İMAMZADE, Muhammed bin Ebu Bekr

Muhammed bin Ebu Bekr el-Kumnî el-Cügî el-Buharî el-Hanefî Hanefî mezhebi fıkıh ve kelam âlimi
A- A+

Hanefî mezhebi fıkıh ve kelam âlimi. İsmi, Muhammed bin Ebu Bekr el-Kumnî el-Cügî el-Buharî el-Hanefî'dir. İmamzade diye meşhur olmuştur. Vaiz, Rüknü'l-İslam ve İmam lakapları vardır. İmamzade 491 (m. 1098) senesinde Buhara yakınlarında Semerkant yolu üzerindeki Şarg Köyü'nde doğdu. Babasının vazifesinden dolayı İmamzade diye anılmış olabilir. 573 (m. 1177) senesinde vefat etti.

İmamzade, fazilet ve kemal sahibi, edip bir zat olup Buhara'da fetva verirdi. Vaazları çok tesirliydi. Beyanı güzel, ifadesi geniş, yazısı mükemmel olup insanlara vaaz-ü nasihat verirdi. Tasavvuf bilgilerini açıkladı. İmamzade hazretleri ilmini; Muhammed bin Abdullah es-Sürhaketî, Şemsü'l-eimme Bekr ez-Zerencerî, Radıyyüddin en-Nişaburî'den, tasavvuf bilgilerini ise evliyanın büyüklerinden ve altın halka denilen Silsiletü'z-zeheb'e dahil olan Hace Yusuf Hemedanî'den öğrendi. Fıkıh ilmini, Ubeydullah bin İbrahim el-Mahbubî ve Muhammed bin Abdüssettar el-Kerderî'den öğrendi.

Eserleri:

1- "Şir'atü'l-İslam ilâ dari's-selam": Bir ilmihal ve ahlâk kitabıdır. Osmanlılar zamanında rağbet görmüş, birçok âlim methetmiştir. Kitapta fıkıh, kelam ve tasavvuf bilgilerini vardır. Ayrıca, günlük hayata dair birçok konuda sünnet ve adap bilgileri de verilmiştir. Kitabın çeşitli şerh ve tercümeleri yapılmıştır. Kütüphanelerde pek çok nüshaları bulunan eser, Seyyid Alizade tarafından şerhedilerek genişletilmiştir. Seyyid Alizade bu şerhine "Mefatihü'l-cinân ve mesahibü'l-cenan" (yani "Cennetlerin Anahtarı, Gönüllerin Kandilleri") adını vermiştir. Bu kitap İstanbul'da Hakikat Kitabevi tarafından neşredilmiştir. "Şir'atü'l-İslam"'ı ayrıca Yahya bin Yahşî bin Bahşî İbn-i İbrahim-i Rumî şerh etmiştir. Seyyid Alizade'nin şerhinden daha kısadır.

2- "Ukudu'l-akaid fî funûni'l-Fevâid": Eser menzumdur. Süleymaniye Kütüphanesi'nde Damat İbrahim Paşa, No: 640; Reisülküttab Mustafa Efendi, No: 1176 ve Fatih Kütüphanesi, No: 3133'te nüshaları bulunmaktadır.

3- "Şürutü's-Salat": Süleymaniye Kütüphanesi Antalya Tekelioğlu Kısmı, No: 849'da vardır.

Muhammed bin Ebu Bekr'in yazmış olduğu "Şir'atü'l-İslam" adlı eserden bazı bölümler:

“Bize hissi ve aklî delillerle kendisini tanıma imkanı veren ve ikram olarak malî ve bedenî çeşitli ibadetlerle, emir ve yasaklarla kendisine kul olmamızı isteyen, dünya ve ahirette salah bulmamız için İslam yolunu bildiren Allahü Teâlâya hamd olsun. Bütün işlerinden Allahü Teâlânın razı olduğu, bizi güzel ahlâkı ile "Darüsselama" ("Cennet'e") sevk eden Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam'a ve O'nun âline salat olsun. "Darüsselam", selamet yurdu yani Cennet demektir. Cennet ehli her çeşit elem ve afetten emindirler. Cennet bekçileri Cennet'tekilere; “Selam, kurtuluş, emniyet sizin üzerinize olsun. Temiz oldunuz.” derler. Cennet'tekilerin kavuştuğu en şerefli ikram, Yasin suresinde bildirildiği gibi, Hak tealanın, rüyet zamanında onlara selam vermesidir. Bu yönden de Cennet, "Darüsselam" olmaktadır. Bir de Selam Allahü Teâlânın ismidir. "Darüsselam" şeklinde tamlama yapılması, selamet yurdu olan Cennet'in şerefini bildirmektedir. Resulullah'a salat olsun demek, O'nun yücelmesini, isminin yükselmesini, davetinin her yerde duyulmasını, dininin devamlı olmasını, ahirette ümmetine şefaatçi olmasını, ecr ve sevabının kat kat artmasını Allahü Teâlâdan istemektir. Resulullah'ın âline demek, O'na uyanlara yani Müminlere demektir. Yalnız Ehl-i Beyt manasına değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz; “Bana salavat okuduğunuz zaman genelleştiriniz.” buyurmuştur.

Bu kitap, doğru yolda olan din âlimlerinin kitaplarından seçilmiş, her biri kıymetli saf cevher ve inci misali olan Resulullah'ın sünnetlerinin dizildiği bir gerdanlık gibidir. Her şeyin kıymetlisini toplamaya meraklı olanlar için konular güzelce açıklanmış, babları ve fasılları iyice aydınlatılmıştır. Çünkü kıymetli bir mücevher gerdanlık gibi olan bu kitap, iman sahiplerinin çocuklarına en iyi şeyleri telkin etmekte, yakîn sahiplerini hata ve gafletten korumaktadır. Hatta doğru yolda olanların nefsinin arzularına kapılarak helak kuyusuna düşmemeleri için, bu kitaba başvurmaları gereklidir. Nitekim Allahü Teâlâ Yunus suresi 32. ayet-i kerimesinde mealen; “Haktan sonra, dalaletten, sapıklıktan başka ne olabilir?” buyurmuştur. Hak ise, ancak Resulullah Efendimizin söylediği, yaptığı, işaret ettiği, tefekkür ettiği şeylerdir. Resulullah Efendimiz hevadan konuşmaz. Kendisine indirilen ve vahyolunanlardan başka emir ve nehy etmez.

Kerim ve Vehhab olan Allahü Teâlânın fadlından umarım ki, beni ve benden sonrakileri, ahbabımı bu kitaptaki bilgiler ile faydalandırsın, mübarek kılsın. Çünkü duaları kabul eden ve kullarına emir ve yasakları gönderen O'dur. Dönüş O'nadır. Ya Rabbî! Kendi hazinenden bize rahmet ihsan eyle. İşlerimizin doğru ve kâmil olmasını, sapıklıktan ve taşkınlıktan uzak olmasını nasip et!”

Peygamberimizin sünnetine uymak:

Resulullah Efendimizin sünnetine uymayı, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler bildirmektedir. Allahü Teâlâ, Nisa suresi 65. ayet-i kerimede mealen; “Aralarında ihtilaf ettikleri şeyde seni hakem kılıp hükmüne razı olmadıkça, o hüküm sebebi ile kalblerinde darlık bulunmayıp, zahir ve batınları ile sana uymadıkça, Rabbin hakkı için Mümin olamazlar.” buyuruyor. Haşr suresi 7. ayet-i kerimede de mealen; “Resulümün size getirdiklerini alınız, menettiklerinden sakınınız.” buyuruyor. O hâlde Peygamberimize tâbi olmak farzdır, lazımdır.

Resulullah Efendimize uymamak, İslam nimetine saldırmaktır. Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Getirdiklerime değil de, kendi isteklerine tâbi olanlarınız iman etmiş sayılmaz.” buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de; “Sünnetimi zayi eden kimseye, şefaatim haram olur.” buyurdu. Yine bir hadis-i şerifte; “Sünnetimi ihya eden, dirilten, beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden, beni sever. Beni seven, kıyamet günü Cennet'te benimle olur.” buyurdu. Meşhur olan şu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İnsanların bozulduğu, yolların, milletlerin ayrıldığı zamanda sünnetime yapışana yüz şehit sevabı vardır. O zaman sünnetimi elde tutmak, ateş korunu elde tutmak gibidir. Onu ne atabilir, ne de tutabilir.”

Uyulması gereken sünnet, ilk asrın şerefli insanlarının yürekten sarıldıkları sünnettir. Eshab-ı Kiram, Resulullah Efendimiz zamanında görmedikleri bir işi yapanı veya bir adet ortaya çıkaranı gördüklerinde, az olsun, çok olsun, büyük olsun, küçük olsun, ibadetlerde, muamelatta, zikirde olsun şiddetle reddederlerdi.

İman bilgileri:

Dinimizde inanılacak şeyleri, Cebrail Aleyhisselam'ın sualine cevap olarak Peygamber Efendimiz şöyle açıklamıştır: “İman; önce Allahü Teâlânın bir olduğuna, eşi ve benzeri olmadığına inanmaktır, (ikincisi), Onun meleklerine inanmaktır. (Üçüncüsü), Allahü Teâlânın indirdiği kitaplarına inanmaktır. (Dördüncüsü), Allahü Teâlânın Peygamberlerine inanmaktır. (Beşincisi), Ahiret gününe inanmaktır. (Altıncısı), Kadere, hayır ve şerlerin Allahü Teâlâdan olduğuna inanmaktır.” Kulun, bu imanın altı şartına inandığını açıkça dil ile ikrar etmesi farzdır. Vakti gelince farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine riayet ederek ve hepsinin hakkını vererek beş vakit namaz kılmalıdır. Nisap miktarı malı olanın şartlarına uygun olarak, vaktinde zekatını vermesi farzdır. Ramazan-ı şerif ayında oruç tutmanın ve gücü yetenin hacca gitmesinin farz olduğuna inanmalıdır. Bunların hepsine kalb ile inanan ve dili ile söyleyen kimseye Mümin denir. Mümin, Allahü Teâlânın fadlı ve keremi ile Cennet'e gider.

Mümin, günah işlemekle imandan çıkmaz. Kâfir, ihsan, iyilik etmekle küfürden kurtulmaz. Büyük günah işleyen Müminlerin kıyametteki akıbeti Allahü Teâlâya kalmıştır. Dilerse bir miktar azap eder, dilerse azabı tattırmadan affeder. Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Kalbinde zerre kadar iman olan Cehennem'den kurtulur.” buyurdu. İmanın zerre kadarı, dindeki yakînin en aşağı derecede olmasıdır. Dindeki, imandaki yakîn, onun parlaklığıdır. Kalbinde zerre kadar imanı olan, hâlis bir niyetle Allahü Teâlâdan korkarak günahlardan az bir zaman olsun uzaklaşabilen günahkâr Müminler cezalarını çektikten sonra Cehennem'den çıkacaklardır. Günah işleyen kimse kâfir olmaz. Kötü amel ile İslam'dan çıkılmaz. Yani ona kâfir denmez. Ehl-i kıble hakkında dili tutmalı, onlardan hiçbiri hakkında küfür, şirk ve nifak ile şehadet etmemelidir. Yaptıkları işleri örtmeli, gizli ve aşikâr hâllerini Allahü Teâlâya ısmarlamalıdır.

