Meşhur şair Sahabilerden. Ensar'dandır. Nesebi Ebu Abdullah Ka'b bin Malik bin Ebu Ka'b Amr el-Hazrecî'dir.
Cahiliye devrinde künyesi Ebu Bişr iken Resulullah Efendimiz Ka'b'ın oğluna nisbetle Ebu Abdullah olarak değiştirmiştir. Babasının tek oğlu olup hali vakti yerinde idi. Arabistan'ın ileri gelen şairlerinden biri idi. Okuma yazma ve hesap öğrenmiş, savaşlarda söylediği şiirlerle tanınmıştı. İslamiyetin Medine'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe bi'atına katılmış ve orada Müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatır:
“Kavmimizden müşrik olan ba'zı kimselerle beraber, Kâbe'yi ziyaret için Medine'den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Bera bin Ma'rur da yanımızda idi. Mekke'ye gelince Bera, bana dedi ki: “Bizi Resulullah Aleyhisselam'a götür.” Birlikte Resulullah Efendimizi araştırdık. Ebtah denilen yerde Mekkeli bir adama Resulullah'ı sorduk. Adam bize; “Mescid-i Haram'a gidiniz! Aradığınız O zat şimdi amcası Abbas ile birlikte orada oturuyor” dedi. Biz tüccar olduğu için Hazreti Abbas'ı tanıyorduk. Mescid-i Haram'a girdiğimizde Resulullah Efendimizi amcası Abbas ile oturuyor gördük. Selam verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Resulullah Efendimiz Hazreti Abbas'a; “Bu zatları tanıyor musun?” diye sordu. “Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Bera bin Ma'rur'dur. Diğeri de Ka'b bin Malik'tir.” diye cevap verdi. Rasulullah Efendimiz; “Şu şair olan Ka'b mı?” buyurdular. Hazreti Abbas da; “Evet.” dedi. Vallahi Resulullah Efendimizin bu sözünü hayatım boyunca unutmadım.
Ka'b bin Malik ikinci Akabe biatının sonrasını şöyle anlatmaktadır:
“Biz kararlaştırdığımız gibi vadide toplandık. Resulullah Efendimizi bekliyorduk. Sonra Resulullah Efendimiz amcası Hazreti Abbas ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş Sahabi, Resulullah Efendimizi her türlü tehlikeye karşı koruyacaklarına ve İslamiyeti yayacaklarına dair söz verdiler.”
Ka'b Bin Malik hazretlerinin İstanbul Ayvansaray'da makamının bulunduğu türbe, Haliç kenarında çevre yolu ile surlar arasındadır.
Akabe biatinden sonra Medine'ye dönen Ka'b bin Malik'in kabilesinin Müslüman olmasında büyük emeği geçti. Ka'b bin Malik hazretleri Bedr Savaşı'na katılmadı. Uhud Savaşı'nda ise on bir yerinden yaralandı. Burada karşılaştığı bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
“Uhud Savaşı'nda bir ara şehitlerin bulunduğu yere yöneldim. Orada bir müşrik, bir taraftan şehitlerin silahlarını toplarken, diğer taraftan şehitlerin ağız, burun ve kulaklarını kesiyordu. Bir taraftan da; “Bunları koyun boğazlar gibi boğazlayın.” diye yaygara yapıyordu. Biraz ötede silahlı bir Müslüman yaklaştı. Müşriklerden biriyle vuruşmaya başladı. Müslümana kıyasla müşrik daha iyi silahlara sahip görünüyordu. Ben daha bu düşüncelerden sıyrılmadan birbirlerine hücum ettiler. Müslüman bir kılıç darbesiyle müşriği Cehennem'e yolladı. Sonra bana dönerek yüzünü açtı ve dedi ki: “Tanıyamadın mı ya Ka'b, ben Ebu Dücane'yim.”
Bu savaşta Ka'b, Peygamberimizin zırhını giymiş, Peygamberimiz de onun zırhını giymişti. Bu savaşta Peygamberimizin öldüğü şayiası yayıldığında Resulullah'ı ilk Ka'b görmüş ve; “Müjdeler olsun ey Müslümanlar, Resulullah yaşıyor.” diye bağırmış, Peygamberimiz de susmasını işaret etmişti.
Hazreti Ka'b'ın hali vakti yerindeydi. Tebük Gazası'na gidilecekti. Daha önceki gazalarda gidilecek yeri hiç söylemeyen Peygamber Efendimiz, bu defa Müslümanları topladı ve Tebük'e sefer yapılacağını haber verdi. Mevsim sıcaktı ve meyveler olgunlaşmıştı. Herkes hummalı bir şekilde sefere hazırlanırken Hazreti Ka'b; “Hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim?” diyerek, kendi işleriyle oyalandı. Öyle ki, Peygamber yola çıktığı zaman Ka'b'ın hiçbir hazırlığı yoktu. Hemen hazırlanmak üzere evinden çıktı, ama hiçbir şey yapamadan döndü. Kendisi bunu şöyle anlatır:
“Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm. Keşke yapmış olsaydım. Fakat bu da mümkün olmadı. Resulullah Efendimiz bu gazaya gittikten sonra insanlar arasına çıktığımda, kendime arkadaş olarak ancak münafıklık damgası vurulmuş kimseleri, yahut acizleri görmem beni kederlendirdi.”
