Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, kadı. Künyesi, Ebu Nasr (veya Ebu Bekr) olup; ismi, Ahmed bin Mansur'dur. Doğduğu ve ilim öğrendiği yer olan Semerkand yakınlarındaki İsbicab şehrine nisbetle İsbicabî ve Mutahherî denildi. Doğum tarihi bilinmeyen bu büyük âlim, 480 (m. 1087) yılında vefat etti.
Küçük yaşta, yüksek din bilgilerine temel olacak din ve alet ilimlerini öğrenen İsbicabî, zamanın irfan merkezlerinden biri olan Maveraünnehr şehirlerinden İsbicab'da ilim tahsil etti. Zamanının en bilgili âlimlerinden hadis, tefsir ve Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. İhlaslı çalışması, keskin zekası ile din bilgilerine en iyi bir şekilde vakıf oldu.
Allahü Teâlâ nın rızasına kavuşabilmek için öğrenmiş olduğu eşsiz bilgileri, taliplerine öğretmek için Semerkand'a gitti. Orada talebelere ders verip insanlara nasihat ederken, doğruyu görmekten mahrum olup sapık yollara kaymış kimselerle münazaralarda bulundu. Seyyid Ebu Şüca'dan sonra ilmî reislik İsbicabî'ye geçti. Yanlış fetvaları insanların elinden alır, altına doğrusunu yazarak muhafaza ederdi. Vefatından sonra evinde bulunan bir sandığın, ağzına kadar böyle fetvalarla dolu olduğu görüldü.
İsbicabî hazretlerinin Ebu Hüreyre radıyallahü anhdan alarak rivayet ettiği, “Ümmetime meşakkat (zorluk) vermeyeceğini bilseydim, onlara her namazda misvak kullanmayı emrederdim.” manasındaki hadis-i şerif.
Engin bilgisi, güzel ahlâkı, bilgisine uygun yaşayışı ile insanlara örnek oldu. Çok cömertti. İnsanlara iyilik etmeyi pek severdi. Onlara dünyalık vererek, ahiretlerini kurtarmaya çalışırdı. Çok ibadet eder, vaktini ilim öğrenmek ve öğretmekle geçirirdi. Semerkand'da kadılık da yapan bu mübarek insandan, birçok kimse ders aldı.
Onun ilminden istifade edenlerin de gayret ve duaları bereketiyle, güzel Semerkand yeni bir güzelliğe kavuştu. İnsanlar din bilgilerini doğru olarak öğrenip, Allahü Teâlâ nın rızasını kazanmaya çalışırken, huzur ve saadet içinde yaşadılar. Kendi öğrendikleri güzel bilgileri öğretmek ve Allahü Teâlâ nın dinini yaymak için akın akın Anadolu'ya aktılar. Yüksek ahlâk sahibi kumandanların komutasında, din-i İslam'ı yaymak ve zalim Bizans tekfurlarının zulmü altında inleyen mazlumları kurtarmak, kendileri gibi ebedî saadet yolunu bulmalarına yardımcı olmak için çok gayret gösterdiler.
Ebu Nasr İsbicabî, yazmış olduğu pek kıymetli eserler ile, Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini, zamanındaki insanların anlayacağı şekilde açıkladı. Hanefî mezhebi temel fıkıh kitaplarından İmam-ı Muhammed Şeybanî hazretlerinin "Camiu's-sagîr" ve "Camiu'l-kebir" kitaplarını şerh etti. Hakimü'ş-Şehit Muhammed bin Muhammed'in "Kafî"'sini, İmam-ı Tahavî'nin "Muhtasar"'ını şerh etti. Ayrıca vermiş olduğu fetvalarını da "Fetava-i İsbicabî" adındaki eserinde topladı.