Dinimizde bilinmesi gereken şeylerden birisi de Kalem'in din ve dünya işlerinden meydana gelecek yaş ve kuru her şeyi yazdığına inanmaktır. Allahü Teâlâ, En'am suresi 59. ayet-i kerimesinde mealen; “Yaş ve kuru her şey kitab-ı mübinde vardır.” buyuruyor. Levhi'l-mahfuzda saadet ve şekavet, ikisi de yazılıdır. Yani insanların saadet ve şekavet ehli ("Cennetlik" veya "Cehennemlik") olduğu ezelde takdir edilmiştir. Herkese Cennet veya Cehennem'den hangisi yazılmış ise oraya gitmek için gerekli işler ona kolaylaştırılır. Allahü Teâlânın sonra olmasını istediği şeyi kimse öne alamaz, önce olmasını istediği şey de sonra olmaz. Hükmünün yerine getirilmemesi olmaz. Çünkü her şey Allahü Teâlânın iradesi ve yaratması ile meydana gelmektedir. Allahü Teâlâ, Kamer suresi 49. ayet-i kerimede mealen; “Biz her şeyi şüphesiz takdir ile yarattık.” buyuruyor.

Selef âlimlerine hareketlerinden dolayı dil uzatılmaz. Eshab-ı Kiram'ın hepsi, iyilik, takva, yakîn, rüşt, züht ve hudu'da en yüksek derecedeydiler. Allahü Teâlâ, Eshab-ı Kiram'dan meydana gelen yanılmaları, yaratılmışların Seyyid'inin sohbetinde bulundukları, Onun hizmetine ve yardımına koştukları için af ve mağfiret edeceğini vaat etmiştir. Onlar hakkında ağzı ancak iyilikle açmalıdır. Bir kimse yeryüzü dolusu altın sadaka verse, Eshab-ı Kiram'dan birinin yarım müd (437 gr.) arpa sadakasına erişemez. Eshab-ı Kiram'ın hâlleri sorulduğunda, onlar geçmiş bir taifedir. Onların kazancı kendilerine, sizin kazancınız da sizedir, demelidir. Onların sözleri, işleri, büyük küçük yanılmaları hakkında ileri geri konuşmamalıdır. Çünkü Allahü Teâlâ onların yanılmalarını bağışlamıştır. Eshab-ı Kiram hakkında, ümmetin kalblerinde ülfet ve muhabbet meydana getirecek güzel hâllerinden bahsetmelidir. Resul-i Ekrem'in onlar üzerindeki hakkı ve hürmeti muhafaza edilmelidir. Onları seven, Resulullah'ı sevdiği için sever. Resulullah'ı seven de, Allahü Teâlâyı sevdiği için sever.

Dinde kendi görüşüne değil, Kitap ve Sünnete uyarak konuşmalıdır. Söyleyişinde, yaptığında, hükmettiğinde, kendi reyine değil, Kitap ve Sünnetin hükmüne uygun reye uymalıdır. Dinî meselelerin ve hükümlerin hepsinde Kıyas'a tâbi olmamalıdır. Zira ilk kıyas eden İblis'tir. İblis'in yaptığı kıyas dalalet anahtarıdır. Allahü Teâlânın sıfatları ve zatı hakkında akla gelen boş düşüncelere kapılarak hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte; “Bu ümmetin helaki, Rablerinin nasıl olduğu hakkındaki konuşmalarından olacaktır. Bu konuşmaları kıyamet alametlerindendir.” buyurmuştur. Allahü Teâlânın sıfatları hakkındaki sözleri derinliğine incelememelidir. Çünkü bu şeytandandır. Geçmiş Peygamberlerin kitapları olsa bile Kur'an-ı Kerim'den ve Resulullah'ın sünnetinden başkasına uymamalı, rağbet etmemelidir. Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Size, gecesi gündüz gibi parlak olan bir yol bırakıldı. Başka tarafa sapan helak olur.” buyurdu.

Din işlerinde, ilimde ve amelde orta yola yönelmelidir. Bizden önce yaşamış olan milletlerin hepsi, dindeki taşkınlıkları sebebiyle helak oldular. İtikat ve ilimde olduğu gibi, amelde de orta yol tutmalıdır. Bu, sırat-ı müstakim, doğru yoldur. Hiç kimse ibadetlerde nefsine eziyet vermemeli, ona ağır gelen şeyi yüklememelidir. Yaratılmışların efendisi olan Resul-i Ekrem, Allahü Teâlâdan en çok korktuğu ve takva sahibi olduğu hâlde, ağır riyazetler çekmezdi. Namaz kılar ve uyurdu. Evlenir, oruç tutar, iftar eder ve et yerdi. Kalbe gelen bozuk düşüncelerden, din mevzusundaki şüphelerden Allahü Teâlâya sığınmak sünnettir. Böyle bozuk düşünceler kalbe geldiğinde; “Allahü Teâlâya ve Resulüne inandım. Allahü Teâlâ, (her şeyden önce mevcut olan) evveldir ve (her şey helak olduktan sonra geriye kalacak;) ahirdir. (Varlığı sayısız delillerle) zahirdir ve (akılların idrak edemeyeceği zatı ise) batındır. O her şeyi bilendir.” demelidir. (Hadid suresi: 3)

Bidat ehlinden uzak durmak, Selef-i salihîn'in sünnetindendir. Zira Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Bidat ehli ile bir arada bulunmayınız!” buyurmuştur.

İlim öğrenme ve öğretmenin sünnetleri:

Kulda bulunan yüksek mertebelerin en üstünü, kazandığı derecelerin en şereflisi din ilmidir. Hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “İlim ile yapılan az amel, çoktur. Cahillikle yapılan çok amel, azdır.” Yine Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “Âlimin, bilgisiz abidden üstünlüğü, benim sizin en aşağınızdan üstünlüğüm gibidir.” buyurdu.

Herkesin ihtiyacı olduğu kadar ilim öğrenmesi, İslam'ın farzlarından biridir ve farzı ayndır. İnsan lüzumlu iman, ibadet ve ahlâk bilgilerini öğrenmekle marifetullaha, Rabbini tanımaya yönelmiş olur. Açık alametler ve natık şahitlerden Allahü Teâlâyı tanıtan deliller bulur. Allahü Teâlânın insanlara, nefislerinde, mallarında, gece ve gündüzde emrettiği farzlar öğrenilir. Allahü Teâlânın emrettiği farzları yaparken, Resulullah'ın sünnetlerini de öğrenmek ve yapmak gerekir.

Farzlar, en adaletli yolda ve en iyi istikamette yapılmalıdır. Bu da ancak Allahü Teâlânın en güzel edeple edeplendirdiği, en temiz ahlâklı Sevgili Peygamberinin, sünnetine uymakla olur. İnsanın ihtiyacı olduğu din ilimlerinin en mühimi fıkıh ilmidir. Buna ilm-i yakîn, ihlas, züht, tevazu, nasihat ve ahlâk ilimleri de dahildir. Caiz olma, fasit olma, helal, haram, mekruh, müstehap gibi Ahkam-ı şer'iyye de dahildir. Yine bunlara iffet, rıfk, vakar, hayâ da dahildir. Cömertlik, güzel tedbir almak, din işlerini düşünerek yapmak ve ciddi olarak başlayıp devam ettirmek, düşmanları yumuşaklıkla idare etmek, halkın eziyetlerine katlanmak, akrabayı ziyaret etmek de din ilimlerine dahildir.

Herkese iyilik etmek, geçimi dar olanlara yardımda bulunmak, zalimi bağışlamak, kendisine kötülük yapanlara da iyilik etmek din ilimlerinden ve gereklerindendir. Başkalarına el ile, dil ile ve kalb ile eziyet etmekten çok sakınmalıdır. Allahü Teâlâdan başkası için ilim öğrenmek haramdır, batıldır. Resul-i Ekrem bir hadis-i şerifte; “İnsanlar arasında kabul görmek için ilim öğrenen kimseyi, Allahü Teâlâ Cehennem'e koyar.” buyurmuştur. Amel edilmeksizin öğrenilen ilim zayi olur. Bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Faydasız ilim, kimseye bir şey verilmeyen hazine gibidir. İlmin faydası, ibadetleri en doğru, en makbul şekilde yapmakta görülür. Haramlardan kaçınmayı ve zühtü arttırmayan ilim, ancak Allahü Teâlânın gazabını arttırır.” Resul-i Ekrem faydasız ilimden Allahü Teâlâya sığınırdı. Hadis-i şerifte; “İlim ikidir. Birisi kalbde olan ilimdir ki, sahibine faydalı olan ilim budur. Diğer ilim, yalnız dilde olur. Bu ilim, Allahü Teâlânın insanoğluna karşı hücceti, delilidir.” buyuruldu. Diğer bir hadis-i şerifte; “İlmi kendisine fayda vermeyen kimsenin, bu cehaleti ona zarar verir.” buyuruldu.

Yine Peygamber Efendimiz; “İnsanlardan en şiddetli azap görecek olan, Allahü Teâlânın ilminden faydalandırmadığı âlimdir.” buyurdu. İlmi ile amel etmeyen kimsenin vaazı, insanların kalblerine tesir etmez. Kayalık araziye yağan yağmur gibi akar gider, dinleyenlerin kulağına girmez. Selef-i salihîn'in sünnetlerinden biri de, ilim öğrenirken ameli geciktirmemektir. İlim öğrenmeyi mühim göstererek amelde noksanlık veya gecikme olması, şeytanın aldatması ve hilesidir. Çok kere ecel, ilmin tamamını öğrenmeden gelip çatar da, öğrendiği ile amel etme imkanını bulamaz. Böylece hüsrana uğrayanlardan, amelinde noksan olanlardan olup Cehennem'e gider. İlmin aslının hükümlerini öğrenmeden, ilmin garipliklerine tâbi olmamalıdır. İlmin aslı marifetullahtır, Allahü Teâlâyı tanımaktır.

Selef-i salihîn ölüm gelmeden önce ölüme hazırlanırlar, lüzumlu bilgileri öğrenirler, bunlarla amel ederlerdi. Zira Allahü Teâlânın, kullarına fazla maldan soracağı gibi, fazla ilimden de soracağını düşünürlerdi. Mümin, insanlar arasında güzel ahlâkı ile tanınmalıdır. İlim, hilm, vakar, muhabbet, kerem, hayır ehli, cömert ve işlerinde ihtiyatlı olmalıdır. Şeytan, ilim ile konuşan, hilm ile susan âlimlerden çok çekinir. Allahü Teâlâ katında ilmini hilm ile süsleyen âlimden efdal kimse yoktur. Alemin ayakta durması, ilmi ile âmil, hilm ile hikmet sahibi âlimler iledir. Hilm ve hikmet sahibi âlimlere ise çok az rastlanır.

İlim öğrenirken ehemmiyetli olan öne alınmalıdır. Fıkıh, tefsir, hadis ilimleri din ilimlerinin mühim olanlarıdır. Her fenden, her ilimden yeteri kadar istifade etmelidir. İhtiyaç olduğu kadar öğrenmeli, fazla veya azdan kaçınmalıdır. Bir kimse Allahü Teâlâyı yalnız kelam ilmi ile talep ederse, zındık olur. Allahü Teâlâyı yalnız züht ile talep eden, bidat sahibidir. Allahü Teâlâyı yalnız fıkıh ile talep eden, fasık olur. Çeşitli ilimleri ve fen ilimlerinden lüzumu kadarını öğrenen kimse, zındık olmaktan, bidat sahibi olmaktan, fasık olmaktan kurtulur. İçindekileri yakîn ile bilmeden, iyice vakıf olmadan ilim kitaplarını çoğaltmak, kütüphanesini doldurmak, kıyamet alametlerindendir.