Tebük'e varıncaya kadar onun ismini anmayan Hazreti Peygamber, orada Ka'b'ın ne yaptığını sordu. Müslümanlardan biri; “Elbiselerine ve boyuna bakıp gururlanması onu cihat yolundan alıkoydu.” deyince, Mu'az bin Cebel hemen müdahale ederek Ka'b hakkında iyilikten başka bir şey bilmediklerini söyledi. Bu cevap üzerine Hazreti Peygamber sükût etti.
Sefer sona erip de Müslümanlar Medine'ye doğru harekete geçince, Ka'b'ı müthiş bir endişe ve telaş kapladı. Resulullah Efendimiz dönünce O'na ne diyeceğini düşünüyordu. Bu arada aklına birçok mazeretler geliyor, ama o Resulullah'a yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu. Nitekim Resulullah'ın Medine'ye geldiği haberi ulaşınca, Ka'b doğruca Peygamberimizin huzuruna gidip O'na hakikatı olduğu gibi söylemeye karar verdi. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
“Resulullah Efendimiz'in huzuruna varınca selam verdiğim zaman, bana gazaplı bir gülümseyişle; “Gel.” buyurdular. Yürüyüp yanına vardım ve önüne oturdum. Bana; “Seni geride bırakan nedir? Bana yardım etmek üzere Akabe'de bana bi'at etmemiş miydin?” diye sordular. “Evet, ya Resulallah! Allahü tealaya yemin ederim ki, sizden başka şu dünya halkından birisinin yanında bulunsaydım, özür beyan ederek onun gazabından kurtulabileceğimi zannederdim. Zira söz söylemesini bilirim. Vallahi, biliyorum ki, bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allahü teala sizi bana gücendirebilir. Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız. Lakin ben doğruyu söylemekle Allah'tan hayırlı netice beklerim. Yemin ederim ki, gazadan geri kalmam için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman, sizden ayrılıp kaldığım zamandakinden daha kuvvetli ve zengin değildim.”
Ka'b Resulullah'a doğruyu söylerken gözleri önünde, bazı münafıklar yalan mazeretlerle Peygamberimiz'in huzuruna çıkmışlar; Peygamberimiz de bunların bu mazeretlerini kabul ederek kalplerinde yatan niyeti Allah'a havale etmişti. Fakat Ka'b Allah ve Resulü huzurunda doğruluktan ayrılmadı. Ka'b bin Malik'in bu şekilde mazeret belirtmemesi üzerine Resulullah Efendimiz buyurdu ki:
“İşte Ka'b doğru söyledi. Kalk, Allahü teala senin hakkında hükmünü verinceye kadar bekle!”
Kalktım. Evime gelirken, Seleme oğullarından bazı kişiler, benimle birlikte geldiler ve bana dediler ki: “Vallahi, biz, seni bundan önce bir günah işlemiş kimse olarak bilmiyoruz. Ne çare ki, sen, seferden geri kalan kişilerin özür diledikleri şekilde Resulullah Efendimiz'den özür dilemedin ve çok aciz duruma düştün! Halbuki, Resulullah'ın senin hakkındaki mağfiret dileği, günahını bağışlatmaya yeterdi!” Vallahi, Seleme oğulları, beni kınamaya o kadar devam ettiler ki, nihayet Resulullah Efendimiz'in yanına dönmek, kendimi yalanlamak istedim. Sonra, onlara sordum: “Bu duruma düşen benden başka, benimle birlikte bir kimse var mıdır?” “Evet! İki kişi daha vardır. Onlar da, Resulullah'a senin söylediğin sözün benzerini söylediler. Resulullah tarafından onlara da, sana söylendiği gibi söylendi.” diye cevap verdiler. “Kimdir onlar?” dedim. “Mürare bin Rebiü'l-Amri ile Hilal bin Ümeyyetü'l-Vakıfî'dir!” dediler.
