büyük zat, bu kimseye incinmiş ise Allahü Teâlâ'yı zikretse bile, rüşt ve hidayete kavuşamaz. Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyiz yolunu kapatır. O zat, bunun istifadesini istememiş olmasa bile, onun zararını istemese bile, hidayete kavuşamaz. Rüşt ve hidayet, var görünür ise de yoktur. O zata inanan ve sevenler, onu düşünmeseler de ve Allahü Teâlâ'yı zikretmeseler de yalnız sevdikleri için rüşt ve hidayet nuruna kavuşurlar. Farisî beyt tercümesi: Sustum artık, zekilere bu yeter, Çok bağırdım, dinleyen varsa eğer. Âlemlerin rabbi olan Allahü Teâlâ'ya hamdolsun. O, rahmandır ve rahimdir. O'nun resulü Muhammed Aleyhisselam'a ve Âline ve Eshabına sonsuz salat ve selam olsun.”
Birinci cilt, 23. mektupta şöyle buyurdu: “Bir din âlimi, gençlere din öğreteceği zaman, bunlara önce İslam düşmanları ve cahil kimseler tarafından şırınga edilen, yanlış bilgileri ve iftiraları anlayıp onların temiz ve körpe kafalarını bu zehirlerden temizler. Zehirlenen ruhlarını tedavi eder. Sonra yaşlarına ve anlayışlarına göre İslamiyeti ve meziyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve yasaklarındaki hikmetlerini, inceliklerini ve insanlığı saadete ulaştırdığını, onların kalbine yerleştirir. Böylece gençlerin ruh bahçelerinde, dertlere deva, ruhlara gıda olan nefis çiçekler yetişir. Böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. Onun bakışları ruhlara işler. Sözleri kalblere tesir eder. Din-i İslam'ı hazır lokum gibi yutmak, susuz kalmış iken soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinleyebilmek, ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkündür...”
Birinci cilt, 193. mektup: Allahü Teâlâ yardımcımız olsun! İşlerinizi kolaylaştırsın! Ayıp ve çirkin olan şeylerden korusun! Akil ve baliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazifesi; Ehl-i Sünnet âlimlerinin yazdıkları akait bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahü Teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevap versin! Âmin. Kıyamette Cehennem azabından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır. Cehennem'den kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. (Onların yolunda gidenlere “Sünnî” denir.) Resulullah'ın ve Eshabının “rıdvanullahi aleyhim ecmain.” yolunda gidenler yalnız bunlardır. Kitaptan ve Sünnetten (yani Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden) çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan, yalnız bu büyük âlimlerin, Kitaptan ve Sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. Çünkü her bidat sahibi, yani her reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile Kitaptan ve Sünnetten çıkardığını söylüyor. Ehl-i Sünnet âlimlerini gölgelemeye, küçültmeye kalkışıyor. Demek ki Kitaptan ve Sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır...
İtikadı düzelttikten sonra helal, haram, farz, vacip, sünnet, mendub ve mekruh olan şeyleri de fıkıh kitaplarından öğrenmek ve her işi bunlara göre yapmak da lazımdır. Talebeden birkaçına emir buyurunuz da Farisî dilinde yazılmış fıkıh kitaplarından birini, toplandığınız zaman okusunlar. “Mecmua-i Hanî” ve “Umdetü'l-İslam” adındaki kitapları okumak çok uygun olur.
Allah korusun, itikat edilecek şeylerde bir sarsıntı olursa, kıyamette Cehennem'den hiç kurtulmak olmaz. İtikat doğru olup da işlerde gevşeklik olursa, tövbe ile ve belki tövbesiz de af olunabilir. Eğer af olunmazsa, Cehennem'e girse bile sonunda yine kurtulur. Görülüyor ki işin aslı ve temeli, itikadı düzeltmektir. Hace Ubeydullah-ı Ahrar buyurdu ki: “Bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat Ehl-i Sünnet ve'l-cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap; istikbalimi karanlık bilirim. Eğer, bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi Ehl-i Sünnet itikadı ile süsleseler, hiç üzülmem.” Allahü Teâlâ, bizi ve sizi, Ehl-i Sünnet itikadından ayırmasın! İnsanların efendisi hürmetine duamızı kabul buyursun! Âmin.