İlim öğrenmek isteyen, önce ilimden sünneti meydana çıkaracak, bidatleri yıkacak şeyleri öğrenmelidir. Hadis-i şerifte; “Ümmetime, bir sünneti meydana çıkaran veya bir bidati yıkan hadisi ulaştıran kimseye Cennet vacip olur.” buyuruldu. İlimden ve ilim öğrenmekten, o ilmin kalbe tesiri olmasa bile vazgeçmemelidir. Çünkü ilimler kulağına gire gire bir gün olur, bunların faydasını görür, öğrendiği şeylerden faydalanması ve faydalı şeyleri öğrenmesi için Rabbine yalvarmalıdır. Abdullah bin Mübarek hazretlerine; “Ne zamana kadar ilim ve hadis talebinde olacaksın?” diye sorulduğunda; “Bilmiyorum, kurtuluşumun içinde olduğu kelimeyi henüz duymadım. O ümit ile çalışıyorum. Ölünceye kadar ilim bırakılmaz.” buyurdu.

Hiç kimse, kendini ilim öğrenmekten uzak tutmamalıdır. Çünkü Allahü Teâlâ, Taha suresi 114. ayet-i kerimede kendisini en iyi tanıyan, hükümlerini en iyi bilen Resulüne bile mealen; “Ey Resulüm de ki, Ya Rabbî! İlmimi arttır.” diye dua etmesini emir buyurmuştur. Pazartesi, Perşembe ve Cuma günleri ilim talep etmek, öğrenmek sünnettir, adettir. Zira o günlerde ilim öğrenmek kolay olur. Bir harf bile olsa, hayır ile ilim öğretene tevazu göstermelidir. Tevazu, hakkını vererek alçak gönüllülük göstermektir. İlim öğretene gizli, aşikâre dua etmeli, ona hizmet ve yardım etmelidir. Hadis-i şerifte; “Bir kimseye Allahü Teâlânın kitabından bir ayet öğreten, o kimsenin efendisi olur.” buyurulmuştur.

Hocaya hizmeti ve yardımı kesmemeli, hocasına başkasını tercih etmemelidir. Aksi takdirde İslam kapılarından birini kırmış olur. Hocasına hürmet ve tazim olarak onun kapısını çalmamalı, çıkmasını beklemelidir. Nitekim Allahü Teâlâ Hucurat suresi 5. ayet-i kerimesinde mealen; “Eğer sen çıkıncaya kadar sabretselerdi, bu onlar için daha hayırlı olurdu.” buyuruyor. Dinde mubah olan işlerde hocasının emirlerine mutlaka uymalıdır. Hizmetinde ve yardımında bulunarak onu memnun etmeye çalışmalıdır. Hocanın, muallimin hakkı, anne-baba hakkından ve diğer Müslümanların hakkından önce gelir. Hiçbir şeyi hocasından esirgememelidir. Hocasından gördüğü yanılmaları iyiye yorumlamalı, hatalarını araştırmamalıdır.

Dinimizdeki sünnetlerden biri de, ilim öğrenme esnasında gazabını yenmektir. Kalbi dağıtacağı için şaka yapmamalı, ilim okuma ve dinleme esnasında, kalbi öldüreceği için gülmemeli ve oyun oynamamalıdır. İlimde mücadeleye ve münakaşaya girmemelidir. Çünkü din bilgilerinde tartışmaya girmek sapıtmaya yol açar. Dinde sünnet olanlardan biri de, din ilimlerinden öğrendiklerini hatırda tutmak, ezberlemek, iyice sindirmek ve kalbe yerleştirmektir. Bilgiler tarlada biten ve yeşeren ekin gibi insan tabiatında yetişmelidir. Din hakkında ihtiyacı olduğu şeyi sormalı, bildikleri ile yetinmemelidir. Suali güzel sormalıdır. Çünkü suali güzel sormak, ilmin yarısıdır. Sual ilim hazinesinin anahtarıdır. Baliğ olmadan önce küçük yaşta din bilgileri öğrenilmelidir. Hadis-i şerifte; “Küçük yaşta ilim öğrenmek, taş üzerine dövme yapmak, yazı yazmak gibidir. Büyük yaşta ilim öğrenmek, su üzerine yazı yazmak gibidir.” buyuruldu.

Küçük, büyük, zengin, fakir herkes ilim öğrenecektir, ilim öğrenmekten geri durmak yoktur. Kendinden daha aşağı derecede olan kimseden de ilim alınır. Çünkü; “Hikmet (fen bilgileri) Müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa almalıdır.” mealindeki hadis-i şerif meşhurdur. İlmi herhangi bir âlimden değil; nasihat verici, temiz kalbli, gıybet etmeyen, dinde adaletli, soyu şerefli, yaşı büyük, sultanlarla görüşmeyen, din işlerini sekteye uğratacak kadar dünyaya dalmamış kıymetli âlimlerden öğrenmelidir. İlim öğrenmek için, gerekirse bir hadis-i şerif öğrenmek için yaya olarak uzak ülkelere sefere gidilebilir.

İslam'ın sünnetlerinden biri de, din bilgilerini veren hocanın, Allahü Teâlânın kullarına doğru yolu göstermeye, onları ıslah etmeye, faydalı bilgiler öğretmeye niyet etmesidir. Zira Allahü Teâlânın bir kimseye onun sebebi ile hidayet etmesi, Güneş ve Ay'ın üzerine doğduğu şeyden, yani dünyadan hayırlıdır. Nasihat eden bir âlimin, isyan eden birini itaat eder hale çevirmesi, Allahü Teâlâya insanların ve cinlerin ibadetlerinden sevgili gelir. Nasihat verici din hocasının alameti, Hak tealadan hayâ ederek halktan tamahı kesip, öğretmede fakirlere daha yakın ve daha yumuşak davranması, talebeye tevazu ve şefkat üzere olmasıdır. Hoca talebesine önce dünyada ve ahirette en çok ihtiyacı olacak şeyleri öğretmelidir. Çünkü ilim, hikmet, cevherlerden kıymetlidir. İlmi ve hikmeti kötü görenler, domuzdan daha zararlıdır. İlmi ehlinden saklamak da zulümdür.

Sünnetlerden biri de, her sınıf insan ile onların akıllarının erdiği, zihinlerinin idrak ettiği şekilde konuşmalıdır. Âlimin, hakikati hakkıyla anlatması lazımdır. Karşısındakinin anlayacağı gibi anlatmazsa inatçı olan bunu hemen yalanlar, zeki olmayan da gevşeklik gösterir veya yanlış anlar. O zamanda büyük bir fitne meydana gelmiş olur. Bu sebeple âlim karşısındakilere, onların akıllarında kalacak şekilde ve mühim şeyleri anlatmalıdır. Mağrur cahillere ruhsatlardan bahsetmemeli, dini, zorlaştıracak şekilde de anlatmamalıdır. Çünkü o zaman ye'se, ümitsizliğe düşerler. Hazreti Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte; “İnsanlara Allahü Teâlânın rahmetinden ümit kestiren ve azabından emin kılan fakih, gerçek fakih değildir.” buyuruldu. Vaazlarda sözü genişletmemeli, çeşitli yönlere saparak sözü sağa, sola götürmemelidir. Hadis-i şerifte; “Sözü çok edebiyat yaparak söylemek şeytandandır.” buyuruldu. Dinleyicileri sıkacak kadar çok uzun konuşmamalıdır. Zira Resul-i Ekrem konuşmalarında Eshab'ın sıkılmamasına riayet ederdi. Dinleyicilerin sıkıldığını hissedince hemen sözü kesmelidir. Dinî bilgileri, ahkâmı, duyduğu şekilde arttırmadan ve azaltmadan bildirmelidir. Zira bu dinî bilgiler, Allahü Teâlâdan indirilmiş vahiylerin naklidir. Bir kimsenin ilimdeki hıyaneti, maldaki hıyanetinden daha kötüdür.

İyice bilmediği şeyleri de söylememelidir. Sahip olup olmadığını iyice incelemeden hatta tahmin ile zan ile öğrenmediği, duymadığı bilgiler üzerinde konuşan, Cehennem'e girer. Allahü Teâlânın kitabından, Resulullah'ın sünnetinden ve icma-ı ümmetten açık bir delile dayanmadan fetva vermemelidir. İnsanlardan güzel ahlâk sahibi olmalarını isteyen vaiz, önce kendisi iyi huylu, ilmi ile âmil olmalıdır. İnsanları, konuşması ile hâl ve hareketleri ile iyi yola davet etmelidir. Söylediklerini kendisi de yapan vaizin sözü tesirli olup, yalnız söz ile vaaz verip ameli olmayanların konuşmaları zayi olur. Hilm sahibi, yumuşak tabiatlı olup, gazabını yenmeli, fakat vakarlı olmalıdır. Hafifliği ve acele etmeyi terk etmelidir. İnsanlara rıfk ile muamele etmeli, şiddet göstermemelidir. Hatiplik imamlık ve öğretmenlik gibi vazifelerde herkesle iyi geçinmelidir. Bazı meselelerde sözünü kabul etmeyen kimselerin üzerine düşmemeli, bir şüphe ârız olduğu için kabul etmemiştir, yoksa inat için değildir, şeklinde düşünmelidir. Kendi kendini, davet bizden, hidayet Allahü Teâlâdan diye teselli etmelidir.

Talebenin ilim öğrenmekteki anlayışını ve ilim öğrenmekteki hırsını anlamak için imtihan yapmakta bir mahzur yoktur. Çünkü Resul-i Ekrem eshabını imtihan ederdi. Şöyle ki bir defa; “Bana yaprağını dökmeyen, Mümin gibi olan bir ağacı haber veriniz.” buyurduklarında, bütün herkes o ağacı bulmak için kırlara koştu. İbn-i Ömer cevabın hurma ağacı olduğunu bildi, ancak büyüklerden önce söylemeye hayâ etti. İslam'ın sünnetlerinden biri de, herkesin içinde hiç kimseyi yüzüne karşı ayıplamamak, gücendirmemek, azarlamamaktır. Çünkü Resul-i Ekrem bu gibi hâllerde; “Bu insanların hâli nedir? Niye böyle yapıyorlar?” buyururdu. Sünnetlerden biri de, maksatlı, karşısındakini mahcup duruma düşürecek sorulara cevap vermemelidir. Yanıltıcı, şaşırtıcı meseleleri, manası zor anlaşılan bilmece gibi soruları, karşısındakini mahcup etmek için ortaya atmamalıdır. Böyle sualleri âlimlere sormak haramdır. Çünkü bu âlimleri tahkir, küçük düşürme ve dini aşağılamaya kadar gider.