Bu iki zatın, salih ve kendileri örnek tutulacak kişiler olduklarını, Bedr Savaşı'nda bulunduklarını bana hatırlattılar. Tereddütten vazgeçtim. Mu'az bin Cebel ile Ebu Katade'ye rastladım. Bana dediler ki:
“Arkadaşlarının sözlerini dinleme! Doğruluk üzerinde dur! İnşaallah, herhalde, Allahü teala, senin için bir genişlik, bir çıkar yol yaratır. Özür sahiplerine gelince, eğer, onlar özürlerinde sadık iseler, Allahü teala, bu hususta onlardan hoşnut olur ve bunu, Peygamberine bildirir!“ Bu zatların halleri etrafa yayılınca, herkes onlara yabancı gibi davranmaya başladı. Diğer iki Sahabi evlerine kapanmayı tercih ederken, Ka'b cemaatle namazlarını kıldı, çarşıları dolaştı. Ama hiç kimse onunla konuşmuyordu. Resulullah'a yakın yerlerde oturmaya dikkat ediyor ve bu esnada onun çehresine bakmaya çalışıyordu. Ama her defasında Peygamberimiz ondan yüzünü çeviriyordu. Bu halden iyice bunalan Ka'b, amcaoğlu Ebu Katade'ye gitti ve ona sordu:
“Ey Ebu Katade! Allah için soruyorum. Allah ve Resulünü ne kadar sevdiğimi biliyor musun?” Fakat cevap alamadı. Birkaç defa daha sordu. Ebu Katade kısa cevap verdi: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” Bunun üzerine Ka'b mahzun bir şekilde, gözyaşları içinde oradan ayrıldı. Günler geçti, haftalar birbirini kovaladı. Kimse Ka'b'la bir tek kelime konuşmuyor, Ka'b işin nereye varacağını bilemiyordu. Bu arada, Ka'b'ın imtihanını daha da çetinleştiren bir hadise ortaya çıktı. Ka'b 50 gün devam eden bu ızdırap verici bekleyiş devresinde Gassan'daki Kıptî liderlerinden bir mektup aldı. Mektupta şöyle deniyordu:
“Efendinizin size uygunsuz muamelede bulunduğunu duydum. Sizi hukukunun çiğnendiği ve kıymetinin bilinmediği bir yerde bırakmasın. Yanımıza gelin, size ikramlarda bulunuruz.” Bir tarafta haftalardır yüzüne bakmayan, kendisiyle konuşmak tenezzülünde bile bulunmayan arkadaşları, diğer bir tarafta da izzet, ikram ve haşmet teklif eden bir davet vardı. Düşman, Ka'b'ın bu zayıf anını değerlendirmek istiyordu. Böyle sıkıntılı bir zamanda, böyle cazip bir teklife kim hayır diyebilir di? Fakat Ka'b tereddütsüz Kıptî liderinin mektubunu yırtıp attı. Tam bu esnada, Ka'b'ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Peygamberimizin gönderdiği bir elçi, ona, zevcesinden uzak durmasının istendiğini haber veriyordu. Ka'b hanımını boşamayacak, ama ondan ayrı yaşayacaktı. Çile biteceğine daha da şiddetleniyordu.
İstanbul Ayvansaray'da Ka'b bin Malik hazretlerine izafe edilen türbe.
du. Aynı emir diğer üç Sahabiye de gönderilmişti. Fakat bu emir de Ka'b'ın ve arkadaşlarının Resulullah'a bağlılığını sarsmadı. İşledikleri hatanın pişmanlığı içinde bütün ruhlarıyla Allah'a yalvarıp istigfar ediyorlardı. Ama Müminler cemaatinden ayrılmak, Allah ve Resulünü terketmek akıllarından bile geçmiyordu. İmanları böyle bir davranışa müsaade etmiyordu. Bundan sonrasını Ka'b hazretleri şöyle anlatır:
“İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı günden 50 gece sonrasında, gecenin sabahında sabah namazını kıldım. Ruhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz bir vaziyette oturuyordum. Adeta yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim. Tam bu esnada bir ses işittim: “Ey Malik'in oğlu Ka'b, müjde, müjde!..” Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım.”
Peygamber Efendimiz sabah namazından sonra, bu üç Sahabinin tövbelerinin kabul edildiğini halka ilan etmişti. Bunun üzerine Sahabiler müjdeyi kardeşlerine ilan etmek için yarışırcasına koştular ve Ka'b'la birlikte diğer iki Sahabiye müjdeciler gönderdiler. Ka'b bin Malik, bundan sonrasını ve Peygamberimiz'in yanına gidişini şöyle anlatır:
“Hemen Resulullah Efendimiz'e gittim. Halk, beni takım takım karşıladılar. “Allah'ın, tövbeni kabul buyurması, sana kutlu olsun!” diyerek beni kutladılar. Mescide varıp girdim. O sırada, Resulullah Efendimiz, eshabıyla oturuyordu.”