Lahor'dan gelen bir talebe, Şeyh Ciyun'un eski Nahhas Camii'nde Cuma namazı kıldığını söyledi. Meyan Refiuddin onun iltifatına kavuştuktan sonra Kadı Şeyh Ciyun'un kendi bahçesinde bir cami yaptırdığını söyledi. Böyle haberleri işittiğimiz için Allahü Teâlâ'ya hamd olsun! Allahü Teâlâ böyle iyi işleri arttırsın! Böyle haberleri işitince çok, hem de pek çok sevinmekteyiz.
Muhterem Seyyid hazretleri! Bugün, Müslümanlar kimsesiz kaldı. İslamiyete yardım için bugün az bir şey vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetli olur. Hangi talihli kimseye bu büyük nimeti ihsan ederlerse, ona müjdeler olsun! Dinin yayılmasına, İslamiyetin kuvvetlendirilmesine çalışmak, her zaman iyidir ve kim olursa olsun böyle çalışan, cihat sevabına kavuşur. Fakat İslam düşmanlarının her yandan saldırdığı bu zamanda, Ehl-i Beyt-i Nebevî'den olan siz kahramanların yardım etmesi, elbette daha iyi, daha güzel olur. Çünkü Allahü Teâlâ, İslamiyet gibi en büyük nimetini, kullarına, sizin yüksek ceddiniz ile gönderdi. Sizin yardımınız, kendi yaptığı şeye yardım etmek olur. Başkalarının yardımı ise böyle olmaz, Resulullah'a tam vâris olabilmek, bu büyük işi yapmakla olur. Resulullah Eshabına karşı buyurdu ki: “Siz, öyle bir zamanda geldiniz ki Allahü Teâlâ'nın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helak olur, Cehennem'e gidersiniz. Sizden sonra öyle Müslümanlar gelecek ki Allahü Teâlâ'nın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler Cehennem'den kurtularlar.” İşte bizim zamanımız, o zamandır ve müjdelenenler de şimdiki Müslümanlardır. Farisî beyt tercümesi: Saadet topu, ortaya kondu. Topu kapan yok, erlere noldu?
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sandukası ve etrafındaki levhalar. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Şeyh Ferid'e yazdıkları kendi mübarek el yazılarıyla olan mektup.
Bu yakınlarda, melun Guvendval kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. Onun ölümü, Hinduların burunlarının kırılmasına sebep oldu. Ne niyetle olursa olsun, niçin öldürüldü ise öldürülsün. İslam'a saldıranların alçalması, Müslümanlar için bir kazançtır. O kâfir öldürülmeden önce rüyada, devlet reisimizin, kâfirlerin liderlerinin başını kestiğini görmüştüm. Doğrusu, o kâfir, düşmanların önderi ve kâfirlerin şefleri idi. Allahü Teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın!
İslamiyetin ve Müslümanların yükselmesi, kâfirlerin ve kâfirliğin kıymetten düşmesine, aşağı olmasına bağlıdır. Allahü Teâlâ, zımmîlerden cizye almayı emreyledi. Onlardan bu vergiyi almak, onları aşağı kılmak içindir. Kâfirler ne kadar yükselirse, Müslümanlar da o kadar alçalır. Bu inceliği iyi anlamalıdır. Çok kimse, bu bağlılığı anlayamıyor. Bu yüzden dinlerini yıkıyorlar. Allahü Teâlâ, Tövbe suresinin, 73. ayetinde mealen; “Ey Sevgili Peygamberim! Kâfirlerle ve münafıklarla cihat et, dövüş! Onlara sert davran!” buyurdu. Kâfirlerle dövüşmek, onlara sert davranmak, dinde zarurî lazımdır. Yani imanın şartıdır. (Fakat cihadı hükûmet yapar. Devletin ordusu yapar. Müslümanların cihadı, asker olarak hükûmetin verdiği vazifeyi yapmaktır.)