Selef-i salihîn'in sünnetlerinden biri de, fetva vermekte ve kadı olup hüküm vermekte az cesaretli olmaktır. Vaaz ve ders vermek için tayin edilmeye hevesli olmamaktır. Çünkü Resul-i Ekrem; “Fetva vermekte cesur olanınız, ateşe cesur olanınızdır.” buyurmuştur. Selef-i salihîn, sükut etmeyi ve dinlemeyi, konuşmaktan üstün tutarlardı. İnsanlar arasında meşhur olmamayı, ismi ve resmi bilinmemeyi, ismi her yerde duyulmaktan, meşhur olmaktan şerefli sayarlardı. Birisinin sorusuna, bir kardeşinin fetva vererek kâfi gelmesini temenni ederlerdi. Hazreti Ömer çok kere Bedr ehlini toplar, onlarla meşveret eder, bir hadise karşısında yalnız kendi içtihadı ile hüküm vermezdi. Seleften hiçbiri, dinde önemli meselelerin dışında fetva vermezdi. Kapalı, önemsiz konulara hiç dokunmazlardı. Onların fetva vermekle, büyüklük, başkanlık, herkesin hürmetini kazanmak, kalblerine girmek, menfaat elde etmek, mevki kapmak gibi bir fikirleri yoktu. Onların bütün çalışmaları, Allahü Teâlânın rızasını kazanmak, ismini yükseltmek, dinine yardım etmek ve gelecek nesillere emaneti iletmek idi. Bütün bunları ve emaneti yerine getirmeyi üzerlerine bir farz bilirlerdi.

Hafızası kuvvetli olmayanlar için, ilmi kitaplara yazmak ve açıklamalarını yapmak da sünnettendir. Resul-i Ekrem Efendimiz; “İlmi yazarak kaydediniz.” buyurmuştur. Denildi ki: “Hıfz etmek, ezberlemek avdır. Yazmak onu bağlamaktır.” Sünnetlerden biri de, okunaklı yazmaktır. Çünkü yazının güzeli okunaklı olanıdır. Sözün güzeli de anlaşılanıdır. İslam'ın sünnetlerinden biri de, Arabîyi öğrenmektir. Hazreti Ömer; “Arabîyi öğreniniz! Çünkü Arabî, sizi mürüvvete ulaştırır, muhabbeti arttırır. İbareyi güzel okumak, sözleri iyice açmak ve açıklamak, öğretmenin edeplerindendir.”

Kur'an-ı Kerim'in fazileti:

Kur'an-ı Kerim'in yüceliği, yüksekliği, faziletleri sayıya gelmez. Sonu, sınırı yoktur. Çünkü Allahü Teâlânın kadim kelamıdır. Onun üstünlüğü, Allahü Teâlânın mahluklarına üstünlüğü gibidir. Hadis-i şerifte; “Kur'an-ı Kerim, Allahü Teâlânın (kendisine yapışılan ve Allahü Teâlâya kavuşturan) sağlam ipidir. Manaların hepsi anlaşılmaz, bitmez. Çok okumak ve dinlemekle eskimez, usanılmaz. Kur'an-ı Kerim ile söyleyen doğrudur. Onun ile amel eden doğru yoldadır. Onun ile hükmeden adildir. Ona tutunan sırat-ı müstakim üzere hidayettedir.” buyurdu.

Muaz bin Cebel'in rivayet ettiği hadis-i şerifte ise; “Kıyamet günü Kur'an ehli çağrılır. Her birine taç takılır. Her tacın yetmişbin rüknü vardır. Her bir rükünde kırmızı yakut vardır. Günlerce gidilecek uzak mesafelere ışık verir. Sonra ona “Razı oldun mu?” denir. “Evet.” der. Daima onunla olan Kiramen Kâtibin melekleri: “Ya Rabbî! Daha ver.” derler. Allahü Teâlâ; “Ona keramet elbisesini giydirin.” buyurur. Giydirirler. Sonra yine “Razı oldun mu?” denir. “Evet” der. Kiramen Kâtibin melekleri yine; “Ya Rabbî! Ziyade et.” derler. Kur'an ehline “Sağ elini aç” derler. Allahü Teâlânın Rıdvanından doldurulur. Sol elini aç denir. Ona Huld'dan doldurulur. Sonra “Razı oldun mu?” denir. “Evet” der. Yine Kiramen Kâtibin melekleri, “Ya Rabbî! Daha fazla ver.” derler. Hak teala; “Ona Rıdvanımı ve Huldumu verdim.” buyurur. Sonra ona Güneş gibi nur verilir. Yetmişbin melek onu Cennet'e uğurlarlar. Kur'an ehli, Rabbini tenzih ve tesbih eder. Cennet'e götürürler. Her harf için bir hasene, her hasene için bir derece verilir. İki derece arası yüz senelik mesafedir. Sonra Kur'an-ı Kerim ehline; “Dünyada okuduğun gibi tertil ve rikkat üzere oku! Ve yüksel! Menzilin, okuyacağın son ayetin yanındadır.” denir. Okur ve yükselir. Nihayet Kur'an-ı Kerim, onu inciden yapılmış bir odaya götürür. O odanın altından yetmişbin kapısı vardır. Meyveleri, nehirleri, hizmetçileri, hanımları vardır. Orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın hatırına gelmeyen nimetler bulur. Birinci kapıdan yetmişbin melek girer. Hepsi güzel yüzlüdür, güzel kokuludurlar.

Hepsinin elinde birer hediye vardır. Her biri, Allahü Teâlânın sana selamı vardır, bu hediyeyi de sana gönderdi derler ve; “Sabrınıza karşı size selam olsun...” ayet-i kerimesini okurlar. Sonra ikinci kapıdan yüzkırkbin melek girer. Her birinde Rablerinin birer hediyesi vardır. Evvelki kapıdan girenlerin söylediği gibi söylerler. Sonra üçüncü kapıdan ikiyüzseksenbin melek girer. Böylece her kapıdan, bir evvelki kapıdan giren meleğin iki katı kadar girer. Sonra bu Kur'an-ı Kerim ehlinin ebeveyni getirilir. Bunlara, oğulları sebebiyle çok ikram olunur. Bunlar; “Bize bu ikram neden oluyor?” diye sorarlar. Çocuğuna Kur'an-ı Kerim'i öğrettiğiniz için diye cevap verilir.” buyuruldu.

Kitapların birçoğunda Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinin sayısı, Cennet dereceleri kadardır diye yazmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetlerini okuyan, Cennet derecelerinin en üstüne yükselmiş olur.

Namazın Edepleri:

Namazın rükünlerini (farzlarını) layık olduğu şekilde eda etmeli, vacip ve sünnetlerini tamam yapmalıdır. İftitah tekbirinde, ayakta düz durmalıdır. İftitah tekbiri anında, Allahü Teâlânın zikri ile kalbi hazır olmalı, O'nun büyüklüğünü düşünmeli, tazimde bulunmalıdır. Amelini, Allah rızası için tam bir ihlas ile şuurlu olarak yapmalı, geçmiş günahları için tövbe etmelidir. Farzı yerine getirmek için, kalbini dünya işlerinden kurtarmalıdır. Sanki son namazı kılıyormuş gibi, kalbi huşu içinde ve bedeni hudu' içinde olmalıdır. Namazda sağa sola iltifat etmemelidir. Allahü Teâlâyı görüyormuş gibi namaz kılmalı veya Allahü Teâlânın onun bütün tavırlarını, hayır ve şer bütün hâllerini görüp bildiğini düşünmelidir. Allahü Teâlânın kendisinin bütün hâllerini müşahede ettiğini düşününce huşuu artar ve tazimi kendiliğinden olur.

Namazda azaların hareketsiz olmasına dikkat etmelidir. Bir sağa, bir sola meyletmemelidir. Namazda sekine, vakar, hudu' ve inkisar üzere olmalıdır. İnkisar, boyun eğmeye delalet ettiği için omuzları indirmeli, namazda özürsüz öksürmemelidir. Namaza başlarken sümkürmemeli ve etrafına bakmamalıdır. Esnememeli, eğer çok bastırırsa önlemeye çalışmalıdır. Namazda gözünü semaya doğru kaldırmamalı, işaret de etmemeli, secde yerine bakmalı, sağ eli sol el üzerine koymalıdır. Namazda ayakta iken, ayaklardan biri üzerinde dinlenmemelidir. Ayakları çok fazla açmamalı, iyice de birbirine bitiştirmemelidir. Kıyamda başı çok eğmemelidir. Kur'an-ı Kerim'i çok yüksek ve çok alçak sesle okumamalıdır. Kıraat ile rüku arasında, Sübhanallah diyecek kadar durmalıdır. Rükuda, düzgün durmalı, kıyam ve son oturuşu haddinden fazla uzatmamalıdır. Rükudan başını kaldırdıktan sonra, bütün uzuvlar yerine gelecek şekilde dik durmalıdır. Secdede, avuç içleri yere değerken, dirsekler yerden, karın (erkekleri için) uyluklardan ayrı durmalıdır. Kendini çok serbest bırakmamalı, yerden uzak olmaya, kollarını yanlarından ayrı tutmaya çalışmalıdır. Secde, yedi uzuv üzere olmalıdır. Bunlar, alnı, iki eli, iki dizi ve iki ayağının parmaklarıdır. Secdelerde bütün kalbi ile önemli hacetleri için dua etmelidir. Çünkü secde yakınlık makamıdır. Eshab-ı Kiram, sevindirici bir haber geldiğinde, Allahü Teâlâ için şükür secdesi yaparlardı.

İki rekatten sonra sol ayak üzerine oturulur. Sağ ayak parmakları kıbleye karşı olmak üzere dikilir. Eller dizler üzerine, kıbleye karşı olmak üzere konur. Üçüncü rekate kalkarken ayakların uçları üzerinde kalkılır. Elleri yere koyup dayanarak kalkılmaz. Ancak yaşlı ve zayıf olanlar ellerine dayanarak kalkabilirler. Son teşehhüdden sonra iki tarafa selam verirken yanakların beyazı görülecek kadar yüzünü çevirmelidir.

İstiğfarın sünnet ve edepleri:

Devam üzere istiğfarda bulunmak İslam'ın sünnetlerindendir. Devamlı istiğfar etmek insanın üzüntüsünü alır. Resul-i Ekrem gece ve gündüz yüz kere istiğfar ederdi. İstiğfardan önce günahtan el çekilmelidir. Bütün işlerde ve hâllerde istigfarı akılda tutmalıdır. İstiğfar ederken de; “Estağfirullah el-azim ellezi lâ ilâhe illa hüvel hayyelkayyume ve etubü ileyh” demelidir.

Helal rızık için çalışmak:

İnsanlara muhtaç olmayacak kadar helal ve tayyib (temiz, helal) rızık talebinde olmak, dilenmek zilletine düşmeden iffet içinde yaşamak farzdır. Meşru kazanç yolu Peygamberlerin ve Selef-i salihîn'in sünneti, yoludur. Kişinin yediği şeylerin en tayyibi, kendi kazancından yediğidir. Peygamberler bir sanat, ticaret veya başka yollarla bir kazanç sağlarlardı. Helal kazanırken de, dine hizmet etmeye ve kimseye muhtaç olmamaya niyet etmelidir. Allahü Teâlâyı zikretmekten alıkoyan, ahiret işlerini yapmayı engelleyen kazanç yollarına girmemelidir. En iyi kazanç yolu cihattır. Bu cihat, Allah yolunda yapılan harptir. Rızık talebinde bulunmak üzere, sabahleyin erkenden işe başlamalıdır. Resul-i Ekrem; “Rızık talebinde erken davranın. Çünkü sabahta bereket ve muvaffakiyet vardır.” buyurmuştur.