İsbicabî "Muhtasarı Tahavî"'yi şerhe başlarken, eserinin başına “Besmele”yi yazmış ve böyle yapmasının sebebini de; “Allahü Teâlâ nın adı zikredilmeden başlanılan her iş bereket ve hayırdan yoksundur.” hadis-i şerifini yazarak açıklamıştır. Eserini yazmasına sebep olarak da; “İlim talep etmek (öğrenmek), her Müslüman üzerine farzdır.” ve; “İlim Çin'de de olsa onu arayınız.” hadis-i şeriflerinin hükmüne tâbi olmak olduğunu bildirmiştir.
Eserinin mukaddimesinde, şerh etmekte olduğu İmam-ı Tahavî'nin "Muhtasar"'ı hakkında bilgiler veren Ebu Nasr İsbicabî şöyle buyuruyor:
“İmam-ı Tahavî bu kitabında, bilinmesi zarurî lazım olan din bilgilerini yazdı. Hadis-i şerifleri yazmakla iktifa etti. Açıklamaya gitmedi. Bu eserde meseleler, İmam-ı A'zam Ebu Hanife, İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı A'zam hazretlerinin diğer talebelerinin içtihatlarına göre izah edilmiştir. Zira bu mübarek insanlar, Sünnet-i Resulullah'a en çok uyan, onu en iyi açıklayanlar ve en itimat edilen kimselerdir.”
İmam-ı Tahavî; “Müftü ve hâkim fetva verirken, İmam-ı A'zam Ebu Hanife'nin sözüne uygun olarak fetva verir. Aradığını onun sözlerinde açıkça bulamazsa, İmam-ı Ebu Yusuf'un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmamı Muhammed Şeybanî'nin sözünü alır. Ondan sonra İmam-ı Züfer'in, daha sonra Hasan bin Ziyad'ın sözünü alır. Müçtehid-i fi'l-mezhep âlimlerden eshab-ı tercih olan müftüler, içtihatlar arasında delilleri kuvvetli olanları seçerler. Müçtehit olmayanlar, bunların tercih etmiş oldukları söze uyar. Böyle yapmayan müftülerin ve hâkimlerin sözü kabul edilmez. Demek ki, tercih ehlinin seçmemiş olduğu şeylerde, İmam-ı A'zam'ın sözünü almak lazımdır. Görülüyor ki, müftünün müçtehid-i fi'l-mezhep olması lazımdır. Böyle olmayana müftü denilmez, nakil, nakledici, fetvayı iletici denir. Nâkiller (naklediciler) fetvaları, meşhur fıkıh kitaplarından alır. Bu kitaplar, meşhur olan mütevatir haberler gibi kıymetlidirler.
Fasıkın müftü olması uygun değildir. Bunun verdiği fetvalara güvenilmez. Çünkü fetva vermek, din işlerindendir. Din işlerinde fasıkın sözü kabul edilmez. Diğer üç mezhepte de böyledir. Böyle müftülere bir şey sormak caiz değildir. Müftünün Müslüman olması ve akıllı olması da, söz birliği ile şarttır. Adile, saliha olan kadının ve dilsizin fetvası kabul olunur.”
Büyük âlim İsbicabî; İmam-ı A'zam'ın ilim silsilesini; “Hanefî mezhebindeki Ahkam-ı şer'iyye (din bilgileri), Eshab-ı Kiram'dan Abdullah ibni Mes'ud'dan başlayan yol ile meydana çıkarılmıştır. Yani mezhebin reisi olan İmam-ı A'zam Ebu Hanife, fıkıh ilmini Hammad'dan, Hammad da İbrahim-i Nehaî'den, bu da Alkame'den, Alkame de Abdullah bin Mes'ud'dan, bu da Resuli Ekrem'den almıştır.” şeklinde açıklamıştır. Bu eserde bildirilen hadis-i şeriflerden birkaç tanesi şöyledir: Resulullah Efendimiz buyuruyorlar ki:
“Misvak kullanınız, zira misvak ağzı temizler, Hakkın rızasını kazandırır.”
“Oruçlunun en iyi kürdanı misvaktır.”
“Ümmetime meşakkat (zorluk) vermeyeceğini bilseydim, onlara her namazda misvak kullanmayı emrederdim.”