İslamiyetin emirlerini bildirmek için harika işler yapmak, keramet sahibi olmak şart değildir. Bilenlerin, bilmeyenlere öğretmeleri lazımdır. Elimde gücüm, kuvvetim yoktu da İslamiyetin yasak ettiği şeylerin kötülüklerini söyleyemedim diyerek, özür ve bahane ileri sürmek, kıyamette insanı azaptan kurtaramayacaktır. İnsanların en iyileri olan Peygamberler (aleyhimüsselam), İslamiyetin emirlerini, yasaklarını bildirirlerdi. Ümmetleri mucize isteyince; “Mucizeleri Allahü Teâlâ yaratır. Bizim vazifemiz O'nun emirlerini bildirmektir.” buyururlardı. Allahü Teâlâ, dilerse ümmetlere merhamet ederek, inanmaları, saadete kavuşmaları için o anda mucize yaratırdı. Her ne olursa olsun, İslamiyeti bildirmek, gençlere öğretmek, faydalarını açıklamak, düşmanların yalanlarını, iftiralarını cevaplandırmak elbette lazımdır. Bilenler bildirmezlerse, cezadan, azaptan kurtulamayacaklardır. Bu vazifeyi yaparken, fitne çıkarmamaya dikkat etmelidir. Dikkatle çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse bunu nimet bilmelidir. Peygamberler Allahü Teâlâ'nın emirlerini bildirirken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmadı. Onların en üstünü Resulullah Efendimiz buyurdu ki: “Hiçbir peygambere, benim çektiğim eziyet çektirilmedi.” Farisî beyt tercümesi: Ömür geçti, derdimi anlatmak bitmedi, Bitireyim artık, gece devam etmedi. Vesselam.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Türbesinin birinci katta bulunan kabirlerinin giriş kapısı.
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin Mektubat'ının birinci cildinden özet olarak seçmeler:
“Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen, hakka kavuşamaz.”
“Ehlin gönlü için (ailenin gönlünü almak için) günah işlemek ahmaklıktır.”
“Eshab-ı Kiram sohbet ile yükseldi. Eshab-ı Kiram, dini bildirenlerdir.”
“Eshab-ı Kiram'a dil uzatan dini yıkar. Eshab-ı Kiram'ın imanda ayrılıkları yoktur.”
“Eshab-ı Kiram'ın hepsi, evliyanın hepsinden üstündür.”
“Farzı bırakıp nafile ibadetleri yapmak boşuna vakit geçirmektir.”
“Felasifenin (filozoflar) kısa görüşleri, yalnız madde âlemini görmektedir.”
“Gına sahiplerinin yani zenginlerin, alçak gönüllü olması güzeldir. Fakirlerin ise onurlu olması lazımdır.”
“Haram sebeple elde edilen her şey de haramdır.”
“Havf (korku), gençlikte; reca (ümit), ihtiyarlıkta olmalıdır.”
“Hayr, Allahü Teâlâ’dan gelendedir.”
“Her sabah ve akşam yüz kere; “Sübhanallahi ve bi hamdihi.” demelidir.”
“Her ne ki kalbin huzuruna yardım ede, mübarektir.”
“Her hatıra geleni yapmaya kalkışmamalıdır.”
“Her şeye kalbi bağlamaktan kurtulmadıkça, Hak teâlâya bağlanılamaz.”
“İbadet-i gayrden (başkasına tapınmaktan) kurtulmak için Allahü Teâlâ’dan başka bir şey istememelidir.”
“İbadetin hâlis olması için masivaya köle olmaktan kurtulmalıdır.”
“İhlas ile yapılan bir iş, senelerce yapılan ibadetlerin kazancını hâsıl eder.”
“İçtihat ve kıyas; ayetlerin ve hadislerin mânâlarını açığa çıkarmaktır.”
“İnsana lazım olan önce Ehl-i Sünnet'e uygun inanmak, sonra Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarına uymak, daha sonra tasavvuf yolunda ilerlemektir.”
“İslam'ın temeli; Ehl-i Sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmak ve yapmaktır.”
“Kalbe gelen lekeleri temizlemek için; tövbe, istiğfar, pişmanlık ve iltica (sığınma, yalvarma) etmelidir.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin eserlerinde bildirdiği “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının Peygamberleri gibidir.” hadis-i şerifinin yazılı olduğu levha.
“Kalbin tasfiyesi (temizlenmesi); İslamiyete uymakla, sünnetlere yapışmakla, bidatlerden kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınmakla olur. Zikir ve rehberi (doğru yolu gösteren âlimi) sevmek bunu kolaylaştırır.”
“Kalbin birçok şeyi sevmesinin sebebi, hep o bir şey içindir. O da nefistir.”
“Kâfirlere kıymet vermek Müslümanlığı aşağılamak olur.”
“Kelam-ı İlahî'nin tefsiri; nakil ile işitmekle olur.”
“Kelime-i tevhit; putlara ibadeti bırakıp Hak teâlâya ibadet etmek demektir.”
“Küfür, nefs-i emmarenin isteklerinden hâsıl olur.”
“Malı zarardan korumanın ilacı, zekat vermektir.”