Cihattan sonra en faziletli kazanç yolu ticarettir. Ancak ticaret yapan kimsede; emanet, nasihat ve sıdk bulunmalıdır. Bir buğday tanesi de olsa emanete hıyanet etmemelidir. Tacirin ticarette cesur olması da sünnettir. Bir işte kazanç sağladığı zaman, o işe devam etmelidir. Ticaret maksadı ile bir işe üç kere başlayıp kazanç elde edemezse, o işi bırakmalıdır. Ticarette Allahü Teâlâya güvenmelidir. Rızkı ve kârı ancak Allahü Teâlâdan beklemelidir. Takva nurunu söndürecek kadar hırslı olmamalıdır. Çünkü Allahü Teâlânın ezelde takdir ettiği rızık hırs ile artmaz. Üstüne aşırı düşmemekle de azalmaz.

Müslüman satın alacağını aşağılamaz, satacağını da methetmez. İlmi çok olanlar dışında hiç kimse, çarşıda dine uygun alış veriş yapamaz. Doğru olsun, yalan olsun, malını satarken yeminle övmemelidir. Mümin; arkadaşına mal satarken kârı düşünmez, alış verişte hıyanet etmez. Malının ayıbını müşteriden gizlemez. Gaben-i fahiş ile mal satmaz, yani piyasa fiyatından fazlasına satmaz. Normal kâr ile satar. Bir alış veriş yapılırken, almaya niyeti olmayan bir başkasının, araya girip fiyatı arttırması caiz değildir. Böyle yapanın rızkının bereketini Allahü Teâlâ kaldırır.

İşçinin ücretini teri kurumadan ödemelidir. Borcunu, alacaklının istediğinden daha iyi bir şekilde ödemelidir. Zor durumda olan borçlunun borcunu bağışlamalı veya az bir kısmını almalıdır. Tartı ile aldığı borcu verirken, fazlasıyla vermelidir. Başkasının hakkını noksan vermemek için, ihtiyaten tartı ile olan her işte fazla tartıp vermelidir. Alış verişte fiyat hususunda münakaşa edip ileri geri konuşmamalıdır. Bu hâl, iki taraftan birinin hataya düşmesine sebep olur. Alış verişte aldanmamalı, kimseyi de aldatmamalıdır. Çünkü devamlı aldanan kimse ahmak olduğundan, dünyada insanlar arasında beğenilmez, ahirette de sevaba kavuşamaz.

Müslüman ihtiyacı olduğu zaman, borç istediğinde ödeme niyeti ile ister. Muhtaç olanlara borç vermelidir. Çünkü dinimizin hukukundandır. Ticarette faizden çok sakınmalı, ödünç verirken de menfaat getirecek, faize düşecek şekilde vermemelidir. Çünkü faizin en aşağı derecesi, annesi ile zina yapmak gibidir. Rehin bırakılan şeyi kullanmaktan da kaçınmalıdır. Faiz yememeli, faize şahit olmamalıdır. Kimse kimseye bir menfaat şart koşarak ödünç vermemelidir. Ödünç verdiği kimseden, az da olsa hiçbir şey kabul etmemelidir. Borcu olduğu için değil de, yakınlığı, dostluğu veya cömertliği sebebiyle verirse, alınabilir. Zalim, hırsız ve hainden bir şey satın almamalıdır. Habis kazançlardan sakınmalıdır. Hiç kimsenin malını, rızası olmadıkça ve fiyatında uyuşmadıkça almamalıdır. İnsanlara merhamet ve nasihat ile muamelede bulunmak da sünnettir.

Karaborsacılık:

İnsanların ihtiyacı olan şeyleri alıp, bekletip, pahalandığı zaman satmamalıdır. İnsan ve hayvan gıda maddelerini biriktirip, fiyatların artmasını beklemeye ihtikar (karaborsacılık) denir. Böyle yapan kişiye muhtekir denir. Muhtekir melundur.

Yalan:

Günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalbleri karartan bütün kötülüklerin başıdır. Yalan, Peygamber Efendimizin en sevmediği huydur. Neden böyle olmasın ki, yalan, imanın karşısında durmaktadır. Yani iman bir yanda ise, yalan diğer yandadır. Melek, yalan söyleyenden, yalanı sebebi ile çıkan pis koku sebebiyle yanından bir mil uzaklaşır. Çocuğa: “Sus, sana şunu alacağım.” dememelidir. Almazsan, bu sözün aleyhine yalan diye yazılır. Kişinin üç yerde yalan söylemesine izin verilmiştir: Birincisi, harpte yalan söylemektir. Zira harp bir hiledir. İkincisi, iki kişinin arasını bulmak, iki Mümini barıştırmak için yalan söylemektir. Üçüncüsü, erkeğin hanımını memnun etmek için gerektiği yerde yalan söylemesidir.

Gıybet:

Müslüman kardeşini, beğenmediği bir şeyle anmaktır. Bir kimse, bir din kardeşinin arkasından açık, kapalı ve işaretle, yahut bir başkasını onun ayıplarını anlatmaya teşvikle, yahut gıybet eden kimseye hayranlık duymakla gıybet etmiş olur. Gıybet, zinadan daha şiddetlidir ve sevapları ateşin odunu yediği gibi yer. Gıybet edeni de dinlememelidir. Çünkü gıybeti dinleyen de, gıybet günahında gıybet edene ortaktır.

Dinde sahih olan bir maksatla, niyetle, başkalarının beğenilmeyen iş ve sözlerini anlatmak ve onu bildirmek gerekiyorsa, bu durumda gıybet günahı kalkmış olur. Bunu İmam-ı Gazalî altı kısma ayırmıştır. Birincisi: Müslümanı, kötülükten, günahtan men etmektir. İkincisi: Zulme uğramaktır. Mazlum, kadıya doğrusunu söylemelidir ki, kadı, zalimden mazlumun hakkını alabilsin. Üçüncüsü: Günaha mâni olmak ve isyan edeni doğru yola çevirmek için, o kişinin yaptığı yanlış işi, düzeltmesi için bir başkasına söylemede fayda düşünmektir. Dinini seven, kayıran birinin bidat ehli veya fasıkla görüştüğünü gördüğünde ona görüştüğü o kişinin bidat ehli ve fasık, açıktan günah işleyen birisi olduğunu bildirmelidir. Dördüncüsü: Açıktan günah işleyen, fısk meclisi kuran, yaptığı kötülük ve çirkin işleri dile getirmekten kaçınmayan kimsenin yaptıklarını söylemek gıybet olmaz. Ayıplarının duyulmasından çekinmeyenin halini anlatmak gıybet olmaz denilmiştir. Beşincisi: A'meş (gözü akan) yahut a'rac, (topal) gibi kusurunun bilindiği bir lakapla tanınan kimse hakkında, bu isimleri kullanmak günah olmaz. A'rac, a'meşten rivayet etti ve benzeri ifadeler böyledir. Altıncısı: Fetva sorarken bildirilen kusurlar. Müftüye eşim bana zulmetti, nasıl kurtulabilirim demek, gıybet olmaz.

Gıybet etmenin kefareti, gıybet ettiği kimse için istiğfar etmektir. Oturduğu yerden kalkmadan şu duayı üç defa okur: Allahümmağfir lehü verhamhü ve tecavez anhü vec'al ma kulnâ fîhi keffâreten li zünûbihî ve kurbeten ve zülfâ bi rahmetike yâ erhamerrahimîn. Manası: Ya Rabbî! Onu af ve mağfiret eyle. Ona merhamet eyle. Yaptıklarını bağışla. Hakkında konuştuklarımızı günahlarına kefaret, kurbet ve zülfa (yakınlık) eyle. Bu duamızı rahmetinle kabul eyle ey Erhamerrahimin olan Allah'ım!

Nemime:

Bir kimsenin saklı bir şeyini, istemediği bir kimseye ulaştırmak, yahut bu şahsın bu gizli, saklı şeyinin kendisine getirilmesidir. (Nemimenin Türkçe karşılığı, koğuculuk veya söz taşımadır.) Bir hadis-i şerifte; “Koğuculuk yapan Cennet'e giremez.” buyuruldu. Söz taşıyana, Peygamberimizin bu tehdidi yeter. İslam âlimleri şöyle demişlerdir: “Sana başkasından söz getiren, sonra senden başkasına söz götürür. Bunun için sana söz getirenden emin olma.” Bir hadis-i şerifte; “İnsanlar arasında söz taşıyarak dolaşan, ya zina çocuğu veya kendisinde zina karışıklığı bulunan kimsedir.” buyuruldu.

Fuhuş söz söylemek ve sövmek dinimizde yasaktır. Şöyle anlatılır: İsa Aleyhisselam önünden geçmekte olan bir hınzıra “Selametle geç” buyurmuştur. Yanında bulunanlar “Ey Allah'ın peygamberi, bu hayvana da böyle söylenir mi?” dediklerinde; “Dilimi kötü söze alıştırmamaya çalışıyorum.” buyurdu. Malik bin Dinar anlatır: “İsa Aleyhisselam, yanında havarileri olduğu hâlde, bir köpek leşinin yanından geçerken, beraberindekiler hoşa gitmeyen bir söz yani ne pis kokuyor diye söylediler. İsa Aleyhisselam ise; “Beyaz dişleri ne güzeldir!” buyurdu.

Lanet:

Allahü Teâlânın mahluklarından hiçbirine lanet etmemelidir. Laneti adet hâline getirmemelidir. Mümine lanet etmek, onu öldürmek gibi günahtır. Çok lanet eden, kalbinde merhamet olmadığı için, din kardeşlerine şefaatçi olamaz. Çok kere lanet döner ve lanet edene gelir. Mümin, zina ve şarap içmek gibi günahları işleyene de lanet etmeyip, Allahü Teâlâya onu bağışlaması için dua eder. Allahü Teâlânın mahluklarından bir şeye lanet eden, ona rahmet ve dua ile bu lanetinden kurtulmak istemeli ve: “Ya Rabbî, o laneti ona rahmet ve kurbet eyle!” demelidir.

Yemin etmek: Allahü Teâlâ'ya, çok yemin etmemelidir. Zira çok yemin eden, Allahü Teâlâ'nın ismini küçümsemiş, O'na tazimde gevşeklik göstermiş olur.

Yalan yere yemine gelince: Peygamber Efendimiz yalan yere yemini, kefareti olmayan büyük günahlardan saymıştır. Bir hadis-i şerifte; “İçinde, sivrisineğin kanadı kadar yalan ihtimali bulunan bir yemin edenin kalbinde, kıyamete kadar bir nokta hasıl olur.” buyuruldu.

Vallahi, Allahü Teâlâ böyle yapacaktır diye yemin ve hüküm etmemelidir. Ama Allahü Teâlâ'nın evliya kullarından biri, böyle yemin ederse, Allahü Teâlâ onun yeminini doğru çıkarır, yemini bozmuş olmaktan onu korur. Evliyanın yemininde vaki olduğunu düşünüp de, böyle yemin etmeye kimse cesaret etmemelidir. Zira çoğu zaman, yemini doğrulanmaz ve bundan ötürü günah işlemiş olur.

Doğru olarak yemin etmek isteyen, ya Allahü Teâlâ'ya yemin etsin yahut sussun. Çünkü Allahü Teâlâ'dan başkasına yemin gizli şirktendir. Babasının ismine, bir kimsenin hayatına veya Kâbe'ye yemin etmemelidir.