“Kendisine selam verdiğim zaman, Resulullah Efendimiz, sevinçten yüzü şimşek çakar gibi bir halde olarak bana buyurdu ki: “Seni, öyle bir günün hayır ve saadetiyle müjdelerim ki, o, annenin doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin hayırlısıdır! Sen, hiçbir zaman, üzerine doğmamış olan hayırlı güne gel!”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz'e sordum: “Ya Resulallah! Bu müjde, Senden mi, yoksa, Allahü tealadan mı?” “Hayır! Benden değil, Allahü tealadandır!” buyurdular. Zaten, Allahü teala tarafından sevindirildiği zaman, Resulullah'ın yüzü, sevinçten, ay parçası gibi parıldardı. Bunu, biz de, yüzünün parıltısından anlardık. Resulullah Aleyhisselam'ın önüne oturunca dedim ki: “Ya Resulallah! Hem tövbemin kabulüne şükür için, hem de Allah'ın ve Resulünün rızasını kazanmak için sadaka olarak malımdan sıyrılıp çıkacağım!” Resulullah Aleyhisselam buyurdu ki: “Malının bir kısmını yanında tut. Hepsini dağıtma! Bu, senin için daha hayırlıdır.” Bunun üzerine dedim ki: “Öyle ise, Hayber'de hisseme düşmüş olan malı, yanımda tutar, kendime alıkorum. Ya Resulallah! Allahü teala beni, ancak doğrulukla kurtardı. Artık ben, tövbemin icabından olarak, bundan böyle sağ kaldıkça, yaşadıkça, doğrudan başka bir şey söylemeyeceğim!”
Vallahi, Resulullah Efendimiz'e, bunları söylediğimden beri, Müslümanlardan hiçbir kimse bilmiyorum ki, doğru söylemek hususunda, Allahü tealanın bana yaptığı imtihandan daha güzel imtihanı ona yapmış olsun! Resulullah Efendimiz'e, bunları söylediğimden bugüne dek yalan bir şey söylemek, aklımdan bile geçmemiştir. Bundan sonra sağ kaldığım zaman içinde de, Allahü tealanın beni yalandan koruyacağını umarım!”
Günün birinde, şairler için ayet-i kerime indi. Cenabı Hak, kelamında mealen buyurdu ki: “Onlara, şairlere ancak, sapıklar uyarlar...”
Bu şiddetli hitap karşısında, Hazreti Abdullah bin Revaha, Ka'b bin Malik ve Hassan bin Sabit ve arkadaşları ağlamaya başladılar. Bunu gören Peygamber efendimiz, ayetin devamını okudular: “Ancak iman edip, iyi işler yapanlar ve Allah'ı çok ananlar müstesna. Onlar öteki şairler gibi değildirler.” (Şuara suresi: 224) Ayet-i kerimenin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü.
Hazreti Ka'b Hazreti Osman'ın hilafetinin son yıllarında halifenin yanında yer aldı. Onu defnedenlerin arasında bulundu. Bundan sonra siyasi olaylara karışmadı. Ömrünün sonlarında gözleri görmez oldu. Oğlu Abdurrahman kendisine rehberlik etti. Hazreti Ka'b, Hicretin 50. (m. 670) yılında Hazreti Muaviye'nin hilafeti zamanında 77 yaşında iken Medine'de vefat etti.
Ka'b bin Malik Medine'nin beş şairinden biri kabul edilmektedir. Kaynaklarda Devs kabilesinin onun şiirlerinden etkilenerek İslamiyeti kabul ettikleri belirtilmektedir. Şiirlerinden 584 beyti toplanarak Divan-ı Ka'b bin Malik adıyla neşredilmiştir.
Peygamber Efendimizden seksen hadis-i şerif nakletmiştir. Kendisinden oğulları Abdullah, Ubeydullah, Abdurrahman, Muhammed, Ma'bed ve kızı Ümmü Abdullah bin Üneys ve torunu Abdurrahman bin Abdullah, Cabir bin Abdullah, İbn-i Abbas, Ebu Ümame gibi zatlar rivayette bulunmuşlardır.
Ka'b bin Malik hazretlerinin Ayvansaray'daki türbe içinde bulunan sandukası. Peygamber Efendimizden naklettiği hadislerden bazıları şunlardır:
“Peygamber Efendimiz Tebük Seferi'nden dönünce kurban kesti. Hemen mescide gelip iki rekat namaz kıldı, sonra insanları kabul etti. Her seferden dönüşte böyle yapardı.”
“Mümin vefat edince ruhu uçar ve Cennet ağaçlarından birine bağlanır. Kıyamet günü dirilişte Allahü teala onu cesedine geri gönderinceye kadar orada kalır.”
Peygamber Efendimiz Ka'b bin Malik ile Evs bin Hassan'a Kurban bayramı gününde şöyle nida etmelerini emretti: “Cennet'e ancak Müminler girer ve Teşrik günleri (Bayram günleri) yeme ve içme günleridir”
“Kim bir hastayı ziyaret ederse rahmete gark olur. Yanında oturursa rahmete doyar. İnşaallah rahmete doyarsınız.”