“Maraz-ı kalbî (kalbin hasta olması), Allahü Teâlâ’nın emirlerine ve yasaklarına kalbin inanmaması demektir.”
“Maraz-ı kalbî, kalbin masivaya (Allahü Teâlâ’dan başka şeylere) bağlanmasıdır.”
“Maraz-ı kalbîye tutulmuş olanların hiçbir ibadeti ve taati faydalı olmaz.”
“Masiva, mahluklar demektir. Akla hayale gelen, düşünülen, görülen her şey masivadır.”
“Mekruhtan sakınmak ve bir edebi gözetmek; zikirden, fikirden ve murakabeden daha faydalıdır.”
“Meyyite (ölüye); dua, Fatiha, sadaka ve istiğfar ile yardım etmelidir.”
“Minnet ve sıkıntıya katlanmak, muhabbet sahiplerine lazımdır.”
“Mubah olan şeyleri lazım olunca kullanmalıdır. Mubahları, kulluk vazifesini yapmak için niyet ederek kullanmalıdır.”
“Mubahları gelişigüzel kullanan, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Şüphelileri yapmak da harama yol açar.”
“Büyükleri sevmek saadetin sermayesidir. Muhabbete müdahane (gevşeklik) sığmaz.”
“Nefis bir merkez bir santraldir. Duygu organları onun aletleridir.”
“Nefis bir kötülük deposudur. Kendini iyi sanarak Cehl-i mürekkeb olmuştur.”
“Nefse, günahlardan kaçmak, ibadet yapmaktan daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır.”
“Nefs-i emmare, hiç kimsenin emri altına girmeyip herkese emretmek ister.”
“Nefs-i emmareyi yıpratmak, azgınlığını önlemek için dine uymaktan başka çare yoktur.”
“Namazda hâsıl olan lezzetlerde, nefsin nasibi yoktur.”
“Namazın miraç olması bu ümmete mahsustur.”
“Uyku zamanında yüz kere tesbih (sübhanallah demek), tahmid (elhamdülillah demek) ve tekbir okumak (Allahü ekber demek), kendini hesaba çekmek sayılır.”
“Rezzak olan Hak teâlâ, rızıklara kefil olmuş, kullarını bu sıkıntıdan kurtarmıştır.”
“Saadet, ömrü uzun ve ibadeti çok olanındır.”
“Saadet-i ebediyyeye kavuşmak, Peygamberlere uymaya bağlıdır.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin hayatını kısa anlatan “Tezkirei İmam-ı Rabbanî Müceddid-i elf-i sanî” adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve İmam-ı Rabbanî hazretleri aleyhinde yazılan risalelere reddiyeleri ihtiva eden “Resail der difa'” adlı eserin kapak sayfası (solda).
“Sohbeti ganimet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü, bütün üstünlüklerin ve kemallerin üstüdür.”
“Sünnet ile bidat arasında şüpheli olan bir işi terk etmelidir.”
“Sünnet ile bidat birbirinin zıddıdır. Birini yapınca öteki yok olur.”
“İslamiyete uymadan, azaptan kurtulmak olmaz.”
“İslamiyete uymak, nefsin isteklerini bırakmak demektir.”
“İslamiyete uymayan kimse, Allahü Teâlâ’ya kavuşamaz.”
“İslamiyete uygun olmayan sözler ve işler, insanı felakete sürükler.”
“Şeytan, (Allahü Teâlâ rahimdir af eder) diyerek insanı günah işlemeye sürükler. Halbuki kıyamet günü düşmanlara merhamet olunmayacaktır.”
“Şeytan, kötülükleri iyilik şeklinde gösterip insanları aldatır.”
“Şöhret, afettir.”
“İstemek, kavuşmanın müjdecisidir. Yanıp yakılmak da kavuşmanın başlangıcıdır.”
“Talep (istemek), büyük nimettir. Nimeti elden kaçırmamak için onun şükrünü yerine getirmek lazımdır.”
“Talib olmayan kimse, talip olmayı istemelidir. Bu istek de büyük nimettir.”
“Talibin nefse uymaması lazımdır. Bu da vera ve takva ile olur ki haramlardan sakınmalıdır.”
“Talibin yalvarması ve çok sevmesi lazımdır.”
“Tasdik demek, kalbin şüphesiz inanmasıdır. Bilmek, anlamak demek değildir.”
“Tekmil-i sına'at telahuk-i efkar iledir. Yani sanatların, fenlerin gelişmesi, buluşların birbirine eklenmesi iledir.”