Malayani (boş) konuşmak

Kalbinde iyice yoğurmadan söz söylememelidir. Eğrisini doğrultmadan, iyisini temizini alıp, yaramazını atmadan konuşmamalıdır. Boş söz söylememelidir. Zira boş ve lüzumsuz konuşmalar, kişinin aklını azaltır. Ve çoğu zaman, bu sözler ona vebal ve dert olur.

Şaka

Çok şaka yapmaktan sakınmalıdır. Çünkü kişinin heybet ve vakarını kırar. Çok şakanın sonu pişmanlıktır. Yalan ve boş sözlerden uzak ve az yapılan şakada bir mahzur yoktur.

Peygamber Efendimiz, yürümekten yorulan bir kimsenin, beni deveye bindir demesine karşılık: “Seni deve yavrusuna bindireyim.” buyurması böyledir. Adam, deve yavrusunun kendisini taşıyamayacağını düşündü. Bunun üzerine Resul-i Ekrem “Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?” buyurmuştur.

İhtiyar bir hanım, Resulullah Efendimizin huzuruna gelip: “Ey Allah'ın Resulü! Allahü Teâlâ'dan beni Cennet'e sokmasını istiyorum.” deyince, Resulullah: “İhtiyar kadınlar Cennet'e girmez.” buyurup, bununla, sen önce gençleşir, sonra Cennet'e girersin demek istedi.

Peygamber Efendimiz, yine bir gün Hazreti Enes'e, “Ey iki kulaklı!” diye seslendi. (Bu ifadede, onun anlayışının ve anlatılanları iyi dinlemesinin methi vardır. Ayrıca bunu bir şaka ile belirtmiş oldu.)

Abdullah bin Abbas, yanında üzgün kimseler görünce, güzel, latif sözlerle onların kalbini ferahlandırın derdi. Hazreti Ali: “Bu kalbleri rahatlandırın, çünkü onlar da bedenler gibi yorulurlar.” buyurdu. İbn-i Uyeyne buyurdu ki: “Şakalaşmak sünnettir. Lakin şaka yapmasını bilen ve yerinde yapan içindir.”

Konuşmanın edep ve incelikleri

Konuşurken, konuşmanın edeplerini, inceliklerini gözetmelidir. Nitekim Peygamberimizin huzurunda bir kimse; “Allahü Teâlâ'ya ve Resulüne itaat eden doğru yoldadır. Onlara isyan eden “Allah, kullarının ihtiyaçlarını yaratır, gönderir. Allah'ın en çok sevdiği kulu, O'nun ni'metlerinin kullarına ulaşmasına vâsıta olan kimsedir.” Hadis-i Şerif hata eder, yani fasıktır.” dedi. Peygamber Efendimiz böyle diyene; “Allahü Teâlâ'ya ve Resulüne isyan edene söyle.” buyurdu.

Filan kimse aralarında bulundukça onlara bir zarar gelmez dememelidir. Ölen bir kimse için de, yok oldu gitti, yıkıldı gitti, geberdi dememelidir. Ancak müşrik, kâfir, haksız yere adam öldüren ve anasına babasına eziyet eden ölürse, bunlar için söylenebilir.

Bir kimse için, o tamamen hayır idi dememelidir. Çünkü tepeden tırnağa kadar hep hayır olan, sadece Resulullah idi. Başkası için böyle denmez. Bir kimseye, senden sonra ehline bakacak bir halefin yoktur dememelidir. Çünkü Allahü Teâlâ herkes için en hayırlı haleftir. Sen aralarında bulundukça, onlar hep iyi olurlardı dememelidir. Bunların hepsinin söylenmemesi hakkında haber vardır.

Bir kimseye, Allahü Teâlâ'ya ve sana sığınırım dememelidir. Bir bela veya istenmeyen bir şey meydana geldiğinde, zamana sövmemelidir. Çünkü belaları gönderen ve hâlleri değiştiren Allahü Teâlâ'dır, başkası değildir.

Bir kimseye dua ederken: “Allahü Teâlâ seni uzun yaşatsın dememelidir. Çünkü bu, müşriklerin birbirlerine saygı ve esenlik ifadeleridir. Onlar birbirlerine, bin yıl yaşa derlerdi. Yine denildi ki, bir zalime Allah seni çok yaşatsın diyen, yeryüzünde Allah'a isyana razı olmuş sayılır. Sözünden kötülük, bereketsizlik anlaşılmaması için, konuştuğunu iyi düşünmelidir.

Kederlendiği zaman, ruhum pislendi, habis oldu dememelidir. Tabiatım değişti demelidir. Hazreti Ömer, ateş yakan insanlara uğradı. Onlara; “Esselamü aleyküm ey ziya ehli” dedi. Ey nar ehli, demedi. Yanlış anlaşılabileceğini düşündü.

Kur'an-ı Kerim, hadis-i şerif ve mubah olan diğer şeyleri dinlemede sünnet olan; anlayışını, aklını, zihnini toplayıp, konuşanı, okuyanı ve hadis bildireni dikkatle dinlemek ve susmaktır. Zira Allahü Teâlâ, Kur'an-ı Kerim okunurken susanlara rahmet edeceğini vaat etmiştir.

Allahü Teâlâ A'raf suresi 204. ayet-i kerimesinde mealen; “Kur'an-ı Kerim okunduğu zaman hemen onu dinleyin ve susun. Ta ki merhamet olunasınız.” buyurdu. Kur'an-ı Kerim dinlemenin sünnetlerinden biri de, azaların sükunu, ve Kur'an-ı Kerim'den dinlediğini yapmaya azmetmek ve yerine getirmektir.

Konuşan sözünü bitirmeden, dinleyenin konuşmaması ve soru sormaması sünnettir. Bitirdiği zaman, anlamadığı bir yer veya şüpheli bir durum varsa, onu incelemek ve araştırmakta bir mahzur yoktur. Konuşurken söze karışmamak ve sual sormamak, vakar ve hürmete daha yakındır.

Nitekim Eshab-ı Kiram (aleyhimürrıdvan), ekseriya Resulullah Efendimizden bir şey sormazlardı. Hatta incelikleri anlamaktan, ahlâk-ı hamideyi bilmekten uzak, şehir dışından bir Bedevî gelip, sual sorar, Eshab-ı Kiram, muhtaç oldukları bilgileri, o esnada öğrenirlerdi.

Sahabe-i kiramın bazısı sual soracakları zaman dizi üzerine otururlar ve; “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Bu nedir? Bu nasıldır?” derlerdi. Sual sormada evla olanı, oturmak için izin istemek, büyüklere yakın olmak, sonra sormak için izin almaktır. Büyüklere bir şey sorarken veya onlarla konuşurken sesi alçaltmalıdır.

Çünkü Ebu Bekr-i Sıddîk ve Ömerü'l-Faruk; “Ey iman edenler, seslerinizi Peygamber'in sesinden yüksek çıkarmayın ve birbirinize bağırır gibi O'na bağırmayın. Haberiniz olmadan amelleriniz boşa gidiverir.” mealindeki Hucurat suresi 2. ayeti indikten sonra, Resulullah'a bir şey söylediklerinde gayet sessiz söylerdi.

Hoca, imtihan için talebesine bir şey sorarsa, cevabı, Peygamber Efendimizin eshabının verdikleri cevap gibi olmalıdır. Resulullah'ın sualinin cevabını bilseler veya bilmeseler; “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” derlerdi. Sual soran, zor sualler sorsa da, âlim kızmamalıdır. Bedevîler, Peygamber Efendimize getirdiği İslam dini esaslarında, yemin ettirirlerdi. Resul-i Ekrem de yemin ederdi ve hiç kızmazdı.

Din kardeşinin, kendisine söylediği sözü emanet saymalıdır. Konuşulan sözü, söyleyenin izni olmadan başkasına açmamalı, onun izni ile açarsa, en güzel bir şekilde, tam duyduğu gibi söylemelidir. İyiye yorumlanabilen tarafı bulunan hiç kimsenin sözüne, kötü zanda bulunmamalıdır.

Çok Gülmek

Çok gülmemelidir. Çünkü çok gülmek kalbi karartır. Çok gülmek yüzdeki nuru giderir. Hayret, şaşkınlık verecek bir şey olmadan gülmek akılsızlıktır.

Resulullah'ı rüyada görmek

Rüyasında Peygamber Efendimizi görmek isteyen, O'na çok salavat getirsin ve şu duayı okumaya devam etsin: “Allahümme rabbe'l-beledi'l-harami ve'ş-şehri'l-harami ve'l-hılli ve'l-harami ve'r-rükni ve'l-makam ikra' alâ ruh-i Muhammedin minesselam.”

Sohbet ve muaşeret edepleri

İnsanlara nasihat etmek ve şefkat ile davranmak sünnettir. Bu şekilde insanlar arasında bulunmak insanlardan ayrılıp nafile ibadetle meşgul olmaktan daha iyidir. Sohbete katılmak, hakkını vermek büyük iş olup, sevabı da çoktur. İnsanlarla birlikte bulunmanın hakları çoktur.

Biri, bedeni ve ameli ile insanlarla olmak, kalbî ve dinî bakımdan ise onlardan ayrı bulunmaktır. Biri de, kendisi için sevdiğini insanlar için de sevmek, dinin zahir ve kalbe ait işlerinde, onlara nasihat etmektir. Çünkü nasihat, dinin temel direklerindendir. Görünüşlerinde ve amellerinde bulunan eziyet verici şeyleri onlardan gidermeye uğraşır. Uygunsuz işlerden onları meneder. İnsanlara merhamet ve şefkatle muamele eder.

Hiç kimseyi, beğenmediği şeyle anmaz. Çünkü kula müvekkel bir melek vardır. Arkadaşı için söylediğini, ona iade eder. Kim olursa olsun, bir kimsenin kötülüğünü istememelidir. Mümin; iyi kötü, ehil, na ehil herkese iyilikte, ihsanda bulunur.

Biri de, insanların eziyet ve sıkıntılarına katlanmaktır. Kendisini döven, söven, eziyet edeni affedip, hakkını helal eder. Onların eziyetlerinden kurtulmaya çalışmaz. Çünkü bundan kurtulmak imkansızdır. İnsanların ağırlıklarına, zahmetlerine, istemeyerek değil, isteyerek ve Allahü Teâlâ'nın nimetlerine şükrederek katlanır.

İnsanların ihtiyaçlarını görür. İşlerini görmeye çalışır. Hadis-i şerifte; “Bir Müslüman kardeşinin faydalı ve iyi bir husustaki ihtiyacını görüp onu sevindiren kimse, Allahü Teâlâ'nın rızası için bin sene hizmet etmiş, bu zaman zarfında bir an günah işlememiş gibidir.” buyuruldu.

Mümin, daralmış, zor ve güç hâlde olana kolaylık gösterir. Sıkıntıda olanın sıkıntısını giderir. Gamlının, kederlinin, gamını kederini almaya uğraşır. Çünkü kul, Müslüman kardeşine yardımda bulunduğu müddetçe, Allahü Teâlâ'nın yardımındadır. Bir hadis-i şerifte; “Mağfiret sebeplerinden biri, Müslüman kardeşinin kalbini sevindirmendir.” buyuruldu.

Mümin iki kişinin arasını bulur. Bir kelime ilavesiyle de olsa bunu yapar. Çünkü bu sadakanın efdalindendir. Din kardeşinin ırzını korur. Yani canını ve namusunu korur ve aşağılanmasına karşı onu himaye eder. Arkasında, bulunmadığı yerde ona yardım eder.

Bir hadis-i şerifte; “İnsanların Allahü Teâlâ'ya en sevgilisi, insanlara faydalı olan ve kendine zulmedeni affedendir.” buyuruldu. İyi bir Müslüman kendisine kötülük edene iyilik eder. Kendisini ziyaret etmeyen dostunu ziyaret eder, kendisine vermeyene verir ve insanlara iyi zanda bulunur. Çünkü kötü zan, düşüncenin en kötülerindendir.

Allahü Teâlâ'nın verdiği nimetten dolayı kimseye haset etmez, kimsenin malının, parasının elinden çıkmasını dilemez ve elinden çıkması için hileli yollara başvurmaz. Verdiği sözü yerine getirmelidir. Çünkü verilen söz bir bağış ve bir borçtur. Sözünden dönmek nifak alametidir.

Kimsenin ayıp, kusur ve gizli şeylerini araştırmaz, aksine örter. Bir kimseyi, onda gördüğü ayıbından dolayı ayıplamaz ve ona sitem etmez. Çünkü çoğu zaman aynı kusuru kendisi işler. Din kardeşinin hatasına mazeret olarak yetmiş özür arar. Hiçbir özür bulamazsa, ben iyi göremedim deyip, din kardeşinin yaptığını iyiye yormaya uğraşır. Bizden önceki salihlerin âdeti böyleydi.

Bir Mümin kardeşine veya zımmî gibi bir başkasına bir şey vaat ederken, söz verirken inşallah demeli ve içinden onu yerine getirmeye niyet etmelidir. Bu durumda dediğini yerine getirmezse, önceki sözünden dolayı günah işlemiş olur. Müslüman kardeşinin tahakkümünü hüsn-i kabul ile karşılayıp, ihtiyacını görür. Tahakküm, hüküm vererek istemektir.

Kızınca ne yapmalı

Mümin kızgınlık anında kendini tutar. Çünkü bu dinde kuvvetli olmanın alametidir. Kızınca hemen abdest almalıdır. Kızdığı zaman ayakta ise oturmalıdır. Oturmakla kızgınlığı geçer. Oturmakla geçmezse yatmalıdır.

Müslüman, kardeşinin yaptığı kötülük ve kusurlarına katlanır, eziyetlerine sabreder. Ayrılıp gitmesini, din kardeşinin mürüvvetsizliğine değil, kendi işlediği günahtan ve suçtan dolayı olduğuna hükmeder. Herkese hâline göre davranır.

Büyüklere saygı

Mümin, yaşlı Müslümanlardan hayâ eder ve onlara, Resulullah'ın asrına daha yakın olduğu için saygı gösterir. Allahü Teâlâ'yı tanıtmakta önde olmaları ve taatlerinin çokluğu sebebiyle hürmet eder. Hadis-i şerifte; “Güçsüzlere, hastalara, yaşlılara ve küçüklere merhamet ediniz.” buyuruldu.

Yaşına hürmetten, ziyarete büyükten; ihsan, iyilik, bir şey vermeye ise küçükten başlanır. Çünkü küçük yaştakilerin sabrı az, feryat ve sızlanması çok olur.

Hizmetçiye karşı rıfk ile yumuşaklıkla muamele eder. Zengine zenginliği için hürmet etmez ve tevazu göstermez. Eder ve gösterirse, dininin üçte ikisi gider. Elinde az şey olan Mümini aşağı görmez. Âlimler buyurdular ki: “Zenginliğinden dolayı zengini yücelten ve fakirliğinden dolayı yoksulu aşağılayan melundur. Zalime, zulm yapmaması için ve mazluma, zulümden kurtarmak için yardım eder.

Hediye verenin hediyesini alır ve bulunduğu mecliste olanlara ondan ikram eder. Hediyeye daha fazlası ile mukabele eder. Hediyede önce davranmayı, fazilet bilir. Hediye nimetine karşı ona dua ile teşekkür eder. Onu metheder ve yaptıklarını anlatır.

Hastaları yoklar. Müslümanların cenazesinde bulunur. Musibete uğrayan, yakını ölen Mümine baş sağlığı diler, taziyede bulunur. Mümine kaybettiği şey için, kolaylık ve yol gösterir. Zenginlerle ve zalim devlet adamları ile oturup kalkmaktan sakınır. Çünkü böyleleri ile görüşmek, meclislerinde bulunmak fitne ve beladır. Hükümdarların, valilerin ve zenginlerin çocukları ile oturmaktan kaçınır.

Dostluk ve kardeşliğin sünnetleri

Müminin en üstün hasleti, sevdiğini Allah için sevmesi, sevmediğini de Allah için sevmemesidir. İmanın kemalini ve Allah sevgisini bu güzel haslet kazandırır. Mümin bu haslet ile imanın zevkine erişir. Yine bu haslet, Allah için olan amelin en hâlisidir.

Bir hadis-i şerifte; “Çok dostunuz olsun. Çünkü Rabbiniz hayâ sahibidir. Kerimdir. Kıyamette dostları arasında, din kardeşlerinin içinde bulunan kuluna azap etmekten hayâ eder.” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de; “Çok tanıdığınız olsun. Çünkü kıyamette her biri için şefaat vardır.” buyuruldu. Peygamber Efendimiz yine bir hadis-i şeriflerinde; “Allah yolunda bir din kardeşi edinene, Allahü Teâlâ Cennet'te bir derece verir.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Müminin Mümine karşı ülfet ve muhabbeti, ruhun cesede olan bağlılığı, sevgisi gibidir.” buyurdu.

Dinine, emanetine güvendiği, salah ve takvasını bildiği kimseler hari, başkaları ile dostluk etmemesi sünnettir. Çünkü kişi, sevdiği kimse ile beraberdir. Ameli sevdiği kimse gibi olmasa da, herkes sevdiği ile olacaktır.

Allahü Teâlâ çoğu zaman bir sevgili kulunun kalbinde, bir kimseye muhabbet görür de, onun hürmetine bir kimseye merhamet eder ve onu velilerine ilhak eder. Allah'ın kullarından sevdiklerine, sevdiğini söylemelidir. Çünkü kalbler, birbirini tanır ve birbiri ile görüşürler. Sevdiği kimsenin ismini, babasının ismini, sülalesini, köyünü ve memleketini sorar. Çünkü bu muhabbeti kuvvetlendirir.

Sevgide ve buğzda aşırı olmamalıdır. Sevgi aşırı olursa, ülfet hâlini alıp, istese de ondan ayrılamaz. Buğzun ve nefretin de aşırı olmaması lazımdır.

İyi bir Müslüman, din kardeşinin yüzüne sevgi ve muhabbet ile bakar. Bir hadis-i şerifte; “Müminin Mümine sevgi ve muhabbet ile bakması ibadettir. Mümin bir kimsenin, Müslüman kardeşinin yüzüne gülmesi, ikisinin de hatalarını döker.” buyuruldu. Sevmede hâlis olmaya gayret etmelidir. Hadis-i şerifte; “Seni saf, temiz kılan üç haslet vardır: Din kardeşine rastlayınca sevginden ötürü hemen selam vermen. Mecliste ona yer vermen. Onu en çok sevdiği isim ile çağırman.” buyuruldu.

Kardeşlik ettiği kimseye, güler yüzlü, tatlı sözlü, açık gönüllü, açık elli, sabırlı, kibirsiz muamele eder. Saygıya devam edip, yalan veya doğru olsun özrünü kabul eder. Onunla görüşmeden bir gün geçirmez. Karşılaşınca, sevgi ve saygı gösterip; “Benden sonra nasılsınız?” der. Resulullah Efendimizin eshabı, birbiri ile karşılaşınca, birbirlerini güler yüzle karşılar musafaha ederlerdi. Ayrıldıkları zaman da musafaha ederler, bu zamanda Allahü Teâlâ'ya hamd ve istiğfar ederlerdi. Bir günde birkaç defa karşılaşıp, ayrılsalar da böyle yaparlardı.

İyi bir Müslüman, din kardeşine, onun kendisine verdiğinden daha çok değer verir, elden geldiği kadar, Müslüman kardeşine gönül rahatlığı ile hediye verir. Hediyeyi külfet ve utanma sebebiyle vermez. Onun verdiği hediyeyi kabul eder. Bu, az da olsa çok görür, onu daha çok sever, imkanı varsa ondan daha üstün hediye ile karşılık verir. Kardeşine bu iyiliğinden dolayı teşekkür eder, onu iyilikle anar, ona dua eder ve Allahü Teâlâ sana iyi karşılık versin der. Çünkü övmenin ve duanın en güzeli budur.

İyi bir Müslüman, yapılan iyiliği gizlemez, yayar. Daha önce de bildirildiği gibi, kişinin Müslüman kardeşi için en iyi hediyesi hikmetli sözdür. Çünkü hikmet Müminin kaybettiği malıdır ve dini için bütün dünya mallarından hayırlıdır. Yiyecek ve giyecekten eline geçtiğinde, Allah için olan kardeşini, kendine tercih eder. Eshab-ı Kiram'dan biri diğerine bir koyun başı hediye etti. Yedi evi dolaştı. Yine hediye olarak sahibine geldi. Kişi, kendisine iyilik edenin bedduasından korkar. Çünkü iyilik edenin, iyilik ettiği kimseye ettiği beddua kabul olur.

İyi bir Müslüman, Müslüman kardeşini gün aşırı ziyaret eder. Din kardeşini her gün ziyaret ettiğinde sıkılacağından korkarsa böyle yapar. Yoksa her gün ziyaret eder. Din kardeşini ziyaretinden dolayı Allahü Teâlâ'dan sevap umar. Müslüman kardeşinin kapısına varınca içeri girmek için izin ister, kapının karşısında durmaz. Kapının sağında veya solunda durur. Kapı aralığından içeri bakmaz. Kapıyı üç sefer çalar. Abdest alan kimsenin abdestini bitirinceye veya dört rekatlik namaz kılacak kadar bekler. Kendisine izin verilirse girer, verilmezse, hiçbir kin, haset ve düşmanlık beslemeden geri döner.

İslam'ın sünnetlerinden biri de, ziyaretine gelene ikram etmek, altına minder koymak, hizmetine kalkmaktır. Ziyaret edenin de, kendine yapılan ikramı reddetmemesi, hizmeti beğenmemezlik etmemesi lazımdır. Çünkü ikramı ret, Müslümanın hakkını gözetmeme ve onu aşağılamak olur. Hadis-i şerifte: “Üç şey reddedilmez: Minder, güzel koku ve süt.” buyuruldu. Ancak ziyaret eden kimse, Allah için alçak gönüllülük yapıp yerde oturursa, mahzuru yoktur.

Din kardeşleri ile görüşmek için hazırlanmak, onlar için süslenmek, en temiz ve en güzel elbisesini giymek de sünnettir. Abdest alır, güzel koku sürünür, saçını tarar. Sonra da din kardeşlerinin yanına çıkar.