“Zahid, dünyaya gönül bağlamadığı için insanların en akıllısıdır.”
“Zekat niyeti ile bir kuruş vermek, dağlar kadar altını sadaka olarak vermekten kat kat daha sevaptır.”
“Salih ameller İslam'ın beş şartıdır. Salih amelleri yapmadan kalb selamette olmaz.”
“Cennet ile Cehennem'den başka ebedî bir yer yoktur. Cennet'e girmek için iman ve dinin emirlerine uymak lazımdır.”
“Dünyayı maksat edinmemeli. Dünya, nefsin arzularına yardımcıdır. Dünya ve ahiret bir arada olmaz. Dünyaya düşkün olmak, günahların başıdır. Dünyaya düşkün olanlar ahirette zarar görür. Dünyaya düşkün olmanın ilacı, İslamiyete uymaktır.”
“Bu zamanda dünyayı terk etmek çok zordur. Dünyayı terk lazımdır. Hakikaten terk edemeyen, hükmen terk etmelidir ki ahirette kurtulabilsin. Hükmen terk etmek de büyük nimettir. Bu da yemekte, içmekte, giyinmekte, meskende, dinin hududundan dışarıya taşmamakla olur.”
“Dünyayı terk etmek iki türlüdür; birincisi, mubahların, zaruret miktarından fazlasını terktir. Bu çok iyidir, ikincisi, haramları ve şüphelileri terk edip yalnız mubahları kullanmaktır. Bu zamanda bu da iyidir.”
“Tesbih okumak (sübhanallah demek), tövbenin anahtarı ve hatta özüdür.”
“Tövbe yapabilmek, Hak teâlânın büyük nimetidir.”
“Ulema-i din (iyi din adamları, hakiki din âlimleri), dünya nimetlerinden vazgeçmişlerdir. Dini yaymaktan ve dini kuvvetlendirmekten başka şey düşünmezler.”
“Ulema-i dünya (dünyaya düşkün olan kötü din adamları), dünya ve dünya nimetleri arkasında koşarlar. Bunlarla arkadaşlık etmek zararlıdır. Kötülükleri herkese bulaşır.”
“Ulema-i su' (kötü din adamları) insanların doğru yoldan sapmalarına sebep olurlar.”
“Rüyalar güvenilecek şey değildir. Uyanık iken ele geçen kıymetlidir.”
“Vakit çok kıymetlidir. Kıymetli şeyler için kullanmak lazımdır. İşlerin en kıymetlisi sahibine hizmet etmektir. (Yani Allahü Teâlâ’ya ibadet ve taat etmektir.”
“Gençlik zamanında dinin emirlerine uymak, dünya ve ahiret nimetlerinin en üstünüdür.”
“Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyamet günü için hazırlık yapmayana yazıklar olsun!”
“Ayet-i kerimede; “Vallahü basîrun. (Allah onların ne yaptıklarını görmektedir.)” buyuruldu. Allahü Teâlâ her şeyi gördüğü hâlde (insanlar) çirkin işleri yaparlar. Aşağı bir kimsenin bile bu işleri gördüğünü bilseler, vazgeçerler yapmazlar. Bunlar ya Hak teâlânın görmesine inanmıyorlar, yahut O'nun görmesine kıymet vermiyorlar. İmanı olana her ikisi de yakışmaz.”
“Velîlerin hiçbiri, peygamber mertebesine varamaz.”
“Mektubat” ile ilgili yazılan “Keşfü'l-mearif” adlı eserin kapak sayfası (sağda) ve “Mektubat”’ta geçen hadis-i şerifleri tahriç eden “Tahricü ehadis-i Mektubat” adlı eserin kapak sayfası (solda).
“Velîlerin hiçbiri, Sahabi mertebesine çıkamaz.”
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki:
“Allahü Teâlâ’nın hayırlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!”
“Her işi, dinini seven ve kayıran, doğru âlimlerin kitaplarından öğrenmelidir.”
“İyi kimselerle arkadaşlık kurmalı, kötü kimselerle arkadaşlıktan kaçınmalıdır.”
“Malayani (boş şeyler) ile vakit geçirmek, Allahü Teâlâ’dan uzaklaşmaya işarettir.”
“İhlas ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibadetler gibi kazanç (sevap) hâsıl eder.”
“Her ibadeti seve seve yapmalı. Kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanlara hakkını ödemeye titizlikle çalışmalıdır.”
“Dünyanın vefasızlıkta eşi yoktur, dünyayı isteyenler de alçaklıkta ve bahillikte (cimrilikte) meşhurdur. Aziz ömrünü, bu vefasızın ve değersizin peşinde harcayanlara yazıklar ve korkular olsun.”
“Gençlik çağının kıymetini biliniz! Bu kıymetli günlerinizde, İslamiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! Kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında, oyunla ve eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz.”
“İnsanlar riyazet deyince açlık çekmeyi ve oruç tutmayı anladılar. Halbuki dinimizin emrettiği kadar yemek için dikkat etmek, binlerce sene nafile oruç tutmaktan daha faydalıdır.”
“Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihası olduğu hâlde ve hepsini yemek istediği hâlde dinimizin emrettiği kadar yiyip fazlasını bırakması, şiddetli bir riyazettir ve diğer riyazetlerden çok üstündür.”
“Bir farzı vaktinde yapmak, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha çok faydalıdır.”
Farisî beyt tercümesi:
“Allah'tan başka her neye tapınsan, hepsi hiçtir. Yazıklar olsun ol kimseye ki bir hiç iledir.”
“Ölüm gelmeden önce yapacak işi bilmeli, yüzü ak olarak, Allahü Teâlâ’yı özleyerek can vermelidir.”
“Sebeplere yapışmak Allahü Teâlâ’ya güvenmeye mâni değildir. Sebepleri ve onlardaki tesirleri de O yaratıyor.”
Farisî beyt tercümesi:
“Ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka, Hepsi cana zehirdir, şeker dahi olsa.”
“Her şey, Allahü Teâlâ’nın varlığını ve sıfatlarını gösteren, birer işarettir.”
“Hayrı ve şerri yaratan Allahü Teâlâ’dır. İyilik isteyenlerden razıdır. Kötülük isteyenlerden razı değildir.”
“Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, Hak teâlânın beğendiği şeyleri yapmaya çalışmalıdır.”
İmam-ı Rabbanî hazretlerinin sandukasının bulunduğu odanın girişinin uzaktan görünüşü.
“Allahü Teâlâ’nın kıymet verdiği ilmi, O'nun sevmediği yolda kullanmak, çok çirkin bir iştir.”
“Büyük ihsan ve iyilik, kerimlere güç gelmez.”
“İnsan tedbir alır, sebeplere yapışır, takdiri bilmez. Allahü Teâlâ’nın takdiri, kulun tedbiri ile değişmez.”
Beyt:
“Yüzlerce dile malik olsa da vücudum, Lütfunun şükrünü, nasıl yapabilirim.”
“Gökler, yıldızlar, elementler, canlılar yoktu. Hepsi Allahü Teâlâ’nın yaratması ile var oldu.”
“Şefaatçi aramak tövbenin bir parçasıdır.”
Beyt:
“Kendinden haberi olmayan kimse, Nerede kaldı başka şeyleri bile.”
“Ölmek, felaket değildir, öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felakettir.”
“Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için üç şey muhakkak lazımdır: İlim, amel, ihlas.”
“Ölülere dua ve istiğfar etmekle ve onlar için sadaka vermekle, imdatlarına yetişmek lazımdır.”
“Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü Teâlâ’yı bırakmak ahmaklıktır.”
“Nefse kolay ve tatlı gelen şeyi saadet zannetmemeli, nefse güç ve acı gelenleri de şekavet ve felaket sanmamalıdır.”
“Birkaç günlük zamanı büyük nimet bilerek, Allahü Teâlâ’nın beğendiği şeyleri yapmaya çalışmalıdır.”
“İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü Teâlâ’ya en çok yaklaştıran şey namazdır.”
“Cahillerin, büyüklere dil uzatmalarına sebep olmayınız! Her işinizin İslamiyete uygun olması için Allahü Teâlâ’ya yalvarınız.”
Beyt:
“Haramdan sakın, farzı yapmaya bak, Farzı yapmazsan, olur hâlin harap.”
“Geçici lezzetlere, çabuk biten, tükenen dünyalıklara aldanmamalıdır.”
“İhsan sahibinin kapısı çalınınca açılır.”
“Gönül dalgınlığının ilacı, gönlünü Allahü Teâlâ’ya vermiş olanların sohbetidir.”
“Dünya hayatı pek kısadır. Bunu en lüzumlu şeyde kullanmak gerekir. Bu en lüzumlu şey de kalbini toparlamış olanların yanında bulunmaktır. Hiçbir şey sohbet gibi faydalı değildir.”