İnsanlarla oturmanın sünnetleri

İnsanlarla oturmanın edepleri ve sünnetleri çoktur. Din kardeşleri ile otururken abdestli olur, yaşı büyük olanlara oturmada öncelik ve iyi yer verir. İlimde üstün olan, en şerefli yerde oturur. Hadis-i şerifte; “En hayırlı meclis, kıbleye karşı oturulan ve mecliste oturmak isteyene yer açılan meclistir.” buyuruldu. İki kişinin arasına oturmaz ve onların izni olmadan onları birbirinden ayırmaz. Halkanın ortasına oturmaz. Kendisine yanında yer veren bulunmazsa, bulunduğu en geniş yerde oturur ve kendisinin oturması için kimseyi yerinden kaldırmaz. Meclisin başköşesinde oturmayıp, sonunda oturur. Ancak mecliste olanlar veya ev sahibi kendisini başköşeye oturtursa o zaman oturur.

Müslümanlar, din kardeşleri ile bir yerde otururken, saf hâlinde birbirine yakın ve bitişik olup, ayrı ve dağınık oturmazlar. Çünkü bu, kalblerin birleşmesine sebep olur. İyi bir Müslüman, Müslümanlardan fakir olanlarla, vera sahipleri ile iman ve ilim sahipleri ile oturmayı tercih eder. Hadis-i şerifte: “Büyüklerle otur, âlimlerden sor, hikmet sahipleri ile konuş.” buyuruldu. Görüldüğü zaman, Allahü Teâlâ'nın hatırlandığı, konuştuğu zaman amelin arttığı ve ahirete ait sevgini çoğaltan kimselerle, yani evliya ile otur. Mecliste konuşulanları muhafaza et, mahrem olan mevzuları başka yerde anlatma!

Hadis-i şerifte; “Birlikte oturan iki kişi Allahü Teâlâ'nın emanetiyle otururlar. Bunlardan birinin, bir başkasına, hoşlanmadığı bir şeyi açması helal olmaz.” buyuruldu. İyi bir Müslüman, din kardeşinin sırrını ifşa etmez. Bu hıyanettir ve kalbin pis olduğunu gösterir. Yanlarında üçüncü bir kişi varsa, iki kimse birbiri ile gizli olarak fısıldaşarak konuşmaz. Çünkü bu hâl, diğer Mümine eziyet verir ve onlara kötü zanda bulunulmasına sebep olur. Arkadaşı ile beraber otururken, kalkmak için izin ister.

İyi bir Müslüman; din kardeşinin elbisesinde, yüzünde zarar verici bir şey görürse onu hemen alır. Merak etmemesi için önce ona gösterir, sonra atar. Arkadaşı da, ona; “Elin hayıra kavuşsun.” veya “Çocukların ve torunların da sana, bana hizmet ettiğin gibi hizmet etsinler.” der. Zarar, eziyet veren şeyi kaldıran, onun bu duasına karşılık; “Senin elin de dert, kötülük görmesin!” veya “Allahü Teâlâ çocuklarını ve torunlarını sana karşı gelmekten korusun!” der. Bu davranış ve söyleşmeler iki tarafın da sevgi ve beraberliğini arttırır, demişlerdir.

Müslüman, din kardeşine üç günden çok dargın durmaz. Böyle dargın olanların hayırlısı, önce selam verip barışandır. Sünnetlerden biri de; yanında bulunmayan din kardeşine hayır ve selametle dua etmek, uzakta ise mektup yazıp, ayrıldıktan sonraki durumu, çoluk çocuğunun hâlini bildirmektir. İşlerin hepsi önem bakımından bir değildir. Biri diğerinden önemli olur. Hadis-i şerifte; “Yıllarca yolculuk yapmakla mümkün olabilecekse de anne ve babana iyilik yap, bir sene yolculuğa mal olsa da akrabanı ziyaret et. Bir mil mesafede bulunsa da, Müslüman hastayı yokla, dört mil mesafede olsa da cenaze namazını git kıl.” buyuruldu.

İstişare etmek

Sünnetlerden biri de; vaki olan önemli işlerde akıllı kimselere danışmaktır. Zira danışarak iş yapan zarar etmez, helak olmaz ve doğru yoldan ayrılmaz. Peygamber Efendimiz eshabı ile çok meşveret ederdi. Bir iş için, akıl, takva, hikmet ve tecrübe sahibi on kişiye danışırdı. Veya bu sıfatta olanlardan biriyle on defa meşveret ederdi. Meşveret eden, iki rekat namaz kılıp sonra Allahü Teâlâ'dan hayırlı olanı ister. Başladığı işte rahat olur, acele etmez. Hilm ve vakar ile davranıp acelecilikten kaçınır. Orta yolu tutar, taşkınlık ve aşırılık yapmaz. İki işle karşılaşırsa, hafif ve kolayını seçer. Çünkü o, tehlike, zarar ve fitneden daha uzaktır. Her sözünde, işinde ve düşüncesinde Allahü Teâlâ'dan hayır, afiyet ve din salahı ister. Her işin şerrinden Allahü Teâlâ'ya sığınır. Besmele okur. Çünkü onda her iyiliğe yardım vardır. Euzü çeker. Çünkü bunda da her belayı ve fitneyi izale vardır.

Ana-baba hakkı

Allahü Teâlâ katında makbul amellerin en üstünlerinden biri de, ana-babaya iyilik ve ihsan etmektir. Allahü Teâlâ, ana-babaya itaat ve iyiliğin öneminin büyüklüğünü belirtmek için, bunu, kendine ibadete yakın tuttu. Hadis-i şerifte; “Babalarınıza iyilik ve itaat ediniz, çocuklarınız da size iyilik ve itaat etsinler.” buyuruldu. Rivayet olunur ki: Allahü Teâlâ Musa Aleyhisselam'a: “Ana-babasına güzel muamele edip, bana isyan edeni iyilerden yazarım. Bana itaat edip, ana-babasına isyan edeni asilerden yazarım.” buyurdu.

Ana hakkı, baba hakkının iki katıdır. O hâlde anaya itaat, iyilik ve güzel muamele, öncelikle lazımdır, farzdır. Çünkü Allahü Teâlâ, anaya güzel muamele etmeyi, kitabında açıkça tavsiye ve emretmektedir. Bir hadis-i şerifte; “Cennet, anaların ayakları altındadır.” buyuruldu.

Ana-babanın haklarından biri; onlara karşı alçak gönüllü olmak, yaşadıkları müddetçe onlara hizmet etmek ve bununla onların rızalarını kazanmaktır. Ana ve babaya karşı, az da olsa hoşlanmadıkları hareket ve ifadede bulunmaz. Konuşurken, onların sesinden yüksek sesle konuşmaz, bağırarak hitap etmez. Dinde mubah olan hususlarda, kâfir de olsalar, onlara itaat eder. Çünkü Allahü Teâlâ'nın rızası, ana ve babanın rızasındadır. Gazabı da onların kızmasındadır. Salih Müslüman, anne ve babasını beğenmeyerek, ben onların oğlu, kızı değilim demez. Kendi malından, parasından onlara sarf eder. Çünkü ana ve babasına harcayacağından, verdiğinden kendisine sual olunmaz.

Hazreti Hüseyin'in oğlu Zeynelabidin Ali, edeplerini gözetemem endişesiyle ana ve babasıyla yemek yemezdi. Çocuk ana-babasına şefkat, merhamet ve sevgi ile bakar. Ona böyle her bakışı için, kabul edilmiş bir hac sevabı verilir. Harbe, hacca, ilim öğrenmeye ve para kazanmaya ana babasından izinsiz gitmez.

Ebu Hüreyre sabah olunca, annesinin odasının kapısına varıp; “Esselamü aleyki ve rahmetullahi ve berekatühu ey annem! Ben küçükken beni yetiştirip terbiye ettiğin gibi, Allahü Teâlâ sana hayırlı karşılıklar versin!” derdi. Annesi de: “Sen bana, yaşlandığım zaman itaat ve iyilik ettin. Bunun için sana da Allahü Teâlâ, benim tarafımdan hayırlı karşılıklar versin!” cevabını verirdi. Sonra Ebu Hüreyre çıkar, döndüğü zaman yine aynı şekilde söylerdi.

Salih Müslüman, anne ve babasına karşı saygılı ve itaatli olur. Emirlerini dinler. Onlara karşı alçak gönüllü davranır. Alçak gönüllülük ifadesi olarak anasının elini öper. Ana ve babasına bizzat kendisi, eli ile hizmet eder, hizmetlerini başkasına bırakmaz. Babanın haklarından biri de; oğlu daha bilgili ve âlim olsa da, babasına hürmet ve tazimi gözetip, namazda ona imam olmaz. Ana ve babası müşrik, kâfir olsalar da, hizmetten geri kalmaz.

Salih Müslüman, ana ve babaya dünyada Allahü Teâlâ'nın emrettiği şekilde muamele eder. Ana ve baba hakkını, öldükleri zaman ve sonra da gözetir. Onları dinimizin emrine uygun teçhiz, tekfin ve defneder. Yaşadıkları müddetçe onlara hayır ve hidayetle dua eder.

Salih Müslüman, ana ve babasının önünden yürümez. Onların yanında, meclisin baş köşesinde oturmaz. Ana ve babasını isimleri ile çağırmaz. Anneciğim, babacığım diye hitap eder. Kimsenin ana-babasına sövmez. Çünkü o kimse de kendi ana-babasına sövebilir. Yemek, içmek, oturmak, konuşmak ve benzeri şeylerde onlardan önce davranmaz. Onlara keskin ve dik bakışla bakmaz. Mümin iseler, cenaze namazlarını kılar ve Allahü Teâlâ'dan onlar için mağfiret diler.

Anası ve babası öldükten sonra, verdikleri sözleri ve vasiyetleri icra eder. Onların dost ve ahbaplarına hürmet eder. Sevdiklerini yoklar, akrabalarını ziyaret eder. Bir hadis-i şerifte; “Babanın arkadaşını ve arkadaşının oğlunu arayıp sorman, babana iyiliktendir.” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de; “Babasını kabrinde ziyaret etmek isteyen, babasından sonra onun ahbaplarını ziyaret etsin. Ana-babasına iyilik, ihsan etmeyen, bari onlar vefat ettikten sonra iyilik yapsın ve onlar için sadaka versin, böylece ana-babasına iyilik edenlerden yazılsın.” buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de; “Ana ve babasının veya bunlardan birinin kabrini her Cuma günü ziyaret eden, onlara iyilik yapanlardan yazılır.” buyuruldu.

Salih Müslüman, malından, parasından verdiği sadakalarda, ana ve babasına diye niyet eder. Böyle niyet ederse kendi sevabından bir şey eksilmez ve ana-babasına da onun kadar sevap verilir. Rebî bin Heysem büyüklerdendi. Yolda insanlara eziyet veren taşları, birini babasına niyetle kaldırıp sağ tarafına, diğerini annesine niyetle sol tarafına atardı. Ana babasına iyilik etmek ve sevabı onlara olmak üzere kızgınlığını yenerdi. Buradan anlaşılıyor ki, çocuk yaptığı her iyilikte ana-babasına niyet ederse, kendisinin aldığı sevaptan hiç azalmadan, birer misli de onlara verilir. Kuşluk vakti iki rekat namaz kılıp, sevabını onların ruhuna bağışlar, sevabı onlara ulaşır. İyi bir evlat, onların hakkını ödemede kendini daima eksik ve kusurlu görür.

Whatsapp İkon Facebook İkon Bağlantıyı Kopyala
İslam Alimleri Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları